Büyücedünya RPG
İngiltere Büyücedünyası => Hogwarts Ekspresi => 1865-1866 Eğitim Öğretim Yılı => Konuyu başlatan: Locomotor - 14 Kasım, 2021 22:55:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
Sıradan bir kompartımandır.
-
[justify]"Onun nerede olduğunu biliyorum Gwyndolin. Hogwarts'ta."
Böyle söylemişti Cwénhild malum balodan önceki gün buluştuklarında. Okul açılmadan alması elzem olan bir kaç şeyi almak için Londra'ya dönmüştü. Çiçekçiye uğramış, yokluğunda işlerin pürüzsüz yürüyeceğinden emin olmuş ve Cwénhild ile buluşmuşlardı. Kızıl saçlı arkadaşı pek tedirgin görünüyordu o gün. Yüzünde uzun zamandır görmediği bir durgunluk ve bakışlarında dalgınlık vardı. Bir şeylerin ters olduğunu hemen anlamıştı ve sormuştu. İşte o zaman bu cevabı almıştı. Mirabelle! Yıllar önce, yavrucak doğduktan iki hafta kadar sonra Cwénhild onu bir yetimhaneye bırakmıştı. Hangi yetimhane olduğunu Gwyndolin'e söylememişti, zira Gwyndolin'in gidip onu o yetimhaneden alacağını adı gibi biliyordu. Çocuğu bıraktığını ve bir daha izini hiç bulamadığını söylemişti Gwyndolin'e. Arkadaşının bu kadar ruhsuz ve kalpsiz olabileceği gerçeği Gwyndolin'in kalbini çok kırmıştı. Bir tarafı onu asla affedemeyecekti belki. Bir tarafıysa Cwénhild'in bu kadar gaddar olamayacağına inanmak istemişti. Gaddarlık konusunda haklı çıkmıştı. Kadının anlattığına göre Mirabelle'in peşine bir gölge gibi takılmıştı Cwénhild. Her hareketinde onu izlemiş, tehlikelerden onu koruyabildiği kadar korumuştu. Fakat karşısına çıkmak söz konusu olunca hayatı boyunca yapmadığı bir şeyi yapmıştı. Korkmuştu.
Büyülü duvardan geçip trenin dumanıyla boyanmış, öğrencilerin ve onların velilerinin oluşturduğu kalabalığın arasında yürümeye başladı. Bavulu arkasında süzülerek kadını takip ediyor, bavulun üzerine oturmuş kedisi ise bütün bu gürültüye rağmen mışıl mışıl uyumayı başarabiliyordu. Gwyndolin ise, ilginç hissediyordu. Cwénhild ve Mirabelle ile ilgili öğrendikleri yüzünden kızıl saçlı seherbaza hala öfkeliydi. Kadının evini bir öfkeyle terk etmişti. Bir süre konuşmamak, bu durumu sindirmek ikisi içinde iyi olacaktı zira. Mirabelle, Gwyndolin'in eline doğmuştu. Annesi hamileliğini gizlemek için öyle çok uğraşmıştı ki, doğum için hastahaneye gitmek yerine Gwyndolin'e gelmişti. Mirabelle doğduğunda onu kucağına alan ilk insan Gwyndolin'di, adını koyan insan Gwyndolin'di ve Gwyndolin'in yüzü Mirabelle'in gördüğü ilk yüzdü. Bunlar önemli şeylerdi. Duygusal bir kadındı Gwyn, en ufak karıncaya bile yanlışlıkla basınca kendini kötü hissederdi saatlerce. Cwénhild böyle bir kadının elinden Mirabelle'i sorgusuz sualsiz almıştı, hiç bir şey söylemeden! Cwénhild'i affetmesi tam yedi ayını almıştı. Şimdi çıkmış çocuğun nerede olduğunu bildiğini ve ona göz kulak olmasını istemişti! Oldu!
