17 Nisan, 2026 09:44:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 10
61
Karakter Talepleri / Ynt: Galleon Talepleri
« Son İleti Gönderen: Victoria Sanchez 22 Nisan, 2023 23:34:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Mekanımda yazılan rp'lerin karşılığı galleonu talep ediyorum. Teşekkürler şimdiden.

https://buyucedunya-rpg.com/buyucu-kismi/balli-bela/
62
Büyü Kuramı Dersliği / Ynt: Evrenselci Yaklaşıma Bir Girizgah
« Son İleti Gönderen: Arthur F. Moore 21 Nisan, 2023 21:00:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Adap-ı muaşeret konusunda bir hayli dikkatli olan adam, öğrencisinin söylediklerini dikkatle, başıyla hafifçe onaylayarak dinledi. Sorusuna istinaden aldığı cevabı dinlerken ise yüzündeki ciddi ifadeyi muhafaza ediyordu. An içerisinde olumlu veya olumsuz olarak genç Ravenclaw'un düşünce akışını etkilememeyi amaçlıyordu zira. Nitekim, birlikte çalışacaklarsa bu baş başa geçirdikleri vakti, kızın düşünce yapısını öğrenmeye harcamak daha makul olacaktı. Elbette bunun bir test olduğunu söylemeye de gerek yoktu. Zaman konusunda bir hayli hassas olan profesör, haliyle, vaktini ziyan olacağı bir staj programına harcamayı da tercih etmeyecek ve uygun gördüğü takdirde stajyerini kapı dışarı edebilecek bir kişiliğe sahipti. Muhtemelen karşısındaki kız bunu bilmiyordu lakin daha önce staja kabul ettiği ilk öğrencisi Iris değildi ve örneğin bir önceki öğrencisi ile olan stajları da tamamlanmamıştı. Kumral saçlı eski stajyeriyse haliyle başarısızlığından pek kimselere söz etmemişti.

Bakışları, gözleri ve masa arasında git-gel yapan kızın sözlerini dinlerken yalnızca dikkatinin hala onun üzerinde olduğunu gösteren bazı kafa sallamalarında bulunuyor idi ciddiyetle. Yanıt verişi yerini düşünceli bir ifadeye bıraktığında ise yanında oturan öğrencisinin, ince bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Gayet güzel Bayan Ashworth, Ravenclaw'a 2 puan," dedikten sonra bakışlarını masaya, malzemelerin üzerine çevirdi. "Patlayan kızıl mantarların hareketi algılaması, yükselen alevler ile alakalı pek tabii olabilir. Bir yandan ise barındırdıkları enerji potansiyeli, hem diğer iksir malzemelerinin karışımını kolaylaştırabilir hem de iksirin etkisini bedende uzun bir süre devam ettirebilmesini sağlayabilir." Asasıyla yandaki bir dolaptan cam bir kavanoz getirdi ve mantar saplarını süzülerek içine bıraktı usulca.

"Siğil kabuğu tozları ve semender kanı hususunda da analizinizin bir hayli makul olduğunu söylemeliyim. Arnoult'un kitabında bir ihtimal bunlar kaleme alınmış olabilir ama disiplinler arası yaklaşımını düşünecek olursak, eksik kalmış olmaları da olası. Gerçi siz bu iksiri sanırım geçmiş müfredatta öğrenmiştiniz... Neyse." Kalan malzeme artıklarını da asasıyla sakince masanın üzerinden cam kavanoza aktardı.

Masayı temizledikten sonra yeniden öğrencisinin yüzüne çevirdi bakışlarını. "Semenderler, doğdukları ateşle birlikte yaşar ve o ateşten ayrılamazlar. Bir nevi, bu etkileyici yaratıkların özüdür ateş diyebiliriz. Bu iksir içildiğinde soğuk bir hissizlik kaplar bedeni. Bu, içimizi soğutup ateşe ters bir etki ortaya çıktığını düşündürtebilir lakin elimizdeki malzemeler bizi gerçekten soğutabilecek şeyler mi? Yahut belki de bu iksir sonucu doğamız geçici olarak semendere yakınsanıyordur ve hissettiğimiz soğukluk, ateşi sönmüş bir semenderin hissettikleridir, ta ki ateşe kavuşana kadar."

Kulağı potansiyel olarak Iris'in diyeceklerinde, ortalığı toplayıp ateşten korunma iksiri dahil her şeyi kaldırmıştı. Sonrasındaysa daha köşedeki bir raftan ufak bir sandık getirmişti masanın üzerine, üzerinde sarılı parşömenler olan bir de kitap ile birlikte. Alt yarısında büyük bir re'em çizimi olan bölümün bulunduğu, kitabın iki yüz doksan birinci sayfasını aralamıştı. Sandığı açtığında ise minik bir kristal şişede kan, kurutulmuş deri, kırık boynuz parçaları ve kurutulmuş başka bazı canlı dokular yer alıyordu. Sandığın açılmasıyla birlikte deri ve ahşap kokusuyla karışık ağır, rahatsız edici bir koku yaymıştı tüm vücut parçaları masanın başındaki küçük bir alana. Kurutulmuş bir canlı kokusu. Profesörün yalnızca kaşları çatılmıştı hafifçe bu aromayı çektikten sonra ciğerlerine.

"Biliyorsunuzdur ki benim uzmanlık alanım, karanlık sanatların bir alt branşı olan savunma üzerine. Koruma tılsımları, koruyucu tılsımlar ve iksirler gibi." Öğrencisinin dikkatini tazelemek üzere kısın göz bebeklerine odaklandı bir saniyelik bir es vererek sadece. Ardından devam etti sözlerine: "Birçok canlının, olumsuz etkilere karşı kendince bazı korumaları olduğunu söyleyebiliriz. Başlı başına biz insanların narin derisi dahi bizleri kısmen soğuktan, sıcaktan ve bazı dış etkilerden koruyor. Pek tabii bazı canlıların korunmaları, örneğin ejderhaların yahut re'em'lerin... Çok daha etkileyici. Şu anda uzun bir aranın ardından yeniden re'em'ler üzerine çalışıyorum. Bu yaratıkların, karanlık sanatlara karşı korunmamızda göz ardı edilmiş lakin önemli bir kapı olduğu kanaatindeyim. Sizin ilgi alanınızı düşünürsek ise... İksirler üzerinden ilerleyeceğiz. Az önceki soruma verdiğiniz yanıt bir hayli etkileyiciydi Bayan Ashworth. Beklentilerimi yükselttiniz. Şimdiyse asıl sorumuza gelelim: Sizce, bir re'em'i, nasıl bir şekilde bizlere koruma sağlayacak bir iksir için kullanabiliriz? Lanetli etkilerden. Kısmi, spesifik; size kalmış. Ve bu süreçte nasıl zorluklar bizi bekleyecektir?"

