17 Nisan, 2026 09:40:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Aleksandra Marzanna Jasnovidecký

Sayfa: [1]
1
Mag Mell - Pansiyon / Aleksandra Ölmek İstiyor
« : 19 Eylül, 2022 17:50:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯ ✛ ⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯

[justify]13 Kasım 1860 akşamı Aleksandra kendini öldürme zamanının -nihayet!- geldiğine karar verdi. Mag Mell’de kiraladığı odasını dikkatlice temizledi, ütülü elbiselerinden birini giydi ve bir taburenin üzerine çıktı.

✛

Darağacının düğümü daralıyordu.

Yakında boğazını sıkan ilmik nefesini kesecek, yavaşça ve acıyla alacaktı bedeninden yaşamı. Zamanı dolmak üzereydi. Kimseye, kendine bile, bundan bahsetmiyordu. Biliyordu ki konusunu açarsa onu ciddiye almayacak ya da tam tersi ona fazlaca endişe duyacaklardı. Kimsenin onun hakkında endişelenmesini istemiyordu. Sessizce gidecekti, on sekiz yıl önce dünyaya gözlerini açtığındaki sessizlik gibi. On sekiz yıl yeterince uzun bir süreydi yaşamın gerçek yüzüyle karşılaşmak için.

Bazıları hızlı yaşar, hızlı ölürdü. O da hızlı büyümüştü, belki de hiçbir zaman yaşıtları kadar çocuk olmamıştı. Şartlar mı öyle gerektirmişti? Hayır, o diğerlerinden farklıydı. Dünya onun evi olamamıştı bir türlü, kendini buraya ait hissedemiyordu. Burada ona ait bir yer yoktu, varsa da çoktan kapılmıştı. Çevresinde hep birileri olmuş, hiç yalnız kalmamış olsa da yalnızlığı sevmişti hep.

Fakat artık enerjisi kalmamıştı rol yapacak. Tek düşünebildiği uyumaktı, o uyumak istiyordu, ardından tekrar uyanmamak. Yorulmuştu, anlarsınız ya? Herkesin böyle zamanları olurdu, her şeyden uzaklaşmak ve yalnızca kendi başına olmak istediği. Nereye giderse gitsin çevresinde hep birileri olacaktı, dolayısıyla bu lanetten kurtulabilmesi için gidebileceği tek bir yer geliyordu aklına: Aşağı.

Tükenen oksijenin etkisi zihnini ele geçirirken sözcüklerin onun için tükendiğini hissediyordu. Olayları bu noktaya getiren de kendisiydi belki. Hiçbir şey için geç olmadığına, iyileşeceğine inanmıştı ancak bunun yerine bir bağımlı olmuştu. Tek bir hissinin bile işlemediği o birkaç dakikalık anlara bağımlı olmuştu.

İnsanların onun neden kendini öldürmeyi seçtiğini anlamasına ihtiyacı yoktu. O seçimini yapmıştı.

Ve saatin tik takları işledi, takvimin sayfaları tükendi her ‘bu defa son’ dediğinde; kaçınılmaz olan ufukta büyümeye başlamıştı çok geçmeden. Onu ne kadar yok sayarsa saysın giderek daha da belirginleşmişti başından beri orada olduğunu belli etmek için; bir ölüm arzusu. Ondan kaçmak için saptığı bütün sapaklar yine aynı çıkmaza giderken yolu ne kadar dolandırırsa dolandırsın aslında kaçma şansını kaybetmişti çoktan. Öyle ki bütün bu zaman boyunca beyhudeydi bütün çabası, yukarıda biri varsa alay edercesine gülüyordu koltuğundan.

Bedeninin kasılmaya başladığını hissetti. Göğsünde şiddetli bir basınç vardı, boynundaki ilmeği çözmek istiyordu. Biliyordu ki bunu yaparsa ölemezdi, acı içinde kıvranmak Tanrının ona bahşettiği yaşama hakkından vazgeçmenin bir parçasıydı, onu cehennemde bekleyen cezanın da bir ön gösterimi. Eğer inançlı olsaydı bundan korkardı fakat yıllar önce tanrı yalanına inanmayı bırakmıştı. Bir Tanrı varsa bile ölmüştü, artık onları izlemiyordu.

Tam bulunduğu noktada durup geriye dönüp baktığında tek bir soru çınlıyordu zihninde: Buraya nasıl geldim?

Bu noktaya nasıl gelmişti sahiden? İpin ucunu ne zaman kaçırmıştı ya da ipin ucu gerçekten var mıydı?

