Büyücedünya RPG
Dünya Ülkeleri => Diğer Dünya Ülkeleri => Konuyu başlatan: Douglas Noe Birthstone - 01 Nisan, 2022 23:08:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
[Hogwarts-Antik Rünler Dersliği]
Botlarının sessiz koridorlarda çıkardığı ses eşliğinde sınıfın kapısını açmıştı. İçeride dönemin son dersinde yaptığı gezi duyurusunda katılmaya gönüllü olmuş öğrenciler vardı. "Her şeyinizi aldığınızdan eminseniz son kontrolü yaptıktan sonra yola çıkacağız." Zaten az olan öğrenci grubundan onaylayan mırıltılar çıkınca masasına yürüdü ve hafifçe masaya yaslanarak gönüllü öğrencilerin adının yazılı olduğu parşömeni çıkardı ve isimleri tek tek okumaya başladı.
"Andre Harris." Çocuğun sesini duyunca devam etti.
"Sophia Catherine Lorence."
"Michael Throd Sigurdsson."
"Franziska Strömm."
"Paul Wilson."
Bütün öğrencilerin isimlerini okuduktan sonra yaslandığı masadan doğruldu ve sert sesiyle "Eşyalarınızı alıp bahçeye çıkın."
--------------------------------------------------------------------
GEZİ HAKKINDA BİLGİLENDİRME YAZISI
Gezi rol içinde size dönemin son dersinde duyurulmuş gibi yapılacak. İzlanda'da bulunduğumuz roller harici diğer rolleri ortalama uzunlukta yazacağız. (Çok uzun olmayacak yani.)
Gezi sırasında etrafta kaybolmamaya, Noe'yi dinlemeye ve insanları rahatsız edecek davranışlardan uzak durmanızı istiyorum. Eğer aykırılık yaparım diyorsanız yapabilirsiniz tabii , daha fazla rol yapar eğleniriz. ;D
-
Ailesini bu geziye ikna etmesi pek kolay olmamıştı özellikle Mag Mell'de yaşananların ardından. Fakat profesörlerden birinin refakatçilik edişi, gezinin Scarlet Masquerade gibi duyulan bir olay olmaması ve bu dönem şaşırtıcı bir şekilde iksir dahil sıkıntılı derslerinden dahi belli bir düzeyde başarılı oluşunun kombinasyonu iznini almasını kolaylaştırmıştı. Altıncı kattaki derslikte kendi köşesinde tek başına bekliyordu an içerisinde zira yakından tanıdığı kimseyi en azından şimdilik sınıfta görmüyordu. Yakını olan birini görmüyor oluşu ise sosyal anksiyetesinin anbean kuvvetlenmesine sebep oluyordu. Aralarında sohbet eden insanlar varken kös kös yerinde oturmak, "ben asosyalim" diye bağıran bir tavırdı nitekim.
Gerçi André'nin asosyal olduğu bir sır değildi. Yine de kumral saçlı oğlan bu gerçeklikten olabildiğince kaçınmaya, kendisini sayılı arkadaşlarının yanına yamayarak "ortamın bir parçası" olarak göstermeye çalışıyordu her daim. Yalnızlığı kabullenebilecek yahut yalnızlığın altından kalkabilecek güce sahip değildi zira. Bu ruh hali bedenine de yansıyordu. Önünde belki zerre okumadığı kitabına odaklıymış gibi davranıyordu fakat dikkatli bir göz, göz bebeklerinin hareketlerinin ve sayfa çevirme hızının tutarsızlığını oldukça rahat fark edebilirdi. Hakeza gerginlikle sallanan bacaklarını da. Aslında Michael'ı sınıfta seçiyordu ancak her ne kadar sosyal hayat konusunda başarısız olsa da "ezik" olarak nitelendirilen bir kişi olmaktan daha sıkıntılı olacak bir durum varsa o da "ezik" olarak nitelendirilecek iki kişi yan yana olmaktı ve bu İzlanda gezisinde "ortamlardan" izole olmak istemiyordu an içerisinde. Eğer bir ortama kapak atabilirse sonradan Michael'ı bir şekilde ortama dahil etmeyi deneyebilirdi hem. Gerçi bu senaryo, an içerisinde ergenliğinin en iğrenç döneminde iğrenç bir insan gibi davranmasının daha az kötü hissettirmesi için vicdanına karşı uydurduğu bir bahaneydi muhtemelen.
