17 Nisan, 2026 09:29:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Charlotte Vera Rillian

Sayfa: 1 2 [3]
31
Öğrenci Postası / Charlotte Rillian | Baykuşhane
« : 07 Şubat, 2022 20:35:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Gelen postalara düzenli olarak bakmıyorum. Siz yine de gönderin. Bir gün mutlaka okurum.

32
Hogwarts Zindanları / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol I)
« : 07 Şubat, 2022 18:44:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Eadwig bana bir sır vereceğini söylediğinde heyecanla gözlerimi belerttim. Benim bilmediğim bir şeyi mi biliyordu acaba? “Nedir o?” dedim kendimi tutamayarak ama aldığım cevapla omuzlarımı düşürdüm. Burada olmazmış. Merakım giderek artmıştı işte şimdi. Üstelemeye başlayacağım anda elimden tutup sürüklemeye başladı beni. Pekâlâ, sabırlı olabilirim. Hem şu an hala tehlikede hissediyordum kendimi ama bozuntuya vermemek için de elimden geleni yapıyordum. Ayak uydurdum ona. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama bir bildiği olduğuna güveniyordum. Hızlı şekilde zindanları geçip Ortak Salon’un kapısına geldiğimizde şaşkınlıkla çekingen bir şekilde sordum, “Benim buraya girmem sorun olmaz mı?” Neden düşünüyordum ki? Peşimizde bir cadı vardı. Bize burada zarar veremezdi. O sırada Eadwig pür dikkatle beni hala çekiştirdiğinden sorumu es geçmişti. Ortalığı inceleme fırsatı bulamadan masanın altına doğru beni de yanına aldığında derin bir nefes alabilmiştim. Hem olmamam gereken bir yerde olmanın gerginliğiyle hem de cadıya yakalanma korkusuyla kalbim güm güm atıyordu. Umarım kalbimin sesini duymuyordu Eadwig yoksa kendini güvende hissetmeyebilirdi ve ben bunu istemezdim. Elini sıktım yanına iyice yerleşirken. O da üzümleri dağıtmaya başlamıştı. Şans bizden yanaydı. Hufflepuff ortak salonunda hiç üzüm kalmazdı. Sürekli mutfağa gidip cinlerden istediğim için azar işitirdim. Verdiği üzümleri biriktirmeye başladım. Tamamlandığında hepsini artarda yiyecektim. Ya da yola koyulmadan önce yesem daha mantıklı olabilirdi.

Sessizlik bölündüğünde kafamı yana yatırıp Eadwig’e baktım. “Ne yalanı?” diyebildim. Nereden çıkmıştı ki? Dinledim onu sadece bir süreliğine. Aslında o an onu orada takdir etmiştim. Yalan söyleme sebebini anlayabiliyordum. Güçlü görünmek zorunda olduğumuz anlar mutlaka olurdu. Söz konusu ebeveynler ise kendini kanıtlama isteği ile birleştiğini düşünürdüm. Ancak zavallı çocuğun üstünde büyük bir baskı olduğunu görebilmek için yetişkin olmaya gerek yoktu. Üzülmüştüm onun için. Ne kadar da dayanıklıydı halbuki. Hiç kimse bu denli ağır bir yük taşımamalıydı omuzlarında. Biraz daha tok bir sesle konuşmaya çalıştım. Sessizlik rahatsız ediciydi. “Cadı başta iyi niyetliymiş ama yanlış tercihlerinin sonucunda lanetlenmiş. Kendi yaşamını ve çocuklarını koruyabilmek için yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor. Belli ki bir süre sonra bundan zevk almaya da başlamış. Kimse onun nasıl yeneceğini bilmiyor. Bana sorarsan en korkutucu yanı bu kısmı. Korkularımızdan faydalanmasına izin vermeyelim.” Söylediğimden son derece emindim. “Endişe etme. Ben buradayım. Üzümlerimiz de var. Ben sana kalp örerim.” dediğim gibi ekleme de bulundum. “Kaybetme ama sakın.” Kaybetmesinin risklerini ona söyleyerek daha fazla korkutmak istemedim. Annemden öğrendiğime göre o kalp bir kere örülürmüş. Örenin de saf bir niyetle örmesi gerekliydi. Onun için örgü örmeyi öğrenecektim. Zorlu mücadelesinde kendimce yardımcı olabilirdim. Başımı omuz boşluğuna yerleştirdim. Dizlerimi de kendime çektim. Biriktirdiğim üzümler kucağımdaydı. “Göründüğünden daha cesur olduğunu düşünüyorum. Bence annenin hayal kırıklığına uğramasından endişe ederek bir şeyler için kendini zorlayacağına kendin için yapmalısın. Eminim ki o zaman işler senin için daha kolaylaşacaktır. Eğer olur da herhangi bir gün herhangi bir şeyden korkarsan ve kendi başına halledemeyeceğini düşünürsen ben senin için her zaman burada olacağım.” Olacaktım. İstemese bile. “Beni nerede bulacağını biliyorsun.”


                                                            SON[/justify]

33
Kurgu Kutusu / (Kurgu) Charlotte & Samuel
« : 07 Şubat, 2022 04:00:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Merhabalar efenim.
Açmışsınız böyle güzelim bir yeri… eee bize de istek yapmak düşer.
Malum Hogwarts sürprizlerle dolu bir yer. Bizim elimizde de çatlak bir Hufflepuff kızı ile yiğit mi yiğit bir Gryffindor aslanı Samuel var. Yeni yeni arkadaş olan bu tipleri sihirli yaratıklarla ilgili bir maceraya çıkarmak istiyoruz. Buradaki bir spesifik istek daha Hogwarts kermesinden on gün sonra bu kurgunun gerçekleşmesidir, kendi kişisel kurgularımız için tutarlı olsun diye. Kurgu çarkını çevirmenizi ve payımıza düşeni almayı çok isteriz. Şimdiden teşekkürlerimizle. ^^

34
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Aşkistan
« : 07 Şubat, 2022 02:29:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Samuel konuşmaya başladığında çevredeki insanlardan bahsetmeye başlamış hatta pekiştirmek için arkadaşlarından örnek göstermişti. Ancak Profesör Urswick'i söylediğin de başımı yerden kaldırıp Samuel'e baktım direkt. Can alıcı bir söylemdi. Profesör Urswick'i hiç sevmezdim. Yine de radarına girmemek için sessiz olmayı tercih ederdim. O cephede savaşacak gücüm yoktu henüz. Hele de işin ucunda Sarı'yı bulmak varken. Ya sıkıntı olsaydı? Yani Samuel'in bu dedikleri ilk anda süzgecimden geçmemişti ancak söylediklerinde haklılık payı da görmüyor değildim. Başımı salladım onaylamak için. Cümleye girmeden önce kendini biraz daha ifade edebilmesi için sessizliğimi sürdürdüm. Kavanozu da göz ucuyla kontrol ediyordum ve hala sessizdiler. Duruşumu da dikleştirdim. Tuvalete nasıl girdiysem çıkabileceğimin de farkında olması beni mutlu etmişti. Bunu bilmesi gerekirdi. Hafife alınmayı sevmezdim. Hafife çok alırlardı beni ama önemsemezdim. Sığ insanı da sevmezdim zaten. Arkadaşlık kurmak istediğim biri olduğu için bu çocuğun beni beni görmesini hele hiç istemezdim. Çocuk savunmasını bitirdiğinde yüzümdeki gerginlik biraz olsun dağılmaya başlamıştı. Aklımın bir köşesinde kalacaktı bu tabi ki ama sorun etmeyecektim. Herkes ikinci şansı hak ederdi. "Senin de beni yanlış tanımanı istemem." dedim ama konuyu uzatmayacaktım. Samimiyetine güvenmek istiyordum Samuel'in. Üstüne eklenecek bir şey yoktu. "Sarı'nın bize gelmesini bekleyeceğiz artık. Umarım senden çekinmez." diyerek konuyu değiştirdim hemen. "Kuzenin ile aranızdaki meseleyi çözdünüz mü? Birbirinizden oldukça farklısınız. Dikkatlerden kaçması imkansız." demiştim. Bir ihtimal ailesinden falan konuşabilirdi. Nasıl sohbet edeceğimi bilemedim o an. Konu konuyu elbet açardı. Temelden tanırdım belki onu. Çünkü Boleyn'ler biraz "farklı" bir aileydi.