Aptal bir yazgıydı onu uykularından edip içten tüketen. Çok önceden belirlenmişti, belki de kendisi buna neden olmuştu bunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Gerçi artık bir önemi var mıydı?

Kulaklarındaki uğultu giderek artıyordu, gözlerinin önünde küçük benekler dolaşmaya başlamıştı, darağacına çıktığından beri ilk kez korku duydu. Bilinmeze doğru gidişin derin bir korkusuydu bu.

Çok uzun sürmedi. Biraz sonra bilincini kaybetti.

✛

O akşam ölümün soğuk, kemikli parmakları onun ruhuna erişemedi. Gözlerini açtığında parlak ışığın parlaklığı canını yaktı, “Cehennem böyle bir yer mi?” diye düşündü. Cehennemde değildi, orada kimsenin gözüne ince bir çubuktan yayılan ışık huzmesi sokmayacağına emindi, Isolde Hanım’ın kollarının arasındaydı ve bir kez daha -istemeden- ecelin ellerinden kaçmıştı.
[/justify]

2
Diğer Dünya Ülkeleri / Yan Cadı, Yan!
« : 06 Eylül, 2022 22:42:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯ ⸸ ⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯

[justify]Aleksandra ölmeden önce bir kabus görmüştü.

Meydanın ortasına yığılmış kazıkların üstünde dört siluet, etrafında da onlara coşkuyla tezahürat yapan bir kalabalık vardı. Gökyüzü berraktı, kışın son ayıydı, anakarayı örten kar incelmeye başlamıştı. Kalabalık öyle gür seslerle tezahürat yapıyordu ki kral panayırda bu yılki vergileri düşüreceğini duyurmuş da ona alkış tutuyorlardı sanki. Ancak buna tezattı işitilen sözcükler. “Cadıları yakın!” diye haykırıyorlardı korkunç bir cinayeti desteklediklerinden bihaber. Sesler yükseldikçe birbirlerinden daha da güç alıyor, kan dondurucu fantazilerini ortaya döküyorlardı. “Derilerini yüzün! Yanmış etlerini köpeklere yedirin!”

Kazığa bağlı bedenlerin en küçüğü, 8 yaşından büyük değildi, hıçkırıklarla ağlıyor, af dileniyordu; üzerinde kan lekeleri olan bir paçavra vardı, saçları erkek gibi kısacık kesilmişti. “Lütfen,” diyordu çatallaşmış sesiyle. “Lütfen bizi bağışlayın. Biz bir şey yapmadık.” Cellatlarının umurunda değildi tabii bu yakarışları, aksine onun ağlamasından çarpık bir zevk duyuyorlardı.

Hemen yanında, ondan bir baş büyük, kızıl saçları aynı öteki gibi kısacık kesilmiş bir kız duruyor ve küçük olanı sessiz olması için azarlıyordu ana dillerinde. Af dilemenin hiçbir şey değiştirmeyeceğini biliyordu, onları izleyen kalabalığın gözünde bir karınca kadar bile değerlerinin olmadığı gerçekti. Kazığa bağlamadan önce onu soktukları ‘cadılık’ sorgusunda bir hayvandan farksız davranmışlardı kendisine, çırılçıplak soyulduktan sonra çeşitli aletlerle mahrem yerlerine dokunmuşlardı sırf şeytanın onda bıraktığı izleri bulmak için. Bu da yetmezmiş gibi sırayla ondan faydalanmış, sapıkça eylemlerde bulunmuşlardı tanrının adını zikrederek.

Genç kız o anda tanrının bir yalan olduğuna hiç olmadığı kadar emin olmuştu.

-Beklediğimiz yetmedi mi ateşleyin artık meşaleyi!

Kazığın arka tarafına anneleri bağlıydı, aynı kendileri gibi her yanı yara bere içinde, yüzünde yolun sonuna geldiğinin bilincinde olduğunu söyleyen bir ifade olmasına rağmen usulca kızlarına “her şey yoluna girecek,” diye fısıldıyordu. Yediği tokatlardan dudakları patlamıştı, iplere bağlı olmasa ayakta duracak gücü yoktu fakat yine de kızları için dik ve gururlu durmaya çalışıyordu.

Altın rengi işlemeleri olan kırmızı cüppe içindeki adam kalabalığın önüne çıktı, boynunda altın rengi ağır bir haç sembolü taşıyordu. Kalabalık onu görünce tezahürat yapmayı bırakmış ve dikkat kesilmişlerdi söyleyeceklerini dinlemek adına.

