Barışın öğrenilmesi, anlaşılması, kucak açılması gereklidir. Ancak Dünya'ya ite kaka, yeğince ve tutarsızca geliyoruz. Biz buyuz işte...
Shipley'de çok fazla kumarhane vardı... Yalnızca Muggle'ların girdiği kumarhaneler, yalnızca Büyücü'lerin girdiği kumarhaneler, iki Dünya'dan da insanların girebildiği kumarhaneler ve yalnızca üyesi olunduğunda girilebilen kumarhaneler. Aralarında gizli ya da açıktan Büyücü Satrancı oynatılanlar ve bahis yatırılarak oynatılanlar da ayrıydılar. Bu nedenle işinin çok olduğunu bildiğinden boşa hiç zaman harcamamak adına, Omegan'a bir not bırakmıştı Alpharian; eğer onun için de uygun olacaksa Mali-Phali-Ty-Co'da bulunmasını isteyen. İkizinin kendisi için hazırlamış olduğu rahat yatakta gözlerini açtığında Güneş doğmaya yeni yeni başlamıştı. Pub'ı neredeyse Finn'le birlikte açmış, mutfağın çalışmaya başlamasını beklemiş, hızla karnını doyurmuştu. Hazırlıklarını yapıp Scrinium'dan ayrılmak üzereyken barmenin kendine seslendiğini duydu Alpharian:
"Gitmeden önce, sana bir sorum olacak 'İki ruhlu' dostum."
Ceketinin yakasını düzeltmekle uğraşarak "Buyurun, yanıtlayarak yardımcı olabileceğim bir sorudur umarım?" diye karşılık verdi Lautus.
"Gerçek nedir, Alpharian av Thrawsunblat?"
"Benliğimize kondurmakla güvendiğimiz inançtır. Dünya'yı gerçekte olduğu gibi görüyor olduğumuza ve bir gün tüm insanlığın benzer bir şeyi görebileceğini umarak."
"Öyleyse Dünya nedir?" diye sorusunun içeriğini genişletmişti bar masasının arkasında duran adam, yanıtına gerekecek zamanın tanınmasına önem verici biçimde bekleyerek.
"Bir yanılsama. Çoğunun yaptığı gibi sorgusuzca boyun eğebileceğimiz ya da alt edip aşabileceğimiz bir tanesi."
Az da olsa çatılmış kaşlarla karşısındaki adamın iki ayrı renkte irisleri olan gözlerine bakarak son bir kez daha sordu Scrinium'un temel kolonlarından biri görevini yerine getiren Finn;
"Dile getirdiğin 'Aşmak' ne demek olmalı peki?"
"Bakımızın etkisinde bizlere sunulan her şeyin doğru olamayacağını tanıyıp ayırt edebilmek, özgürlükte olan bir us içinse yasaklanacak tek bir şeyin bile olamayacağını benimseyebilmektir. Doğa'nın uyguladığı yasaların Göklerden gelecek gizemli bir yabancılıktan değil, uslamlanmış bir nedensellikten geldiğini bilmek. İnançlarımızın bizi özgürleşmeye ulaşmaktan daha çok, bilgeliğe doğru dizginleyişini önde tutmak."
Eski günlerinden gelen anılarının yüzünde yarattığı sıcak bir gülümseme iletişimlerine katılırken son sözlerini söyledi adam;
"Sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun..."
"Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye."
"Evet. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." Kendinden daha genç olan Alpharian'ın son günlerde böylesine yalnız başına ve Purgatio dışında işler yapıyor oluşuna ister istemez kafa yoruyordu bu kıdemli örgüt üyesi. Adamın gözlerindeki kararsızlığı görebiliyor ama daha derine kazıp çıkaramıyordu ondaki yükleri. Bu konuşmalarının bugün burada bitmediği ortadaydı ama onu daha fazla bekletmek istememişti.
Alpharian'ın Shipley çevresinde yaptığı araştırmaları sonuç verebilmişti. Ancak Carvell adının peşinde iz sürerken, çenesi düşük kumarbazlar ve korumaların konuşmaları arasında karşısına bir ad daha çıkmıştı; "DeWitt". Hepsi de bu adam için yaşamlarını içtenlikle vermeye hazır birçok takipçisi olduğunu söylüyordu. Bazi tanıklar ise içki masalarında yaptıkları konuşmalarda eğer olur da adama zarar gelebilecek bir durum olsa, takipçilerinin araya girip kaçmasını sağlayacaklarını da açık açık anlatıyorlardı. Geçip gittiği bir mahalle meydanında birden ortaya çıkan yaşlı ve cılız çağırtkan, tam olarak aradığı şeyi kendisine sunarak Alpharian'ın odağını özellikle üzerine çekmişti:
"Yaşadığımız sıkıntılı dönemler bunlar ey millet. Yiyecekler kıt, paralar sıkışık.. ama herkes için böyle olması gerekmiyor! Yakalamaya yüreği olanlara olanak bol. Yoksunlukla çekip çevirmeye daha fazla gerek yok. Çalışmayı isteyecek kim varsa karşılığını alacak! Gelin, benimle konuşun ve sizlere Bay North'un neler sunabileceğini söyleyeyim."
Birden ortalığın işçi pazarına dönüşürcesine çağırtkanın çevresini dolduran insanlar arasında göz önünde ayırt edilemeyecek biçimde durup dinlemeye devam etti Siyah giyimli adam; çağırtkanın çevresinde durdukları daha önce özende incelenmediğinde varlıklarını anlamanın zor olacağı koruma görünümlü iki adam hızla ceketlerinin ceplerinden çıkardıkları bildirileri insanlara dağıtırken, konuşma devam ediyordu:
"Dinleyin, iyi bir yaşamın rahatlıkları artık sizin de olabilir. Bay North acınızı anlıyor; sizde ne eksikse sağlayacak, ne açığınız varsa kapatacak! Karşılığında tek istenilen dürüst bir günlük işini yapmanız. Büyük kazançlar için küçük bir özveri sayılmaz mı bu? Geleceğin neler getireceğini kim bilebilir, yarın ne üzüntüler getirebilir? Belirsiz bir geleceğe karşı kendinizi, sevdiklerinizi koruyun. Sıkı çalışın ve ödüllendirilin! Bay Carvell North size her şeyi sağlayacak!"
Adamın sözlerini bitirdikten sonra iki korumayla konuşması ve ortamdan uzaklaşması çok sürmemişti. Belki de başka bir yerde bu konuşmanın bir benzerini daha yapacak ve insan toplamaya devam edecekti. Peşinden gelen ve bir deniz fenerinin duvarlarını döven Okyanus dalgası gibi çarpmaya hazır Alpharian'ın varlığından haberi olmadan güvenle atıyordu adımlarını yaşlı çağırtkan. Konuşmanın yapıldığı yerden çok uzaklaşmamışlardı ancak yüksek sesle yapılacak bir iletişimin de odakları üzerlerine çekmeyecekleri bir konumdalarken ensesinden yapıştığı gibi en yakın duvara kafasını vurduğu çağırtkanı bir arka sokağa atıvermişti Alpharian. Deneyimli çağırtkan ilk kez soyulmuyordu ya bu ülkede? Adamın istediklerini verip kurtaracaktı paçasını...
"Kısa bir süre için biraz benimle, ya da hemen şimdi sonsuza dek Tanrı'nla konuş. Seçim senin!" dedi katil kuru bir sesle. Çağırtkan kolunu dayayabildiği duvardan destek alarak ayağa kalktığında "Yaptığı işi durdurmayacaksın. D-Durduramazsın!" diye çekinerek çemkirmişti karşısındaki adama. Siyah giyimli adamın daha "Ne işi?" diye sormasına zaman bile tanımadan dökülmüştü hemencecik yaşlı adam:
"Tanıdığın, sevdiğin mi var aralarında? Blackpool'daki depodalar. Orada tuttuklarını yolculuk için hazırlıyorlar, yenileri gelsin diye. Zamanı geldiğinde de hazır olanları gönderiyorlar işte. Bırak peşimi de git Carvell'la konuşup kurtar dostlarını, benle işin yok senin!" yanıtını vermişti.