Sessizce vagonlardan birine girdi. Kendisine sessiz sakin bir kompartıman buldu ve içeri daldı. Kedisini kucağına aldıktan sonra asasıyla bavulunu koltukların üzerindeki bölmeye yerleştirdi ve cam kenarına çöktü. Çocukların ve ailelerin yüzündeki korku ve çaresizlik bir tokat gibi yüzüne çarptı kadının. Geçen hafta olanlardan sonra herkes tedirgindi herkes korkuyordu. Gwyndolin, günlerce ağlamıştı. O kadar hayat, o kadar ruh, saçma sapan bir dava yüzünden heba olmuştu. Sayısız çocuk annesiz babasız bırakılmış, sayısız aile yıkılmış ve mutluluk uzun bir süre dönmemek üzere gitmişti diyarlardan. Cwénhild'ten de haber alamıyor oluşu onu daha da huzursuz ediyordu. Balo'ya gideceğini biliyordu, hatta bir davetiye de Gwyndolin için ayarlamıştı ama Gwyndolin o sıralar Hogwarts'ta Karanlık Ormanı çekip çevirmekle, oradaki sihirli yaratıklarla tanışmakla meşguldü. Gidemediği için kendini şanslı hissetti. O kan banyosunun içinde olmayı asla istemezdi. Fakat bir yandanda orada olmadığı için kendini suçlu hissediyordu. Belki birilerini kurtarabilirdi, birilerinin yarasını sarıp onları hastahaneye yetiştirebilirdi. Niçin böyle şeyler oluyor! diye düşündü. Bugünün güzel bir gün olması gerekiyordu. İçinin kıpır kıpır olması, Hogwarts'taki işine başlayacağı için yerinde duramıyor olması gerekiyordu. Lakin hissedebildiği tek şey yorgunluktu. Başını yavaşça cama dayadı. Öğrenciler yavaş yavaş trene biniyor, binenlerde kompartımanın yanından geçip gidiyordu. Kedisi kucağında kıpırdandı ve sırt üstü yatarak göbeğini Gwyndolin'e doğru çevirdi. Soğuk parmaklarını kedinin tüylü karnında gezdirmeye başladı Gwyndolin. En azından bir kişi mutlu. Tren görkemli bir şekilde öttü. Demirden vagonlar titremeye başladı. Öğrenciler trenin camlarından onlara el sallayan ailelerine el sallamaya başladı ve tren raylar üzerinde hareket etmeye başladı. Kendi okul yıllarını hatırladı. Cwénhild ile bu peronda nasıl koşuşturduklarını, vagonlar arasında gezerken nasıl mutlu olduklarını hatırladı. Mutluluk elbet bir gün geri gelecekti. Bir gün tekrar güneş doğacaktı ve insanların yüzlerine sıcak gülümsemeler oturacaktı. Lakin o gün bugün değildi bugün elem ve korkunun günüydü.
-
Bir saat önceden trene varan keskin çeneli, gözlerindeki hayat ışığının yerini karanlık almış olan büyücü bulduğu ilk boş kompartmana oturdu. Bavulunu yanına koyduktan sonra içinden bir dergi çıkardı. Rastgele sayfalarına göz gezdiriyordu. Ama aslında aklı tamamen başka bir yerdeydi. Cadı avında. “Ya bende baloya gitmiş olsaydım?” diye aklından geçirmeden edemiyordu. Onu düşünce havuzundan çıkartansa okula yeni başlamış, sesleri bile tahammül edilemez olan 1. sınıfların vagonunu işgal etmesiydi. Çocuklara dik dik bakmasına rağmen o laftan anlamaz bacaktan bitmeler Aldrik’e hala gülümsüyorlardı. En sonunda sinirli homurtular çıkaran Aldrik bavulunu alıp başka bir kompartımana gitmek için ordan ayrıldı.