-Kardeşlerim! Bugün burada şeytanın kuklası olmuş, tövbe etmektense ölmeyi yeğleyen bu fahişelere hak ettikleri cezayı vermek için toplandık!

Kalabalıktan coşku dolu bir alkış koparken adam elini kaldırdı ve aniden ortam sessizleşti.

-Onlar ki yuvalarımıza kadar sızmış, suyumuzdan içmiş ve hastalıklarını çocuklarımıza bulaştırmış günahkarlardır! Az sonra meşale yakıldığında Tanrı’nın buyurduğu adalet ile buluşacaklar ve bir daha iğrenç tohumlarını bu dünyaya salamayacaklardır!

Birkez daha alkışlar koparken “Bu mudur Tanrı’nın adaleti anlayışınız!?” diye bir ses yükseldi kazığın üzerinden. “Cinayet mi?”

Kırmızılar içindeki adam bir ıstavroz getirdi ardından ağır ağır ona seslenene doğru yaklaştı.

-Söyle bana çocuğum, tam şu anda Tanrı’nın huzurunda tövbe edip günahlarından af diler misin? Bu haçı gururla göğsünde taşıyacağına yemin eder misin?

Altından haçı kızın dudaklarına yanaştırdı öpmesi için, kız ise haçın üzerine tükürdü.

-Przestawać Aleksandra!

Annesinin onu durdurma çabalarına aldırış etmedi. Nasıl olsa birazdan ölecekti.

-Hiçbir güç beni sahte bir ilaha tapınmaya ikna edemez!

Adam istifini hiç bozmadan kalabalığa döndü.

-Görüyorsunuz ya kardeşlerim, gencecik kızımızın zihni Şeytan tarafından yıkanmış! Onları yakmamızın neden gerekli olduğunu bir kez daha anlıyor musunuz? Şeytanın kirlettiği bedenleri kül olurken ruhları tanrının ışığında yükselecek!

Bir kez daha “Cadıları yakın!” naraları yükselir ve kırmızıdan sonra gelmiş siyah cüppeli cellatları meşaleyi ateşlenmeden önce kimse onlara son sözlerinin ne olduğunu sormadı. “Cehenneme gidin şeytanın uşakları!” diye tezahürat ettiler hep bir ağızdan.

Isı hızla yükseldi, alevler çıraları usul usul yuttu ve çıplak ten ile buluştu.

Ölümün hemen arkalarında onları beklediği bir gerçekti fakat Aleksandra buna izin veremezdi. Ecelin keskin orağının ardında süzülen ipleri görebiliyordu. Yalnızca biraz elini uzatacak ve bağlarını koparacaktı.

Öyle de yaptı. En azından denedi.

İplere uzandı fakat bu unutulmuş dalında hiçbir bilgiye sahip değildi. Kaderin iplerini kesmiş olsa da yerine yenisini dikmeyi unutmuştu, yalnızca yolu değiştirmesini sağlardı ipleri kesmek, sonuçları değil. Bir meşale tarafından değil küçük bir kibrit ile yakılacaktı idam tezgahı. Ve uyandığında ölecekti.
[/justify]

3
Mag Mell / Hayaletler ve Tarot Kartları
« : 29 Ağustos, 2022 15:20:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯ 𓇬 ⎯⎯⎯⎯⎯⎯⎯

[justify]Hayaletler saydamdır. Bağlı oldukları bir amaçtan dolayı fani dünyadan kopamamış kayıp ruhlardır. Manevi varlıklarını sürdürdükleri sürece onlara göz kulak olabileceklerine inandıklarından terk edemezler sevdiklerini. Ya da sadece ölümün esrarından korkmuş ve devam etmeye cesaret edememişlerdir. Ancak bu sözde özgürlüğü seçenler her zaman yanlarında ölümden bir parça taşıyacaklardır. Çünkü zaten bir kere o ince uzun elleriyle dokunmuştur onlara. Bir ortama girdiklerinde ansızın bastıran soğuk, huzursuzluk ve hatta hissettirdikleri korku bunun birer kanıtıdır.