Tüm bu sosyal gerilimleri esnasında malum sarışın bir cadıya takılmıştı gözleri. Sophia. Slytherin'e mensup sınıf arkadaşını bir anlığına süzerken aklına geçmiş bir karanlık sanatlar dersi gelmişti. Acaba o ders... Bir konuşma başlatmak için bahane olabilir miydi? Kafasının içinde tonla kötü hal senaryosu kurup bunlara karşı önlemler düşünürken devasa boyuyla biraz çekindiği bir figür olan Profesör Birthstone sınıfa girmiş, yoklama alıp bahçeye yollamıştı kendilerini. İzlanda mı yoksa bu adamın gereksiz tek bir kelime etmeye tenezzül etmeyen ruhu mu daha soğuktur diye düşünerek bahçeye yöneldi önceden hazırladığı eşyalarını alarak. Bahçedeki bekleme faslındaysa sonu gelmeyen, ilerledikçe sonundaki ışığın daha da uzaklaştığı karamsar düşünce trenini dağıtabilmiş ve sarışın kıza doğru adımlarını yönlendirmişti. "Selam, şey... Üzerinden biraz geçti gerçi ama..."
Kafasını gergin olduğu birçok zamandaki gibi sol eliyle kaşıyarak dağınık saçlarını daha çok dağıtmaya başlamışken üzerine yönelen bir çift safir mavisi göz, bünyesinde belirgin bir ağırlık yaratmaya başlamıştı ve bu sebeple gözlerini kaçırmıştı yere doğru. Daha doğrusu, karşısındaki cadının kişiliğinin ağırlığının altında ezilmişti bakışları ve yalnızca yerden yukarı kalkamıyorlardı an içerisinde. Lakin acilen konuşmaya devam etmesi lazımdı, terslenmesinin an meselesi olduğunu hissediyordu. Birkaç milisaniyeden uzun sürdüremeyeceği kaçamak bakışlarını yöneltti tekrar Sophia'nın gözlerine: "Re'em kanı içtiğimiz şu derste Profesör Moore'a itiraz ettiğin için teşekkürler, ben de sayende içmekten kaçınmış oldum. Teşekkür etmek istedim o yüzden..."
-
Sarışın cadı yavaş adımlarla zindanlardan çıkmış, Antik Rünler dersliğinin bulunduğu kata doğru ilerlerken neden bu geziye katılma gereği duyduğunu düşünüyordu. O an ne düşündü bilinmez, sadece gitmesi gerektiğini hissetmişti.
Nedensizce ilgisini çeken bu gezi son zamanlardaki sıkılmışlığını alıp götürebileceğini umuyordu. Çok fazla beklentisinin olduğu söylenemese de, bir değişiklik fena olmazdı. Çünkü, her gün kendini tekrar eden ve sıkıcılaşmaya başlayan günler Sophia için katlanılmaz hale gelmeye başlamıştı. Bu gezi biraz da olsa eğlenebileceği hissiyatı vermişti genç cadıya. Yeni yerler görebilir, yeni şeyler öğrenebilirdi ilgisini çeken konular hakkında. Topuklu babet ayakkabılarının o yürüdükçe çıkarttığı seslerin eşliğinde merdivenleri hızla çıktı. Bir yandan da yanına almış olduğu çantasını kontrol ediyordu. Hiçbir şey unutmadığına emin olmak adına.
Dersliğinin önüne geldiğinde üzerindeki paltosunu ve babetlerini gözleriyle kontrol etti. Bir leydinin her zaman tertipli ve düzenli olması gerektiği öğretilmişti ona. Kıyafetleri ile uyumlu dantel işlemeli siyah şapkasını da düzelttiğinde, kapıdan geçerek kendinden emin adımlarla sınıfta ilerledi. Safir mavisi gözleri sınıfın içerisini yavaşça süzdü, fazla kalabalık olmadığını fark ettiğinde bir sıraya dikkatlice oturdu. Profesörleri dersliğe henüz gelmemişti, Sophia'nın da şimdilik yapabileceği tek şey sakince beklemekti. Beklemekten sıkılmaya başladığında çantasının içindeki pembe kuvarslarla süslenmiş yuvarlak aynasını çıkarttı. Aynadaki yansımasını dikkatle inceliyor, erkenden gezi için özenle şekil verdiği platin sarısı saçlarını düzeltiyordu. İşini hallettiğinde küçük aynayı yerleştirdi çantasının içerisine. O çantası ile oyalanırken, Profesör Birthstone sınıfa girmiş ve yoklamayı alıp, bahçeye doğru ilerlemeleri gerektiğini söylemişti. Bunun dışında gezi hakkımda hiçbir bilgi vermemesi sarışın cadıyı sinirlendirmeye yetmişti. En azından nerelere uğrayacakları ya da güvenlikleri hakkında öğrencilere bir teminat verebilirdi. Sinirle nefes alıp, kollarını göğsünde bağlamıştı. Halinden memnun olmadığı kırk metre öteden bile fark edilebilirdi. Sophia içinden, kendi kendine gezi hakkında söylenirken çekingen bir sesin kendisine doğru geldiğini işitti.
