Büyücedünya RPG

İngiltere Büyücedünyası => Hogwarts Ekspresi => 1865-1866 Eğitim Öğretim Yılı => Konuyu başlatan: Locomotor - 14 Kasım, 2021 22:53:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Başlık: III. Kompartıman
Gönderen: Locomotor - 14 Kasım, 2021 22:53:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Sıradan bir kompartımandır.
Başlık: Ynt: III. Kompartıman
Gönderen: Lorraine Briar Lacroix - 18 Kasım, 2021 23:47:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Nefret ettiği yaz bitmiş korktuğu eylül ayı gelmişti. Hogwarts’a dönecek olması en ufak bir heyecan kırıntısına bile sebep olamıyordu kızın içinde. Okula dönmeyi hiç mi hiç istemiyordu. Yazdan kurtulduğu için mutluydu ama yazın bitiminin okula açılıyor olması üzüyordu kızı. Ne diye uzun üç aylık tatil yaza konuluyordu anlamıyordu. Kış ve sonbahar gibi mükemmel iki mevsimi okulda geçirecek olması her zaman olduğu gibi sinirini bozuyordu.

Kardeşlerinin kendisinden uzaklaştığını ve trene doğru ilerlediğini fark etmeyen genç kız kendisini duraklarken bulmuştu. Trene binmeyi hiç mi hiç istemiyordu. Çevresinde gördüğü her tanıdık yüz onu geriyor geri adım atmak istemesine sebep oluyordu. Yeni bir yıla asla hazır değildi.

Kendi binasından birkaç kişi yanına geldiğinde kardeşlerinin arkasında kaldığını ve onca kişinin ortasında bir aptal gibi trene bakarak durduğunu fark etti. Gözleri biraz kardeşlerini aradı ama en sonunda trene bindiğinde onları bulma kararı aldı. Hem hiç konuşmadan gitse ayıp olurdu herhalde.

Etrafındakileri dinliyormuş gibi yapmaya başladı, arada kısa cevaplar da veriyordu. Ama bir anlam asla ifade etmeyen cevaplardı bunlar. Konuşma ne hakkındaysa onun hakkında düşünecek hali hiç yoktu. Kafası fazlasıyla doluydu. Zaten büyük ihtimalle kızın en sevmediği yaz ayını nasıl geçirdikleri hakkında konuşuyorlardı.

Sonunda konuşmaların azalması ve trene doğru ilerlenmesi ile bir iç çekti genç kız. Elindeki çatası dışındaki eşyaların trene yerleştirilmesi ardından trene açılan kapılardan birine ilerledi Ama iç çekmek için daha erkendi. Trene binmesi ile konuştuğu gruptan birisi durdurmuştu kızı.

“Bizimle otursana. Hem Matilda’yı bu yaz nerde gördüm inanamazsın. Tüm detayları konuşmamız lazım.”

Karşısındaki iki kızdan Hulda’yı dinlerken kendini gülümsemeye zorladı. Dedikodudan başka bir şey düşünemiyor muydu bu kız? Hulda'nın yanında onunla birlikte kızın söylediği şeye kahkahalarla gülen Mona’ya baktı biraz da. Hulda'dan bir farkı kalmamıştı artık onun da. İki kıza en sahte kahkahasını verdikten sonra konuştu Lorraine.

“Kardeşlerimin yanında olmayı  tercih ederim. Yine de sorduğun için çok teşekkürler.”

Yüzünde tutmaya çalıştı gülümsemenin yanaklarını uyuşturduğunu hissedebiliyordu artık. Daha fazla bu sahteliğe dayanamayacağını hisseden Lorraine, kızların arkasındaki Vito’ya gelişi güzel bir baş selamı verdikten sonra hızlıca treninin önünden arka kısımlarına doğru ilerledi.

Yanından her geçtiği kompartımanın içine bakarak hızlı adımlarla, yanından geçtiği kişilerin yüzüne bakmamak için elinden  gelen her şeyi yaparak ilerledi genç kız.
 