Ölüm başlı başına kasvetli bir kavramken asla sonsuz huzura kavuşamamak daha da berbattır doğrusu. Çekilen onca acının sona ereceği ana gelmek, ama mutluluk parmaklarının ucundayken kayıp gitmesine izin vermek…

Tabii, bir insanın hayalet olması için illa fiziksel anlamda ölmesi gerekmez. Sesleri çıkmadığı ya da daha az çıktığı için orada oldukları halde varlıklarını belli edemeyen, diğer insanlar tarafından yok sayılan kişiler vardır. Yaşamın içindeki silutlerdir onlar. Ve rüyalara da yansır bu. Düş içinde bir hayalet olarak etrafta gezinirken, gerçekten orada yok gibidir insan. Onların yanından kayıp geçen bir histir yalnızca. Belki biraz üşüme, biraz korku salar etrafına ama kimse onu göremez. Başkalarının ne düşündüğünü öğrenmek için mükemmel bir fırsattır. Kimse onun hakkında bir şey düşünmüyorsa bu fırsatın niteliği sorgulanabilir.

Aleksandra yıllar önce ölmüştü. Kaderin ağlarını kurcalarken fazla ileri gitmiş, işine burnunu soktuğundan hayaletleri görmekle lanetlemişti tanrı onu. Ve zaman içinde onlardan biri haline gelmişti; kimsenin adını hatırlamadığı, yaşamın içinden bir siluetti o artık. Ne bir ailesi ne de bir adı vardı.

Solan tek şey parlak kızıl saçları değildi o uğursuz günden sonra; firuze bakışları da rengini kaybetmiş, griye dönmüşlerdi. Ona bakan biri ya hayalet ya da bir vampir sanabilirdi rahatlıkla, uzaktan dahi fark edilen zayıf bedeni bir ölününki kadar beyazdı, teni yıllardır güneş görmemişti sanki. Gözlerinin altında günlerin uykusuzluğunun getirdiği koyu renk halkalar vardı; uyku onun bir diğer laneti olmuştu kabuslarında gördüğü ölümlerden dolayı, bir kere ölümü gördü mü o kişinin hayaleti bırakmazdı peşini, nereye baksa karşısına çıkar keyfini kaçırırdı.

Yalnızca üç kişi vardı onun bu sırrını bilen: Afrodit, Bayan O’Malley ve bir zamanlar aşık olmak üzereyken kaybettiği o isim... Richard. Belki de uçuruma doğru giden hayatındaki son kırılma noktasıydı onu o şekilde kaybetmek. Hogwarts’ı terk etmişti son senesinde, bütün bu ızdırabını dindirmek adına canına kıymaya çalışmıştı sonrasında ancak bütün denemelerinde bir nedenden ötürü hayatta kalmıştı.

Bayan O’Malley ile bu şekilde tanışmıştı, son seferinde onu kurtaran isim Isolde’ydi. Morana bir abla gibi benimsemişti onu, ardına saklandığı karanlıktan çıkmasını sağlamıştı. Birbirlerine ne kadar benzediklerini fark etmeleriyle aralarında bir bağ oluşmuş ve çok geçmeden Mag Mell’den iş teklifi almıştı Morana. Mag Mell’in bir falcıya ihtiyacı yoktu belki ama hayatı biraz da olsun düzene girecekti bu sayede.

Altı koca yıl olmuştu, bir ömrün çeyreği bile olmasa da bir şeyleri değiştirmek için yeterince uzun bir süreydi. Isolde elinden geldiğince yardımcı olmuştu bu konuda, bazen hazırladığı yatıştırıcı iksirler bazen de şarap kadehleri eşliğinde şömine karşısında dertleşerek.

Ancak kabusları peşini bırakmayacak, çığlık çığlığa uyandığı geceleri geri gelecekti.

Mag Mell’in gözlerinin önünde yakılması içinde geride bıraktığına emin olduğu travmaları tetiklemişti. Ailesini de bu şekilde kaybetmişti Morana, cadı avcılarının elinde, bir kazığın üzerinde... Gençliği ve sevdikleri küçük bir kibrit alevi ile kül olmuştu acımasızca. Ve o gün karanlığa, ait olduğu yere, geri dönmüştü bir kez daha.

Gözlerinin önüne dökülen gümüşi saçlarıyla, Mag Mell’de, onun için ayrılmış sessiz köşesinde tarot kartlarını karıyordu; dokunduğu her bir kart, daha önce bu deste tarafından bir kehanet biçilmiş artık hayatta olmayan her bir ruhun ölüm anını gösteriyordu ona. Ölüm nedenleri falında ecel çıkması olmayabilirdi belki ancak Morana’nın lanetiydi bu; ölümün soğuk pençelerinden sağ kurtulmanın bir cezası ya da tanrının bozuk espri anlayışının bir cabası...