35
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Aşkistan
« : 06 Şubat, 2022 03:41:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu böceklerin görünüşünü anlatmak biraz zordu. Küçüklüğümden beri her türlü canlıya ilgim olduğundan hepsini inceleme fırsatı yaratmıştım kendimi. Samuel'e gördüğünden fazlasını anlatamazdım. O yüzden söylediklerimden başka bir şey ekleyemedim. Burada olduğunu ben de düşünmüyordum. Böceklerin susadığını söyleyip her ne kadar garipsemediğini düşünsem de durumu onun için daha fazla garipleştirmek istemiyordum. Bahçeye bakınmak en doğrusu olabilirdi, her halükarda benim de son durağım orası olacaktı zaten. Geçtiğim yerlere bakına bakına giderdik artık bahçeye. En azından başta ben öyle düşünmüştüm. "Çok iyi olur. Ben de göremedim buralarda. Beni görse zaten kendi gelirdi yanıma. Hadi çıkalım o zaman." demiştim demesine ama Samuel hiç beklemediğim bir şey söylemişti. Erkekler tuvaletinden birlikte çıkmamız niye iyi olmuyordu benim için? Aklımda asılı kaldı ve huzursuz oldum. Geleneksel kadın-erkek rollerinin günümüzdeki yansımasını mı çizmişti o? Tuvalet diyordu. Mekanı bilerek söylemişti. Tepemin ev cinleri hopladılar. Omuz silktim hemen. Belki kendisi öyle bir tip değildi ama benim iyiliğimi düşündüğü için böyle bir şey söylemişti. Kendimi kandırdığımı biliyordum ama yeni bir arkadaş ediniyordum ve onu kaybetmek istemiyordum hemen. Bunu onunla bahçede tartışmak için aklıma not etmiştim. Durgun bir tavırla "Beş dakika. Tamam." dedim yalnızca. Yüzüne de bakmadan ayrıldım oradan.

Sıkı sıkı sarılmıştım kavanozuma. Kızgın olunca unutamıyordum ben. Takılı kaldım ya şimdi. Arkadaş olmak istemiyordum sanırım toplumun yozlaşmasından nasibini almış bir tip ile. Koşarcasına hızlı adımlar atıyordum. Hala da gözüm sarıyı arıyordu. Bulma umudumu yitiyordum. Beşinci kata çıktım. Sonra dörde indim. Üçten geri zindanlara döndüm. Koşturdum da koşturdum. Aslında bahçeye gelebilirse hemen beni bulurdu o. Başka bir çarem kalmamıştı. Yerlere de bakmaktan birkaç öğrenciye çarpmıştım. Laf söylediler muhtemelen bana ama kulağım algılamaya değer görmedi onları. Böyle böyle şaka maka yirmi beş dakika kadar oyalanmıştım. Beş karış suratla varıverdim bahçeye. Kavanozun kapağını açtım böcekler rahatlasın diye. Vızıltıları kesilmişti uzun bir süredir. Yolda onları sallaya sallaya bayıltmış olabilirdim. Samuel dediği gibi bahçeye gelmişti. Beklettiğim için üzgün hissetmeliydim ama hissetmemiştim. Yanından geçerken seslenmek yerine belli belirsiz bir omuz attım. Gözüme kestirdiğim taş yerlerden birine çöktüm hemen. Bağdaş kurup kavanozu da yanıma yerleştirdim. Arkam Samuel'in olduğu yere dönüktü ama bana yaklaşan biri olduğunu güneşin yardımıyla gölgeden anlayabiliyordum. Söylenmeye başladım. "Çok saçma. Eadwig'in haklılık payı varmış. Ona yaptığının çirkin olduğunu söylüyordum ama senin yaptığının da bir farkı yok. Nasıl bir yerde büyüdün sen? Tahtının altındaki yaş fark etmeksizin dişil olan herkes için böyle şeyler mi düşünüyorsun? Senden beklemezdim. Beni korumuş mu oldun şimdi? Başkalarının kirli kalpleriyle söylediği hiçbir şey beni alakadar etmez. Bu imayı kabul etmiyorum. Düşünmüş olman bile yeterince kötü." Fazla mı abartmıştım? Kızmıştım ama cidden. Bulunduğumuz dönemin kokuşmuşluğunu yıkmaya çalışıyordum ben. Küçük yaşta bizlere empoze edilen şeyleri yok etmek için sürekli bir savaş veriyordum. Bana kimse bunu yap demiyordu ama yapmazsam huzursuz olacaktım. Bunca çirkinliğe katlanamıyordum. "Savun kendini." diye ekledim es verdikten sonra. Samuel'in mantıklı bir açıklamayla gelmesini umut ediyordum.

36
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Aşkistan
« : 06 Şubat, 2022 01:39:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Çok vakit kaybetmeden odağımı böceklerin vızıldaşmaları sayesinde toplayabilmiştim. Pekte durumdan hoşnut olmayan bir ifade ile musluğu çevirdim. Su kavanoza dolmaya başlarken kafamda belirlediğim kavanoz noktasını geçmemesine özen gösterecektim. Boğulmalarını istemezdim. Aklım da hala sarıdaydı. Umarım bir köşeye saklanmıştır da ezilmemiştir. Dertli bir şekilde gidebileceği yerleri düşünmeye devam ediyordum ta ki bir sesle bölünene kadar. Gözlerim kocaman kocaman açıldı. “Aaa Samuel!” dedikten sonra musluğu kapattım. Sanki olmam gereken yer burasıymış gibiydi en baştan. Neyse ki bir anda erkekler tuvaletinde olduğumu anımsadım çocuğun söylediği gibi. Gülümsemedim mahcup bir şekilde. Ekledim hemen de cümlelerimi; “Çok pardon. Umarım rahatsız etmemişimdir seni veya herhangi birini. Normalde girmeden önce kontrol ederdim.” Aklım başımda değildi ki. Yine bir noktayı kaçırmıştım ve sanırım önemli bir noktaydı. “Beni mi arıyordun? Neden?” diye sorduğumda söylemimin bitişinde çok kaba gelmiştim kendi kulağıma. “Öyle demek istemedim. Yani… Kötü niyetli bir şekilde değil. Boşluğuma geldi…. Denk gelmiş olmamız güzel oldu bence. Belki bunu sıklaştırırız.” Ona karşı çekingenlik hissetmiyor değildim sanki. O gün kermeste tatsız bir şeyler olmuştu. Mendilini de mahvetmiştim. Kendimi borçlu hissetmekten ziyade bir arkadaş edinme şansı olarak görüyordum bunu. Onu tanımak hoşuma giderdi. Gerçek Samuel’i. Hakkında çok şey duyduğum bu çocuk onca olumsuz yorumu hak ediyor muydu? Samuel merakımı kabartmaya başlamıştı hele de o gün Hogsmeade’de güzel güzel sohbet ettikten sonra. Bol bol gülmüştük. Beni yadırgamamıştı bir kere. Benim için çok önemli bir şey değildi yadırganmak ama herkes bir şekilde beni bir noktada kırardı anlamlandıramadığı davranışlarımdan ötürü. Henüz Samuel’in öyle bir tavrını görmemiştim. Kendim olabiliyordum yani. “Madem senle yetineceğim… Sarıyı bulmam konusunda yardımcı olabilir misin bana?” diye sordum masum bakışlarla. Bir yandan suyunu içen böcekler kavanozun içinden camlara gitmek istercesine vurup duruyorlardı. Biraz sessiz olmaları için canlarını acıtmayacak şekilde salladım kavanozu. Samuel’in sarının kim olduğunu bildiğini zannetmiyordum. O yüzden kavanozu yükselterek göstermeye çalıştım. “Sarı… O bir böcek. Telleri sarı. Sardunyalara dadanan türden sihirli böcekler. Sadece sardunyalara değil, her türlü çiçeklere dadanan türden.” İzah etmeye girişmiştim hemen. [/justify]