Sinirlenmiş oluşu ve dünden kalan yaralarının da sürekli rahatsızlık vermesiyle "Nerede bu depo? Neden Blackpool?" diye tısladı sıkılı dişleri arasından Alpharian; dayanamadığı bir şey varsa o da böylesine ülküsünü satan ucuz insanlar olmuştu hep.
"Ben nerden bileyim be adam? Crowgill Yolu'yla Rosse Sokağı'nın birleştiği yerde kime sorsan seni Bay North'a götürür. Sana söyleyecek başka da bir şeyim yok! Carvell bana bilmem gerekenleri söylüyor, daha fazlasını değil. Böylesi daha güvenli."
"Onun için belki ama; senin için.. korkarım değil."
.. ve yaşlı adamın kısa kesilen bir karşı çıkma çığlığıyla birlikte, hızlı adımlarla hedefine yollanan Alpharian'ın bıçağı bir kez daha kana bulanmıştı.
"Artık gizlilik isteğe bağlı ama acıma duygum da öyle!" diye söylendi kendi kendine adam, dışarıya karşı içindeki çalkantılarla dolu bir volkan patlamasını andıran duygularını vurmuyor olsa bile görevinde başarısız olmayacak seviyede çoşku doluydu içten içe. Deponun üst katındaki yürüyüş iskelesinin tahtalarından gelen gıcırtı Alpharian'a çevresinin sarılmaya başladığını ortaya koymuşsa da, kimseden bir söz ya da hareket gelmemesiyle birlikte sessizlik yeniden ortamda etkisini sürdürmeye başlamıştı.
"Ee? Şimdi ne, köleci?" dedi Lautus, azalan dayancıyla.
"Bana öyle seslenme!" diye çıkıştı gölgelerden bir ses. "Ben yalnızca onlara yardım etmek istiyorum, zamanında bana edildiği gibi..." diye devam etti sözlerine. Alpharian için, tüm deneyimlerine karşın, sesin geldiği yönü kestirmek kolay değildi. Hedefin tek bir yerde durmadığı ortadaydı, ancak yavaş adımlarıyla yerini değiştirmesinden daha çok bu oldukça büyük odada yankılanan sesi böylesi yanılsamayı sağlıyordu.
Alpharian da tek bir yerde durmuyordu, adımları çevrelendiği bu ışıksız ortamda kaç düşmanla karşı karşıya olduğunu hesaplama amacıyla çember çizdiriyordu ona; "Onları böylece tutsak tutarak hiçbir iyilik yapmıyorsun." dediğinde.
Adamın sesi her karşı savında azalan dayancıyla daha da yükseliyordu; "Tutsak mı? Onları güvende tutuyorum ben. Gelecek yolculuklarının sonundaki kurtuluşları için hazırlıyorum!"
Bu sözler duvarlarda yankılandığı sırada Alpharian'ın gözlerine parmaklıkları arkasında korkuyla kendine sarılmış biçimde saklanan, oturduğu yerde ileri-geri sallanan, umutsuz bakışlarla ses çıkaramadan Lautus'un gözlerine bakışlarını kilitleyen insanlar çarpmaya başlamıştı;
"Ne yolculuğu? Ne kurtuluşu? Onları yaşam boyu sürecek bir işçiliğe ve kaçınılmaz ölümlere gönderiyorsun!"
"Bir şey bildiğin yok, katil! Seni buraya getirtmek bile bir düşüncesizlikmiş, bu ortada. Görüp anlayabileceğini düşünmek de..." bu sefer iyiden iyiye incinmiş gibi çıkıyordu adamın sözleri ağzından.
"Anlayacağımı anladım ben!" dedi Alpharian neredeyse havlarcasına, dayancının sonuna gelmişti ve karşısındakinin de eşit seviyede ılımsızlaştığını sezebiliyordu;
"Göster kendini!"
Zeminden metrelerce yukarıdaki yürüyüş iskelesinin kenarlarındaki korkuluklara tutunan, püsküllü Beyaz eldivenleri olan bir el göründü. Adam gölgelerden çıkmamaya devam ederek, Alpharian'ı yoluna getirmeye çalışmaya devam ederek ona seslendi:
"Ah, demek seni buraya çağıran adamı görmek istiyorsun?" diye biraz önceki sözlerinden çok daha canlı bir sesle.
"Kimse beni buraya çağırmadı. Kimsenin buyruğuyla da değil, kendi isteğimle buraya geldim!" diyerek çıkıştı Lautus ama sözleri adamdan gelen canlı bir kahkahayla kesilircesine bitmişti:
"Öyle mi? Kim bir Animagus ya da Metamorfmagus gelmesin diye, içeriye temiz hava bile almama pahasına aylardır kapalı duran pencerelerin kilitlerini açtı sana? Kim temizledi yolunu? Tek bir adamıma bile bıçağını bir kerecik olsun çektin mi şu ana dek? Hayır... Hepsini, senin için yaptım. Gerçekleri görebilesin diye!"
İki adamın konuşmalarını duyan kimsenin anlamlandıramadığı bir iletişim yaşanıyordu deponun ışıksız ve boğuk duvarları arasında. Adamın korkuluklara tutunan elini sıkmasının gıcırtısı ve belki Alpharian'ın sinirden kasılmış çenesiyle dişlerini gıcırdatması dışında sessizlik bozulmamış gibiydi.
Siyah giyimli adamı yola getirme düşünceleri başarısız olma yoluna girdiğinden, buna devam etmek yerine suikastçı ile alay etmeyi seçti adam ve onu deponun çatısında açılan yuvarlak bir kepenkten yayılan ışık çemberi içine girmesi için çağırdı:
"Aydınlığa adım at o zaman, sana son bir iyiliğim daha dokunsun."
Alpharian, adamın gölgelerden çıkmasıyla birlikte eşzamanlı olarak ışıldayan alana adım atmıştı. Sonra yıpranmış ve rengini az da olsa yitirmiş bir üniforma takıldı Lautus'u neredeyse gülümsetebilecek bir biçimde Alpharian'ın gözlerine; sanki öleceği günün bugün olduğunu çok iyi biliyordu o adam ve bunun için ordudayken kendisine verilmiş üniformasını giymiş gibiydi. Jeffrey Thomas DeWitt, bu gizdüzenin başını çeken en güçlü kişi olarak, en sonunda sahnesine giriş yapmıştı işte:
"Karşısındayım şimdi katilimin. Ne istiyorsun benden?"
Nedense, Alpharian da daha az sinirlenmiş gibi seziyordu kendisini. Taşkınlık içermeyen, normal bir ses tonuyla "İn aşağı. Tüm bu saçmalığı onurla çözümlendirelim." dedi öylece ve asasını göğsünün önünde dikey konumda tuttu.
Lautus'un son sözüyle birlikte gölgeler içinden gelen sessiz bir komutla birlikte hareketsiz duran korumalarının bir anda asalarının yardımıyla aşağı inişleri duyuldu ve zeminin tozlu yer döşemelerinde ayakkabılarının gıcırdamalarıyla birlikte, görev yerlerine konuşlanmalarının sesi geniş odayı doldurdu. Birazdan olacakları öngörebilen tutsakların yer yer duyulan korku dolu sızlanmalarıyla birlikte; DeWitt'in adamları hem yukarıdan hem de zemin seviyesinden, tam anlamıyla Lautus'un çevresini sarmıştı şimdi. Köleci daha korumalarına saldırı buyruğu vermemişti;
"Neden işler her zaman için yeğinliğe dönmek zorunda ki? Görünüşe göre sana bir kurtuluş yolu sunup yardım edemeyeceğim! Çünkü en başta sen, kendine yardım etmek istemiyorsun.. ve işimin caydırılmakla tehlikeye girmesine göz yumamam."