Boş, kafasını dinleyebileceği bir vagon bulamayınca genç bir hanımefendinin oturduğu kompartmanın kapısını yavaşça tıklattı ve içeri girdi. “Eğerki izin verirseniz burada oturabilir miyim?” diye resmen sordu ve cadının cevabını beklemeden bavulunu yerleştirip oturdu.
-
[justify]Tıklatılan kapı onu içine düştüğü derin dehlizden çıkardı. Keskin çenesi yüzünün en belirgin özelliği olan adam kapıyı tıklattıktan sonra içeri girdi. Nezaketen oturup oturamayacağını sordu ancak cevap beklemeden bavulunu yerleştirdi ve akabinde oturdu. Öğrenci olamayacak kadar yaşlıydı. Bir profesör olmalıydı lakin Hogwarts'ta okurken tanıdığı profesörlerden yada son bir ayda okula gelen ve karşılaşıp tanıştığı profesörlerden değildi. Oturuşunu doğrulttu ve cama dayandığı için bozulmuş saçlarını düzeltti. "Ah, lütfen oturun, çekinmeyin. Ben Gwyndolin, Gwyndolin Lowell, bu yıl Sihirli Yaratıkların Bakımı dersini ben vereceğim." diye kendini tanıttı. Muhabbet etmek, yeni birilerini tanımak zihninde dolanan kara bulutları dağıtmasına yardımcı olabilirdi. Hem okula başlamadan iş arkadaşlarından biriyle tanışmak aradaki buzların daha çabuk kırılmasına ve iş hayatına daha kolay geçiş yapmasına sebep olurdu. Bakışlarını adama doğru iyice döndürdükten sonra sordu. "Ve sizde?"
-
Nazikçe kendini tanıtan Gwyndolin adlı yeni Sihirli Yaratıkların Bakımı Profesörünü göz ucuyla inceledikten sonra yüzüne gerçeğe çok benzer bir gülümseme kondurup o da kendini tanıttı: “Ben de Aldrik Solaris, İksir Profesörüyüm.” Yeni gelen profesöre yüz asmak olmaz diye düşündü ve konuşmaya devam etti. “Eminim ki Hogwarts’taki yeni hayatınızdan çok zevk alıcaksınız. Bir kaç yıldır burdayım ve bütün gün bomboş bir evde tek başına oturmaktan kesinlikle daha zevkli. Çoğu öğrenci şımarık ve sorumsuzdur ama aralarında sevilecek halde olanlar da var. Onlara ders öğretmek benim için sabır gerektiren bir zevk.” dedi ve sözünü şöyle bitirdi “Bu arada hangi binadansınız? Yüzünüz hafif tanıdık geliyor.”
-
[justify]Adının Aldrik olduğunu öğrendiği profesörün öğrenciler hakkında yaptığı yorum hoşuna gitmemişti. Yüzünde istemeden ciddi bir ifade belirdi. Bu işi sadece 'evde bomboş oturmaktan' daha zevkli olduğu için yapmamalıydı kimse. Yinede insanları ettikleri bir kaç söz yüzünden etiketlemeyecekti. Hiç bir zaman böyle yapmamıştı ve yapmayacaktı. "Çocuklar, hepsi birer mucize." dedi, bunu söylerken yüzünde bir gülümseme yavaş yavaş belirdi. "Şımarık, sorumsuz... onları nazik ve sorumluluk almaktan kaçınmayan yetişkinlere döndürmek bizim işimiz." diye ekledi. "Öğrencilik yıllarımda Hufflepuff binasındaydım. Vaktimin çoğunu karanlık ormanda geçirirdim o yüzden bir kaç arkadaşım dışında öğrencilik yıllarımda pek sosyalleşemediğim doğrudur. Eğer döneminizde bir Hufflepuff öğrencisinin sık sık binaya karanlık ormana girdiği için puan kaybettirdiğini hatırlıyorsanız muhtemelen o öğrenci bendim, hahaha." diye kıkırdadı ve sözü adama bıraktı.