En sonunda kardeşlerinin olduğu kompartımanı bulmasıyla kapıyı açmış ve hızlığa içeri girmesinin ardından kapatmıştı. “Selam.” Bir kişinin kaplamasından daha fazla yeri kaplayan kardeşi Gaye'a kaşlarını çatarak baktı. Koltuğa tamamen yayılmış kardeşine bir tane patlatma isteğini bastırmak için elinden geleni yaptı. Ve derin bir nefes aldıktan sonra gördüğü bir boşluğa oturdu ve elindeki çantasından bir kitap çıkardı. Kitabı kucağına çantayı da yere koydu.

Kitaptan kafasını kaldırıp kardeşlerine baktığında Cecilia’nın dalgınlığı dikkatini çekmişti. Ama kızı yalnız bırakmanın en iyisi olduğu kararını aldı. En sonunda bazen insanın tek ihtiyacı olan kısa da olsa bir sürelik yalnızlıktı. Gaye’a döndü. Az önce anlayamamıştı ama o da uyuyor gibiydi. Rosalind’e baktı son olarak. Konuşmak istese tek seçeneği o gibiydi. Konuşmaya fazlasıyla ihtiyacı vardı aslında. Ama Hulda ile olan karşılaşması neredeyse tüm enerjisini alıp götürmüştü.

Komik olansa konuşmaya ihtiyacı olmasının sebebi de onlarla karşılaşmasıydı. Hayatında hiç bu kadar gerçekçi yalanlar söyleyen birileri ile karşılaşmamıştı. Arkadaş kelimesini fazlasıyla kolayca kullanan bu yalancılar her defasında arkadaşı olduklarını iddia ediyorlardı. Sinirini bozuyordu bu durum artık. Sadece konuştuğu kişilerin saçma iddialarına inandığından daha önce çok kalbî kırılmıştı. Ama o kadar gerçekçiydi ki yalanları inanmak istiyordu onlara. Gerçek olsun istiyordu her şey.

Kafasını kitabına çevirdiğinde çok severek aldığı bu kitabı bile okuyacak halinin olmadığını fark etti genç kız. Gözlerini kitabın sayfalarından öylesine gezdiriyordu sadece. Okuyordu aslında ama kelimelerin sanki hiçbir anlamı yoktu. Bir paragrafı anlamak için verdiği uzun çabasının ardından vazgeçti. Olmuyordu. Aptal olmak en sonunda çözümü olan bir şey değildi. Kabullenmek gerekti bir noktada.

Kitabını fazla ilerleyemediği için kaldığı yeri işaretleyemeye uğraşmadan çantasının içine geri koydu. Camdan dışarı baktı biraz. Yan kompartımanlardan ve koridordan gelen kahkahalar sinirlerini bozuyordu kızın. Ne bu kadar komik olabilirdi? Kulaklarını kapatmamak işin kendisini zor tutuyordu. Gaye'ın neden uyduğunu şimdi anlıyordu işte. İşkence gibi uzun geçen bu yolun ne kadarını hatırlarsa kişi o kadar iyiydi.

Arkasına yaslandı ve yolun geri kalanını uyuyarak geçirmeyi umarak gözlerini kapadı Lorraine.[/justify]
Başlık: Ynt: III. Kompartıman
Gönderen: Cecilia Mae Lacroix - 19 Kasım, 2021 12:35:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
İnsanlar bütünü dışarıda gördü, görmek istedikleri biçimde, bakabildikleri kadar ve canları istediğince. Dört kız kardeşin ailesiyle ettiği sessiz sakin veda ve her birinin yüzlerini süsleyen hafif korkuyla karışmış bıkkınlık, etraflarına ailelerinden uzaklaşmanın sıkıntısı ve belki de özlem olarak yansıdı, en küçük olanlarının yarıya inmiş göz kapakları okulda karşılaşacağı insanların korkusuyla geçirdiği uykusuz gecenin hediyesi değil de, öylesine bir hareketmiş gibi algılandı. Onun büyüğü olan Cecilia ise insanları izleyerek bir önceki gece sabahlamasının mantığına nasıl yattığını sorguluyordu; tarttığı terazide dört saatlik enerjiye nasıl baskın geldiğini merak ediyordu.