Sorusunu sorduktan sonra ayağa kalktı ve vitrininin başına bizzat yöneldi. Rafların birinden cam, imbikvari bir alet çıkartıp çalışma masasının üzerine koydu. Ayrıca iki porselen fincan. "Cevap vermek için acele etmenize gerek yok. Dilerseniz önünüzdeki kitaptaki re'em bölümünü yahut parşömenleri inceleyebilirsiniz. Zaten bu soruyu stajınız boyunca soruyor olacağız, şu anda daha çok ilk düşüncelerinizi merak ediyorum." Ardından küçük, işlemeli bir sandık açtı ve kahve çekirdeklerinin kokusunu çekti içine memnuniyetle. Üstteki hazneye öğütülmüş kahve çekirdeklerini yerleştirdi ve asasıyla bakır su haznesinin altını ateşe verdi. Su ısınırken ise imbiğin üst haznesine doğrulttu asasını ve sıcak, sakin bir hava akımı yöneltmeye koyuldu çekirdeklerin üzerine. Taze ve kaliteli kahve çekirdeklerinin esansına bürünen sıcak hava akımı usulca odaya yayılmaya başladı. Düzenli olarak ise asasını sıcak hava akımından çekip ısınan suyu sirkülasyona geri taşımak amacıyla kullanıyordu. Odağı kahve demleme sürecinde gibi gözükse de, bakışlarını zaman zaman genç öğrencisine ve masaya yöneltip süreci takip ediyordu.[/justify]
63
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« Son İleti Gönderen: André Harris 21 Nisan, 2023 16:59:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Eadwig'in her an suratına bir yumruk yapıştırabilirmişçesine fırlattığı bakışlar da yangınla birlikte pek yardımcı olmamıştı kumral saçlı oğlanın özgüvenine. Bir halt mı etmişti, ne yapmıştı? Anlayamıyordu. Bir saniye, yangın... Yangın... O konuda bir şey yapmalıydı ama bulanan zihni pek yardımcı olmuyordu.

"Hassiktir! Harris geri çekil!"

Kendisine yeniden bağırılmasıyla sarsılmış ve zihni, içinde bulunduğu durumun farkındalığına ancak varabilmeye başlamıştı. Yeşil cübbeli dostu, yanan cübbesini yalnızca çıkartmaya çalışmıyordu. Kendisi, sırtına dokunmaya davranmışken cübbeyi doğrudan fırlatsa, kendi cübbesi de muhtemelen tutuşmaya başlayacaktı. O senaryoyu önlemeye, kurtulmaya çalışırken kendisini de kollamaya çalışıyordu Eadwig.

"Bir halta yarasana!" diye geçirdi zihninden. Adamın orada üzerindeki cübbe tutuşmuş, kendisiyse boş boş duruyordu işlevi olmaksızın; hatta daha da sıkıntılıydı, yük oluyordu. Denklemi zorlaştırıyordu sadece. Hızlıca iki üç adım geri attı alanı açabilmek adına. Cübbenin hareketini süzdü. Etraf zaten keşmekeş, bağıran bağırana. Asalardan fırlatılan büyüler loş odayı renkli ışık huzmeleriyle anlık olarak aydınlatıyor, sonra karanlığa karışıyorlardı. İnsanlar bağırıyor, birbirine sesleniyor, koşturuyorlardı. Epilepsi hastası birisinin bulunması için zerre hoş bir ortam değildi. Lakin tüm bu keşmekeşin içerisinde bir bağırış daha belirgin bir şekilde ilinmişti kulaklarına. Charlotte.

Kendilerine doğru koşan binadaşının sarı huzmeli cübbesi ve pek iyi tanıdığı siması, çevredeki anlık büyülü ışıklarla göstermişti kendilerini. Peşinde bir külbükül ile üzerlerine mi geliyordu? O da yardım istiyordu. Ne yapması gerekiyordu ki? Yanıbaşındaysa Eadwig yanıyor. Cübbeyi çıkartsa bile üzerinden muhtemelen bacağı kolu yanmıştır. Nasıl bağırmamayı başarıyor? Yanan kumaşın ete yapışması kadar korkutucu bir şey olamazdı. Eylemde bulunabilir miydi? Belki de bulunabilirdi. Lanet olsun, kendisinin de bir halta yaraması gerekiyordu. Ne yapmalıydı? Charlotte kendilerinden ümidi kesmiş olacak ki durup kendisini takip eden yaratığa doğru çekmişti asasını. "Bir işe yara be!" diye geçirdi zihninden.

Çatık kaşları gevşedi. Ağzı aralandı. Fikir... Yangını söndürebilecek, Eadwig yaralandıysa yaralarını rahatlatabilecek, Charlotte'a el atabilecek bir fikirle aydınlandı yüzü. Profesör dersin en başından mantığı söylemişti ya! Dondurmanın pek çok yolu vardı! Kendisini geri atıp Charlotte ile arasına aldı Eadwig'i ve asasını iki tepe çizecek şekilde oynattı, mavi ışık huzmelerinin kuvvetlice parlaması ümidiyle, soğuk hava dalgalarının olabildiğince geniş ve gür yayılabilmesini; yangına, olası yanıklara, külbüküle yetebilmesini umarak zikretti sihirli sözleri: "Glacius!"[/justify]



[spoiler]Charl'ı dondurmayız inş bu esnada :s[/spoiler]

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 4, total 4
Talih 1d10 : 10, total 10

Not: Bu ikinci zar gerekiyor muydu gerekmiyor mu emin değilim, interaktifliği korumak adına ilk RP'yi yakın bir ana değin yazdıydım sadece, bu zar yok da sayılabilir. Ya da öteki. Artık profesörümüz neyi uygun görürse.
64
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« Son İleti Gönderen: Samuel Raymond Boleyn 21 Nisan, 2023 02:15:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Diana'nın üstüne düşsem yerle aramızda sandviç olacaktı kız. Üstüne düşerken kendimi yana atıp koluma dayanarak çarpma etkisini azaltmaya çalışmıştım. Etkili de olmuştu, en azından Diana'yı korumak açısından. Ona yüklenmemiştim ama yerlerin buzundan dolayı elim kaymış ve kolumu sıkıştırmıştı düşerken. Sızlanarak kalktım ayağa. Elinde pasparlak bir yumurtayla teşekkür ediyordu bana. "Rica ederim, her zaman." dedim son anda düşündüğüm hamlemle gurur duyarken. "Ben de görememiştim seni. Başka bir şey isteseymişim olacakmış demek ki." dedim gülümseyerek. Dersin başından beni onu aradığımı düşünürsek, çok talihli bir denk gelişti. Diana etrafa bakınırken ben de yakamı düzeltip saçımı karıştırdım. Bu kargaşada dağılmış gibi hissediyordum. Bana borçlandığını söylediğinde tek kaşımı kaldırarak vermiştim tepkimi. Hiç yoktan bir şeyler kazanmak tabii ki hoşuma giderdi. Ondan bir şeyler isteyebilme fikri de çok cazipti... Ama bu mahcup haline kıyamamıştım bir yandan da. "Bir şey yapmadım bile." dedim çok sakin bir tavırla. "Sen hiç kafana takma. Bir şey isteyemem zaten senden." dedim. Ama bana bir teklifi olduğunu söyleyerek devam ediyordu. Dediğim dedik bir kız bu da, bir şeye takınca takıyor. Aslında tutacaksın kolundan, diyeceksin ki bir daha çek düşür beni. Bu sefer uzak da durmam. Zaten düşmüşüm yoluna... Boşluktayım biraz belli oluyor mu? Şu arada kalmışlık durumundan haz etmemeye başladım. İster desin bu ne köylü lafları, ister desin senin kaç kıza neler dediğin belli. Yok arkadaş, dinlemeyeceğim aslında. Sen farklısın işte, anla diyeceğim. Ama anlar mı? Ben anlamıyorum ki ne düşünüyor. Sırf benimle değil, diğer erkeklerle de iyi anlaşıyor Diana. Tekrar reddedilmeyi kaldıramayabilirim. Bu da insan yüreği arkadaş.