Safir mavisi gözleri, sesin sahibi kumral saçlı büyücüyle göz göze geldi. Hufflepuff'lı gencin kendisinden ne istediğini merak ederken, nerden tanıştıklarını düşündü. Bazı aynı dersleri alıyor olmalılardı. Fakat karşısındaki büyücü hiç kendisine tanıdık hissiyatı vermiyordu. Fazlasıyla göze çarpan birisi olmadığını düşündü. Yoksa muhakkak Sophia onu tanır en azından hatırlardı. Sabırla ne diyeceğini beklerken kendisine bakan kahverengi gözler hızla yere bakmaya başladığında sarışın cadının kaşları hafifçe çatıldı. Bakışlarını mı kaçırmıştı o az önce hem de kendisiyle konuşurken mi? Nasıl bir saygısızlıktı böyle, hiç mi aile terbiyesi almamamıştı. En azından dört yaşındaki bir çocuk bile konuşurken karşısındaki kişinin gözlerinin içine bakmayı bilirdi.
Duyduğu sinirle ve küçümseyici gözlerle baktı karşısındaki büyücüye. Bu bekleyiş kendisini sıkmaya başlamış, daha da sinirlenmeden ne söyleyecekse söylemesini istiyordu içinden. Ardından o çekingen ses konuşmasına devam ettiğinde kafasını hafifçe yana yatırdı. Bir teşekkür için mi rahatsız ediyordu kendisini? Hafifçe sırıttı. Fakat bu gülümsemenin ardında bir memnuniyetten çok hâlinden rahatsız olduğu izlenimi veriyordu sarışın cadı.
"Eğer içmek istemiyorsan bunu dile getirmeliydin, başkasının yapmasını beklemek yerine." Konuştuktan sonra durakladı ve içine bir merak duygusu salındı. Neden iksiri içmek istememişti. Şimdi karşısındaki büyücüye hızlıca bir göz attığında, çekingen ve korkak olduğunu düşünmeye başlamıştı. İksiri içmek için fazla mı korkaktı yoksa başka nedenleri de var mıydı? Bu düşünce aklında nüfuz ederken, kumral saçlının üzerine gitmeye karar verdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi merak eden bir tavırla sordu.
"Neden içmek istememiştin iksiri?"
-
Karşısındaki cadının sözleri karşısında dudaklarını büzdü. Yanakları kızarmıştı bile çoktan. Nitekim haklıydı siyah şapkalı cadı. Söze girmeden önce sağa sola bakınıp Profesör Birthstone'dan azar işitebilecek mesafede olup olmadığını kontrol etti. Sonrasında kıza, görece kısık bir sesle karşılık verdi: "Haklısın aslında. Sanırım Profesör Moore biraz gereğinden fazla çekinmeme sebep oluyor bazı şeyleri dile getirmekten..." Yüzünde mahcup bir ifade vardı.
Sözlerinin son anlarında bakışlarını yeniden mavi gözlerine yönlendirebildiği cadının yüzündeki gülümsemeyi o anda fark etti. Eğlenmiş miydi bu sohbetten? Yoksa rahatsız olmuş ancak kibarlığı elden bırakmamaya özen gösteren birisine mi aitti bu ifade? Gözlem yeteneği yerlerde olan Hufflepuff'lı, bu durum karşısında ne yapması gerektiği konusunda kararsızdı. Kesinlikle rahatsız etmiş olmalıydı karşısındakini. Sadece çekip gitmeli miydi? Teşekkürünü etmişti işte. Ama şu anda gitmesi, son anları daha garip kılar ve geri dönüşü olmayacak bir olumsuz izlenim bırakır mıydı? Kendi evhamları arasında yine kendisini boğmaya başlamış oğlanın işittiği soru adeta bir can simidi olmuştu kendisine.