Bir yanıt adına ışık altında yüzünün görünen bölümü daha da tehlikeli olduğu izlenimini bırakan adamın kafasını hafifçe yana eğmesinden başka bir şey daha alamayan DeWitt, son sözlerini seslendirmeye devam etti:
"Bana başka bir seçenek bırakmıyorsun genç dostum. Ölmelisin."
Ah, hayır. Karanlık Alpharian'ın dostuydu... Üzerine atılan korumaların asa, mermi, sopa ve kılıçlarının hepsinden kaçamayacağı ortada olsa bile; bunca süre için karanlıkta pusuya yattıktan sonra parlak ışığın merkezinde bir süredir duran adamdan gözlerini kaçırmamış olan korumalar için şu an Lautus'u duru biçimde görmek olanaksıza yakın gibiydi. Özellikle çok iyi kullandığı gölgelerin içinden bir yok olup, bir görünen ve yer yer üzerine gönderilen büyü ve mermilerin nedense hedeflerini bulamadan duvarlarla buluştuğu bir durum içindeydiler ve çoğu daha buna bir anlam veremeden anatomik açıdan acısız bir ölüme kavuşacakları bölgelerinden bıçaklanmış ya da Titrek Kavak ile Abanoz ağacı dallarının bir diğerine sarmallanmış biçimde yaratılmış asasından çıkan büyülerle ruhlarını sonsuzluğa yitirmişlerdi. Alpharian açısından ise bu durum ayrıydı: sürekli dinç ve hazırlıklı tutmaya özen gösterdiği bedenindeki dayanıklılık ne seviyede olursa olsun; üst üste hedeflerine gönderdiği büyülerin yanı sıra Animagus gücünü de bu sıklıkla kullanması, hızı ile verimliliği için büyük bir yük oluyordu. Yer yer aldığı hasarlar nedeniyle dizlerinin üstüne çöküp acı içinde bağırarak ağlamak ister gibi olsa da, içinde yanmaya başlayıp er meydanında gösterdiği beceriyle dışarı taşarak benliğini terk eden nefretin alevleri bunu yapmasına engel oluyordu.
[spoiler](https://i.ibb.co/KbNTXfx/640bdbcf60e641a61605b43f2b5aa73d.jpg)
[/spoiler]
Soluk soluğa yeniden tavandan akan ışığın altına girip, adama boştaki sol elini "Sırada sen varsın" dercesine uzatması ve DeWitt'in bu suikastçısında gördüğü atiklik karşısındaki şaşkınlıkta kalışıyla birlikte Lautus'un deponun üst katına bir anda tırmanıvermesi bir olmuştu. Ne yapacağını bilemez durumda kalan köleci depodan kaçmak için hızla bir başka çatı kapısına yöneldi ve depoya diğer odaların kapılarından koşarak dalan adamlarına "Onu benden uzak tutun!" diye bağırarak son buyruğunu vermişti.
Alpharian, Blackpool sokaklarının yüksek çatılarında avını kovalamaya başlamak için fazlaca evecendi.
Alpharian sonraki gün için Omegan'a açıklayamadığı durumlarda kaldığı her seferdeki gibi kendini bağışlatacağı güvencesini vermeye çalıştığı kısa notlar bıraktıktan sonra yaptığı ilk iş olarak Mali-Phali-Ty-Co'ya gitmişti. Scrinium'a girer girmez de yapacağı yolculuğa hazırlanmaya başlamıştı çünkü beklediği üzere; görevinin tamamlandığı bilgisi ve eylemlerinin sonucunun yarattığı değişimler hızlıca örgüt içinde yayılmış, Şato'dan da onu görüşmeye çağıran bir mektup çoktan gönderilmiş ve Lautus'u içeride bekliyordu. Yavaş yavaş Scrinium'un sunduğu servislerden yararlanan ve ulaşım yollarını kullanarak içeri gelip-giden türlü rütbeden Lautus'larla dolmaya başlayarak canlanıyordu ortalık. İlk önce barın arkasında görevlisini göremediğinden yolunu değiştiren Alpharian, hazırlıklarını tamamladığı içerideki odaların birinden daha yeni çıkmıştı Finn'i gördüğünde. Siparişini vermediği ama her zaman oturduğu bar sandalyesinin önünde bitiveren en sevdiği kahvaltı tabağıyla birlikte kendini bara çağıran Finn'in yanına hızlı adımlarla gitti Lautus.
"Alpharian! Oldukça büyük bir karışıklık ve hareketlenme yarattınız. Londra daha da bir canlanmış gibi dünden beri..." demişti günün daha bu erken saatlerinde böylesine büyük bir enerjiyle söz ettiği canlılığa eşit bir etki gösteren barmen. "Ben yalnızca benden yapmam beklenilebilecek eylemlerde bulundum bilgi ve gözlem dolu eski dostum. Nesunt'ların yaşamlarına son verildi, 'Dimitte esse simus, ut sit causa eorum vita sit brevis et finita cum clamore.' (Yaşamlarının kısa ve çığlıklarla son buluyor olmasına bizler neden olalım.)" diye yanıtladı yorgun bir gülümsemeyle yaraları daha kapanmamış olan Temizlikçi.
Finn onayladığını ortaya koyan mimikleri ve beden diliyle birlikte "Öyle, öyle..." demişti, "Sizi Dizzardium'a ulaştıracak yolunuza hızlıca koyulmalı ve başarınızı Kaptan Farrell'a bildirmelisiniz." diye ekleyerek. Düşüncelere dalmış olan Alpharian ağzına attığı birkaç lokmasından sonra "Evet, Kale'ye dönmeli ve onunla konuşmalıyım.. bu ve başka konular üzerine." demişti boşluğa dalıp gitmiş gözlerini kırpmadan. Neredeyse çocukluğundan beri tanıdığı adamın çok seyrek zaman aralıklarında gördüğü bir durgunlukta bulunduğunu gören barmen kendini sormaktan alıkoyamamıştı, "Her şey yolunda mı dostum? Şimdiden.. uzaklara dalıp gitmiş gibisiniz?"
Derin bir iç çekişten sonra "Bir şey yok Finn. Yalnızca usum çok fazla kalabalık..." demişti Alpharian ve daha sözü bitmeden karşısındaki adam biraz darılmışçasına ama yine de babacanlığından ödün vermeyen bir ses tonuyla; "E konuş o zaman benimle? Yükünü azaltmana yardım etmeme izin ver." diye karşılık vermişti. Uzun zamandır ilk kez yüzünde taşıdığı sıcak bir gülümsemeyle "Buna önce kendim bir anlamlandırma kazandırmam gerekiyor.. ama sunduğun yardım önerin için teşekkürler bilge barmenim." deyip yaşasaydı belki bugün öz babası olabilecek seviyede kendinden yaşça büyük adamın bürünebileceği olası kırgınlık bulutlarını önceden yok edebilmek için.
Aralarında var olan kısa bir sessizlik anında Alpharian'ın kahvaltısına devam etmesine izin verdikten sonra "Konu öldürdüğünüz insanlar, değil mi? Onlar için.. bir takım düşünceler taşıyorsunuz." demişti. Alpharian'ın "Nasıl?" dercesine sunduğu bakışlarını gördükten sonra devam etti sözlerine barmen; "Ah, genç dostum, bu katı ve kıyıcı görevlerden tat alman gerekmiyor.". Sözlerinin anlaşıldığını inandığı kısa bir an daha bekledikten sonra "Yeringenlik, belirsizlik, duygudaşlık; hepsi de beklenebilir duygular." diyerek sözlerini sonlandırdı.
"Bu duyguları taşımaktan korkmamalı mıyım sence?" diye sormuştu Lautus üzerinde çok düşünmeden ve karşısında Finn'in gülümseyen yüzüyle verdiği "Hayır, onları kucaklamalısın! Sendeki insanlığı yerinde tutan onlar." yanıtını almıştı.