37
Hogwarts Zindanları / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol I)
« : 06 Şubat, 2022 01:04:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Birinin beni gezdirmesi düşüncesi ürpertmişti. Ne yani kendi bedenim üzerinde kontrolüm yok muydu? Yoktu tabi. Belki de büyümeliydim. Büyüdükçe ipleri elime alabilirdim. Başımı salladım düşünceli bir şekilde. Eadwig benim okuldan tanıştığım ilk kişiydi. Trende karşılaşmıştık onunla. Kanım kaynamıştı hemen ona. Lanetten bahsedince yüz ifadem sabitlendi. Lanet söz konusuysa canım yanardı. Şu anda da yanmıyor değildi ama düştüğüm içindi o. Endişeye mahal yoktu. Hogwarts tarihi ile ilgili bir şeyler söylediğinde ise karıncalamıştım sanki. Eciş bücüş oldu yüzüm. Hatırlamıyordum böyle bir şeyi. Amcama göre, bu hikâyeyi yalnızca özel insanlar öğrenirdi ki kendini koruyabilsinler. Kitaba yazdıklarına göre amcam beni kandırmış mıydı? Çok sorgulamadım. İnanıyordum sonuçta kalp cadısına. Eadwig’in sıktığım koluna ben de destek olmak için diğer elimi getirip elinin üstüne koyup tekrar sıktım. Belli ki güvene ihtiyacı vardı. Benim de vardı. Bir şey diyemedim. Büyüyü bildiğini söylüyordu Eadwig. Ben ise korunmak için farklı bir yöntem deniyordum. Gök gürültüsü koptuğunda oğlanla birlikte yerimden zıpladım. Büyünün ne olduğunu soracaktım ama korkuyla biraz aklım karıştı. “Bence de gidelim. Birlikte güvendeyiz.” dedim emin bir ses tonuyla. Büyük adımlar atmaya çalışıyordum ama minik bacaklarımla bu pek mümkün olmuyordu. “Beş çocuğa karşı sence şansımız olur mu? En büyük kardeş annesi gibi korkularımızdan faydalanıyormuş. Benim en çok korktuğum ise beşinci olan. Kalbe giden damarları koparıp kendisine saç yapıyormuş. En sevdiği de çocuk kalbinin damarlarıymış. Belki de ilk önce anne ile karşılaşmak daha iyi olabilir. Çünkü annesi geldiğinde ise özel bir seremoni ile yuvarlak bir masada kalbin altı parçaya bölünüyor. Tek lokmada canlı canlı bir kişinin yemesi daha az acı vermez mi? Bilemiyorum. Kötü düşünmeyelim de üstümüze çekmeyelim cadıyı. Kimseyi öldürmek zorunda kalmazsın sen de.” derken kalp atışım hızlanmıştı. Dışarıdaki hava hiç yardımcı olmuyordu buna. Kulağıma dolan uğultular beni giderek daha fazla rahatsız ediyordu “Sana da altın renkli bir ipten kalp örmek lazım. Yatağının başının ucunda tutuyor musun? Anca bu şekilde korunabiliyoruz çünkü. Ördü mü annen? Aaa bir de belki bunu bilmiyorsundur; amcamın alternatifi de üzüm yemekti. Günde on beş üzüm.” Konuşurken bir yandan da Eadwig’in asasının ucundan çıkan ışıkla gittiğimiz yolu kontrol ediyordum. Eadwig’in üzüm kısmını sorgulayacağını bildiğimden ekleme yapma gereği duymuştum. Olabildiğince kıstım sesimi. “Kalbi güçlendirsin diye. Cadının o keskin tırnaklarına karşı vücudundan ayrılmamak için direniyormuş.” Düşüncesiyle irkildim. Sanki cadının tırnakları vücudumda dolaşıyordu. Rahatsızlığımı ve korkumu belli etmemeye çalışmalıydım. Hem cadının bunu neden yaptığını tam hikayesiyle birlikte Eadwig ile tartışabilirdim sohbet içerisinde çünkü aklıma takılan bazı mantıksız noktaları vardı. Sürekli birden fazla şey düşünürdüm. Aynı zamanda aklımda örgü öğrenmek vardı. Annem sık sık örgü örerdi. Çok hoşuma giderdi ama hiç denememiştim. Uğraştırıcı gelirdi gözüme hep. Ancak Eadwig’in bir kalbi yoksa onun kalbini ilmek ilmek örmem gerekirdi korumak için. Öğrenebilirdim. [/justify]

38
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Aşkistan
« : 05 Şubat, 2022 23:24:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Profesörün lafı biter bitmez omzumdan yük kalkmış şekilde sevinçle çıktım derslikten. Taş duvarlar arasına sıkışıp kalmaktan bunalmıştım, bu bina Hogwarts bile olsa bir noktada temiz havayı özlüyordum. Temizliğin aksatıldığı da gözüme çarpıp duruyordu. Kitap açmaya üşenen öğrenciler de sağ olsun pasaklılıkları ile hiç yardımcı olmuyorlardı. Burnuma biriken toz ile burnumu kaşındırıp duruyor, sürekli bir hapşuruk krizine sokuyordu beni. Yönetimle konuşmamın vakti gelmişti. Gerekirse yine babamdan yol yordam göstermesini isteyecektim. Kimse kimsenin sağlığı ile oynamamalıydı. Hakları var mıydı buna? Asla. Bir atakla artarda hapşurarak bahçeye doğru yöneldim. Birkaç tip bana döküp baktığında onlara gülümsemekle yetindim. Hapşurmanın yadırganacak nesi vardı ki? Müzikal bir şekilde hapşuracak değildim ya. Her neyse. Kasıtlı olarak bahçeye doğru yönelmiştim. Derse girmeden önce bıraktığım bir şey vardı burada. Bana ait bir şey değildi elbette. Doğaya ait bir şeydi. Kavanozun içine sardunya çiçeklerini işgal eden böcekleri tek tek toplayıp onları kendi yaşam yerlerine götürmeye ikna etmiştim. Beni bekleyeceklerdi. Ders boyunca da öyle yapmışlar. Kavanozun ağzını kapatmamıştım bile, bana güvenmişler demek ki diye düşünerek gururlandım. Güvenlerine layık görmüşlerdi beni. Göğsüm kabara kabara yanlarına gittim. Temiz havaya çıkınca artık durulmuş, yalnızca burnumun kızarıklığı kalmıştı. “İşte buradasınız! Hadi gidelim.” dedim kısık sesle. İyilik göstererek yapılmaz ya hani, o hesaptı benimki. Kavanozu ellerimin arasına alıp kucakladım hemen. Ormana kadar yol uzun sayılırdı ama lider böcek seslenince kalakaldım olduğum yerde. “Nasıl? Sarı böcek mi kayıp oldu? Ne demek? Kanadı kırıktı dimi onun? Hemen bulmalıyız. Kesin ezerler onu.” demiştim demesine ama paniklemiştim. Kurtarma operasyonu düzenlemek gerekecekti ve ben ona bir şey olacağı düşüncesiyle korkuyla karışık bir afallamıştım. Yedi ya da sekiz tane böceğin soluklanmadan bir şeyler demesiyle aklım başına gelmeye yakındı. Hıhı. Dedikleri gibi onu bulabilirdim. Güvenlerini boşa çıkaramam.