Trenin düdüğü acele etmelerini hatırlatırken ironik bir şekilde aralarında en enerjik olanlarını, bir önceki gecesini korkarak değil de çıkaracağı kaosları, gerçekleştireceği katliamları hayal ederek geçiren Rosalind'in peşine takıldı uykusuz ikili, kendi melodramasında kaybolmuş Lorraine'i geride bıraktılar.

Uykusuz olduğunuzda dünya sisler altında bir labirenttir, düşmanın dosta karıştığı bir savaş alanıdır. Düşünceleriniz bile kulağınızın dibinde emanet gazetesinin son sayısını satmak isteyen çocuk işçiler gibidir; beyniniz Londra'nın gün ışığında gizlediği en karamsar köşelerini halka açtığı geceler gibi size gösterir bütün düşüncelerinizi ve bağırdığı hiçbir manşet iç açıcı ya da umutlu değildir. "En İyi Arkadaşını Kaybettin!" "Hiçbir İşe Yaramıyorsun" "Başka Biri Olman Gerekmiyor Muydu?"

Kızarmış gözlerini ovuşturdu Cecilia ve Cumartesi sabahı gazetesini öfkeyle yere fırlatan, "Safsata! Tamamen safsata!" bağırışıyla hafta sonunun açılışını sağlayan babasını taklit ederek kovmaya çalıştı düşüncelerini; beyninin sınırlarına ittiğini, kaba sözlerini kullanarak kovaladığını hayal etti.

Kompartımana ulaştıklarını ancak açılalı kayda değer bir süre geçmişe benzeyen kapısına bodoslama girdiğinde fark etti genç kız, Rosalind'in pis kahkahasına kaşlarını çatarak karşılık verdi. "Kahve," diye homurdandı kendini cam kenarına atarken, "koyu, çok koyu kahve. Bir de bisküvi. Ama kahve." Kelime haznesi enerjisini unuttuğu yerde kalmıştı.

Gözleri yeniden boşluğa dalmadan ve oksijen israfı olduğuna kesin kanaat getirmeden önce son dikkat ettiği Gaye'nin koltuğa oturamadan kendini uykuya teslim eden simasıydı; kız kardeşi hayran olunası bir hızla horlamaya başlar ve ailenin gururu kıçını dikerken içgüdülerinin ipleri ele almasına ve ona, hedefe tam oturan bir tokat attırmalarına izin verdi.

O yaz komşularından birine (Mrs Crawford'a) ünlü bir doktorun oğlu, kendini aç bıraktığı şikayetiyle çağırılmış, kadının gerekçelerini dinledikten sonra koyduğu, etraflıca düşünüldüğü hiç şüphe götürülmez, deli teşhisiyle tımarhaneye kapattırmıştı. Kadından son haber aldıklarında bahçede amaçsızca gezdiği, biri ağzına tıkmadıkça hiçbir şey yemediği söylenmişti. "Yazık, çok yazık," demişti bir başka komşu, "daha geçen gün onunla oturmuştum, satranç oynatmaya çalışmıştım. Yok. Hiçbir şeyle ilgilenmeye niyeti yok gibiydi."

Cecilia Mrs Crawford'u çok severdi; onu iyi tanırdı da, kendini aç bırakmasının gerçek sebebinin intihara kalkışmayacak kadar aile onuruna değer vermesi olduğunu bilecek kadar iyi. Kadının tek isteği ailesinin göstereceği biraz dikkatti, varlığını hissedeceği azıcık sevgiydi. Çünkü o da keşfetmişti ki insanlar yalnızca ölmekte olduğunuzu düşündüklerinde bütün dikkatlerini size verirdi; son defa olduğunu zannettikleri gün gerçekten bakar, gerçekten görürlerdi.

