Büyücedünya RPG
Dünya Ülkeleri => Mag Mell => Birleşik Krallık => Mag Mell - Bar => Konuyu başlatan: Theophilus Orion Lestrange - 15 Mart, 2022 22:45:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
Kemikleri titreten soğuk bir perşembe gecesi, evinde oturup sıcacık yatağında huzurlu bir uyku çekmek herkesin tercihi olurdu, fakat kalın paltosu ve sarı saçlarıyla sokağı adımlayan bu adam bir istisna gibi görünüyordu.
Bu gece de olduğu gibi Theophilus’un beyni uyumayı reddederdi zaman zaman. Bir Muggle gibi çaresizce dua ederdi Tanrı’ya uyumasına izin vermesi için ancak karşılıksız kalırdı duası çoğu zaman. Ve kendini sokaklarda bulmasının nedeni de buydu gecenin bir vaktinde.
Bir taraftan birkaç kadeh şarap içmek için uygun bir yer arıyordu çevresinde, bir taraftan da donmamak için hızlı adımlar atıyordu elinden geldiğince. Soğuk, uyuma isteğini çoktan söküp atmıştı.
"Sessiz bir yerde sabahlarım, uykudan daha çok dinlendirir beni,"" diye düşündü.
Neden uyuyamadığını bilmiyordu; her zaman berbat kâbuslar görmesi ya da bitmek bilmez pişmanlıkları değildi nedeni, o kadar da kasvetli bir adam değildi Theophilus. Yine de gece olmasını hiç istemiyordu. Nefret ederdi bu huyundan, insan dediğin uyurdu, bu basit bir zorunluluktu. Bu düşünce kendisine güçsüz, yaşĺı biriymiş gibi bakmasına neden oluyordu. Gerçekten ihtiyarlamış mıydı yoksa?
Sonunda aradığı yeri bulduğuna karar verdiğinde yarım saat geçmişti. Mag Mell Taverna'ydı barın ismi. Ağır adımlarla içeriye girdi kendine bir yer bulmak için.
-
[justify]Bir Perşembe gecesiydi.
Mag Mell’in, müşterilerine kapılarını kapamasına yarım saat vardı yalnızca. Gerçi, içerisi boştu, haftalar önce yapıyı onarmış ve tekrar insanlara açmış olmasına rağmen uğrayanı tek tüktü. Kapıya geleni “Bugün Perşembe değil, defol!” diye kovaladığı için de olabilirdi bunun nedeni tabii. Müşteri gelip gelmemesini umursamıyordu artık Isolde, bar boşken deneylerine odaklanacak vaktinin arttığını keşfetmişti, öyle ortadan kaybolmasına gerek de kalmıyordu. Malzemelerini karşılayabilmek içinse balodan aldığı hasarı bahane edip arttırmıştı içki fiyatlarını. Daha önce tavernaya bağımlı ettiği müşterilerini etkilememişti bu zam neyse ki, hayati ihtiyaçları haline gelmiş içkiler için ne kadar gerekiyorsa hazırdı pek çoğu vermeye. “Enayiler,” diyordu Isolde onlara. “İradesiz asalaklar.”
Kadehlerin sonuncusunu da yerine kaldırdığında hazırdı barı kapatmaya, bu saatte kimsenin kaldığını da düşünmüyordu, eğer kuytu bir yerde sızdıysa da ne acı, cüppesinden tuttuğu gibi dışarı fırlatırdı. Tam da o sırada -hep böyle olurdu zaten, Tanrı tesadüfleri severdi çünkü- barın kapısının açıldığını haber veren çanın sesini duydu. Elindeki kadehi bırakıp, menekşe rengi bakışlarını gelene çevirdi.
“Kapatıyoruz beyefendi, haftaya gelin.”
[/justify]
-
Henüz içeri birkaç adım atmışken kadın sesinin kendisine kapattıklarını söylediğini duydu. Etrafına baktığında barda kimsenin olmadığını görmüş olsa da o kadar yol gelmişken kemiklerini tir tir titreten ayaza geri dönmek istemiyordu Theophilus, ona hiçbir güç yaptıramazdı bunu. O şarabı içecekti.
Karşısındaki kadına baktı. Gevşek bir topuz yaptığı koyu renk saçları ve derin dekolteli siyah bir elbise vardı üzerinde, suratındaki ifade ise ilk yanlış hareketinde onu paramparça etmeye hazır gibi duruyordu. Eğer içkisini istiyorsa tatlı dil ile yaklaşması gerektiğine kanaat getirmişti. ]“Özür dillerim madam,” dedi mahcup bir ifadeyle. “Kapıda açık yazdığı için öylece girdim mekânınıza."
Kadın ne cevap verdi ne de ona bakma zahmetinde bulundu.
"Yine de," dedi Theophilus kadının nabzını ölçmek için es vererek. "Bir şeyler içip ısındıktan sonra kapatırsanız duacınız olurum."" Yapmacık bir kibarlık takınmıştı üzerine. Kadın bir süre süzdü onu sessizce, sonrasında hiçbir şey demeden tezgâhın altından tozlu bir şişe çıkardı.
Memnuniyetle gülümsedi adam. Bara yöneltti adımlarını, içkisiyse kristal bir kadehe doldurulmuştu çoktan. "Theophulis Orion Lestrange" "diyerek tanıttı kendini. “Misafirperverliğiniz için minnettar olduğumu ne kadar dile getirsem az, madam".”