Hızlı hareket etmek şart haliyle. Nerelerden geçmiştim ben? Neredeyse bütün katlardan geçmiştim. İkinci kattan gölün manzarasının keyfini çıkarmıştım. Değişen merdivenlerle yolumu karıştırmıştım. Bahçede oyalanmıştım. Kavanoz almak için mutfağa gidip cinlere yalvarmıştım. Düşünürken bir yandan da başladığım noktaya ilerliyordum. Kavanozun ağzını mecbur kapatmak zorunda kalmıştım. Koşturunca onları düşürmek istemiyordum. Minicik kanatları vardı zaten. Hafif bir esintiyle zar zor uçuyorlardı. İlerlemeye devam ettim. Adının Cyneric olduğunu ama birebir tanışıklığım olmayan çocuğu ve yanında duran kızları görünce durup bir selam verdim hemen. “Merhaba çocuklar! Sohbetinizi böldüğüm için kusura bakmayın ama acil bir durum söz konusu da… Sarıyı gördünüz mü acaba?” Tanıdıklarını sanmıyordum. Yüzüme saf saf baktılar. İçlerinden biri çıkıp “Eadwig’i mi soruyorsun?” dediğinde bu sefer de ben garipsedim. Çatılan kaşlarımı serbest bıraktım. Sarı değil o bir kere, gümüşi. Ancak bunu tartışmaya açacak değildim. “Yok yok, o değil. Ben hallederim, yine de teşekkür ederim.” diyerek uzatmamaya karar verdim. Belli ki bunların algısı çok kapalıydı. Civarda olan hiçbir şeye dikkat etmiyorlardı. Yürüyerek erkekler tuvaletinin önüne geldiğimde lider böceğin cama kasıtlı bir şekilde üç beş kez çarpmasıyla kulaklarım dikildi. Kavanozu kulağıma dayayıp dinlemeye başladım. Kapıda dikiliyordum o sırada.“Demek susadınız. Biraz daha dayansaydınız ya. Az kalmıştı bence bulmamıza. Zamandan yiyoruz ama tamam. Sizi susuz bırakamam.” dedim mavi parlak telli arkadaşıma. Gerçi normal böcekler su içiyor mu hiçbir fikrim yok ama büyülü olanlar kesinlikle içiyor. Şahidim. Bunların bir yuvası koca bir gölü kurutabilir. O yüzden dertlerine deva olmak için pat diye adımladım içeriye. Cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkıyordum. Ancak dünya henüz buna hazır olmadığı için erkekler tuvaletini genellikle kimse olmadığı zamanlarda kullanmayı tercih ediyordum.“Hadi iyisiniz. Hemen sizi sulayacağım. Sonra da sarıyı bulup buradan gideceğiz, tamam mı?” dedim büyük bir coşkuyla. Aklım fazlasıyla dolu. Kim var kim yok bilmiyorum. Hiç seslenmedim de ama pek önemsediğimi söyleyemem. Önemli olan böceklerimin susuz kalmamasıydı. Pas tutmuş musluğa baktım açmadan önce. Bunu da temizlik listesine eklemem gerekecekti. Derin oldukça derin bir iç çektim. Dikkatim çelinmişti.[/justify]

39
Hogwarts Zindanları / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol I)
« : 05 Şubat, 2022 21:24:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Çiçekler, böcekler, tenimi okşayan bahar esintisi… Burnuma dolan leylakların kokusu…. Yürüyorum orman boyunca. Kelebeklerden biri gelip konuyor burnuma. Kaşınan burnumu kırıştırdım hemen sağa sola doğru. Mavi parlak kelebek bütün ışıltısıyla havalandığında “Dur! Nereye gidiyorsun?” dedim gayrisafi bir halle beni duymayacağını bilerek. Yüzümdeki sevinç giderek büyüyordu. Kelebeği takip etme hevesiyle hızlandırdım adımlarımı ama yerler çok soğuk. Bu kadar soğuk olmaması gerekirdi. Bir gece öncesinde yağmur mu yağmıştı da nemlenmiştiler böyle? Sorgulamakla uğraşamayacaktım çünkü kelebeği kaybedecektim. Hızlandırdım adımlarımı. Koşturmalıydım arkasından. Bir süre sonra kontrolü kaybedip daha da hızlanacaktım. Ben koşturmaya başladıkça nefes alış verişimin hızlandığını fark edebiliyordum. Ona eşlik etmek istiyordum. Kimse yalnız uçmamalıydı. Yuvası var mıydı? Eğer kaybolduysa onu geri götürebilirdim. Eminim ki o güzel kanatları boşa çırpmıyordu. Heyecanlanmıştım. Koştum, koştum, durmak istemedim hiç. Ara ara yanlış yollara saptım. Nerede olduğumu hiç bilmiyorum. Nereden bileyim? Bir sürü dünya var.

Hevesim kursağımda kalacaktı tabi ki. Ne zannediyordum ki? Maalesef ki bir süre sonra kelebeği gözden kaybettim. Nasıl olduğunu hiç anlmadım. Şelalenin ortasına kadar getirmişti beni. Şırıl şırıl akan su iştahımı kabartıyordu. Güneşin parlaklığı şelaleden akan suyun gürültüsüyle birleştiğinde giderek sönmeye yüz tutuyor gibiydi. Üşümeye başladım sanırım. Tüylerim diken diken oldu. Anlam veremedim. Suyu çok severdim. Dertlerimi bile gider su ile paylaşırdım. Benimle hep konuşurdu. Aradaki mesafeyi kapatarak hafif üşümemin artışıyla her zaman yaptığım gibi anlık kararlarla suya girecektim. Hem temiz su hem de ılık olacağına inanıyordum. Ya da soğuk mu olurdu ki? Emin olamadım. Bir önemi de yoktu çünkü çoktan kararımı vermiştim. Duruşumu düzeltip kalan son nefesimle koşmaya başladım pırıl pırıl suya doğru. "Geeeee-liii-yoo-uu-v-r-um! Hiiiiya!"diye kendimce bağırdığım ama dışarıya nasıl bir sesle çıktığına emin olamadığım bir şeyler geveliyordum.