Bakışlarını ilk defa uzunca bir süre olabilecek şekilde kızın yüzüne, gözlerine çevirebildi o noktada. Bu konudaki fikrinin sorulmasını beklemiyordu, şaşkındı. Öte yandan ise düşünceliydi. Kafasında bir şeyler vardı ancak hiç toparlanmış değildi bu çekinceler, ders esnasında yalnızca imkanını bulmuş ve kaçınmıştı yüzleşmekten. Bakışları sanki Slytherin'li cadının gözlerine değil de, arkadaki görünmez bir yereydi. "Sanırım... Korkuyordum..." Bir anlığına duraksadı; düşünceli bir şekilde kaşları çatıldı, devam etti konuşmaya: "Ama tam olarak dövülmekten değil aslında... Re'em kanı içince dayanıklılığımızın da artması gerektiğini biliyordum. Nasıl denir ki?.." Ders ortamını gözünde canlandırırken zihninde yankılanmıştı malum sözler: "Burada gerçekleşen ve gerçekleşecek şeylerin fazlasıyla barbarca olacağı kanaatindeyim." Evet, o sırada olayların içindeyken tanımlayamadığı ve sonrasında uygulamadan kaçınmanın rahatlığıyla üzerine pek de düşünmediği çekincesi buydu: Şiddet.
"Aslında senin de derste söylediğin gibi sanırım. Birine vurabilecek kadar güçlü olacak olsam bile, o kişinin canının acımayacağını bilsem bile birisine karşı şiddet uygulamak istemedim. Mantıksal olarak aslında hiçbir problem yok ama... Yine de birine zarar verme ihtimalimi düşünmekten alıkoyamadım kendimi sanırım düşüncesi karşısında."
Karşısındaki kızın tepkisine tüm odağını vermişti an içerisinde. Fakat bu esnada sert bir kış rüzgarı esmiş ve karşısındaki cadının özen gösterilmiş saçlarını dağıtarak dantelli şapkasını kapmıştı aralarından geçerken. Kumral saçlı oğlan kendisinden beklenmeyecek bir reaksiyonla sağ elini üzerindeki füme pardesüsünün iç cebine atıp göğe yöneltti ve biraz yüksek bir tonla şapkaya seslendi: "Accio!"
Eline geçen şapkayı çok ince bir baş reveransı eşliğinde karşısındaki cadıya uzattı yarı gururlu yarı mahcup bir gülümseme ile: "Kendi eşyalarımın sürekli uçuşması sebebiyle bu konuda biraz deneyim kazanmış olabilirim. Epoximise belki iş yapabilir, ama saçına sıkıntı yaratır mı bilemiyorum. Bu arada aslında SBD'lerden beri aynı derslerde denk geliyoruz ama resmi olarak tanışmamıştık sanırım. André. André Harris." Karşısındaki cadıyı, Sophia'yı dinlerken işittikleri tok ses tonlu takip talimatı ise ansızın silkelenmesine sebep olmuştu kumral saçlı oğlanın. Profesör Birthstone, kendilerini çağırıyordu. Yüzünde hem az önce yaşananlara hem de işittiği talimata istinaden belirmiş bir gülümseme vardı: Yolculuk, başlıyordu...
-
[spoiler]Roldeki bazı şeyler kafadan sallanmıştır.[/spoiler]
Öğrencilere bahçeye çıkmalarını söyledikten sonra sınıftan çıkmış ve ofisine yönelmişti. Hızlıca önceden hazırladığı bavulunu alarak ofisinden çıktı. Seri adımlarla bahçeye yürürken bir yandan aklındaki planlarını gözden geçiriyordu. Geziyi öğrencilere duyurmadan ki hafta önce İzlanda'da tanıştığı sayılı büyücülerden Hrafn'a mektup atmış, bu geziden bahsederek onun gemisiyle gidebilirler mi diye sormuştu. İzlandalı büyücü bu durumu olumlu karşılamış ailesiyle konuştuktan sonra yola çıkacağını söylemişti. 'Umarım bir sıkıntı çıkmamıştır.' diye düşünerek bahçeye gelmişti. Öğrencilerin bir yerde toplandığını görünce hızla yanlarına gitti. Öğrencileri korkutmaya yetecek gürlükteki sesiyle "Gidiyoruz,benden uzaklaşmayın çünkü gezinin ayrıntılarını anlatacağım." dedikten sonra öğrencilerin etrafında toplanmasını beklemişti. "İzlanda'ya gideceğimizi biliyorsunuz zaten. Reykjavik yakınlarındaki küçük bir köye gideceğiz." Bir yandan konuşurken bir yandan limana gidecekleri yoldan yürümeye başladı. "Bunun dersimizle ne alakası olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Orası profesör olmadan önce