-
Musallat olacak kimsesi kalmayınca yine kompartımanları gezinmeye karar veren kız, Profesör Solaris'in bir kadının yanında oturduğunu görünce adama sataşası gelmişti. Aman, şimdi flört mlört ederler, olamazdı böyle bir şey. Adamın huzurlu geçirdiği kısa süreyi burnundan getirmesi gerekiyordu! Yapmazsa çatlardı! Arka taraftan usul usul yanaştı ve istemeden de olsa biraç cümleye kulak misafiri oldu.
"Şımarık falan ayıp oluyor ya. He ama sevilecek halde olanlardan biri de benim değil mi profesör? Hatta en çok sevilecek olanı?" dedi adamın oturduğu yerin arkasından başını uzatarak. Sonra da otuz iki diş sırıttı, "İhihi, favorinizim değil mi? Hadi hadi, favoriniz olduğumu söyleyin. Beni ne kadar sevdiğinizi tüm dünya biliyor!"
Adam başta bir yalanlar gibi olunca Mirabelle sanki hayatının şokunu geçiriyormuş gibi dramatik şekilde kendini yere attı. "Aman tanrım! Ne demek favoriniz değilim?! Boşuna mı o zindanları defalarca patlattım?! Profesör Solaris, çok kalbim kırılıyor... Şu küçücük kalbim sanki çat diye tuzla buz oldu..." derken abartılı bir hüzne bürümüştü kendini. Sonunda profesör, mırın kırın ederek Mirabelle'in onun favorisi olduğunu reddetmediğini ima eden bir şeyler söyler gibi olunca, kendini attığı zeminden zıplayarak kalktı ve kıkırdadı. Dikkatini iksir profesöründen, pek de aşina olmadığı yüzün sahibine çevirdi, sıcak bir gülümseme verdi.
"Merhabaa! Ben Mirabelle Starlight, derslerinize girmek için sabırsızlanıyorum profesör! Çok tatlı birine benziyorsunuz, eminim öylesinizdir! Karanlık ormana girerek binaya puan kaybettirme görevini ben üstlendim sanırım, hehe."
-
Cadıyı nerden anımsadığını şimdi anlayan Aldrik “Ben de Hufflepuff’ta okudum. Büyük ihtimal sizi ordan anımsıyorum.” diyorduki sözü Aldrik’in en çok uğraştığı öğrencisi olan Starlight tarafından yarıda bölündü. Her ne kadar çoğu öğrenciye karşı bir duygu hissetmesede bu başını beladan çıkarmayan -evet çıkaramayan değil çıkarmayan- kız onu güldürmeyi başarabiliyordu. “Galiba bana öğrencilik yıllarımı hatırlatıyor.” diye düşünürdü hep Aldrik onun hakkında. Yine içten içe Aldrik’i güldürmeyi başaran Starlight, Aldrik tam hiç bir öğrencisinin favorisi olmadığını söyleyecekken abartılı bir oyunculukla -baya abartılı- isyan etti. Aldrik’te ciddiyetinden biraz ödün vererek “Tamam. En favori sensin Starlight” dedi.
Gözlerini ondan diğer profesöre çeviren Starlight yine ötmeye başlayıncaysa Aldrik yüzündeki gülümsemeyi gizleyerek onların arasındaki diyologu dinledi.
-
[justify]Profesörün sözü bir anda yarıda kesildi. İçeriye otuz iki diş gülümseyen bir enerji bombası giriş yapmıştı zira. Kızın profesörle olan muhabbeti çok sevimliydi. Adamcağızın kafasını güzel ütülüyordu. Bir drama oyuncusu gibi kendini yere atışı daha sonra yerden kalkışı falan... neşeli bir kızdı. Kesinlikle okulda görmek istediği öğrenci profiliydi hatta. Profesör Solaris kızın şirinliklerine dayanamayıp kıza istediği şeyi verdi. Adamın da yüzü gülüyordu. Bir anda neşe getirmişti kompartımana. Daha sonra o parlak gözler Gwyndolin'e döndü ve kız kendini tanıttı. Mirabelle?! diye fırladı düşünceleri bir anda. İstifini bozmadan kızı süzmeye başladı. Cwénhild'in anlattığı kıza benziyordu fiziksel olarak. Bu kız eline doğan o kız olabilir miydi? Muhtemelen. diye düşündü. Boğazını temizledi ve lafa girdi.