İşte, tam o an. Tam o an ayılmaya başladığım andı. Kesin kırdım bir yerimi. Açtım gözlerimi. Yumuşak etimin ezildiğini hissedebiliyordum."Fuuuf!Aıahhh ... ne? Yine mi?" diye kendi kendime söylenmekle devam ederken gözlerimi ovuşturdum daha iyi bir bakışa sahip olabilmek için ancak annemin bana yatmadan önce sürmem için verdiği pembe renkli bitkisel karışımı gözlerimle birlikte yüzümün her yerine bulaştırmıştım. Katı bir kremdi. Ve anneme göre yatmadan önce her gece bunu sorarsam renkli gözlerim kötücül insanların etkisini çekmeyecek, aksine; her türlü kötülükten korunacaktım. Kremin etkisiyle yanıp iyice kızarmaya başlayan gözlerimle zar zor etrafa bakındım. Bu karanlıkta neyin nesiydi? Nasıl gelmiştim ben buraya? Yine mi uyurgezerliğim iş başındaydı? Elbette öyleydi. Şimdi durumun farkına varabilmiştim. Enerjik vücudum uykuda bile hareket halinde olmamı istiyordu. Ama bir dakika... O ışık parçası nereden geliyordu? Kabarmış saçlarımın tiftik oluşunu önemsemiyordum ensemi ve omzuma sıcaklık yaptığından. Bir elimi de yumruk yapıp kalçamı kenardan ovmaya çalışarak minik bacaklarıma yüklendim kalkmak adına. Soyadımın söylenmesiyle ışığın burnumun dibine girmesi bir olmuştu. Hala beni kötü evrenlere kaçırmamışlar. "Oh, iyi bari." diyebildim rahatlamışcasına fısıldayarak. Yanıma gelen Eadwig imiş. Ne yaptığımı soruyordu. Yasak diyordu, bir şeyler diyordu. Keyfimden mi geldim sanki ne var yani. Kafamı çevirdim hemen ona doğru. Hızlı da çevirmişim. Işık gözüme girince gözlerim tekrardan yandı. Kalkamadığımdan tuttum çocuğun kolundan güç olsun diye konuşmadan önce."Uyurgezerim ben.... Galiba yani. Öyle olduğumu söylüyorlar. İnanmayı reddediyorum. Şşşşt! Söyleme sakın kimseye. Bundan faydalanmak isteyen bir cadı olabilir etrafta. Dikkatli olmalıyız. Kalbini çocuklarına yedirsin istemezsin dimi? Bu bir felaket olur." Ciddi yüz ifademden ödün vermeyerek devam ettim ses tonumu dibine kadar kısarak. "Göğsünün ortasında kocaman bir boşlukla yaşamak zorunda kalırsın. Vücudunun bunu kaldırabileceğini de bilmiyoruz. İyi ki sana rastladım. Kesin götürürlerdi beni buradan. Sahi… Sen ne yapıyorsun burada?" Gözlerimi belerttim korkuyla. Amcamın bana anlattığı cadıdan bahsediyordum ona. Haberinin olmadığı çocuğun yüz ifadesinden belliydi. Onun da tehlikede olmasını istemezdim. Bilgisi olması gerekirdi. Birbirimize yardım ederek dönebilirdik ancak yataklarımıza.[/justify]

40
Hogsmeade Kermesi / Ynt: Hogsmeade Kermesi Gezisi
« : 04 Şubat, 2022 02:46:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Samuel eğreti durmayan bir kibarlıkla konuşuyordu. Ne hoş. Yine de ben mahcup hissetmekten alıkoyamacaktım kendimi. Genelde insanlar benim için bir şey yapmazdı, ben onlar için yapardım ve koşulsuz şartsız bir şekilde yapardım bunu. Böyle ufak bir konuda dahi ihtiyacım olduğunda bana yardım edildiğine şahit olmak beni inanılmaz derece mutlu etmişti. Bu nedenle ilk işim yatakhaneye döner dönmez Samuel’e minik gerçekten minik bir şey hazırlamaktı. Yerinde kim olsa aynısını yapardım. O yüzden üstelemedim. Onu çekiştirmeye başlayıp biraz daha kalabalığın azaldığı bir yerde durunca mendilinin benim için beklediğini söyleyince gülümsemem yüzümde fırtınanın ardından çıkan güneş gibi doğmuştu. “Tekrar teşekkür ederim diyerek konuyu kapatıyorum, anlaşılmıştır. Son teşekkürdü, cidden.” dedim ve mendilin temiz kaşan bir yeri var mı diye göz atmaya çalıştım. Kalmamış. Merlin bacaklarına tükürsün bunu yapanların yahu. Son derecede şanssız bir günümdeyim. Bazen hastalık derecesinde olduğunu düşündüğüm pozitifliğimi bastırmaya çalışmadım bile. Çocuğun söylediklerine kulak verdim. Bakıyordu bana öylece. Tamam yani yüzümde krema falan var. Çok çirkin gözüktüğümden eminim ama detaylı detaylı incelenecek kadar değildi herhalde. “Hıhım.” dedim usulca. Nam salmışım ama çoğu ne anlar ki? Doğal yaşam destekçisiyim ben. “Şapkamı ortak salonda ya da herhangi bir yerde unuttuğuma eminim. Acele çıkınca da yatakhaneden bakamadım. Yani… Soğuk hava güzel bence. Diri tutuyor bizi.” diyerek düşüncemi dile getirmiştim. Çocuğun gülmesi hoşuma gitmişti. Çıplak ayak dolaşmalarımı komik mi bulmuştu ki? Yaptığımda yanlış veyahut komik bir şey göremediğimden anlam aranmayacak kadar karmaşık bir yüz ifadesine çalınmıştı yüzüm. Hem her zaman çıplak ayaklarla dolaşmıyordum. Üşütürdüm öyle. Sağlığım konusunda da takıntılı olabiliyordum yer yer. Bazen kalın çoraplarımla dolaşıyorum ortalıkta. Bir güzel kirletiyordum onları ama değiyordu. Rahatsız olmuşum gibi tepki alınca atılıverdim konuşmak için. “Yok yok, önemli değil. Gülmen de bir sakınca görmüyorum. Bir eylemim sonucunda bir başkasının gülme sebebi olabiliyorsam ne mutlu bana.” dedim bütün samimiyetimle. Yüzümdeki karmaşadan eser kalmamıştı çünkü çoktan dikkatim dağılmıştı. El kol hareketi yapan Samuel’in arkadaşlarını gördüğümde onu çağırdıklarını düşünerek söyleyecektim ama alınıp alınmadığımı sorunca tekrardan dikkatim dağıldı. Ne olmuştu? Alınmak falan. Ayaklar. Eylemlerim. Hah şimdi hatırladım. Benim için o kadar sıradan bir şeydi ki… Garipsemiyordum. “Öyle diyorsun… İçin rahat olsun. Kolay kolay alınmam. Ayrıca; alışılagelmiş olmaması için her şeyi yapıyorum ben de.” Başımı salladım kararlılıkla. Evet, yapıyordum bunu ve yapmaya herkesi alıştırana kadar devam edecektim. Fazla ütopik davrandığımı biliyorum. Her neyse… Çocuğun önerisiyle gitmeye yeltendim. Yüzümü görebilirsem ve yıkayabilirsem çok iyi olurdu. “Hadi gidelim o zaman.” Gösterdiği yöne doğru çevirdim vücudumu ve bir iki adımda duraksamak zorunda kaldım.