gittiğim bir yerdi ve geçmişte Vikinglerin yaşadığı bir yer olduğundan rünlerin kullanıldığı alanları kendi gözlerinizle inceleme fırsatı bulacaksınız. Kalacağımız yerleri de bir arkadaşım sayesinde ayarladım. Şimdi limana gidiyoruz. Zaten az kişi olduğumuz için gemiyle seyahat edeceğiz." Daha fazla konuşmak istemediğini belli edercesine susmuş ve büyük adımlarıyla yürümeye devam etmişti limana doğru. Bu 'fazla konuşmama' olayı çocukluğundan kalmaydı. Babasının ona yaptığı şeylerden sonra kendisini hayattan koparmış, kimseyle konuşamaz olmuştu. Anlık bir refleksle boynuna dokundu. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin bazı şeylerin unutulamaz olduğunu normalde onu her şeyden koruması gereken birinden öğrenmişti. Derin bir nefes aldı ve kafasını hafifçe yukarıya kaldırarak dolan gözlerini sildi. Dersine girdiği öğrencilerin önünde hüngür hüngür ağlayacak değildi sonuçta. Çokta kısa olmayan yürüyüşün ardından gemilerin bulunduğu limana gelmişlerdi. Gözleriyle tanıdığı gemiyi aramaya başladı. Kısa bir taramanın ardından aradığı gemiyi bulunca yüzünde hafif bir gülümseme oluştu ve öğrencilere "Beni takip edin." diyerek gemiye yürümeye başladı. Binecekleri gemi yaklaşık sekiz-dokuz kişiyi alacak büyüklükteydi. Beyaz yelkenlerin bulunduğu kalın direklerin ortasında beyaz renkle çizilmiş bir 'Vegvisir' işareti bulunuyordu. Onun dışında gayet sade bir gemiydi binecekleri gemi. Yüzündeki gülümsemeyi bozmadan Hrafn'ın yanına gitti ve selamlaştılar. "Geldiğin için teşekkürler." Noe'nin teşekkürü ile İzlandalı büyücünün yüzünde kocaman gülümseme belirmişti. "Rica ederim,ne demek. Biz hazırlanırken sizde yerlerinize yerleşin." Hrafn gemiye ilerlerken Noe'de öğrencilere gemiye binmelerini söylemişti gür sesiyle. Herkes yerleşince ve Hrafn'ın mürettebatı hazırlıklarını bitirince uzun sürecek yolculuklarına başlamışlardı. Yüzüne çarpan ve uzun saçlarını uçuşturan rüzgara karşın kocaman gülümsedi Noe. Bu kırk altı yıllık hayatında tek sevdiği şey olabilirdi.
[spoiler] ROL DIŞI BİLGİLENDİRME
GİDİŞ ROLLERİNİN ATILACAĞI TARİH ARALIKLARI: 08.04.2022-12.04.2022 SAAR 00.00'A KADAR.
(Benimle veya birbirinizle rol yaparsınız belki diye bu kadar uzun süre.)
İZLANDA ROL TARİHİ: 13.04.2022-16.04.2022 SAAT 00.00'A KADAR.
HOGWARTS'A DÖNÜŞ: 17.04.2022-18.04.2022 SAAT 00.00'A KADAR.
Ve fark ettiyseniz bu rolde sizlere küçük boşluklar bıraktım. Noe'ye gemi direğindeki 'vegvisir' işaretini sorabilirsiniz ya da son kısımda ilk defa gülümsediğini gördüğünüz için şaşırma rolü yapabilirsiniz. (Nomalde hiç gülmüyor çünkü.) Hepinize iyi roller dilerim. 8) [/spoiler]
-
Sophia sorusunun yanıtını beklerken bir yandan da karşısındaki Hufflepuff'lı gencin tepkilerini inceliyordu. Kızaran yanakları, hâlâ kendisine bakmamakta ısrar eden gözleri ve son olarak yüzündeki mahcup ifadesi. O kısık sesiyle konuşmaya başlayınca genç cadı ne dediğini daha net anlayabilmek adına yavaşça karşısındakine doğru gelişigüzel bir adım attı.
Karşısındaki büyücünün cevabını duyması ile hafifte olsa kaşları havaya kalkmıştı. Böyle bir cevap beklemiyordu. Aksine kendi canının yanmasından korktuğu için içmek istemediğini düşünmüştü. Üzerine kendisinin derste dediklerini hatırlaması sarışın cadıyı fazlasıyla şaşırtmıştı. Karşısındaki büyücüye alayla bakan gözlerinin, şaşkınlıkla ve az da olsa empatiyle bakmaya başlaması çok kısa bir süre içerisinde olmuştu. Kendisi gibi düşünen biriyle karşılaşmak Sophia için oldukça ender bir durumdu. Ama şimdi karşısındaki kişi kendisi gibi düşünmüş, şiddetin ve zalimliğin bir başkasının canını yakabileceğini, üstelik kendi elleriyle birine zarar verebilme düşüncesi onu da kasvetlendirmişti.