Neyse ben bugün böyle dalacak mıyım her şeye? Diana'nın bağırışına döndüm, buz tutmuş parmaklarıyla kolumu tuttuğunda cübbemin üzerinden bile hissetmiştim soğukluğunu. Bir yandan çekiştirirken iyice sıkmıştı kolumu. "NOLDU, iyi misin?" diye endişeyle ona dönerken bana üstümüze doğru gelen yaratığı işaret ediyordu. Yılan başlı yaratığı gördüğüm gibi asama davrandım. Diana geriye doğru adımlarken onu da arkama almıştım boşta duran beni tuttuğu elimle. "Tamam Diana, korkma! Ben ilgilene-" Elime tutuşturdu yumurtayı ve çıktı arkamdan. Bana yumurtayı koruma görevi verirken Diana kendi asasına yeltenmişti. Ses tonu ise o kadar şüpheye düşürmüştü ki bir planı olup olmadığını kestirememiştim. Ne dediğini kendi de farkında değil gibiydi, odağı başka yerdeydi. "Diana..." dedim hafif sinirli bir şekilde. Bana bırak işte, ne diye kendini tehlikeye atıyorsun ki? Yumurtayı düşünmenin sırası mı şimdi? Şurayı bir atlatalım, konuşacağım ama bu sefer. Ne diye bana güvenmiyor mesela? Hep böyle kendi kafasına göre işler yapıyor.

Asamı külbüküle tutmaya devam ederken diğer elimle kavradığım yumurtaya baktım. Diana'nın bir büyü yapmasını izlerken ona destek olabilmek için herhangi bir fırsatı kaçırmamaya çalışıyordum. Tekrar lumos ile ışık tutmuştum önümüze. Parlaklık gözümü aldığından yüzümü eğdiğim zaman, bu yumurtacık ile anlamlı bir bakışma yaşadık. Koskoca sınıfta Külbükül'ün saldırmak için neden bizi seçtiğini düşünmüştüm, elimizdeki yumurtayı gördüğünden saldırıyordu bize. Durmadan da devam edecekti hamlelerine. Diana'nın planının ne olduğunu bilmiyordum, ama beni es geçip kafasına eseni yapmayı tercih eden oydu. Ben de bu yüzden, Diana'nın dilinden büyülü sözcüklerin hecelenmesinin hemen ardından kavradım boştaki kolunu. Onu hızla çekerek ters yöne doğru koşmaya başladım. Sınıfın karanlık köşelerinden birine doğru olabildiğine ilerlerken karşımıza çıkanları da yaka paça iterek yolumuzu açıyordum. Bu sayede belki son dakika golüyle yeni yumurtalar da bulabilirdik. En sonunda başladığımız yerden yeterince uzaklaştığımızı düşündüğümde nefes nefese durdum.


out: şimdi bu noktada aslında kaçabildiler mi bilemiyorum ve gerekli mi emin olmadığımdan buraya bir zar bırakmak istiyorum. Eğer tek hamle imkanı olarak bu sayılıyorsa devamını yazılmamış sayabilirsiniz. Ama bir önceki hamlemde de geçerli bir sonuca ulaşmadığı için bu konuda olumlu ilerleyebileceğimi düşünerek, aşağıda bir yumurta daha bulma kurgusunu ilerletiyorum. Her ihtimale karşı onun için de ayrı zar atacağım, Prof kararına bırakıyorum sonucu.

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 3, total 3
Talih 1d10 : 8, total 8


"Yürek mi yedin diyeceğim, biliyorum cevabını: evet. Ben ilgileneceğim diyorum, niye dinlemiyorsun?" dedim nefes nefese. "Bir kere delikanlılığı bana bıraksanız incileriniz dökülecek Bayan Destinee." Elini kavramıştım sıkı sıkı, konuşurken de beden dilimi çok kullandığımdan sallayarak yukarı kaldırmıştım iyice. Kızı zaten bir de at gibi koşturdum sağa sola... İkimizin de gözleri eline takılmıştı bu sayede. Elimi gevşettim ve parmaklarının ucundan tutarak dudaklarıma götürdüm küçük bir öpücük kondurmak için. "Bu ellere zarar gelmesini kimse istemez." dedim ve dudaklarımla tenini buluşturdum. "Eline sağlık." dedikten sonra nazikçe elini bırakıp sanki çok normal bir hareket yapmışım gibi etrafa bakmaya başladım. "Buralarda bir yumurta daha bulabiliriz belki biliyor musun..." diyerek araştırmaya başladım etrafı. Konu dağıtmakta da üstüme yoktur. Şu hareketimden sonra ona biraz alan açıp tepkisini filtrelemesi için zaman vermeliydim. Ders ortasında beklenmedik bir seviyedeydi, biliyorum. "AHA! Bak işte!" dedim heyecanla köşede duran yumurtayı işaret ederek. Şanslı günümde olabilirim gerçekten de. Bu sefer elimdeki yumurtayı ben Diana'ya tutuşturdum ve asamı diğerine yönelttim. "Duro!"
Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 2, total 2
Talih 1d10 : 1, total 1
65
Apples & Oranges / Ynt: Hallederiz, icabında.
« Son İleti Gönderen: Blaze 21 Nisan, 2023 00:31:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Das bu mala bir şarap getirmesini söyledi. Başımıza sardığı şarapçıdan kurtulduk derken bu şimdi elitist havalara mı girdi lan ne bu böyle? Para harbi bol gibi duruyor şu işlerinde. İyice bir dinleyeyim bakayım. Sokakta çürüdük yemin ederim. Artık esnaf işlerinden para çıkmıyor yeterince. Normalde esnafların anlaşamadığı huyu bozuk biri olunca alttan bana gelir, ya bir şeyler öğrenmemizi ya içeri sızıp bir şeyler aşırmamızı isterlerdi. Ben de tipini beğenmediysem adamın, yapıştırır geçerdim. Şimdilerde yeni gelen olmuyor. Enflasyondan dolayı millet yeni dükkan açamıyor, e haliyle var olanlar da sorun çıkarmıyor artık birbirine. Ben de iyi insanlara kötülük yapmam. Gözüme batmadıkça dokunmuyorum kimseye. Böyle böyle ağzım kokarak geziyorum ortalıkta.  "Sen bana bi' kaymak birası çöz içerden." dedim eksik beyinliye. "Hatta varsa ekmek arasına bir şeyler koy da getiriver." dedim. Aklında tutabilecek mi diye inceledim dik dik suratını. Hayırlısı be.