Belki de ihtiyacı olan şey bir girişimdi; ölebilirdi, ölmek isterdi; ama başarısız olsa da elinde olacak ufak bir çaba, hayatıyla oynayacağı bir kumardı. Hataları yüzyıllara yayılan hayatlarınkini toplamış gibi hissediyordu, kimse onun kadar hatalı, onun kadar yanlış olamazdı; o insanların silinip gitmesine izin vermiş, gördüklerini paylaşmamaya aptalca bir ant içmişti. Evet evet, intihar etmeliydi, her türlü kaybedeceği, her türlü kazanacağı bu savaşa girmeliydi. Pek asil değildi belki; ne olmuştu yani? Kardeşlerinde ufak travmalar da bırakabilirdi; olsun, karakterleri sağlamlaşırdı, hem belki ona katılır, alt kata inecekleri kesin olan yolculukta birkaç kızgın yol arkadaşı olurlardı.

Bencilceydi, hem de nasıl bencilceydi, ama ölümün güzel yanı da bir kere gittiğinde hiçbir şeyin önemli olmaması değil miydi? Sen orada olmayacaktın nasıl olsa, hayat bitecekti o noktada. Cennet ve cehennem var mı bilinmezdi, Tanrı büyük ihtimalle koyunları sıraya sokan bir imgeydi, düşüncelerin duracak, hiçbir zaman sona ermediği söylenen varlığın senin için sona erecekti. Enerjin cesedinden çıkarak sonsuzluğa ulaşacak ama sen bunun farkında olamayacak kadar uzaklaşmış olacaktın bütün kavramlardan, huzur dolu bir sessizliğe, özgür bir hiçliğe kavuşacaktın. Ölüm bir rüya gibiydi.

Göz bebekleri büyüdü ve kaşları kalktı; çöktüğü koltukta dikilirken bakışları pencerenin üzerinde dolanmaya, onu açma, atlama yolu bulmaya çalıştı. Kaptırıp gitmişti, düşünceleri onu ikna eder ve gazlarken geri kalan bütün sesleri bastırıyordu, uykusuzdu, düzgün düşünemiyordu. İntihar edecekti. Bunu gerçekten istiyordu. Neredeyse ölmeyi istediği kadar, neredeyse yeniden yaşamayı istediği kadar istiyordu.

Pencere açıldı. Dışarıda rüzgar bütün gücüyle esiyordu; ama onu durdurmayan, teşvik eden bir rüzgardı bu; atlamasını söylüyordu sanki, o düşüncelerinde kaybolmuşken hareket eden trenden atlamalı ve yine aynı boşlukta kompartımana binen Lorraine'le beraber sayısı üçe çıkan izleyicilerine aldırmadan ölmeliydi. İki. İzleyicilerinin sayısı ikiydi, çünkü Rosalind, hayatı boyunca sona ereceği anı hayal eden Rosalind, pencereye tırmanıyordu, onunla beraber atlayacaktı.

Lorraine artık kulaklarının uğultusundan ziyade havanın çığlığında boğulan bir şeyler söyledi, onları durdurmaya bile yeltendi. Gaye uyuyordu. Cecilia ablasının gözlerine baktı ve aradığı her neyse onu gördü; atladı.

Öldüm Mü 1d10 : 1, total 1
Başlık: Ynt: III. Kompartıman
Gönderen: Rosalind Faith Lacroix - 19 Kasım, 2021 14:48:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Londra o gün kasvetliydi her zamankinden, sisli ve sanki her daim orada olduğu bilinen büyü varlığını daha da bir kuvvetli hissettiriyordu. 1 Eylül en az kutsal bayramlar kadar önemliydi Britanya büyücüleri için, her şeyden daha çok sevdikleri çocuklarını büyünün adabını ve inceliklerini öğrenmeleri için Hogwarts denilen okula uğurlayacaklardı uzun bir süre geri dönmemek üzere; oradan mezun olduklarında ise yegâne topluluklarına yaraşır bireyler olacaktı her biri. Birkaç hafta önce gerçekleşen Mag Mell kıyımından olsa gerek Peron Dokuz Üç-Çeyrek’e alışılmışın dışında bir kalabalık hâkimdi, başlarına bir şey gelir korkusundan olsa gerek hiçbir aile çocuklarını yalnız bırakmaya cesaret edememişti ancak Rosalind ve kız kardeşleri bu kategoriye dâhil olamamıştı ne yazık ki.