Tam konuşmak için ağzını aralamıştı ki, karşıdan gelen sert rüzgarın şapkasını uçurması bir olmuştu. Sophia daha ne olduğunu kavrayamamışken, yanındaki büyücü çevik hareketlerle asasını kavramış ve siyah dantelli şapkasını kurtarmayı başarmıştı.
Rüzgar yüzünden dağılan platin sarısı saçlarını düzeltirken, kendisine zarifçe uzatılan şapkasını yavaşça uzanarak aldı. Şu an takmak yerine rüzgar geçene kadar elinde tutmanın daha mantıklı olacağını düşünürken, kadifemsi sesiyle konuştu.
"Teşekkür ederim."
Bu sırada ise sarışın cadının düşünebildiği tek şey kumral saçlı büyücünün kendisini daha ne kadar şaşırtabileceğini merak etmek olmuştu. O konuşmaya başladığında, düşüncelerinden sıyrılıp dikkatini Hufflepuff'lı gence verdi. Kendisini takdim ettiğini fark edince, sarışın cadı da fazla oyalanmadan kendisini tanıtmak adında harekete geçti.
Karşısındaki büyücünün asil ya da safkan olup olmadığını önemsemeden, kendini tanıtırken her zaman yaptığı gibi önce sağ elini göğsünün üzerine koymuş ardından sol eliyle paltosunun ucundan hafifçe kavramıştı. Son olarak sağ bacağını arkaya alarak doğal bir şekilde dizlerini bükmüş ve selamlamasını tamamlamıştı.
"Tanıştığıma memnun oldum André. Ben Sophia Catherine Lorence."
Bu sefer dudakları alayla değil memnuniyetle kıvrılmıştı genç cadının. En azından şimdilik bu yeni kurulan arkadaşlığın kendisini olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyordu. O bunları düşünürken, Profesör Birthstone'un kalın ve tok sesi duyulmuştu. Demek ki yola koyulma vakitleri gelmişti. Sophia, Andrê eşliğinde kalabalığın arasına doğru yola koyulurken, gidecekleri yerlerde kendilerini nasıl sürprizlerin beklediğini merak ediyordu.
Profesör Birthstone, yanlarına vardığında gür ve fazlasıyla yüksek sesiyle konuşmaya başladığında, Slytherin'li cadı yüzünü buruşturarak ondan bir kaç adım uzaklaşması bir olmuştu. Bu gür ses kendisini rahatsız etmişti. Fakat gezide ne yapacaklarını öğrenmek istiyorsa dinlemek zorundaydı. Bu oldukça kısa ve öz açıklama genç kızı tatmin etmemişti. Sadece antik rünleri mi inceleyeceklerdi? İzlanda da yaşayan sihirli yaratıkları görmeye gitmeyecekler miydi ya da oranın kendine özgü tatlarını tatmak adına bir restorana veya kafeye? Bunu özellikle merak ediyordu, çünkü kendi memleketinin meşhur tatlılarını gelmişken yemek çok isterdi. Orayı özleyeceğini hiç düşünmemişti Sophia. Bu yüzden İzlanda'ya gelmek için geziye katıldığını özellikle ailesine söylememişti, Bethy'ye bile. Genç hizmetçinin heyecanlanıp, ağzından kaçıracağına adı kadar emin olduğu için bunu bir sır olarak saklamakla yetinmişti. Çünkü babasının İzlanda'ya gelmişken, şatoya uğramasını ve nişanlısı velihat prensi de gitmeden selamlaması için ısrar edeceğine oldukça emindi.
Uzun bir yürüyüşün ardından gemilerin bulunduğu limana geldiklerinde profesörlerinin yönlendirmesiyle bir geminin önüne gelmişlerdi. Sophia gemiyi dikkatle incelerken, gemi direklerinden birinin ortasına beyaz renkte çizilmiş bir işaret olduğunu fark etti. Bu işaretin kendisine hiç de yabancı gelmemesi genç cadıyı meraklandırmıştı. Ülkesi küçük bir ada ülkesi olduğu için dört bir yanı denizlerle çevriliydi ve ulaşım, ticaret gibi unsurlar gemiler aracılığıyla yapıyordu ve Hogwarts'a yaptığı yolculuklarda bu işarete birkaç defa denk gelmişti. Fakat adını veya ne anlama geldiğini bilmiyordu. Eşyalarını yerleştirip, bir yere oturduktan sonra Profesör Birthstone'a sordu.
"Profesör Birthstone, kıymetli zamanınızı bölüğüm için kusura bakmayın. Fakat efendim merak ediyorum da geminin direklerinden birinin üzerinde neden o beyaz şeritli işaretin olduğunu açıklar mısınız?" Sorusu ile birlikte safir mavisi gözlerini karşısındaki oldukça iri yarı olan profesörlerine doğru yönlendirerek ona dikkatle bakmaya başladı.