"Merhaba Mirabelle, o senin tatlılığın, gel otur yanıma tanıyalım bakalım görevimi üstlenen öğrenciyi!"
-
Sevimli profesörün sözüyle birlikte kadını ikiletmeden hemen yanına oturdu, tatlı tatlı gülümsedi. Profesör Solaris'in potansiyel flört geleceğini yıkmak? Başarılı! Tatlı bir profesörle tanışmak? Başarılı! Tatlı profesörle sohbet etme fırsatı? Elinde! Tam konuşmaya başlayacaktı ki kadının kucağındaki kediyi fark etti, yumuş yumuş oldu, tiz bir sesle 'Ayyy!' yaptı.
"Sevebilir miyim?" diye sorarak izin aldı, onay geldiği an kediyi sevgiye boğmaya başladı. Kedinin sevimliliğinden dolayı incelen sesiyle rastgele kelimelerle hayvana iltifat ediyor, canını yakmadan her yerini mıncırıyordu ve kedinin de pek şikayet eder bir hali yoktu zaten. O sırada kendi çantasında bir şeyler hareketlendi, ağzını kapatmadığı çantası birden açıldı ve yavru bir kedi kafasını dışarı çıkardı. Ah be Su İti, şimdi mi dışarı çıkasın tuttu?!
İki profesörün de gözleri Mirabelle'in çantasından çıkan minik kafaya dönünce kız mahcup bir şekilde güldü. Özellikle Profesör Solaris, tek kaşını kaldırmıştı ve açıklama bekliyordu. Çünkü yeni profesör bilmese de eski profesör, Mirabelle'in bir kedisi olmadığını biliyordu ve kız, okula bu kediyle ilgili bilgilendirme yapmamıştı. Okul bahçesinde bulup da 'Bu artık benim evladım!' dediği çok hayvan vardı, kurbağası Kurbik, salyangozu Zuzu (nerenin aksanı olduğu bilinmeyen bir aksanla okunmasına dikkat ediyor ve ZiüğZiüğ demeleri için insanları uyarıyordu) gibi birçok hayvan Mirabelle tarafından okulda sahiplenilmişti ama bu kedi ilkti, okul bahçesinde bulmadığı aşikardı.
"Ee... Şey... Belki Londra'da gezinirken annesiz bir kedicik bulmuş olabilir ya da olmayabilirim... Sonra kıyamayıp sahiplenmiş olabilir ya da olmayabilirim... Sonracığıma... Okulu bilgilendirmeyi unutmuş olabilir ya da olmayabilirim... Ama yemin ederim ki okula ulaştığımızda halledecektim! Cidden!" diyerek kendini açıklamaya çalıştı. O sırada Su İti, kızın çantasından büyük bir çaba göstererek çıktı ve Profesör Lowell'ın kedisinin yanına paytak paytak gitti, yattı, uyudu. Bu ihanetle Mirabelle'in ağzı açık kalmıştı, çantada uyumanın nesi vardı?!
Neyse ki Profesör Solaris'in Mirabelle'e fazladan tolerans göstermesi gibi güzel bir gerçek vardı ortada. Şimdilik adam tarafından ispiklenmeyeceğini bilmek kızı bir nebze olsun rahatlatmıştı. Tekrardan diğer profesöre döndü.
"Hehe... Şey... Sizin kedinizi sevmiş gibi duruyor..." dedi aynı mahcup gülümsemeyle.