Adamların arkasından ellerindeki listeye bakmaya başladım. Gözümü kıstım okumaya çalışarak. Uzaktan kelimeleri birleştiremedim tam, Das eline alınca yanına geçtim daha net görmek için. Ku-bb-üsün kız- Ney? Kızgın... kumsalı... Kubüs ne lan? "Şey mi dostum? Yine yangınlar yine ben... Kimi yakıyoruz gençler?" dedim bıyık altından gülerken.

İçeri Cornelia'nın evlatlığı girmiş, Das bana tanıtmaya yeltendi. Ben gördüm bunu evde de bozmadım. "Geldi ikinci tipini sevdiğim. Bunları aç mı bakıyorsunuz lan Alex?" dedim ismini sonda zorlukla söyleyerek. Ama çocuktaki bakışlara gel, ben böyle dikmiyorum kimseye gözleri. Dişe diş değil mi ama? Ben de diktim bu sefer. Das baba ayağı çekiyor çocuğa, ben de boyunun ölçüsünü alıyorum böyle. Baktım atmıyor geri adım, hançeri çıkarmışım refleks. Masaya diktim çevirmeye başladım. Neyse sevdim çocuğu, aldı parasını işine baktı. Das'a gel hele... Kafasını sokacak bir banyo bulamayan Das efendi millete babalık yapar olmuş. "Merlin bereketini artırsın kardeşşşş." dedim cebindeki paralara bakarak. Aklım çelindi iyice.

Konuya dönecek olursak, bu ikilinin cepleri boş değil belli. Herkes işindeee gücündee. Bana da bundan nemalanmak düşmez mi? Düşeeer. "Şimdik, icabında kardeşimin de işlerine destek olmaya geldim buraya, o yüzden beni de sayın bir parmak. Amaaa... Ben siz alttan mı üstten mi yürürsünüz bilmem. Amaç şu yüzüne tükürdüklerime benzemekse, ben diyeyim baştan o bize terss." Das'a baktım, bunun her şeyi ters gerçi. "Bana ters en azından. Öyle süslü püslü işlere gelemem, ama başka bir şey olursa eliniz kulağınız oluruz." Cornelia'nın konumunu riske atmak istemediğimize göre, hedefin kim olduğu da önemliydi. Das haklıydı. "Hallederiz yaani icabında. Ama bu kimin nesidir, huyu nedir suyu nedir bilelim. Ona göre konumlanalım." dedim. "Parayı da peşin alırız ha. Danışmanın olarak fikrim bu Da-Alexcim." Dilim söküldü ha. Bugün sosyalleşmem tutmuş belli. Şu işe karıştığıma pişman olursam güzelce bi' söverim. Bir yandan da buraya dönmekteki amacımı düşünüyordum. Aradığım kişileri bulabilmek için böyle cebi dolu kişilere yakın olmak, iyi tanımak lazımdı. Bu ikilinin kendi başına hareket edecek kafaya sahip olduğuna inanmıyordum. Ayrı düşseler bir işi başarabileceklerine de. Arkalarında mutlaka bir kuklacıları olmalıydı. Yoksa da, vay halimize.
66
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« Son İleti Gönderen: Diana Destinee 21 Nisan, 2023 00:23:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Kalçamın sızısı ancak kendisini gösterdiğinde üzerime devrilen çocuğun tanıdık kokusu ile eş değer bir zamanlamada dudaklarımı aralarken aynı zamanda tepeme doğru düşen yumurtaya bakıyordum. Samuel neyse ki zekasını kullanmış, yumurtanın kafatasımızda parçalanmasına mani olmuştu. Bazen düşüncesizce ve bilhassa acele ile hareket ediyordum. Oldum olası sabırsız bir cadıydım. Uzun uzadıya düşünülecek şeylere katlanamazdım. Her ne kadar büyüdüğümü düşünüyorsam da bazı noktalarda yanılıyordum. Sabretmeyi hala öğrenememiş olmama bakılırsa uzunca bir yol kat etmem gerektiği gerçeği yüzünü bana çevirmiş karşımda duruyordu.

Külbükül yumurtasını bir bebek gibi kucaklarken sıkıca tutmuştum. Yerden kalkarken bir yandan göz ucuyla Samuel'e bakıyor, diğer yandan bulunduğum yerde tekrardan kaymamak için temkinli hareket diyordum. "Teşekkür ederim." dedim panikle. Parmaklarımın üşümeye başladığı hissiyatına kapılıyordum. "Seni görmedim. Daha doğrusu, kimseyi görmedim. Yerler buzluymuş." diyerek göz devirdim. Sahiden de, ben şu an tek parça ayakta durabilsem de bile gün sonunda birileri sakatlanabilirdi. Bu dersin hoşuma gitmeyen tek yanı zannediyorum ki buydu. Beklediğim güvenli sınırlar ile örülmemişti. Bazı zamanlarda kendimi özellikle de Hogwarts'ta güvende hissetmek konusunda soru işaretleri ile boğuşurken buluyordum ancak çoğu zaman burası birkaç ay sonra sığınağımı nereye kuracağımı bilemediğim cevapların soruları ile karşıma çıkıyordu.

Cübbemi düzeltirken etrafıma bakındım. Yalpalayan tek ben değildim. Üstüne üstlük sınıfta tam bir kargaşa hali hakimdi. Kimisi bir köşeye çekilmiş dersi görmezden geliyor, kimisi de korkunç bir şekilde birbirlerinin yumurtasını kapmak için ufak birer münakaşaya girişiyordu. Bunlar çocukçaydı. Hepimiz bir şeyleri öğrenmek için buradaydık ve işin asıl mühim kısmı... Hepimiz hayatımızın geride kalan her gününü birer külbükül yumurtası bulmak için doldurmayacaktık. En azından bir çoğumuz. Öyle ki bugünden sonra bir külbükül göreceğimize bile emin olamıyordum. Bu düşüncenin getirmiş olduğu özgüven ile ağzımı açtım. Samuel'e, yumurtayı ortak bulmuş olabileceğimizi profesöre iletme teklifinde bulunacaktım. "Sanırım sana borçlandım." dedim biraz da mahçup bir tavırla. "Yani, seni düşürmeyebilirdim. Ve aksiyon yaşamak zorunda kalmazdın. Ama neyse..." diye sırıttım. "O yüzden bir teklifim var. Bunu..." diye cümlemi tamamlamama kalmadan iki çift koyu, ateş kırmızısı gözle karşılaşmam bir oldu.