Büyük bir patırtı -ya da şarıltı mı demeliyim?- koptu. Elime damla damla ıslaklık gelince çevik bir şekilde arkamı döndüm. Gözlerime inanamıyordum artık. Ellerimi ağzıma götürüp şaşkınlıkla kapatırken gülme sesleriyle birlikte hararetli bir biçimde yanımıza yaklaşan Eadwig doğrudan bana bakıyordu. Yardım edip fıçıyı kaldırmak için ellerimi kullanmalıydım. “Yardım ets-…” Bir sonuca vardıramadım cümlemi. Koca fıçıydı yahu. Asamı kullanmak aklımın ucundan geçmemişti. Geçecekse bile önce aklımın dolambaçlı bahçelerinde tuzaklara yakalanmadan elini çabuk tutmalıydı. Kaşlarım çatıldı sözümün bölünmesiyle. Saydırmaya başladı bana Eadwig. Söyledikleriyle suratım bin parçaya bölündü. Umrunda mı değilim? Zahmet etmiş Boleyn paşası buraya kadar bana sırf zevkine söylenmeye gelmiş. Öyle mi!? Yumruklarımı sıktım. O özenle yaptığı saçına kuş yuvası yaparım ben. Damarıma basıldı. Burnumdan soludum solayacağım da o an da Samuel için bilmediğim bir şey söylememişti. Hufflepufflı bir kızın söylemlerini çok net hatırlıyordum. Üzmüştü güzelim Freya’yı. Kimsenin özeli ile ilgilenmiyordum ben. Tek tarafı dinlemekle yargılamazdım hiç kimseyi. Kızın üzülmesi ise somut bir şeydi. Kuzen kavgasının arasında mı kaldım? Emin olamıyordum. Altın çocuğun söylediklerine bakınca da… Samuel ve kurbanı olmak mı? Bana bir şey yapmıyordu ki o. Ne yani şimdi Eadwig beni korumaya mı çalışmıştı? Umurunda değildim hani. Öff, ben ne yapacağımı şaşırdım şimdi. Ne yapacağımı bilememekle basan sinir yüzümü kıpkırmızı yapacak seviyeye gelmişti çoktan. Eadwig’e doğru yaklaştım öfkeyle. İşaret parmağımı diktiğim gibi böğrüne böğrüne bastırıp söylenmeye başladım.“Bana baksana sen! Yaptığının ne kadar çirkin bir şey olduğunun farkında mısın?” diyordum ama bir taraftan dönüp Eadwig’in tayfasındaki tiplere yönelip“Çabuk ona yardım edin. Etmezseniz başınıza ne tür bela alacağınızı tahmin bile edemezsiniz!” diyerek emretmeye çalıştım. İnce sesim tok çıkmıştı. Mavi gözlerim hiddetle tsunamiler salabilirdi ortalığa. Tatlı bir cadı olabilirdim lakin kimseye haksızlık yapılmasına izin vermezdim. Ölümcül bir bakış daha attım. Çocukların hareketlendiklerini görünce Eadwig ile yarım kalan konuşmamı tamamlamaya niyetliydim.“Beni ne zannediyorsun sen? Umrunda değilim ha! Kurban ha! Saçma hareketlerinin kurbanı benim, evet. Olduğum tek şey bu şuan. Beni düşürdüğün duruma bak! Bir daha bana ve yanımdaki herhangi birine böyle bir hareket daha yaparsan… Yaparsan…” Duraksadım. İyi niyetle yapmış olma ihtimali var mıydı? İyi de o zaman niye kendini anlamsız bir şekilde ifade etsin ki? İletişim sıkıntısı mı var ki? Hayır, yumuşamak yok. Narsist ve sert görünüşüne rağmen özünde iyi birisi olduğuna inancımı hiç yitirmiyordum nedense. Toparladım o noktada düşüncelerimi. “Yaparsan… Seni her gün avlarım. Her gün. Ve bu senin az önce ima ettiğin şekilde olmaz ‘Boleyn’. Anladın mı beni?” dedikten sonra hemen Samuel’e bakmak için kafamı çevirdim. Cümlenin bir noktasında sesim titremiş olabilir. Söylerken ben de inanmadım dediklerime ama acı çıkarma konusunda kendi çapımda oldukça yaratıcıyımdır. Dolan gözlerimi tutamadım. Saklamaya çalışmaya lüzum yoktu. Ağlayan bir kişi de güçlü olabilirdi gayet. İçini dışına yansıtacak kadar güçlü biri. Atkımın temiz tarafına süzülen yaşla birlikte turtanın yüzümde kalan kremayı sildim yumuşak bir tavırla. Fıçıdan kurtulmuş olan çocukla ilgilenmeliydim. “İyi misin Samuel?” [/justify]



41
Biçim Değiştirme Dersliği / Ynt: 1865-66 Eğitim Yılı |Güz Dönemi Biçim Değiştirme Dersi
« : 04 Şubat, 2022 00:41:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] “Ne demek o satıcılar sizi kandırdı? Nasıl olabilir böyle bir şey ya? Bakanlık ile iletişim kurmadınız mı? Şaka gibi. Hafta sonu babam mektup yazacağım ve söylediklerinizi birebir aktaracağım. Ev cinlerine sarı parlak saç çıkaran iksir diye kaşıntı iksiri kitlemişler. Büyücü dünyası giderek üçkağıtçılar ile dolmaya başladı. Hem siz nasıl kandınız ki buna? Ama… Endişe etmeyin. İsimlerini tek tek bana veriyorsunuz… Tabii size gerçek isimlerini verdiklerini zannetmiyorum. Tamam… Durun, durun…” Hevesle krem rengi el emeği göz nuru kendim ördüğüm çantamdan muggle işi kalemlerimden birini çıkardım. Parşömeni ararken cinlerden birinin sorusuna kocaman gözlerimi heyecanla belertip sorusuna karşılık verdim. “Ne yapıyor olabilirim? Size yardımcı olmaya çalışıyorum. Resmim iyidir. Bu tiplerin görünümü sizin anlatımlarınız ile çizmeye çalışacağım. Hadi, daha fazla vakit kaybetmeyelim, anlatın bakalım.” Dediğimde durdurulamaz bir şekilde hızlı konuştuğumun farkına varıp biraz soluklanmaya karar vermiştim. Çok sık yapıyordum bunu. Heyecanlanınca kendini kaptırıyordum hemen. O sırada çantamın derinliklerine attığım parşömen parçasını bulamayınca etrafa bakınmaya başladım ama yine aynı cin tarafından bölündüğümde elimi yüzüme kapatıp başımı umutsuzca salladım. “Ne? Geç mi kaldım? Olamaz. Ya da olur. Neden olmasın? Size yardımcı olmadan gitmeyeceğim bir yere. Ekiyorum dersi bugün.” derken surat ifadem çok netti. Ancak üç beş cinin aynı ağızdan konuşmasıyla bunu ders sonrasında tekrar geri gelmenin iyi bir fikir olacağını da düşünüyordum. ”Hayır, derse gidiyorsun. Biz burada olacağız. Bizim için yapmak istediğin şeye oldukça minnettarız ama derslerini engellememeli bu. Hem geri geldiğinde sana lahana çorbası yaparım bak. Önce derse git gel de.” Lahana çorbası mı? Merlin aşkına, bu cinler beni benden iyi tanıyor olabilirlerdi. Gözlerimdeki ışıltı neredeyse koca mutfağı aydınlatacak kadar genişlemişti. Tezgâhtan hoplayarak kalktım. Üstümü başımı düzgünce toparladıktan sonra duvarda asılı olan saate bakıp çok geç kalmamış olduğumu kendimi çaresizce inandırmaya çalışmayacaktım bile. Cinlere gülümsedim. Daha fazla vakit kaybetmeden oradan ayrılırken “Bekle beni lahana çorbası!” diye neşemi yansıtarak koşa koşa çıkmıştım.