-
[justify]Havadan bir iki sohbet eşliğinde limana yürürlerken yanındaki Slytherinli cadının selamını yorumlamaya çalışıyordu kumral saçlı oğlan. Seremoniyel bir üslupla kendini tanıtmış olması, zihninde muhtelif düşüncelere gebe olmuştu. Sophia, bir soylu muydu? Gerçi üzerindeki kıyafetlerden her türlü tavrına kadar birçok unsuru, en azından kendi kısıtlı gözlemlerini, açıklayıcı olurdu bu senaryo. Fakat hiç tanıdığı bir selam da değildi az önceki. Yöresel bir selam, belki?
Düşünceleri derinleşmeye başladığı andan itibaren yol boyunca konuşmayı unutmuş olduğunu yalnızca gemiye varmaları ve sarışın cadının gemiyi incelemek üzere yanından ayrılmasıyla fark etmişti. Bir saniye, yoksa tüm sessizliği garip anlara sebep olmuş ve kızı kendinden mi soğutmuştu? Göz bebekleri irileşmiş, halihazırda soğuktan kızarmış yanakları, utanç duygusuyla iyicene kızarmıştı. Kafasını salladı sağa sola hızlıca. Belki yeni arkadaşının yalnızca gemiyi merak etmiş olduğunu yahut kendisi bir hata yaptıysa da toparlamayı başarabileceğini ümit ederek metanetini toparlamaya çalıştı. Yolculuk, yaptığı hesaplara göre normal koşullarda 2 günü aşkın süre alacak olsa gerekti. Bu süre zarfında zaten tamamen yan yana olacak halleri yoktu ya, yaratmış olabileceği olumsuz intibayı üzerinden temizleyebilirdi, en azından böyle umuyordu.
Çevresine dikkat ettiğinde Profesör Birthstone'dan oldukça farklı simalara da sahip olsalar tarzları itibarıyla oldukça benzerlik gösteren; kuvvetli, kudretli görünümlü kaslı mürettebat dikkatini çekmişti istemsizce. Acaba bu kişiler muggle mıydı? Nereden gemiye bindikleri düşünülecek olursa bu sorunun cevabı net bir hayır olsa gerekti. Ancak büyücü bir gemi mürettebatı acaba bir gemiyi nasıl yönetiyordu? Büyülerle mi? Yoksa denizcilik, muggle-büyücü ayrımı olmaksızın bir hayat tarzı mıydı? Düşününce Hogwarts Ekspresi'ni kim kullanıyordu sahiden? O da bir büyücü olsa gerekti. Bu sırada Hogwarts Ekspresi tamamen bir muggle treni gibi çalışıyor ve onu işleten bir makinist tarafından mı komuta ediliyordu? Zihnini birçok soru kurcalarken minik valiziyle beraber gözüne çarpan Michael'ın yakınlarına yönelip, "Selam, nasıl gidiyor?" dedi yüzünde ince bir gülümsemeyle. "Daha önce sanırım böyle bir gemiye hiç binmemiştim. Sahi, bir saniye, sen İzlanda'lıydın, değil mi? Her yıl gemiyle mi Londra'ya varıp King's Cross'a geliyorsun Hogwarts'a gelmek için? Buna benziyor muydu bindiğin gemiler?" İlgiyle binadaşını dinledikten ve kısa bir laflamanın ardından iki introvert insan arasındaki muhabbetlerde sıklıkla görülen bir fenomen olan ne denileceğinin bilinemediği sessizlikte, çevresini incelerken, bakışları yelken direğindeki ne olduğunu zerre bilmediği ancak antik rünler dersinde gördükleri garip rünlere benzer bir izlenim veren sembole takılmıştı. Sekiz kollu sembolün sekiz kolu da aynı noktadan aynı şekilde başlayıp farklı şekillerle sonlanıyordu. İzlanda'nın kendine has sekiz şeyi mi vardı? Tanrılar? Büyüyle alakalı bir şey? Aritmanside sekiz, güç ile bağdaşırdı. Geminin dayanıklılığı ya da hızıyla alakalı bir şey miydi acaba?
Bu sırada Sophia'nın Profesör Birthstone'a direkteki bir işareti sorduğunu fark etmesiyle odağı o tarafa yöneldi. İlgiyle doğrulup yerinden ikiliye yöneldi. İstemsizce. Ancak şaşırtıcıydı ki onu bu şekilde istemsizce harekete geçiren yalnızca merakı değildi bu sefer: Sophia ile ortak bir konuşma fırsatıydı da aynı zamanda.