"SAMU!!!"
diye bağırdım yanımdaki büyücüyü dürtükleyip. Kolunu sıktım. "KÜLBÜKÜL!!!" derken parmağımla ateşin varisi yaratığı gösterdim. Birkaç adımımı geriye doğru atarken reflekslerimin yavaşladığını hissediyordum. Midem bulanıyordu. Korkuyor muydum? Evet. Karşımdaki yaratık çirkin görünüyor muydu? Evet. Ve şu an en son istediğim şey tamamı ile kendi yumurtalarına zarar geldiğini düşünen bir külbükül ile boynuzlarımızı birbirine tokuşturmak zorunda kalmaktı.

"Tut!" diye elimdeki yumurtayı Samuel'in kucağına tutuşturdum. "Düşürme sakın. Zarar... Görmesin..." diyerek son kelimelerimi cübbemin cebinden asayı çıkartmaya çalışırken her bir nefesimin arasına sıkıştırdım. Külbükül bana geliyor, ben zavallı yaratığı ayağımla bir köşeye savurmaya çalışıyordum. Bir kez ayağımı savurdum, ıskaladım. İkinci kez savurduğumda da bacağıma dolanabilme ihtimali beni huzursuz etmişti. Kısıtlanmak istemezdim. Zihnimden geçip tüm vücuduma dağılan adrenalini damarlarımda hissedebiliyordum. Parmaklarım bir şeyler yapmak üzere karıncalanıyordu. Ayaklarım uyuşuyordu. Bu, fazla hormonun bedenime yüklediği bir etkisiz baş etme mekanizması mıydı emin olamıyordum. Asamı parmaklarıma doladım. Bana belki de saatler kadar uzun gelen ancak yalnızca kaçtığım birkaç saniyeyi değerlendirmeme yardımcı olan fikirler arasında dönüp dolaşıyordum. Külbükül'e tam da kendisi ile darbe yapabilirdim: onu iplere sarmalayabilir ya da bambaşka bir hayvana dönüştürmek için çabalayabilirdim. Veyahut yılan öldürme büyüsü ile bulunduğum ana müdahale edebilirdim. Tabii, bunun ne denli işe yarayacağından pek fazla şüpheliydim.

Asamı kaldırdım. Bileğimi nazikçe kıpırdatırken olduğum yere ayak tabanlarımı sabitleyip burnumdan soludum. "Obscuro" dedim sessizce. Dişe diş olacaktı bu kez. En azından külbükülün hedefini şaşırması için eylemde bulunmuş olacak, gözlerini bağlayıp görüş temasının bize ulaşmasını engelleyecektim. Böylelikle zaman kazanabilirdik. En azından, öyle umuyordum.

[/justify]

Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 4, total 4
Talih 1d10 : 8, total 8


67
Karakter Talepleri / Ynt: Galleon Talepleri
« Son İleti Gönderen: Locomotor 20 Nisan, 2023 23:30:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
68
Diğer Dünya Ülkeleri / Şüphe
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 20 Nisan, 2023 23:23:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

Yunanistan

Yıllar, beraberinde getirdiği başarı ve başarısızlıklardan çıkarılan başarı tohumlarıyla birlikte geçip giderken, vücudun buna verdiği tepki yorgunluk ve yaşlanma oluyordu. Günler geçip giderken vücutta yaptığı tek olumlu değişim beyinde yani tecrübeler ve anılarda kendini gösteriyordu; tabi her şey yolunda giderse. Seksen yaşını geçen Adras, bu konuda çok şikayetçi olmasa da, yaşlanmış olmanın getirdiği sorumluluklarla geçiriyordu son yıllarını. Yaşlı adam sona doğru yaklaştığı hissine kapılmıştı bu günlerde. Hayatı boyunca tırmandığı başarı merdivenindeki en yüksek basamağa çıkmaktı hissettiği son, ölüm değildi. Bu doğrultuda, çoktan genişleyen ufkunu sonunda somut olarak da genişletebilmişti. Dünyanın bir çok yerine gerek siyasi gerekse ekonomik olarak, küçük ama etkili dokunuşlarla, isterse birbirine katıyor isterse de kendince bir düzene sokuyordu. Bu konuda ki en büyük hedefi, ileride daha büyük sorunlara yol açacağını düşündüğü, Türkleri ikna ettiği Kıbrıs harekatının gerçekleşmesiydi. Silahlar ve para hazırdı, geriye sadece diplomatik yönden birkaç kelam etme aşaması kalmıştı. Buda zaten işin en kolay ama can alıcı kısmıydı. Bu stratejik hamle sayesinde Anadolu'ya ve Balkanlar'a birçok açıdan müdehaleye erişimi olacaktı.