Alpharian içinde tutmakta zorlandığı düşüncelerini az da olsa dökmeye hazır gibiydi bu yakın bulduğu adama, belki yediği sıcak yemeğin de bu konuda bir etkisi vardı, kim bilir? "Ya yanılıyorsam Finn? Ya bu insanların ölmesi gerçekten gerekmiyorduysa, amaçları ve düşünceleri iyi yöndelerse? Belki yanlış yönlendirilmiş evet ama, gerekçelerinde temizlerdiyse?" diye söze başladı Lautus. İçinde yükselmeye başladığı sinirlenmeyle zorla yutkunup; "Bunları sorgulamamış olduğumu düşünmek benim için çok sinir bozucu..." dedi. Bir an için gözlerinin üstünden eski deneyimleri ve anılarıyla kaynaklanmış karanlık bir gölgenin gelip geçmiş olmasıyla enerjisi daha durgun bir seviyeye geçen adam "Ben yalnızca barmen bir Finn'im, Alpharian.. ve böylesi bir sorunun yanıtını vermek beni aşar!" deyivermişti konuyu kapatmak istercesine. Artık bir diğerinin gözlerine bakmamayı seçen iki adam olarak bir kez daha ikilinin arasında sessizlik çökmüşken Finn'in; "Belki Kaptan Farrell bu konu üzerindeki düşüncelerinizi anlamlandırmanıza yardımcı olabilir?" demesiyle Alpharian artık konuşmalarının bittiğini kalkması gerektiğini sezebilmişti "Evet, olabilir. Sağ ol Finn!" yanıtıyla birlikte. Genelde bir tek "Finn" adıyla tanınan bu adam Mali-Phali-Ty-Co Scrinium'u için çok önemli biriydi, Capuo'su Raymond'dan sonra adı geçen ikinci kişi oydu demek doğruydu üstelik. Yalnızca görev sonrası sunulması çok gerekli olan alkol ve yemeklerin servisi için değil; engin bilgileri, eşsiz önerileri, delik kulağına çalınan sağlam ipuçları ve paylaştığı deneyimleriyle de her rütbeden Lautus'un gözdesi bir rehber görevini üstleniyordu... Yine de onu az ya da çok tanıyanların kuşkusuz bildiği gibi; bu adamın gözlerinin üstüne o karanlık bir kez indiyse, rahatsız edilmeden düşüncelerine bırakılması gerekliliğiydi. "Senin gibi yetenekli birine yardımcı olabilmek benim için bir mutluluk. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." sözleriyle yolcusunu yoluna göndermişti adam...
Her Scrinium'da olduğu gibi Mali-Phali-Ty-Co da önemli durumlarda ya da zaman geçirmeden ulaşım sağlanması gerekli olan anlar adına Dizzardium Şatosu'na geleneksel olmayan yollardan varılmasını sağlıyordu. Şato Colchester'da bulunuyordu ama yine de örgüt üyesi olmayan Muggle ya da Büyücedünya üyesi bireylerin bile öylece ulaşabilecekleri bir yer değildi. Türlü büyüler altında saklanmış, sanki Britanya'nın parçası bile olmayacak bir iklim ve coğrafyaya sahipti; geniş ve ağaçsız iç karartıcı topraklarıya, soyut bir korkutuculuk sergileyen dev bir göle sahipti. Scrinium'un sağladığı Anahtar ve çağrı mektubuyla birlikte vardığı topraklarında kendisini hazır bekleyen tılsımlı faytonlardan birine görevlilerle birlikte binmeyi düşünüyordu Alpharian. Düşünmediği ve hiç beklemediği durum ise Lautus'lar arasında bile detaysızca "Bay Walski" adıyla bilinen, Kaptan Farrell'ın başyardımcısının kendisini bekliyor oluşuydu. Yaşı ilerledikçe sıskalaşmış kısa bedenine ters düşen tombulumsu yanakları, ince Siyah-Mor çizgili kumaşı olan Melon Şapka'sı ile yüzünden çıkardığı çok görülmemiş olan Siyah çerçeveli yuvarlak Güneş gözlükleriyle tüm Topiarii Sanctionem örgütü üyelerinin tanıdığı Trechet Theodore Walski; normal durumlarda her zaman için bir Lautus'un birlikte yolculuğa çıkabileceği birisi değildi. İster istemez de bu durumun içinde olmak Lautus'u az da olsa rahatsız etmeye yetmişti. Yaşı geçkin adamın bastonundan destek alarak basamaklarını çıkmasını hep birlikte bekledikten sonra, içeride yalnız kaldıkları faytonun dışındaki demirlere tutunan çok sayıda korumayla birlikte yolculukları başlamıştı.
(https://i.ibb.co/5TBpymc/297947410-2360149147468081-5804597531962678090-n-Kopya.jpg)
Az sallantılı yolda geçen yolculukları çoğunlukla sessiz geçiyordu; Alpharian kalın kadife perdelerin arkasından dışarıya baktığı pencereden izlediği Doğa'dan gözlerini çok ayırmıyor, Bay Walski ise yüzü Alpharian'a dönük biçimde gözlerinin nereye baktığı kestirilemiyor olsa bile Lautus'un ruhunun içlerine bakıyormuşçasına gizemli sessizliğini hareketsizliğini bozmadan sürdürüyordu. Alpharian adamın tüm varlığını göz ucunda kalan çevresel görüşünün bir aldanması olarak düşünüyor olsa da, yaşlı adamın delici bakışlarının ağırlığının kızgın şişler gibi bedenini delip geçtiğini sezebiliyor gibiydi. Bu sessizlikle geçen durum Şato'ya varmalarına kısa bir süre kalmışken Walski tarafından dingince yapılmış bir boğaz temizlemeyle bozulmuştu;
"Başarılarınızın yankıları her yerden duyuluyor bay av Thrawsunblat."
Alpharian bu ürperti verici durağanlıktaki gülümsemeye sahip olan adamın kendine gösterdiği mimiğin bir içtenlik göstergesi mi, yoksa vereceği acıdan daha kıyıncı başlamadan zevk alan bir sadistin mutluluk dışavurumu mu olduğunu bilemiyordu o an için. Bir yanıt anlamında ses çıkarmadan karşısında yüzünden kaçırılmayan gözlerin bakışına karşılık vererek bu iletişim denemesinin devam etmesini beklemişti, çünkü bu adamın ağır ağır konuştuğu sözlerinin neredeyse her zaman için arkasından devam eden eklemeleri olduğunu öğrenmişti yıllar içinde;
"Sanırım Tabulae kayıtlarındaki Nesunt'ların ayıklanması size yetersiz geldi de, başka serüvenlere yol açmayı seçtiniz, hı?" diyerek sorgusuna devam etmişti bu sırada Bay Walski. Adamın sesi sevecen ve sıcak bir tondaydı ama, anıştırmayı denediği düşüncelerinin böylesi keskin kurallar içinde disiplinlendirilmiş bir örgütün üyeleri arasında bağışlanmayacak bir yoldan sapmanın göstergesi gibi algılanması çok da zor olmaz gibi geliyordu sözlerini duyan Lautus'a.