Rose, ailesinin ilgisizliğine alışmıştı, hatta bağımsızlığına düşkün yanının işine geliyor bile denebilirdi, istediği saatte istediği eylemi gerçekleştirebilmesini sağlıyordu bu ihmalkârlıkları, bir gün başına bir iş gelecek olsa bile değerdi.

İtmekten yorulduğu bavul arabasını peronda önüne çıkan ilk arkadaşına kitledi bir takım duygusal sömürü içeren cümleler silsilesi ile; edindiği bir alışkanlıktan dolayı yolda karşılaştığı arkadaşı sayılabilecek insanlara selam vermeyi de ihmal etmiyordu, öyle aşırı geniş bir arkadaş çevresine sahip olmasa da lazım olduğunda işine yarayacak insanları elinin altında tutmaya özen göstermeyi öğrenmişti.

Lokomotifin buharlı düdüğü öttüğü sırada artık kendilerine bir yer bulmanın zamanı geldiğine kanaat getirdi Rose, ona kurbağa kartı koleksiyonunu gösteren çocuk ile vedalaştı ve tam kız kardeşlerini bulmak için etrafına bakınacaktı ki onların –en azından Gaye ve Cecilia’nın- peşinden geldiğini fark etti. Şaşkınlığına engel olamamıştı, tanıdığı Cecilia ona mutlaka çıkışırdı bu kadar oyalandığı için, genç kızın üstünde uykusuzluğun da ötesinde bir durgunluk vardı o gün.

Kompartımanlar arasında ilerlediler, insanların yürümeyi beceremediği sıkışık alanlardan nefret ederdi Rosalind, bu yüzden olabildiğince çabuk bir yere geçmek ve varış noktalarına ulaşana kadar kafasını yasladığı camdan kaldırmamayı arzuluyordu. Üçüncü kompartımana ulaştıklarında sonlandı arayışları, genç kız hemen bir yere kurulurken transta gibi hareket eden kız kardeşinin kapıdan geçerken tökezlemesine kahkaha atmadan duramamıştı.

En küçük kardeşleri Gaye, akıl almaz bir hızla uykuya dalmıştı, Rosalind her zaman onun bu yeteneğine hayran olmuştu, kendisinin uykuyla arası pek yoktu nihayetinde; az sonra ablaları Lorraine de aralarına katılmış ve dörtlü tamamlanmıştı.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu kumral saçlı kız, belki bir saat bile olmamıştı tren harekete geçeli, ancak dışarıdan bakan bir gözlemci rahatlıkla kompartımandaki kızların kafasını kurcalayan meseleler olduğunu anlayabilirdi. Gaye en küçükleri ve en mantıklılarıydı, hiçbir şeyle uğraşmamak için uyumayı seçmişti; Lorraine en büyükleri ve en olgunlarıydı, düşüncelerini uzaklaştırmak için sevdiği bir kitaba gömülebilmek için çabalayıp duruyordu; geriye Cecilia ve kendisi kalıyordu, en zeki, en asi… Rosalind, genç kızı harekete geçiren neydi bilmiyordu ancak ilk kez pencereye davrandığında amacını anlamıştı. Kaçmak, kurtulmak, özgür olmak istiyordu ya da bunların hiçbirini istemiyordu fakat sebebi her neyse oldukça haklıydı.