Ama şimdi Adras'ın ilgilenmesi gereken, yıllardır aklında bulunan, bir mesele vardı. Belki de yüzleşmeye, tekrar anıların tazelenmesine katlanmaya yetecek gücü ancak kendinde bulabilmişti. Tırmandığı o basamakların en üstüne çıkmak üzere olduğunu hissetmeye ihtiyacı vardı sanki. Karşısında dikilen yaşlıca adamın hemen yanında duran uzun, büyük ve üstü örtülü gizli hazineye ulaşmasının vakti gelmiş gibi hissediyordu. "Bay d'Ibelin, ettiğiniz tarife uygun çizdim." dedi hemen yanında duran, kendi yaptığı tablonun yanında dikilen adam. Adras'ın uzun zamandır hissetmediği duyguları yansıtan gözleri merakla üstü örtülü tabloya çevrildi. Bakışlarından dışarı taşan heyecanı ve korkuyu geçen onca yıldan sonra ilk defa tecrübe ediyordu. Yunanistan'da oldukça ün yapmış bir sanatçıyı bulup ödediği yüklü miktarda ki para, sahip olacağı hazineden kat kat daha değerliydi. Sanatçı yaptığı eserin mükemmelliği ile yeterince övünemediğinden, düşündüklerini vücut diline yansıtmış, dünyanın en harika şeyini yaratmış bir tavırla kasılıyordu. "Sizin için önemli biri olmalı." dedikten kısa süre sonra tabloyu açığa çıkarmak için üzerindeki örtüyü yavaşça aşağı doğru çekti. O andan itibaren yaşlı adamın bakışlarına hakim olan duygular yerini hayranlığa, aşka ve özleme bırakmıştı. Büyülendiği şey resimden çok resmin içindekiydi. "Sofia..." dedi resme yaklaşırken sesi kısık çıkmıştı. Yavaşça kalkan sağ elini resmin çeşitli yerlerinde gezdirirken konuşmaya başladı "Saçları güneş ışığı değdiğinde nasıl güzel parlardı. Kıvrıla kıvrıla beline kadar inerdi." dedi parmak uçlarıyla sanki gerçekten onun yumuşacık saçlarının arasında geziniyormuş gibi "Ten rengi o kadar beyazdı ki, saflığın vücut bulmuş haliydi." bu sefer ressamın beyaz fırça darbeleriyle renklendirdiği yüz hatlarında gezindi parmakları. "Bu beyaz elbisesi vardı üzerinde o gece..." aklına dolan o kötü anıyla birlikte geri çekti ellerini sanki görünmeyen bir aleve dokunmuş gibi. "Hangi gece Bay d'Ibelin?" merakla soru soran ressama çevirdi hiddetle parlayan gözlerini. Yanlış bir şey sorduğunu sanan adam korkuyla birkaç adım geriye giderken "Bir tane daha yaptım...." telaşla arkada duran, biraz daha küçük boyutlardaki diğer bir tabloyu gösterdi. Bunun da üstünde bir örtü vardı. "... yani size hediyem olsun, hiç bir maddi beklentim yok." konuşurken kelimelerin aslında o an korkuyla ağızdan döküldüğü belliydi. Adamın hediyeden ziyade daha fazla maddi bir beklenti içerisinde ikinci bir tablo daha yaptığını adı gibi biliyordu Adras. Bakışları ressamın açmak üzer olduğu diğer bir resime kilitlendi. İlkinin aksine biraz daha yakından ve daha detaylı görünüyordu. Biricik Sofia'sının güzelliği yine yakıp geçmişti Adras'ı. Dıştan söylemese de iyi iş çıkartmıştı ressam. Matthew en iyisini bulacağını söylemişti ve başarmıştı demekki. "Tamamdır gidebilirsin." dedi otoriter sesiyle. Resimler güzelce çerçevelenip ait oldukları duvara asılmayı bekleyeceklerdi bir süre. "Ödemeyi ne zaman alırım." dedi ressam gitmeden önce. Aslında o an bir şeylerin ters olduğunu, resimleri çizenin bu adam olmadığını sezdi. Sesini çıkartmadan az önce içeri giriş yapan Matthew'e doğru bir bakış attı. "Matthew, ilgilenirsin." dedi bu sefer sadık adamıyla konuşuyordu.   



69
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 20 Nisan, 2023 20:30:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

Adras çok mantıklı bir insan olarak görmezdi kendisini, gençken mantığın çoğu zaman başarıya engel olduğu durumlar tecrübe emişti. Bu yüzden mantıkla hareket etmek gibi bir huyu yoktu. Mesela tamda şu anlar da mantığı bir silah tüccarıyla iş yapmaması gerektiğini söylerken, o tam tersi yönde, duygusal hareket ediyordu. Hırs ve öfke denilen iki duygunun ağır bastığı; kararlılık, acımasızlık, gurur, üstünlük gibi duyguların da araya karıştığı bir yumak yön vermişti hayatına. Ölene kadar da böyle devam edecekti, bir zararını görmekten çok yararlı işler yaptığını düşünüyordu. Hatta az önce maddi anlamda oldukça büyük bir miktar ödeyeceği bir kontrata imza atılmıştı sözlü olarak. Yazılı kısmı Matthew'in ilgilenmesi gereken bir işti.

Mantıklı olmamak, zekayı kullanmamak anlamına da gelmiyordu. Zeka, içinde oluşturduğu duygu yumağını kontrol etmesine yardım ediyordu. Fazla hırsın yada fazla öfkenin sebep olacağı kayıplar, telafisi olmayan hatalara neden olabilirdi. İşte genç yaştan beri geliştirmek için çaba harcadığı zekası devreye girerek, duygularını hizaya sokmasına yardım ediyordu. Tabi çok genç yaşlardayken öğrenmesi gereken bir bilgi olmuştu bu. Fazla öfkenin onun hayatına getirdiği bir felaket, çok fazla boşluk açmıştı kalbinde ve hayatında. Animagus büyüsünde bile zayıflatmıştı onu bu duygusal boşluk. Kaç senedir bürünmediği, yada bürünmekten kaçındığı, kurt silüeti de zekasının ona bir armağanı olmuştu. Tabi yavaş yavaş kaybetme aşamasına getiren de yine aynı beynin bir ürünüydü. 

Ramin'i incelerken, onunda bu aşamalardan geçtiğini anlamıştı Adras. Öfkeyi de tecrübe etmiş olmalıydı, kaybetmenin verdiği o buruk hissi de. Bu yüzden Ramin'in büründüğü bu garip kişiliğe aldırış etmeden, kendi işinin yürüyüp yürümediğiyle ilgilendi yaşlı büyücü. Bunu biraz da  genç adamında bahsettiği, paranın vereceği özgürlük sağlıyordu. Ramin'e istediğinden daha fazla parayı teklif ederek kazandığı özgürlük, daha fazla getirecekti Adras'a. Bu da daha fazla özgürlüğe işaretti. Bu döngü sonuza kadar devam eden bir kazanımdı.

''Benim yolum oldukça uzun.'' elindeki çatalı ve kaşığı bıraktıktan sonra, Matthew'e garsonu çağırması için bir bakış attı. Konuşurken oldukça keyifli bir ses tonu vardı. ''Arabayla seyahati seviyorum biliyor musun? Cisimlenme gerçekten iyi bir numara ama bu arabalar da harika bir zeka ürünü. Muggle dünyasının silahlardan başka bir alana, otomobil sektörüne, yönelmesi beni şaşırtmıyor değil.'' bu sırada gelen garson boşalmış tabakları ve bardakları toplamaya başlamıştı ''Ama çoğu muggleın bizim çiftlikteki keçilerden bir farkı yok. '' daha fazla konuşmasının gereksiz olduğunu düşünerek lafını burada kesti. Ramin'in ona uzattığı eli, ayağa kalktıktan sonra sıktıktan sonra kendi başına çıkış kapısına yöneldi. Onun düşüncesine göre hem iyi bir müttefik hemde iyi bir rakip kazanmıştı bu yemekte. Basamakları çıkarken ayağının altında hissettiği diğer bedenlerden ayrı bir haz alıyordu. 