Belki de yaşlı adamın yüzünde ve sesinde çocuksu bir mutlulukla, takılgan bir taş atmaya benzeyen böylesi sözlerini söylemesindeki tek neden Alpharian'ı köşeye sıkıştırmaktı? Başka bir örgüt üyesi olsa, koskoca Kaptan Farrell'ın başyardımcısıyla yalnız kalıp konuşuyor olmaları ve diğerlerinin faytonun dışında bulunuyor olmalarına sevinebilirdi belki; yine de Alpharian bu adamdan korkmaması gerektiğini çok iyi bilecek seviyede kendine ve ülkülerini ilerletmekte hatasız olduğuna güveniyordu işte:
"Magna Purgatio, bildiğiniz gibi, yeri geldiğinde yaratıcı olmamızı destekleyen bir yapıyı benimsemenizi öğütleyen bir ülkü Bay Walski. Sınırlanmalarla çevrelenmiş bir bahçenin her zaman için açık otlaklara özenerek meyve vereceğini unutmamak gerekli..." yanıtıyla düşüncelerini dile getirdikten sonra, bir kez daha gittikleri yolun daha erkenden bitmesini istercesine arabanın penceresinden dışarı bakmaya devam etti Alpharian. Dizzardium Şatosu'dan kuralların ötesine geçmiş bir sapkının ortadan kaldırılması için çağrı mektubu çıktığı görülmemiş bir durum olurdu; örgüt üyeleri arasında yaşamının sonlandırılması uygun görülen üyeler öylesi olağan bir tuzakla köşeye sıkıştırılarak öldürülmezdi, Kaptan Farrell'ın erdemli kişiliği böyle bir durumu aşağılama olarak görecek seviyede yüksekti çünkü. Yine de tüm bunları bilmek Alpharian'ın güçlü bir çoşkulanmayla çalkalanan duygu durumunun durulmasını sağlamıyordu. Yaşlı adam bir kez daha sessizliği bozmuştu "Beni yanlış anlamanızı istemem, genç Calamum! Kendinizi çözmekle sorumlu tuttuğunuz bir yanlış karşısında, Bahçe'mizi güzelleştirmek adına söndürmeniz gereken yaşamları göreviniz olarak benimsediğiniz için sizi eleştirmek bana düşmez. Yalnız..." sözleriyle. Yalnızlığına bir yoldaş arıyor gibi Alpharian'ın dışarı baktığı pencerede ona katılıp "Bana artık geri alamayacağım günlerimi ve gençliğimi oldukça anımsatıyorsunuz!" sözlerinke konuşmasını sonlandırıp derin bir iç çekmişti bastonunun üstünde buluşturduğu Beyaz kumaştan eldivenli ellerinin üstüne çenesini dayayıp. Lautus adamın düşmanca olmayan düşüncelerle kendisiyle iletişime geçtiğini tam anlamıyla sezinleyebildikten sonra yüzünde yaşlı adamdaki gülümsemeyle yarışabilecek bir mutlulukla;
"Önderimize görevimle ilgili armağanlar getirdiğimi biliyorsunuz... Sizi ve derlemeyi sevdiğiniz küçük detayları unuttuğumu sanmayın!" deyiverdi içinde tutamadığı beklenmedik şaşırtıyı ortaya çıkarırken. Adamın bastonuna dayanmış olan duruşu birden canlanmış, Alpharian yeleğinin iç cebinde tuttuğu kumaş çıkınının katlarını teker teker açarken bir çocuk gibi coşkuyla hareketlenmişti. Alpharian'ın saklı tutamadığı bir gururla;
"Amerikan İç Savaşı'ndan bir komutan üniforması..." sözleriyle Walski'ye sunduğu apoletin altın yaldızlı püskülleri üstünden pencereden içeri giren Güneş ışığı yansıyordu. Belki bir terzi ustalığıyla kesilmiş kumaş parçası değildi bu hediye ancak, Lautus'un asasından çıkmış bir Diffindo komutuyla temiz biçimde kesilip alınmıştı eski sahibinin omzundan. Fayton Dizzardium Şatosu'nun büyük duvarları içindeki kapısından geçmişti bunlar yaşanırken ve varış noktasına gelindiği için korumalar kapısını açıp yolcularını hedeflerine buyur edip yönlendirmeye başlamışlardı bile.
Alpharian'ın Şato'ya girişi ve sonrasında ilerletmek zorunda kaldığı formaliteler, bir insanın hemen herhangi bir kurumda karşılaşacağından çok da değişik değildi; rutin güvenlik kontrolü adına üstünün aranması, Çok Özlü İksir ya da benzeri kandırma çalışmalarına karşı önlem dolu testler, sığ bir Zihnebend yoklaması, "Prior Incantato" ile asa taraması... İşlemler bittiğinde kendisine bileğindeki dövmesinden Stipendium Lautus rütbesinde olduğunu anlayabildiği biri yaklaşmış ve ikisinin de Lautus'lara özel biçimde asalarını tutan ellerini yüreklerinin üstüne dokundurdukları saygılı, sessiz bir esenleşmeden sonra;
"Tekrardan hoşgeldiniz, adım Marleena Walpole. İzin verirseniz sizi kalacağınız odanıza dek yönlendireyim." demişti dingin bir ses tonuyla. Kadının adımlarına ürkek bir misafir gibi geriden takip etmek yerine, nerede olduğunu iyi bilen bir ev sahibi güveniyle neredeyse omuzları değecek bir yakınlıkla eşlik ediyordu adam; ne de olsa burası hepsinin evi sayılabilecek bir yerdi. Yürüdükleri granit ve türlü değerli metallerle işlemeleri olan taş duvarlarla çevrili koridorlar ne boş, ne de kalabalık sayılamayacak yoğunluktaki çalışanlar ve Lautus'larla kalabalıklaşmış; bir kütüphaneyi andıran yüksek seste konuşmaların dillendirilmediği, canlı bir ortamdı. Odaya vardıklarında kadın büyü ya da büyülendirilmiş maymuncuklarla bile zorlanılarak açılamayacak biçimde tılsımlandırılmış kapının kilidini bir anda elinde beliren metal bir anahtarla açıp, içeri girmesi için yarım adım gerileyerek Alpharian'ı beklemişti. Adamın içine girdiği oda bir misafir odası için fazlaca büyük tasarlanmış, içi de çağın standartlarına ve Büyücedünya'nın o özgün eşsizliğine göre bile çok üstün bir seviyede görkemli eşyalarla döşenmiş, üstüne de beğeni uyandıracak sanatsallıklarla daha da süslenerek zenginleştirilmişti. Her bir Topiarii Sanctionem üyesine ve Lautus'lara çokça saygı ve ilgi duyulurdu Şato'da. Özellikle de rütbesi yüksek olanların biraz daha fazladan şımartıldığı bir seviyeyle...
Kadının "Özel bir isteğiniz ya da odanızda eksik bulduğunuz bir dileğiniz varsa lütfen bildirmekten çekinmeyin." sözlerine karşı yalnızca "Yok daha neler?" dercesine gülümsemekle yetinen Alpharian, yanıtını içten bir sessizlikle alan kadının "Öyleyse iyi dinlenmeler Calamum Alpharian. Kaptan Farrell öğleden sonra saat 2'de sizi çalışma odasında kabul edeceğini bildirdi. Saati geldiğinde size eşlik etmek için geri geleceğim, odanızda olmasanız bile sizi bulacağımdan kuşkunuz olmasın." diyerek adamın gülümsemesine daha canlı ve sıcak biçimde sunduğu kendi gülümsemesiyle karşılık vermişti. Stipendium'un en son da "Güvenlik ve esenlik sizinle olsun." sözleriyle kapısını kapattığı odasının rahat koltuğuna atıverdi kendini adam. Yaşadığı ama kendi kazandığı paralarla tuttuğu için taşınmayı düşünmediği bakımsız eviyle bu Buckingham Sarayı'nı bile bir yıkıntı gibi gösterebilecek yer karşılaştırıldığında, kendini Alamut'un Cennet Bahçeleri içinde sanabilirdi.