Bir merdiven, iki merdiven, üç merdiven… Şöyle kaykılayım, aman çarpıyordum az daha, çekilin, daha hızlı, çabuk çabuk diye Hogwarts’ın koridorlarında ince ses tellerimi parçalıyordum.  Yanlış kata çıkmışım işte. Hayıflanmaya vaktim yoktu. Yine de kendime söylenmeye devam ederek birinci kata inmek için koşturuyordum. Biçim Değiştirme güzel dersti ama yorucuydu. Var olanı değiştirmek mantığıma sığmıyordu. Bütün ders boyunca sinir olacağım şeyler gösterecekti yeni profesör kesin. Anlamsızlığını dile getirip tartışmaya girmemek için dilimi kilitli tutmuştum yıllardır ve yine bunu yapmaya devam edecektim.  Nihayet sınıfa varabildiğimde derin bir soluk aldım ve profesörün durdurmasına izin vermeden koşarak içeri girdim ve dudaklarımdan onca nefessizliğe rağmen anlaşılır cümleler dökülmüştü. “Charlotte Vera Rillian, altıncı sınıf. Geç kaldığım için çok özür dilerim. Bir daha olmayacak Profesör….. Olineaux.” Soyadını son anda hatırlamıştım. Göz teması kurmaktan da kaçınmıştım sebepsiz yere. Lakin… Bir sorun vardı. Şaşkınlıkla bana bakan birkaç tipi umursamadan etrafı süzdüm. Sahi ya! Kendi yerimizi kendimiz mi bulacaktık ne yapacaktık öyle bir şeyler vardı. Eee ben bir şey getirmemiştim. Gerçi gerek de yoktu. Merdivenlere destek olan ağaçlar oradaydılar. Herkes için. Şu an en çok benim için oradaydılar. Tırmanacaktım. Sıkıldıkça bir daldan bir diğerine geçerdim. Baya kalın eski ağaçlardı bu iki ağaç. Aralarında fısıldayarak beni misafir etmek istediklerini işitebiliyordum. Kızın birinin öksürmesiyle dikkatim dağılınca merakla çevirdim bakışlarımı. Niye ki? Kaş göz işareti yaparken gösterdiği yere baktım hemen. Ayakkabılarımı mutfakta unutmuşum. Hay aksi! Ben de diyorum neden bu kadar ferah hissediyorum kendimi. Kıza omuz silkerek önemsediğim bir detay olmadığını gösterdim. En kolay çıkış güzergahını kafamda belirleyip kollarımı sıvayıp koyuldum tırmanmaya. Kollarım biraz güçsüzdü benim. Çıkmaya çalışırken çok zorlandım ama ses çıkarmadan hızlıca halletmiştim. Kalın dala vücudumu yerleştirir yerleştirmez dalı okşamaya başladım. Çantamı da minik dal çıkıntılarından birine doğru asarken içinden örgü bir bez çıkardım. Gökkuşağının bütün renkleri üzerindeydi. Malum havalar soğuyordu ve ben ağaçlara örgüler örüyordum. Binanın içinde olması onun üşümeyeceği anlamına gelmezdi. Yüzümde büyük bir mutlulukla dala yerleştirmeye çalıştım. Belki profesör ile konuşup zamanla tamamen kaplayabilirdim onu. Profesör… Evet, onu düşünmüşken derse odaklansam iyi olurdu. Ayaklarımı sallayarak sınıf arkadaşlarımın hepsini karşımda görebildiğimden keyifle onları incelemeye başladım. Tahtı görünce bir an afallasam da üstünde durmayarak göz gezdirmeye devam ediyordum ki adının Barbatos olduğunu fısıldaşmalar doğrultusunda anladığım ve yadırgamamaya çalışarak -bu çok büyük ayıp olurdu- dinlemeye çalıştım. Gerçekten… ama gerçekten…. Biçim değiştirme beni beklenmedik şekilde çok fazla zorluyordu. Canlıyı cansıza dönüştürmek… Hmmm. Hoşuma gitmedi.Ne yapalım? İlgiliymiş gibi davranmaya çalışıp bir şeyler kapmaya çalışacaktım. En azından deneyecektim. Dikkatimin saniyesinde yine yeniden dağılmasıyla ağaçla konuşmaya başladım. İçimden tabi. Ne kadar da güzelsin… Yalnız mı hissediyorsun burada? Ailen var mıydı? Nasıl geldin buraya? Yoksa hep burada mıydın? Hikayeni anlatsana bana… Kopan gürültüyle irkilip olduğum yerde sendeledim. Az daha düşecektim. Kendimi sağlama almaya başarınca karmaşaya yönelttim bütün ilgimi. Yığılan cüsseyi gördüğüm zaman göz bebeklerim büyüdü. Yığılıveriyordu profesör orada. “Ayyy!” diyebildim bir panikle. Aşağı inmeye hazırlanıyordum şimdi. Profesöre ne olduğuna bakacaktım.  [/justify]

42
Hogsmeade Kermesi / Ynt: Hogsmeade Kermesi Gezisi
« : 03 Şubat, 2022 02:10:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Temiz hava. Temiz havanın solurken ciğerlerimde çiçekler açtırdığını hissedebiliyordum. Son zamanlarda çok fazla profesörler tarafından uyarıldığım için ayakkabılarımı çıkartıp çıplak ayak dolaşamıyordum. Beni durduramayacaklardı ama bugünlük arkadaşlarımın hatırı için bir şeyleri gerçekleştirme konusunda diretmeyecektim. Huysuzluğum bu yüzden biraz üzerimdeydi aslında. Ancak Hogsmeade’e varmış olmanın mutluluğuyla dikkatim dağılmıştı. Büyücedünyanın yaşadığı tatsız ve acı olayların sınır tanımadan hala süregeliyor olması yetişkinlerin bile yüzünde korkular tomurcuklandırıyor, endişeyle birlikte her an tetikte olmaya çalışıyorlardı. Yaşıtlarından gözlemlediği kadarıyla en önemsemeyen gözükeni bile yer yer kendini ele veriyordu. Hatta birçoğu aklını bu tarz herkesi ilgilendiren ağır sorunlardan uzaklaştırmak için kendilerini sık sık arkadaş topluluğu ile güvence altına alıp kafa dağıtıyorlardı. Bazıları ise… Pısırıklaşmıştı. Evet. Bu durumdan oldukça rahatsızdım. Trende yaşananların ardından Gryffindor ikizlerinin psikolojisi bozulmuştu. En arkada fark edilmeyecek kadar sessiz adımlarla yürürken konuşmalarına kulak misafiri oldum. Meraklı bir şekilde diktiğim kulaklarımla dayanamayıp aralarına girdim hızlıca. İkisinin arasından kaptığım kollarına sıkıca tutunurken kısık tonda konuşmak için dudaklarını araladım.“Emma ve Thelma. Yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Onların tercihlerine saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Lütfen artık kendinizi suçlamayı bırakın. Buraya farklılık olmaması için geldik. Döndüğümüz zaman yine konuşuruz ama… Şimdi sadece anın tadını çıkarmaya bakın. Herkesin içi buruk ama eğlenmeye çalışıyorlar. Biraz çaba, lütfen. Yanınızdayım.” derken tatlı bir gülümseme de yerleşmişti yüzüne. Bir nebze olsun Emma’da gülmeye çalışınca daha iyi hissetmeye başlamıştım hemen kendimi. Başkalarına yardımcı oldukça mutlu oluyordum ben. Şimdi ise dikkatlerini başka yöne çekmek için farklı konulardan konuşmak gerekliydi.