SON
70
Topiarii Sanctionem / Ynt: Magna Purgatio: Karanlık Leke - Bölüm II
« Son İleti Gönderen: Maskeli Kişi 20 Nisan, 2023 19:36:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Grubun buluşma yerinin bulunduğu loş ışıklı ara sokağa doğru ilerlerken, adamın yüreği göğsünde beklentiyle çarpıyordu. En genç üyesi olarak, bu gizli kapaklı gruba katılmaya yakın zamanda daha yeni çağırılmıştı. Bu toplantıya katılmasının tek nedeni, Magna Purgatio üzerindeki olağanüstü başarılarıyla değerini kanıtlamış olmasıydı. Bu gece bir suikast planlayacaklarını biliyordu ve heyecan ile korku karışımını sezmekten kendini alamıyordu. Bugün için tasarlandıkları planlardaki rolü konusunda çokça gergindi. Toplantıya geç kalmıştı, bu nedenle de gerginliğini gizlemek için biraz daha fazla çabalamalıydı. Sonunda içeri girmesi gereken eşiğe vardığında, durup soluğuyla inip kalkan gövdesinin dinmesini beklemek zorunda kalmıştı. Yalnızca olağan bir gece yürüyüşünde olmasına karşın, hızlı hızlı yürümemişken bile soluğu kesilmişti. Büyüyle kapalı tutulan ve adamın birkaç değnek hareketiyle açılan kapının eşiğinden geçtiğinde, toplantı odasına açılan geçiş kapısını içeren kısa koridoru ve tek başına arkalıksız bir oturakta oturan kızı gördü. Ceketinin gizli bir cebinden çıkardığı tılsımlanmış şilini çıkardı ve onu öptükten sonra, birkaç gün önce kendisine öğretilmiş sözleri fısıldayıp bozuk parayı kızın dekoltesinden içeri attı. Kız yapılması gerekenleri eksiksiz yerine getiren adamın şu ana dek boşluğa bakan ve Imperio Laneti ile yönetilen bedeninin sisli gözleriyle gülümseyerek koluna girmiş, onu koridorun ortalarında var olan görünmez kapıya dek eşlik etmişti. İçeri girdiğinde grubun diğer üyelerinin buraya varmadan önce yolda düşündüğü gibi masanın etrafında hazır olup, beklemekten sıkılarak derin bir konuşmaya dalmış olmadıklarını görmüştü. Bir restoranın bodrum katıyla bir tür evin kilerinin karışımı gibi görünen ortam, bu tür gizli bir toplantın yaşanacağı bir yer için neredeyse fazlaca parlak bir biçimde aydınlatılmıştı; şömine içinde canlı bir alevle gürül gürül kükreyerek yanarken önünde yüksek sırtlı koltuklarda iki kadın oturuyorlardı, beş tane adam ise ocağın yanında, yüzlerinde geniş gülümsemelerle brendi içerek konuşuyorlardı, başka bir adam ise uzak bir köşede tek başına ağızlıkla sigara içiyordu. Böylesine gizlilikle ulaşılan bir yer olmasa, adam kendini hizmetçileri tatilde olan beşliden birinin evinde ağırlanıyor sanabilirdi. Adamın da katılımıyla toplamda dokuz kişi olmuşlardı. İçeridekilerden biri, dış görünüşüyle açıkça anlaşılabilecek biçimde Hindistan'dandı. Hindistan Sihir Bakanlığı'nın bir üyesiydi üstelik. Bir diğeri ise Amerika'dan gelmişti; keskin bir takım elbise giymiş ve kovboy şapkası takıyordu. Adam odadaki herkesin adlarını bilmiyordu ancak hepsinin otuzlu yaşlarda ya da daha yaşlı olduğunu anlayabiliyordu, grubun en genç üyesi olarak kendisi daha yirmili yaşlarının başındaydı ve diğerlerinin bilgelik taşıyan deneyimlerinin potansiyel varlığı karşısında gözdağı verilmişçesine çekingenlik taşımamaktan kendisini zor tutuyordu.

Doğal olarak önceki toplantılardan bu insanlardan birkaçını tanıyordu, özellikle de ilk iki erkek ve gördüğü kadınlardan birini. Uzun boylu ve etkileyici duruşuyla Devendra Singh, koyu renkli teni ve kalın sakalıyla grupta öne çıkıyordu; Hindistan Sihir Bakanlığı'ndandı, az bilinen egzotik büyüler ve iksirler konusundaki uzmanlığı amaçları için paha biçilmezdi. Anne-Marie Dupont ise keskin yüz hatları ve delici mavi gözleri olan minyon bir Fransız kadınıydı, o da Fransa Sihir Bakanlığı'nda çalışıyordu ve Karanlık Sanatlar ile Lanet'ler üzerindeki bilgileriyle grubun bazı gizli saldırılarını planlamasına özellikle yardımcı olmuştu. Isaac Reed de uzun boylu, etkileyici bir Amerikalıydı; kalın Güney'li aksanı ve sıcak bakışları olan biriydi. Alçak, gürleyen bir sesle konuşuyordu ve herkes onun çevresinde saygınlığını kazanabilen biri olduğunu anlayabilirdi. Gizlilik ve casusluk becerileri uzun zamandır grubun operasyonları için büyük bir önem taşıyordu. Diğer üyeler; kalın bir aksanı ve kibirli bir tutumu olan, tek başına sigara içen Fransız'la birlikte adama yabancıydı. Fransız'ın rafine bir havası vardı ve lüks ile ayrıcalığa alışkın biri olduğu anlaşılabiliyordu. Ayrıca, hem keskin yüz hatları hem de delici gözlerinin benzerliği nedeniyle kardeş oldukları anlaşılabilen iki adam vardı. Grubun son üyesi ise şöminenin yanında oturan kadınlarla konuşmaya dalan; genç adamın uzun, kıvırcık saçları ve sıcak gülümsemesiyle tanır gibi olduğu bir adam daha vardı. Usunda yankılanan bir ses duyduğunda genç adam topluluğun arasına katılmak üzereydi. Liderleri Telepati yeteneğiyle tanınmazdı, ancak onun genç üyesine birkaç gün önce hediye ettiği kravat iğnesi odadaki diğerlerden gizlice titriyordu. Kuşkusuz, konuşan kişi grubun lideri Callante idi; bu operasyonu belki yıllardır organize eden güçlü bir büyücüydü. Diğerleri düşüncelerini ortaya sunan tartışmalar içindeyken ondan geride durup grubu gözlemlemesini söylemişti. Böylesine canlı bir grupla, böyle küçük bir yerde bulunmak onun için öğrenme ve gözlemleme konusunda büyük bir kolaylık sağlıyordu. Grubun tüm üyeleri kendisi gibi örgütten gelen Lautus'lardı. Çoğunlukla "Sammy" adıyla seslenilen hitap edilen Samantha Johnson saçmalıktan uzak, sert tutumlu ve biraz önce genç adamın gözlemlediği gibi kısa ve tıknaz bir kadındı. O da ABD'dendi; kılık değiştirme ve aldatma konusunda bir uzmandı, hızlı düşünceliliği grubun başını çok kez sorundan kurtarmıştı. Larcin-Jacques LeBlanc, kırklı yaşlarında ağır aksanlı ve kibirli tutumuyla uyumsuz görünen bir Fransız'dı. Güç kazanmaya susamış ve belli bir seviyeye dek bunu başarabilmiş güçlü bir büyücüydü, Karanlık Sanatlar üzerine yoğunlaşmış olan bilgi birikimi onu grubun değerli bir üyesi yapıyordu. Keskin yüz hatları ve bakışlarıyla genç adamın odağını çeken adamlar Simon ve Sebastian Crowe; hızlı asa çekişleri ve fiziksel çeviklikleriyle tanınan 30'lu yaşlarındaki iki kardeşlerdi. Yakın dövüş üzerine geliştirdikleri uzmanlıklarıyla bazı üyelerin bu görev için eğitilmesine yardımcı olmuşlardı. Charlie Thompson ise yirmili yaşlarının sonlarında uzun, kıvırcık saçlı ve sıcak bir gülümsemeye sahip bir adamdı; çekiciliği ve kurnazlığıyla tanınan, bilgi toplamada ve davaya yeni üyeler almada etkili biri olmuştu. En sonda ise adamın kendisi vardı, grubun en genç üyesi; Kaptan Farrell'e ihanet etme konusunda daha üzerindeki gerginliği ve az da olsa utanarak benimsediği deneyimsizliğini üzerinden atamamıştı. Ancak kendini kanıtlamaya ve davaya katkıda bulunma isteğiyle doluydu... Sonunda liderleri binanın üst katından gelen merdivenden inerek odaya girmişti, komuta bile etmeden tüm konuşmalar bir anda kesilmişti. Grup en sonunda odanın hiç uğranılmamış olan kenarındaki büyük, kare masada toplanabilirdi artık.