Her bir kayıp ruhu gördüğünde hissettiği ecelin kan donduran nefesiydi. Ona unutmak istediği bir ismi fısıldıyordu, kulaklarını tıkasa bile Banshee’nin çığlığından beter, alçalmak bilmeyen tınısıyla. “Aleksandra bize gel... Aleksandra... Aleksandra...”
[/justify]

4
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 29 Ağustos, 2022 13:40:23 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bella Heathcote - Aleksandra Marzanna Jasnovidecký

5
Yetişkin Karakter Başvuruları / Aleksandra Marzanna Jasnovidecký
« : 18 Haziran, 2022 16:25:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Aleksandra Marzanna Jasnovidecký

Karakterin Yaşı: 24

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: Daima sessiz biri olmuştu, ya hiç konuşmaz ya da sadece bakışlarıyla konuşurdu. Okumayı ve araştırmayı severdi, özellikle doğuştan gelen duru görü yeteneğinden olsa gerek kahinlik ve geleceği okuma sanatı üzerine okurdu. Toplum içinde hayalet konumuna gelmek için uğraşmış ve bunu başarmıştı da, kimse onu tanımaz ve varlığını bilmezdi. Bilen varsa da gerçek adını değil kendini tanıttığı Morana lakabını biliyordur. Böyle daha güvende olduğuna inanmıştır. Özellikle avcılara karşı. Kabusları ve paranoyaklığı onu uykusuzluktan bedeni bitkin düşünceye kadar gözünü kapamasına izin vermez. Bu yüzden teni oldukça solgun ve gözaltları da mosmordur.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Duru görü yeteneği ile doğmuş ve bu yeteneğinden hayatı boyunca nefret etmiştir Morana. Çünkü bu yeteneği ona yalnızca insanların ölümlerini gösteriyordur. Eğer önceden gördüğü halde bir ölüme müdahale eder ve başarısız olursa o kişinin hayaleti peşini bırakmaz. Gündüzleri nereye baksa onu gördüğü gibi geceleri de kâbuslarına girer ve Morana uyuyamaz. Ancak uyuyamamasının tek nedeni bu değildir. Henüz Hogwarts’ta öğrenciyken, bir yaz tatilinde ailesiyle memleketlerine yani Polonya’ya döndüklerinde orada yaşadıklarıdır bütün travmalarının kaynağı. Cadılıkla suçlanırlar ve kışın bitişi bayramında o yılın bolluk ve bereket ile dolu geçmesi için yapılan ayinde tanrıya kurban edilmek amacıyla bir kazığa bağlanıp yakılırlar. Morana, son anlarında kendisini ve kız kardeşini ailesinin yaptığı bir büyü sayesinde kaçmayı başarmışlardır. Genç cadı o günü hiçbir zaman unutamaz. İçten içe başlarına gelenler yüzünden kendisini suçlar. Çünkü olay yaşanmadan önce rüyasında görmüştür ve müdahale etmeye yani ipleri dokumaya çalışmıştır. Her şeyini ortaya koymuş, kızıl saçları solup kar beyazına dönmüş ama başaramamıştır. Hayatta tanıdığı tek ailesini de böylece kaybetmiştir. Hogwarts’a gidemeyecek kadar küçük olan kız kardeşini küçük bir kasabada yaşlı bir aileye emanet eder, Bakanlık’ın onu korkunç yetimhanelerden birine göndermesini istemiyordur. Ona geri döneceğine dair söz verir ve tek başına Britanya’ya döner. Bakanlık, kendisini beklediği gibi bir kızlar yetimhanesine yerleştirmiştir. Hogwarts’ın bitişi ve sonrasında geçen sürede ise hiçbir işe tutunamayacağı ve zamanla kaybolazağından korkarken Isolde Aideen O’Malley tarafından Mag Mell’de falcı olarak işe alınır. Isolde, aileye en yakın gördüğü iki kişiden biridir, diğeriyse Afrodit’tir.

İstediğiniz Meslek: Mag Mell'in Kahini

Karakterinizin Mensubu Olduğu Hizip: Attar

Büyü Yatkınlıkları

Biçim Değiştirme Gücü: 4
Lanet Gücü: 7
Tılsım Gücü: 5
İksir Gücü: 15

Örnek RP: Oyuncu adı Gül olan karakterlerin herhangi biri.

Sayfa: [1]