(https://i.ibb.co/hfcSbj5/Gaptan-Farrell-minik.png)
Dinlenme odasından yeterince zaman geçirdiğini düşündüğü bir andan sonra dışarı çıkıp şatodaki türlü oturma salonlarında, kütüphanelerde ve Tabulae'lerde zamanını geçiren Alpharian; omzuna kendisini rahatsız etmeyecek bir yumuşaklıkla dokunan Stipendium Walpole'un sessiz uyarısından sonra örgütlerinin lideriyle buluşmaya yollanmıştı. Kadınla geçirdiği sessiz bir yolculuğun daha sonuna geldiğinde üzerinde örgütün simgelerinden en karmaşık çizgi ve ayrıntılı olanının ışıltılı bir tılsımla işlendiği Bordo renkli kapıya varmışlardı. Kapıyı tıklayıp içeri girdiğinde kadın geride kalıp girmesini izlemişti ve en son yıllar önce Topiarii Sanctionem'e katıldığı gün görebildiği Kaptan Laurel Alastair Farrell karşısında duruyordu Alpharian'ın; aylar önce bu odada bulunmuş olan Jules Verne adlı Fransız'ın birkaç yıla çıkaracağı kitabındaki "Kaptan Nemo" karakterinin gemisindeki varlığı yazarken esinlendiği egzotik andaçlarla dolu olan kişisel odasında, kendisiyle konuşmaya hazır biçimde masasının arkasında ayakta durup penceresinden dışarıyı gözlüyordu işte. Masasında tüten purosunu bir süredir içmediği ortadaydı adamın; Walpole'un Alpharian'ın geçişinden sonra kapattığı kapının mekanik sesinden sonra bile konuşmamış, dingin ama derin bir iç çekişle bir süre daha olduğu yerde durup dışarıyı duygusuz bakışlarıyla izlemişti. Odaya girdiğinden beri komut beklercesine sessizce duran Alpharian da kendini odanın duvarları ve sehpaları üstüne eklenmiş yeni parçaları incelemekten alıkoyamamıştı.
"Dizzardium'da seni yeniden görmek güzel bir detay oğlum, Alpharian..." sözleriyle sessizliği bozmuştu örgütü kurmadan yıllar önce Beyaz tellerinin bolca yer kapladığı ama artık tam anlamıyla ak düşmüş saçları sanki soğuk Okyanus yelleriyle geriye savrulmuş da, gemisinin dümenini bırakıp kamarasına daha yeni geri girmiş görüntüsüyle kaptanlık yaptığı uzun yılların soğukluğunu dış görünüşünde şimdi bile taşıyormuş gibi duran adam. Örgüt üyeleri arasında hiçkimsenin gerçek babası olmasa bile, Lautus'larını kan bağıyla edindiği öz çocukları gibi sever ve sayardı bu katı ve soğuk görünüşlü adam. Yüksek arkalıklı koltuğuna otururken karşısındaki Alpharian'a da oturmasını buyur eden bir göstergeyle birlikte; "Anlat bakalım, yaşam nasıl davranıyor sana?" sözleriyle daha önemli konuları konuşmadan önce karşısındaki insanı ince bir anlayışla daha kişisel bir söyleşiye çağırmıştı. Aralarında saatleri yutarak geçen, Kaptan Farrell'ın puro üstüne puro yakarak dinlediği ve önce böylesi gündelik konuşmalarla başlangıcı olan; konular ilerledikçe de Alpharian'ın sokaklarda karşılaştığı sorunlarla takip ederek Tabulae'de adını bulduğu Mahir'den başlayıp Salem'de üs tutmuş Cadı Avcıları'nın Londra'da örgütlenmiş varlıklarına ve sonra onlara başkaldıran gizdüzencilerin tasarımlarına.. oradan da Bahçe'yi güzelleştirme adına Dünya'ya sunduğu son ölümlerin sonucuyla usunda yer etmiş yükleri yeringenlikle içinden dökmesiyle sonuçlanan uzun bir konuşma geçti.
Alpharian yanında getirdiği, sonlandırdığı yaşamların kanıtları yerine geçmesi ve yaşananların Tabulae kayıtlarına kuşkusuzca eklenilebilmesi için yanında tuttuğu Mahir İbn-î Kamer'in, Michael James'in, Solomon Rothberg'in, Carvell North'un, Jeffrey Thomas DeWitt'in ve Dylan Thornton'ın asalarını sardığı kumaşı önderinin masasının üzerine bırakmıştı konuşmaları bittiğinde. Kaptan Farrell karşısındaki adamın Magna Purgatio'ya satkınlık taşıyacan düşünce ya da eylemlere hiçbir zaman başvurmayacağını biliyor ve buna sonuna dek güveniyor olsa da; böylesi düşünceleri sözlere dökmek hem zor, hem de bulunduğu konumdaki bir adamın buyruğunda olan bir astıyla öyle kolay kolay konuşabileceği konular olarak görülemezdi. Ağzından çıkabilecek her söz; kimine göre disiplini elden bırakmış yaşlı bir adamın duygusallığından çıkma bir kayırma olarak, kimine göre başından savılmaktan kaynaklı bir önemsizleştirilme olarak, kimine göre de çok dar bir zamanda umutla beklentilenen bir yatıştırma olarak yer tutabilirdi ulaşıp algılanan kulaklar tarafından. Yine de içindekileri paylaşabilecek yakınlıkta birilerini bulup sonuca ulaşamadığı, ya da başkaları tarafından duyulmaması gerekirken kendisine anlatılarak bağışlanmaya eşit seviyede çıkış yolu aranmış bir konuda çıkar yol bulamamış durumdayken Lautus'unu yalnız bırakamazdı.
"Savaş pis bir iştir, Calamum'um." diye sözlerine başlamıştı deneyimli kaptan; "Emek'in ve dava adına ölecek erlerin her zaman için zor bulunduğu kıtlığa sahip olan bir iştir özellikle. O insanları öldürmen, kesin bir yargıyla konuşuyorum, yalnızca İngiltere içinde değil dışında da sayısız yaşamı kurtardı." dedi ve "Engizisyon'un Yeni Dünya kolunu ve adamızda gizlenmiş olan Cadı Avcıları'nı ek birliklerden, desteklerinden yoksun bırakarak varlıklarında büyük bir açık yarattığına da kuşku yok." diyerek ek düşüncelerini de ekledi. Gözleri odanın bir köşesine dalıp gitmiş, oturduğu koltuktaki duruşunda omuzları düşmüş Alpharian bu bilgileri kafasında bir oraya bir buraya doğru tartarken Farrell'ın "Yine de unutmamalısın!" sözleriyle bakışları yeniden adamın gözlerine kilitlenmişti. "Bunlar karanlık; insan yaşamının para karşılığında, hem de böylesi az niceliklerle ölçüldüğü böylesi karanlık günler. Karanlığın kapatıcılığı altında bu Savaş Makine'sinin işlemesine devam etmesini istemek adına herkes her yalanı söyler?" diye Alpharian'ın kuşku dolu düşüncelerine olağan bir son getirmek istemişti kaptan.
Kendini açıklamak için yüreğini açan Alpharian son yanıtlarını vermeye hazırdı şimdi; "'Da nomina eorum mihi, et subicam tibi sanguinem eorum in reditu.'(Bana adlarını ver, karşılığında sana kanlarını sunayım.) önderim, size ve ülkümüze sırtımı dönmeyeceğimi biliyorsunuz!" dedi ve Kaptan Farrell'ın sorgulayıcı biçimde kalkan kaşlarından biri altında devam etti: "Gizdüzencilerin düşük yetkedekileri vazgeçmeye ve yenilmeye hazırlardı evet ama, DeWitt de tüm bu yaşananları ayrı biçimde görmüştü... O, o insanların hiçbirinin tutsak olmadıklarını ve onlara yardımda bulunduğunu öne sürüyordu. 'Kendisine yapıldığı gibi' yardım ettiğinden söz etmeye son anına dek vazgeçmedi."