Hayatları mükemmeldi çoğu insana göre, onları seven bir aileleri vardı, hiçbir zaman yoksulluk nedir öğrenmemişlerdi, her istediklerini elde etmişlerdi… Dolayısıyla kimse madalyonun öteki yüzünde ne olduğunu öğrenemeyecekti, Rosalind pencereyi sonuna kadar açan kız kardeşine son bir kez gülümsedi ve hemen peşinden atladı…
[/justify]

öldüm mü 1d10 : 5, total 5
Başlık: Ynt: III. Kompartıman
Gönderen: Lorraine Briar Lacroix - 19 Kasım, 2021 15:08:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Uyuyamamıştı. İçinde saçma bir huzursuzluk vardı kızın. Saçma bir acı vardı yüreğinde sanki kalbi sıkışmış gibiydi. Evde olduğu gibi sıkışmış hissediyordu ama artık katlanılmaz bir hale gelmişti bu his. Diğer hislerini algılarını kapatmıştı. Kafasını dizlerine doğru eğdi bir müddet. Kollarını kulaklarına doğru götürüp o sinirlerini bozan kahkaha seslerini kapatmaya çalıştı. Ya birileri boğazları yırtılırcasına kahkaha atıyordu ya da kız olmayan sesler de duymaya başlamıştı artık. Rahatlamaya çalıştı. Sesleri kapatmayı, kafasını biraz da olsa rahatlatmayı denedi. Ama hiçbir şey değişmemişti. 

Sadece birkaç dakika öyle durduğuna yemin edebilirdi. Fakat kafasını geri kaldırdığındaki manzara daha uzun bir süre geçtiğine işaret ediyor gibiydi. Ne olduğunu anlayamamıştı başta. Cam bu soğukta niye açıktı. Soğuk havayı soluduğunda sızlayan burnu kompartımanın sıcak olması gibi bir sebepten açıldığına işaret etmiyordu. Donmak mı istiyorlardı?

Ölmek mi istiyorlardı?

Ama neden? Neden şimdi? Neden olmasın?

Konuşmaya çalıştı, yapmayın demeye. Ama sözler istediği gibi çıkmıyordu bir türlü. İstediği cümleler dökülse dudaklarından bir şey değişir miydi? Onu dinliyorlar mıydı sanki? Son bir güçle kızları durdurmayı bile denemişti. Başarılı olamayacağı belliydi oysa. Peki başarmayı gerçekten istiyor muydu ki? Onları durdurmayı gerçekten istiyor muydu? Kendisine şimdiye kadar acıdan başka bir şey getirmeyen bu hayat yaşama değer miydi?

Çektikleri zulme dur demeye çalışan kayıp ruhların yolculuklarına engel olmak ne kadar doğruydu?

Dedikodu havasında olsa bugün atlamaya yeltendiklerini bile göremeyecekti. Yeltenmek denemezdi tabii artık buna. Çoktan tırmanmışlardı pencereye. Bu noktada atladılar demek yanlış olmazdı herhalde. Acaba uzunca bir süredir hissettiği o boşluğun sebebi bugün olacaklar mıydı? Kalbinin sıkışmasının, boğuluyor gibi olmasının sebebi yaklaşanı hissetmiş olması mıydı? Kardeşlerinin yokluğu ile oluşacak boşluğa mı hazırlıyordu Tanrı denen varlık onu? Kim bilir belki bedenini ruhunun yokluğuyla gelecek boşluğa hazırlıyordu?

Sahi yaşamak için bir sebebi var mıydı? Yoktu. 

Atlamak için önünde bir yol açılmışken onu durduran neydi? Bitmek tükenmek bilmeyen umudu onu karanlıklardan çıkarmayı başarabilmiş miydi? Hayal dünyasının içine her atlayışında, kendini sadece oradayken mutlu buluyor olmasına rağmen çıkmak zorunda kalmıyor muydu oradan? Her şeyi düzeltmek, hayatını düzene sokmak için en sonunda çoktan geç kalmıştı. Denemenin, çabalamanın bir anlamı var mıydı artık?

Uzun zamandır her şeyin sonlanmasını diliyordu. Neden harekete geçmiyordu ki? Her şeyi düzeltmeye çalışmaktan daha kolaydı bu. Hem her zaman kolay yolu seçen biri olmuştu, alışık olduğu kolay yolu seçmek onun için en mantıklısıydı. Bedensel olarak yapacağı iş kolaydı. Atlayacaktı ve her şey bitecekti. Zihinsel olarak da zaten uzun zamandır hazırdı sona gelmeye. Her şeyi sonlandırmak, atlamak ve ecelin onu kucağına almasına izin vermek. Cehennem varsa oraya gideceğine emindi ama bu umurunda değildi. Cennet onun gibi bir yılan için seçenek değildi.