Henüz resmi olarak yeni tanıştığı cadıyı peki neden bu kadar umursuyordu ki? Kendini ispatlamak, kendisine sosyal olabileceğini kanıtlamak mı istiyordu? Bunu yadsıyamazdı lakin hayır, bu değildi sebep. Daha çok... O derste söyledikleri miydi? Muhtemelen. Rikkat... Günümüz İngiltere ve Fransa'sının sosyal toplumu tamamen rikkat üzerine kuruluydu aslında. Belki de centilmenliğin, zarafetin en kıymet gördüğü dönemde yaşıyorlardı. Nitekim özellikle Fransa'da geçirdiği son yaz tatilinin ardından toplumu sarmalamış tüm bu nezaketin yapmacık olduğu hissiyatına kapılmadan edemiyordu. Sophia'nın nezaketi, inceliği böyle hissettirmemişti ama. Sanki tüm korkutucu bakışlarına, verdiği soğuk intibaya ve karakterinin üzerine yalnızca bakışlarıyla kurduğu muazzam baskıya karşın Slytherin'li cadının kendisine yahut başkalarına karşı nazik davrandığı anlarda, eylemlerinin arkasında gösterişten ziyade samimi düşünceler yer alıyor gibi hissediyordu.
Yalnızca ikilinin yanına gidip bunu kendisinin de merak ettiğini söylemesi kasıntı bir yaklaşma çabası olarak algılanabilirdi dışarıdan. Ve özellikle Sophia'ya karşı ihtiras hissettiği ve bu sebeple kendisine yakınlaştığı gibi bir intiba bırakmayı katiyen istemiyordu. Belki de kumral saçlı oğlanın özellikle karşı cinsten insanlarla yakınlaşmakta güçlük çekmesindeki yegane problem buydu: Karşı tarafa fazla samimi yahut ilgili davranması, o kişilere karşı duygular beslediğini düşündürtebilir ve o insanların kendilerinden soğumalarına sebep olabilirdi. Elbette ihtiras da hissedebildiği bir duyguydu kumral saçlı oğlanın ama bunu hemen, yeni tanıştığı insanlara karşı hissedebildiği söylenemezdi. Ancak birçok hemcinsinin kızlara benzer şekillerde yaklaşmaya çalıştığını biliyordu. Sosyal kabiliyetleri vasat altı olan oğlansa işte tam bu yüzden zorlanıyordu: Bir kıza dostane bir üslup çerçevesinde yaklaşmakla bir kıza yürümek arasındaki fark neydi? Davranışlarında bunu nasıl gösterebilirdi? Bilemiyordu, kararsız kalıyordu; bu sebeple de çekiniyordu. Yanlış anlaşılıp "sarkıntı", "rahatsız edici", "sapık" olarak nitelendirilmekten korkuyordu. Bu sebeple belki de oldukça basit olan samimiyeti karşı cinsten insanlarla kurmakta güçlük çekiyordu.
Tüm bu karmaşanın içerisinde alışıldığın dışı bir şekilde sohbete girmenin de yanlış anlaşılma ihtimalini azaltabileceğini ümit ediyordu an içerisinde. Kulağı ikilide, yelken direğine doğru yönelmişti bu amaçla ve asasını eline almıştı usulca. Zihni sorularla meşguldü, dalgın tavırlar içerisindeydi. Yalnızca bir noktada arkasındaki antik rünler profesörünün kendisine bakıp bakmadığını kontrol etmişti yapacağı eyleme girişmeden önce ve asasını rüne doğrultup sessiz bir şekilde henüz tamamlanmamış malum icadını icra etmeyi denemişti: Deprehensio. Umuyordu ki bu rüne dair bir şeyler öğrenebilir ve bunları Sophia ile konuşma materyali olarak kullanabilirdi...
(https://buyucedunya-rpg.com/Themes/blackened/images/dice_warn.gif) This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 3, total 3
Destek 1d8 : 8, total 8
Talih 1d10 : 3, total 3
[spoiler]Tabii algıları pek açık bir zat olduğu söylenemez André'nin. Bu sebeple Profesör Birthstone yahut başka kişiler kendisinin büyü girişimini isterlerse görmüş/müdahil olabilirler. Teknik olarak Hogwarts dışında büyü yapmayı deniyorum. Ve büyü kendi çalışmam olup icadı henüz tamamlanmadığı için büyüyü yaparsam da en iyi ihtimalle başarısız olurum, en kötü ihtimalle başıma iş gelir. Bir zar da atayım ayıp olmasın. Eh, kanaat insanların diyelim.[/spoiler]
[/justify]