Koltuğundan kalkıp gerinerek bir kez daha masasına arkasını dönüp penceresinden dışarıyı izlemeye başlayan adam "Bir insanın deliliğini nasıl anlayabilirsin, bunu biliyor musun genç Alpharian?" diye sorduğunda, Calamum Lautus olağanca omuz silkerek "Boşluğa konuşur, saçmalığa güler, kendi yüzünü tınaklarsa?" diye yanıtlamıştı. Farrell "Yok, hayır. Gerçekten deli olanlar böylesi bir Dünya'da varlıklarını sürdürürlerken ortada yanlış hiçbir şey yokmuş gibi konuşan ve eylemlerde bulunanlardır." sözleriyle birlikte, duruşunu değiştirmeden omzunun üstünden pencereden görünen dışarıya değil; odadaki adamının iki ayrı renkteki irisleri olan gözlerine bakışını çevirerek. Sözlerinin bıraktığı etkinin işleyişini beklerken de yeni bir puronun daha ucunu alevlendirip geçmiş anılarının usunda yaratmaya başladığı Maelström'ün etkilerine kapılan bir ses tonuyla "Çok az insan kötülüğü benimseyenlerdendir. Her zaman için ussallaştırmaya açık, her seferinde sorgulanmalara hesap vermeye yeterlice açıklamaya isteklice hazır..." diyerek dersini vermeye devam etti yılların yıprattığı adam. Kucağına böylesine beklenmedik biçimde düşen ve açıklamaya bir süredir uğraştığı sorulara yanıt bulabilmenin ağırlığıyla birlikte "Öyleyse doğru olduğuna kendini inandığı ya da inandırılışına karşı koyamadığı yalanlardı" dedi Alpharian neredeyse kendi kendisine konuşurcasına. Sonra içinde susmayı bilmeyen o hep gizliyi arayan, yanıtlandırılmayı gözetleyen yanının ağır basmasıyla birlikte sözlerine devam etti; "Yine de gördüm ya onları. Tutsak alınıp işçiliğe gönderilecek olan adam, kadın ve çocukları. Yabansı tiplerdi; yaşlısı, hastası, delisi..."
Alpharian'ın açıklamasına karışmadan edemedi Farrel "Arık insanlardı, değil mi?" sorusuyla. Alpharian'dan gelen onaylayıcı bir baş sallamayla devam etti; "Birini buyruk altına ölümüne dek kendini varlığını ortaya sunacak bir er yapmanın, kırık bir insanı düştüğü yerden alıp onu yeniden bir makine gibi kurmaktan daha iyi bir yolu var mı? Ona yaşantısı boyunca kimse tarafından verilmemiş olanları ayaklarına serip, üstüne daha da fazlasını vereceğin sözünü üstlenerek hem de." Yine de kendini böyle bir işi yürütmeye adamış birinin yerine koyarak "İyi de, bence işe yaramayacak çoğunluklar arasından kullanılabilecek belki de tek birini kazanabilmek için çok uğraştırıcı bir iş gibi görünüyor?" diye sormadan edemedi Lautus. Küçümseyici bir kıkırdamayı andıran ama ağır kişiliğine zarar vermeyecek biçimde ölçülü bir gülüşle böylesi bir suçlamanın olasılığını yok ederek Alpharian'ın oturduğu koltuğa yaklaşan Farrell "Öyle, evet. Karşılığında aldığın o kişiden hiç kuşku duymayacak yeterlilikte sağlam, içten bir bağlılık olacaktır!" diyerek ellerini öğrencisinin omuzlarına koydu.
"Yitirmeyi kaldırabileceklerinin ne olabileceğini bilmekle böylesi insanlar, kurtarıcıları olan bir alp yerine koydukları insanlara karşı satkınlık yapmayı iğrendirici bulurlar." sözleriyle birlikte adamın omuzlarını sertçe sıkmıştı. Kaptan Farrell konuşmalarının sonuna yaklaştıklarını düşünerek masasına doğru geri gittiğinde de; "Herkes aldatır, dolandırır, göz boyar, açmaza getirir ve yalan söyler; Alpharian.. kendilerini, karşılarındakileri, bir diğerlerini! Uydurma nedenleri saklayan perdeleri delmeyi öğrenmelisin!.. ve gözlerimizin önüne sunulmuş olsalar bile, bazen hiçbir şeyin doğru olmadığını da." diyerek koltuğuna geri oturmuştu. Önderinin beden diliyle konuşmalarının sonlandığını kavrayan Alpharian oturduğu yerden kalktığında ise odadan ayrılmasını önlemek için eliyle gösterge veren Farrell "Belki asla bittiğini göremeyeceğimiz sayıdaki düşmanlarımız arasından altısı öldü ve bunun için size en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Yine de; beklenmedik bir önseziyle kendinizce ortaya çıkardığınız görevinizi tamamlamanız size yan gelip yatmak, kazandıklarıyla yetinmek, gelişimini sürdürmeyi bir kenara bırakarak başarıya gözü doymak gibi bir yetki vermiyor!" diyerek sert bir ses tonuyla konuşmaya başladı;
"İşiniz daha yeni başlıyor, Arbor Lautus!"
Fazlaca gülmekten ve uzunca süre düşüncelere daldığında kaşlarını çatmaktan kırışmış yüzüyle birlikte kimi zaman yaşını ortaya koyuyorduysa da, böylesi gibi durumlarda adamın ruhundaki canlılığın ortaya koyduğu gençlik kıvılcımları onu sevimlileştirebiliyordu bazı anlarda
"Doğru duydunuz Alpharian av Thrawsunblat. Gösterdiğiniz başarı karşılığında sizi Arbor seviyesine yükseltmeyi uygun buldum" diyerek büyük masasına tok bir sesle iki kez sertçe vurdu. Mantıksal açıdan yapısını bozmadan tek parça olması gereken duvarlardan birinden açılarak odaya giren gizli bir kapıdan içeri Bay Walski; üzerinde dövme sanatının yapılmasında kullanılan türlü araçla birlikte içeri girmişti birden. Bir anda içinde bulunduğu durum karşısında ne yapacağını bilemez durumda kalakalan Alpharian, sesinde taşıdığı ve buyruğa karşı gelmek olarak gördüğü düşüncensinden utandığı görülebilir biçimde kızaran yüzüyle; "Beyim hayır, olmaz. Kabul edemem!" demişti hızla. Sözleriyle haklı olarak, olması gereken yollarla edinmediğini düşündüğü rütbelendirmesini geri çevirdiğinde, karşısına almış bulunduğu iki yaşlı adam bir süre için bakıştıktan sonra sanki biraz rahatı bozulmuş gibi oturduğu yerde kıpırdanan Kaptan Farrell; "Öyleyse sana son gezimden yanımda getirdiğim, kendim için saklamayı düşündüğüm bir ödülüm olacak." diyerek Lautus'unu kendini soktuğu durumun içinden kurtarmaya yarayacak sözlerini söylemişti. Sonrasında başyardımcısına buyruk veren bir hareketiyle son yaktığı purosunu küllüğe basan örgüt lideri, Alpharian'la birlikte adamın geri dönmesini sessizce beklemişti. Yaşlı başyardımcı içeriye normal kapıdan geri döndüğünde yanında getirdiği ve üzeri kapalı orta boylu bir sandığı taşıyan görevlilerle birlikteydi. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle üzerini açtığı ve sağlam kamışlarla parmaklıklı biçimde içi hava alacak biçimde yapılmış sandığın içinden çıkardığı küçük yavruyu Alpharian'ın kucağına bıraktığında;
"Canavar şimdilik Afrikanca'da 'Korku' anlamına gelen Vrees adıyla çağırıldığında dönüp bakıyor ama, olur da gerçekten dönüp bakarsa diye onu çağırmamanızı öneririm!" diyerek kuru sesiyle artık ilgilenmek zorunda kalmadığı bilgisinin verdiği sevinçle sorumluluğundan çıkardığı yaramazın arkasından pis pis kıkırdayıp diğerleriyle birlikte odadan çıkmıştı. Alpharian'ın sayısının kaç tane olduğunu kavrayabilmek için kulaklarını saymaya çalıştığı Canavar kucağında hareketlenmeye başlamışken Farrell;
"Kucağında tuttuğun bir Cerberus eniği ama kökeni biraz alışılmışın dışında olan bir türden. Afrika'da bol bulunan Yaban Köpeği tipinden. Hayvanlara olan sevginle ona çok iyi bakacağını biliyorum. Yine de gitmeden önce bakımını üstlenebilmek için sana dokuz bin Galleon'luk bir çek yazacağım, Davis'in Scrinium'unun kasasını onu besleyebilmek için boşaltmana göz yumamam!" diyerek masasının çekmecesinden çıkardığı çek defterinin üstünü doldurmaya başlamıştı.