Kardeşleri birbirlerine bakarken aradıkları o son işareti bulmuş gibiydi. Ölüme giden yolda son bir işaret. Önce en genç olanı Cecilia atlamıştı. Sonra ise Rosalind. Son bir defa dönüp Gaye’a baktı Lorraine. Hala uyuyordu. Bu kadar şey yaşanırken uyuyabilmiş olmasına hayrandı. En iyisi buydu onun için, görmemek. Sonra öğrenmek. Dudaklarından dökülen son bir sözcükle atladı.

“Hoşçakal.”


Öldüm mü 1d10 : 5, total 5

[/justify]
Başlık: Ynt: III. Kompartıman
Gönderen: Rota Fortunae - 19 Kasım, 2021 22:20:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Düşerdi, herkes düşerdi zaman zaman; kimi hemen dirseklerini koyar kalkmaya çalışır, kimisi de  asırlarca vurmaz bile dip tanımıyla bildiği sert zemine, ikisi de normaldir. Bazıları da vardır ki düşmeyi seçer, onların dibi uzak değildir asla, kalkamazlar da vardıklarında. Bunlardandı üç kardeş de, sadece tek bir saniye sürmüştü düşüşleri. Dikkatle tutulsa zaman, belki biraz daha sürmüştür elbet, belki bir çeyrek daha; ama fark eder mi ki bu kadar yakınken sonları? Başkası için etmese de onlar için ediyordur bir ihtimal, ikinci bir nefese dahi yetmese bile değerli olmuştur her an.

'Bir - Tik... Tak...'

Bilemeyiz ve bilemeyeceğiz ne düşündüklerini o koskoca saniyelerinde. Bulmanın sevinciyle sarhoş muydular her ne arıyorlar ise; yoksa kuşku filizlenmiş, acı tomurcuklarını açmış mıydı 'son' gelmeden... Kaçış mıydı bu karar onlar için ve güvene kavuşacaklarını mı hissetmişlerdi, sabırsızlar mıydı toprağa kavuşmak için; yoksa hiç tatmadıkları bir yalnızlık içinde miydiler o değerli saniye yavaş yavaş tükenirken, kimseye duyuracak fırsatı bulamayacakları pişmanlık çığlıkları mı atıyorlardı beyinlerinin içinde...

'Bir - Tik... Tak...'

Kaderin çarkına soğuk ve acımasızdır der âlimler, fakat zamanın dişlileri de bir o kadar gaddardır, hele ki kendisini kandırmaya çalışanlara karşı. Dişlerini geçirir kurbanına ve kilitlenir; koparmaktır amacı onu hiçe sayıp sona ulaşmaya çalışanı. Üç kardeşin saniyesi de böyle sonsuz muydu acaba, bilemeyeceğiz. Neler geçmişti akıllarından, korkmuşlar mıydı, bilemeyeceğiz. Arkada bıraktıkları kardeşlerini sığdırmış mıydı saniyesine hiçbiri, hayal etmiş miydi bu travmayla hayatının alacağı şekli, bilemeyeceğiz. Hiçbirinin içinde kalan bir şey olmuş muydu, biri bile fark etmiş miydi savrulan bedenlerinin yanından hızla geçen elma ağaçlarını? Son bir elma yemiş olmayı dilemiş miydi, bilemeyeceğiz...

'Bir - Tik... Tak...'

Onlar için belki upuzun, adeta yaşadıkları ömre denkti o bir saniye; fakat başkası için nedir ki? Tek bir şey sığmaz bile, anca bir göz açıp kapamalık süre. Öyle de oldu. İçini nasıl doldurdularsa doldurdular ve tükendi saniyeleri. Sonrasında kapandı üç kardeşin gözleri, tekrar açılmamak üzere.

'Tik, tak, tik, tak, tik, tak...'