-
[justify]Isolde misafirperverliğiyle ünlü biri sayılmazdı, hatta misafirperverlik sıfatına uyduğu bile söylenemezdi, müşterisinin bunun için ona teşekkür etmesi bir hakaret gibiydi adeta. Neyse ki alıngan biri değildi, eğer öyle olsaydı çoktan adamı kapı dışarı etmiș olurdu. Ve adam yağ çekmekte bu kadar iyiyken onu kovması için de bir sebebi yoktu, nihayetinde hala Perşembe gecesindelerdi.
Bir şişe șarap almak için tezgahın altına eğildiği sırada kendini tanıtmıştı adam. ‘Lestrange’ idi soy adı; Isolde hayatında bir Lestrange tanımıştı, o da yaptığı iksiri kendi yüzünde patlatmış ve ölmüştü. Tam bir enayiydi, Isolde zamanında onu güzel kazıklamıştı.
“Ee,” dedi, bara yaklaşan adama doldurduğu kadehlerden birini uzatırken. Loş ışıkta bile kendini belli eden yorgun bakışları vardı adamın, siyahların kadını oldukça aşinaydı kendisinin de sahip olduğu bu bakışlara, uykunun onun için bir lanet olduğunu söylüyordu. “Gecenin bu saatinde Mag Mell’e geldiysen anlatılacak bir hikayen vardır diye düşünüyorum, haksız mıyım?”
[/justify]
-
Kadının suratına baktı bir süre sorduğu soruyu düşünerek. Ne kadarını bilmek istiyordu ve ne kadarını bir yabancıyla paylaşmak güvenliydi? Peki, kendisi ne kadarını paylaşmak istiyordu? Yanıtlaması çok da zor sorular değildi bunlar, çoğu kişi üzerinde düşünmeden cevaplayabillirdi de fakat Theophilus onlardan biri değildi. Gerek mesleği gerekse kişiliğine bağlı olarak kendini açmadan önce detaylıca düşünürdü hep.
Kadınsa hâlâ yanıt bekleyen bakışlarla yüzüne bakıyordu adamın.
“Haksız değilsiniz tabii, benim yaşımda biri bu saate burda olmamalıydı. Ama... Uyumak kavramı pek bana göre değil sanırım. Kıvranıp duruyorum her gece unutulmuş olması gerekenleri hatırlıyorum, bir şüphe kaplıyor içimi... Uyursam ölecekmișim gibi geliyor”
Kendini bir yabancıya açmanın korktuğu kadar da garip bir his olmadığını düşünmeye başlamıştı.
Kadının, menekşe rengi gözlerine baktı doğrudan, alıșılmıșın dıșında koyu renk halkalar yer etmişti altlarında. Bakışında kendine yakın bir şey hissetti adam, çok samimi geldi kadın bir anda gözüne.
“Sizin de benden pek bir farkınız yok, sanırım.”
dedi, kan kırmızı renkli içkisinden bir yudum almadan önce.
-
[justify]Isolde sempatik bir mizaca sahip olmasa da empatikti, özellikle kendiyle bağdaştırabildiği insanlara karşı bir zaafı vardı. Karşısındaki kendinden yaşça küçük adamın bakışlarında da bunu görebiliyordu, yıpranmıştı pek çok açıdan. Kendisi gibi. Mag Mell gibi.
Tavernayı yeniden inşa etmişti, evet, ama eskisi gibi evinde hissetmiyordu burada. Kırmızı dekorunu menekşe rengi ile değiştirmişti, sonra o renk doğru gelmediği için maviyle sonra da yeşil ile. Şimdiyse, bir ressam fırçasının büyülü dokunuşlarından uzaktı, renkler uyumsuzca tuvale saçılmıştı. Aynı Isolde’nin zihninin içi gibi karmakarışıktı.
Adamın bir dikişte bitirdiği kadehini tazelerken “Pek, gece yarısı hayal kuranlardan olduğum söylenemez, ölü koyunları sayıyorum daha çok.” dedi samimi bir ses tonuyla. “Bir işe yarıyor mu diye sorun, tabii ki de hayır! Sadece zaman hızlı geçiyor…” İç çekti. “Her neyse, kendinizden bahsedin biraz Bay Lestrange, nasıl olsa gece uzun.”
[/justify]
-
"Kendimden bahsedeyim."
Bir yudum aldı içkisinden konuşmaya başlamadan önce.
“Evliydim, yani hala evliyim ama...” duraksadı adam, neden buradan baslamıştı ki anlatmaya? En büyük yarasından. Ufak bir huzur hissetse sızlamaya başlayandan. Theophilus’un tarzı değildi bu o hep en parlak zırhının ardında yücelterek bahsederdi kendinden.
Pişmanlık ve yas içermeyen sözcüklerle. Güven veriyordu insanların onu öyle tanıması ama asıl amacı güven değildi, üstünlüktü. Kusursuz olunca ilahi bir kibirle tepeden bakabillirdi diğerlerine ama onu öyle sinsice yapardı ki karşıdakine ittiraz hakkı tanımadam yavaş yavaş kabul ettirirdi üstünlüğünü.
Bunları düşününmek kendini bir şarlatan gibi hissetirdi adama. Oracıkta af dilemek istedi tanrıdan ama hızlıca vazgeçti bu isteğinden. Onun yerine karşısındaki siyah saçlı kadının gözlerine baktı.
“Onu koruyamadım, madam.”dedi iç çekerek ardından o günü anlatmaya başladı kadına, o günkü ufak çekişmelerinden, görevlerinde her şeyin ters gittiği andan, karısının yüzündeki ifadeden, koca bir yıldır o ifadenin nasıl göz kapağına kazındığından, kadın kadehine içki doldurdukça o da hayatını doldurdu onunkine.
“Umarım başınızı ağrıtmadım, sizin de anlatacak çok şeyiniz var gibi...”