(https://i.ibb.co/4PxCChX/kupo-minik.png)
Dizzardium'a ceketinin ve gömleğinin ceplerindeki iki küçük çıkınla gidip, Mali-Phali-Ty-Co Pub'a koca bir sandık ve yerinde durmayan uslanmaz bir misafirle birlikte dönen Alpharian, Kaptan Farrell'la olan konuşmasından sonra yanıtlarını aradığı sorularına doygunluğa erebileceği yanıtlar bulmuş olsa da, oturduğu barda düşüncelere dalmışken, kadeh üstüne kadeh devire devire içtiği içeceklerinin boş bardaklarından birini tıklatan Finn tarafından düşüncelerinden koparılmıştı. Kendisine çok uzun bir süre gibi gelse de yalnızca birkaç gündür en yakını gördüğü diğer iki adam olan Raymond ve Kenneth'la görüşememiş olmasının üzerinde yarattığı ağırlıkla birlikte barmenine dökülmeye başlamıştı. Uzun süre ne söyleyeceğini tam olarak usunda oluşturamadan yaptığı konuşmada en sonunda yüreğini bir mengene içinde sıkıştırırcasına sert tutan düşünceleri, alkolle birlikte dışarı çıkmaya başlamışlardı.
"Bak Finn, söylemeye uğraştığım durum... Bak hani sen hiç bir odadan geçtin de.. ama böyle sanki daha çok oda senin çevrenden geçip gitmiş gibi oldu mu ağabeyciğim? Sanki boynunda seni çeken bir tasma varmış da kurtulamıyormuşsun gibi?" sözleriyle alkolün verdiği sersemlikle dışarıdan duyan birinin saçmaladığını düşündürücü sözlerine devam etti Alpharian. "Böyle hani hiç bir ortama girdin mi de, oradaki herkesin yüzünü bilirsin ama gerçekte orada tanıdığın hiç kimsenin olmadığını anlarsın ya babam? Biliyor musun bunu, yaşadın mı hiç?" sözlerini içeren bir soru sorduğunda, belki on yılı aşkın süredir Scrinium'dan dışarı saçının telini çıkartmamış olan adama bu dediklerini duyup yanından gülerek geçen insanlar Finn'in bu betimler içinden önemli anlamlar yakalayabildiğini bilemiyorlardı. "Ben biliyorum ama..." çıkıştı Alpharian, anlık bir dengesizlikle yana kaydığında omzunu tutan barmen tarafından yere düşmesi engellendiğinde. Sinirle sıkılmış dişleri arasından "Bazı günler böyle.. ruhum içimde kapatılmış kalmış gibi, usum başımda değil de böyle sanki sonsuzluktan beri uyuyormuşum gibi!" dediğinde gözleri dolar gibi olmuştu karşısındaki adamın.
".. ama uyumadım, onu da biliyorum! Ölüm gibi bir şey hani. 'Sonsuz uyku' dediğin, ölüm değil mi ha?" dedikten sonra anlık bir uzaklara dalışla birlikte, "Bazı günler, diğer insanların yanında çok gölgede kalıyorum gibi yaşıyorum ya! Sanki zamanımın bitmiş de fazladan yaşıyorum gibi..." demişti. Raymond, Kenneth ve Finn dışında Alpharian'ın var oluşuyla ilgili bilgisi olan kimseler yoktu Scrinium'da. Belki de Alpharian ve Omegan'la ilgili çözülemeyek iki ruhlu yaşantılarının işleyişiyle ilgili bilgisi olan hiç kimse yoktu tüm Dünya'da. Kendini duygusuzca yaşamak zorunda bırakan bir yaşantıyı seçen adamın kimi zamanlarda böyle düşüncelere dalıp çıkamıyor olması ve onu sevenlerin tam olarak yardım edemiyor oluşları herkesi üzen bir ağlatı oyunu gibiydi.
"Hiç çevrendeki kimse anlamadığı ya da böyle beni ben yapan şeylerin ne olduğuyla ilgili kimsenin hiçbir düşüncesi olmadığı için yüzümü ellerimin arasında gömdüğüm gibi oldun mu sen? Sanki beni tam bir insan durumuna getirebilecek olan şeyler hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde de, uzanıp alamıyoruz gibi?" diye yanıtsız bir soru çıkmıştı yarım ruhu yorgun adamın dudaklarından.
Tam Alpharian bir kez daha "Sen hiç..." sorgusuyla başlayan bir soru soracağı anda sözünü kesen Finn; adamın bu içinden çıkılmaz düşüncelerini; yalnızca kendi yaşantısının tamamlanamaması karşılığında, bu Dünya'yı kirli tutan insanların yaşantılarını sona erdirerek içindeki boşluğu doldurduğu düşüncesine usunda yer açabilmesi için "Geçen gün bu kapılardan çıkıp gitmeden önceki konuşmamızda dile getirdiğin sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun. Bunun nedenini bana bir kez daha söyleyebilir misin?" diye sorduğunda sanki bir anlığına yüzüne soğuk su çarpılmışçasına ayılmaya yaklaşan Lautus "Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye.. değil mi?" diye karşılık vermişti adamın sorusuna.
"Evet. Yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye. Dünya'yı kendileri gibiler için daha sevimli ve bağlayıcı bir görüntüde tutmaya devam ediyorlar diye. Bu nedenle Farrell onların her şeyden daha değerli tuttukları yaşamlarını çalmaya gönderiyor bizleri. Bu nedenle ayak takımı olmaktan öteye geçmemeye karşı taşınılan eğilimin kilit altında tutulmasını istiyor.. ve bu nedenle onları öldürüyorsun. Biri bile yaşamaya devam etse, kendilerine uygun bir Dünya düzeni yaratma eğilimleri de kendileriyle yaşamaya devam edecek diye..." sözlerinden sonra Alpharian'ın yüzünde görmeyi beklediği bir gülümseme yer etmişti...
"Haydi evine git ve dinlen artık. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum."
Ailemize hoşgeldin Cerberus Sıddık bebek. Sana güzel bir ad bulalım bakalımm :3
Magna Purgatio: Gizdüzen Üçlemesi
SON
[spoiler]Hey gidinin Kaptan Farrell'ı!
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=boanuwUMNNQ[/youtube]
[Merhabalar arkadaşlar. Üçlemeyi yazmaya başladığım ilk mesajından beri eskisi olsun, yenisi olsun, "mütevelli" olanı olsun; hepsiyle görüşüp onay aldıktan sonra bir Cerberus sahibi oldum. Öyle kafama göre aldığım bir kararla oldubittiye getirdiğim bir durum değil. Karşı çıkacak olan arkadaşlar olacaksa şimdiden açıklayayım dedim. Ayrıca RP'de sözü geçen 9,000 Galleon'luk örgüt içi ödülü, şu an sitenin faiziyle osuyla busuyla edindiğim paranın "kurgusal açıdan mantıklı açıklaması" olarak eklendi. Yöneticilerden elimdeki paranın üstüne ayrı bir 9,000 ALMAYACAĞIM. Korkmanıza gerek yok, sakin olabiliriz :B ]
{Üçlemenin yoruculuğu ve karakterim üzerine fazladan odak toplattığı için, kendimce sıkıcılaşmaması adına bir süre için Alpharian'la yazmaya ara vereceğim. Başta Omegan olmak üzere diğer karakterlerimle RP yazmak isteyenler varsa kurgu tasarlamak isteyenler olursa bana ulaşsınlar lütfen. Buraya dek okuduğunuz için teşekkür ederim, Discord sunucumuzdaki eleştiri kanalında eleştirilerinizi okumayı dört gözle bekliyorum. Bora'nın deyimizle Öpajladım sizi ;* }
[/spoiler]