Kermes alanına vardığımızda -ki bunu biraz geç fark etmiştik- sohbet iyice koyulaşmış, uzun zamandır çok nadiren gülen arkadaşlarımı altı dolu bir şekilde güldürmeyi başarabilmiştim. Hiç değilse biraz daha sosyalleşip kendilerini toparlayabilmeleri adına birlikte ders çalışma sözü almıştım. İçim rahat bir şekilde artık kendime vakit ayırabilirdim.“Biraz dolaşayım. Geleceğim yanınıza.” dedikten sonra her zaman yaptığım gibi köşeme çekilmeye hazırlanıyordum. Ara ara kalabalık içinde yalnız kalmak bana iyi geliyordu. En çok böyle zamanlarda insanları gözlemleyebiliyordum çünkü. Kızların yanından ayrılalı ya beş dakika olmuştu ya da on. Bir grup Slytherin öğrencisinin arasından sıyrılırken havada süzülen tatlıları görmemle duraksadım. Yemek savaşı mıydı o? Gerçekten mi? Nasıl böyle pervasız davranabilirlerdi aklım almıyordu. Curcunanın ortasına bir hışımla ilerledim. “Heey! Heey! Ne yapıyorsunuz siz? Onca emeğe yazık ediyorsunuz! Dursanıza!” diye ince ses tonumla bağırmaya çalışıyordum. Kimsenin o karmaşada beni duymadığına emin olduğum zaman boğazımı temizleyip daha hararetli bir şekilde duruma el atmak için hazırlanıyordum ki yüzüme yapışan turta parçalarından nasibimi almıştım. “Hufff…” diyerek gözlerimi kapattım hafif sinirli bir şekilde. Profesörler bir şey yapmayacaklar mıydı? Gömüldüğüm atkıma daha fazla tatlı bulaşmamasını önlemek adına kafamı biraz daha çıkarırken kapalı gözlerle içgüdülerime güvenerek birkaç adım atıp savaş alanından kaçmaya çalışıyordum. Yanan gözümü kırpıştırmaya çalıştım dudaklarımı büzerek. Döndüğüm tarafta birinin varlığını sezebiliyordum ama kim olduğunu görebilecek kadar gözlerimi açamamıştım. Neyse ki yardım eli uzatılmıştı. Tanıdık bir sesti. Kırpıştırdığım gözlerimi aralayabildiğim kadarıyla uzatılan mendili aldım hemen.“Şu yapılana inanabiliyor musun? Zarar ziyan hep. Hayır yani ellerine ne geçti ki şimdi? Eğlenmenin daha güzel yolları olduğuna eminim.” diye söylenmeye başlamıştım ki karşımdakinin canını söylenerek sıkmak istememiştim. “Teşekkür ederim. Sana borçlandım.” Görüşüm açılmıştı nihayet ama hala özenle yüzümü temizlemeye çalışıyordum. Hemen ardından eksik kalan cümlemi tamamlayarak“Samuel.” diye ekledim.“Sanırım birçoğunu silmeyi başarabildim, değil mi?” derken yüzümdeki yapışkanlığı hissedebiliyordum. Belli belirsiz bir rahatsızlıkla mendili de mahvetmiş olmanın tatsızlığıyla devam ettim. Hemen yüzümü yıkamalıydım.“Eğer biraz daha bulunduğumuz yerde kalırsak seni de kurtaramayacağız. Biraz uzaklaşalım mı? Artık balkabağının kendisi olan mendilin için bir çözüm bulmuş olurum belki o esnada.” Cümlemi sonlandırdığımda cevabı beklemeden çocuğu boşta kalan elimle çekiştirmeye çalışıyordum. Hem böylelikle tanıdığım ancak çok fazla sohbetimin olmadığı bir kişiyle de konuşma fırsatı edinmiş olacaktım. Uzaktan gördüğüm kadarıyla onun hakkında düşündüklerimin ne kadarı doğruydu acaba? [/justify]

43
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 02 Şubat, 2022 23:48:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Charlotte Vera Rillian - Amelia Zadro

44
Seçmen Şapka/Heykeller - Öğrenci Karakter Başvuruları / Charlotte Vera Rillian
« : 02 Şubat, 2022 23:43:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Charlotte Vera Rillian
Karakterin Kısa Geçmişi: Safkan bir aileden gelen Vera sade bir aile zihniyetiyle büyümüştür. Annesinin hippiliğe yakın karakteristiği küçük Charl'da can bulmuş, babasının diplomatikliğini istemeyerek de olsa almıştır. Eski Büyüceşura Hakimi olan babasının soyu İskoç iken annesi Yorkshire tarafındandır. Aksanlı bir dile sahip olan cadı küçük yaştan beri oldukça rahat büyütülmüş, kendini savunamayanların da hakkını savunmak için yetiştirilmiştir. Malikanede yaşamak yerine İskoç eteklerinde bir çiftlikte büyümüştür. Bu yüzdendir doğa ile iç içe olması. Ayağı toprağa basmadıkça huzursuz olmuş, henüz sekiz yaşındayken bile sık sık ağaçlara tırmanıp tepelerinde uyumuştur Eğitim kurumlarına bazen inancını yitirse de büyükannesinin öğretileri sayesinde zıtlıklarıyla barışmış, toplumu şekillendirmeyi kendine görev bilmiştir.
Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:Her zaman nazik olmaya çalışan Charl, uyumluluğu ile bilinir. Sınırları aşmayı sevmez ama aşmaz diyemezsiniz. Sıcakkanlılığıyla çekincesizliğini birleştirerek hareket eder. Mantıklı olduğu söylenebilir ama her zaman fikirlerini dile getirmez, onları kendine saklar. Gerektiği yerde ne konuşulacağını çok iyi bilir. Tatlı gülümsemesinin ardında politik bir kız yattığını düşünen çoktur. Kesin bir fikre varmak için önce onu tanımalısınız. En önem verdiği şeylerden biri sadakattir. Sevdiği kişilere, kendine, ailesine ve vakit ayırdığı hobilerine sadıktır. Sorgusuz sualsiz bir sadakati vardır. Sevdiği bir iş veya dersler uğraşırken gözlerinin içi güler. Arkadaşları için her zaman oradadır. Adaleti sağlamaktan yana olur ve bulunduğu çevrede bir terazi misali herkesi tartar. Onunla tartışmaya girmek istemezsiniz, uyumluluğunun altında derinlerde bir yerde yatan sert mizacı sizi taşa döndürebilir. Ek bilgi olarak; nereden, ne zaman, ne şekilde çıkacağı bilinmez. Bazı zamanlar sık sık yanında taşıdığı ve kaşıklamaya doyamadığı bal kavanozuyla ortak salonda görünür, bazen ise Quidditch sahasının tam ortasında ne olduğu anlaşılmaz aletlerle belirir ve saatlerce oradan ayrılmaz. Antrenmanları sık sık manipüle eder ki hunharca spor icra ettiğini düşünen tipler çimlere zarar vermesin. Yemek yemeye pijamalarıyla inmesinden dolayı bir iki kez ceza almıştır. Hogwarts yemeklerinin yapıldığı yeri sıklıkla ziyaret eder, yemek listeleri yapar ve cinlerle bunu tartışır. Aktivist yapısını gizleyemez. Hogwrts tarihi bir bina olduğu için KSKS dersinde sıklıkla problem çıkarır, büyülerin çarpışmasından rahatsız olur ve binaya zarar gelmemesi için elinden geleni dener,  imza toplar. Büyüyle düzeleceğini bilse de eski yapısını kaybettiğine inancı tam olduğu için babasından yardım isteyerek işinin ehli bir bir uzman tarafından düzenlenmiş bir belgeyi müdüre sunmuştur.
İstediğiniz Sınıf:  VI. sınıf
Karakterinizin SBD Sonucu: Charl inançlarının aksine derslerine ilk sınıftan beri oldukça önem vermektedir çünkü bilir ki sözünün geçmesi için iyi bir mevkide olmalıdır.  Sınavda ise yalnızca bir iki tane dersten B almıştır. Gerisi olağanüstüdür.
İstediğiniz Bina: Hufflepuff
Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:6
Lanet Gücü:3
Tılsım Gücü:9
İksir Gücü:3

Sayfa: 1 2 [3]