Grup planlarının son ayrıntılarını tartışırken, genç adam dikkatle dinledi ve olabildiğince fazla bilgiyi özümsemeye çalıştı. İki kadının suikastıyla görevlendirilmişlerdi; biri Britanya Sihir Bakanlığı'nda çalışan bir memur, diğeri de Londra sosyetesinin önde gelen bir üyesi olan toplumsal bir sivildi. Adları çoktan Scrinium'daki Liberium'a geçirilmişti bile. İlk hedefin suikastı önceden planlanmıştı ve ikinci hedefin detayları daha tartışılıyordu:
Devendra, Uçuç Tozu Ağı üzerindeki güvenlik sistemlerinin bazılarını devre dışı bırakmakla sorumlu olacaktı, böylece üyeler gözden kaçmadan Bakanlık Atriyum'una geçebilmelerini ve kaçışlarını kolaylaştıracaktı.
Anne-Marie, Karanlık Sanatlar'daki uzmanlığını bir saptırma yaratmak ve güvenlik personelinin odağını çekmek için kullanıyor olacaktı.
Isaac ve Samantha, gizlilik ve aldatma becerilerini kullanarak hedefe yaklaşılan yolda grubun yoluna çıkan korumaları ya da yetkilileri alaşağı ederek potansiyel engelleri etkisizleştirmek için birlikte çalışacaklardı.
Larcin, Simon ve Sebastian; Anne-Marie'nin bir araya topladığı görevlileri etkisizleştirmek için savaş becerilerini kullanan ağır vurucular olacaktı.
Bu arada Charlie, karmaşadan yararlanarak gelecek görevlerinde yararlı olabilecek değerli bilgileri ve grupla ilgili toplanılmış güvenlik belgelerini toplamaya hazır olarak gölgelerden ilerleyerek kendine sağlanılmış bu özel görevini gerçekleştirecekti.
İkinci hedefe gelince, onun operasyonu için detayları daha netleştirememişlerdi. Kadının günün ilerleyen saatlerinde özel bir toplantıya katılacağını biliyorlardı, ancak yeri veya saati öğrenememişlerdi. Riskli bir eylem olmasına karşın, demir sıcakken dövmeleri gerektiğini ve her iki hedefe de tek bir günde saldırıp yok etmeleri gerektiğini biliyorlardı. Toplantı devam ederken genç adam arada kendi önerilerini sunuyordu; çok azı destek görüyor olsa da önerilerinden bazıları sert bakışlarla, bazıları da takılgan şakalarla karşılanıyordu. Bu durum insanlarla ortak bir amacı paylaşarak bir dayanışma sezgisi duymasına yol açıyordu, hepsiyle ortak bir hedefte birleştiğini bilmek gerçekten özeldi. Operasyonlarının tüm ayrıntı ve detaylarını gözden geçirmeleri, hiçbir şeyin gözden kaçırılmadığına kesin gözüyle bakabilmek için her yönünden kontrol etmeleri ve çizilen planları iki kez kontrol etmeleri birkaç saat daha sürmüştü. Herkes; planlarının lojistiğini, eylemlerinin risklerini veya ödüllerini ve yakalanmaları durumunda karşılaşacakları sonuçları tartışırken havadaki gerginliği sezebiliyordu. Toplantı sona ererken, grup lideri genç adama dönerek herhangi bir sorusu olup olmadığını sormuştu. Kısa bir an için duraksadı genç adam, sonra operasyondaki rolünün ne olacağını sordu. Callante ona gülümsedi, elini yeni üyelerinin omzuna koyarak:
"Görevimizi yerine getirirken herhangi bir soruna karşı bize göz kulak olacak biri gerekiyor bize. Sana bu konuda güvenebilir miyiz?" diyerek görevin gözcüsü olduğunu ortaya koydu. Genç adam kafasını onaylarcasına sallayarak yanıt verdi; gurur ve korku duyguları bir diğerine karışıp, omuzlarında ağırlıklarını bırakarak başından aşağı dökülmüştü sanki. Gün gelmişti işte. Suikast günü hızla yaklaşıyordu ve Fabio Flores Callante'nin en umut veren gözde öğrencisi olarak genç adam bunun bir parçası olacaktı. Güneş batmaya başladığında, sonunda toplantılarını bitirmişler ve her üye büyük güne hazırlanmak için kendi yoluna gitmişti. Toplantıdan ayrılırken adam tedirginlik yaşamaktan kendini alamamıştı. Planladıklarının ne denli tehlikeli ve yasa dışı olduğunu biliyordu ama Callante'nin de kendi nedenleri olduğunu biliyordu. Karanlıktan aydınlığa yavaş yavaş varmaya başlayan Londra sokakları boyunca, ara sokaktan çıktığından beri grubun ve kendisinin geleceği üzerine düşünmeye başlamıştı. Görevlerinde başarılı olacaklar mı yoksa suçlarından dolayı yakalanıp cezalandırılacaklar mıydı, bunu yalnızca zaman söyleyebilirdi. Tüm usu ve düşünceleri daha yaklaşmakta olan görevle dolu olan genç adam, kendini habersizce evinin kapısına doğru yürürken bulmuştu. Neler olacağını; geleceğin kendileri, sonraki kurbanları ve genel olarak Büyücedünya için ne getireceğine kaygılanmadan edemedi... Planları özenle, yeteneklerinin deneyimiyle tasarlanmıştı ve yürüdükleri yolda sonucu ne olursa olsun görevi başarısız olmadan yerine getirmeye hazırlardı.
Yalnız, kuşkulanmaktan kendini alamıyordu ama...
Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 10