16
Apples & Oranges / Vahşet Manşet
« : 05 Ekim, 2021 06:29:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]"Ben 54 yaşındayım diyorum!" diye çok düzgün tonlayarak konuştum yanımdaki yaşlı büyücünün omzuna kolumu atmış, adamın bana iyice yaklaşmasını sağlamıştım. Elimdeki düz iksir şişesini adamın göğsüne bir iki kere vurduktan sonra "İşte bu iksir sayesinde 20'li yaşlarımda gibi gözüküyorum. Japonya'dan Xia Zhon adındaki büyücü özel olarak sipariş edenlere yapıyor bu özel iksiri. 2 senedir kullanıyorum. Hiçbir etkisi yoktu ama geçen hafta bir anda 20 yaşlarımda buldum kendimi. Karımı boşadım, artık genç ve güzel bir kadınla birlikteyim. Seni de çok sevdiğim için söylüyorum ha! Normalde paylaşmak istemem ama yüzün nurlu senin cancağızım!" Diagon yolunda rastgele durdurmuş olduğum yaşlı büyücü ne kadar olduğunu sorduğunda "Normalde çok pahalıya aldım ama... Sana 30 galleon olur." dedim. Amca para kesesini çıkarıp elime tek tek 30 galleon saydığında altın kesesinin doluluğuna bakarak keşke daha fazla söyleseydim diye geçirdim içimden. Dışarıdan bakıldığında çok da zengin gözükmüyordu oysa ki. Neyse bir iksir şişesine su doldurmuştum sadece zaten. 30 galleon havadan kapmıştım. "Büyün bereketi olsuuun! Her attığın yerini bulsun büyü kardeşim!" lafları ile iksiri adamın ellerine bırakıp parayı da iç cebime attıktan sonra adamın omzundan kolumu çekip reveransı çaktım. Hafif yürür, hafif de seker bir şekilde Diagon yolunda ilerlemeye başladım.
Öğle vakitleriydi. İngilizler daha farklı insanlar ya. Amerika'dan daha farklı bir yer burası. Kelimeler bile farklı. No-maj'lere Muggle diyorlar mesela. Değişik yani. Yine de alıştım sayılır. Tanıştığım kişilere kafama taktığım dandik şapkayı çıkarıp selam veriyor, bu sırada da ıslık çalıyordum. Burada baston kullanmayı çok seviyorlar. Hatta asalarını bastonların içine monte ediyorlar. Öyle bir işe girişmedim tabi, ben daha çok belimde taşıyorum benim emektarı. Yine de bir baston alıp sağa sola çevirerek eğleniyorum kendi kendime. Tam Knockturn yoluna döneceğim yerin biraz ötesinde bacaklarında Gelecek Postası tutan baykuşlar dikkatimi çekince yolumu uzatıp yanlarına gittim. Daha demin yaşlı amcadan çırptığım galleonlardan ödemesini yapıp baykuşlardan gazete aldım. Sonra da sevgili arkadaşım, kardeşim, manitam Cornelia'nın dükkanına doğru hala zıp zıp bir şekilde ilerlemeye başladım. Diagon yolunun açık ve güneşli havası ben ilerledikçe kayboldu. Siyah beyaza yakın bir havaya büründü çevre. Tüm dükkanlar karanlıklaştı ve yollar daraldı. Diagon yolunda cıvıl cıvıl olan insanlar burada daha ucubeleşmeye, garip bir hale büründüler. Ben yine de neşemi bırakmıyor, geçen herkese aynı içtenlikle selam veriyordum şapkamı çıkarıp. Yolun kenarında oturmuş şarap içen, kel kafalı büyücünün yanına gelip cebimden 10 galleonu eline saydım çevreye bakınarak. Sonra adama dönerek "Bak." dedim yüzümde acı bir gülümsemeyle. "İkinci verdiğimi de şuna-" elindeki şarabı kafamla işaret ettim "-verdiğini öğrenmiş Blaze. Dükkanın içinde 4 kur kovaladı beni." Sol kolumu sıyırıp iyileşmekte olan hançer yarasını gösterdim. "Çaldırdığını söylemiştim, sen mi söyledin gerçeği? Sana fazla tolerans gösterdiğimi söyledi." Adam baktı yaraya mutsuz bir şekilde. Havasında değildi belli ki. "Etme zaten yardım!" diye hırladı. "Bırak ölüp gideyim. Hak ettiğim bu benim." Şarabını diktiğinde şişeyi yakalayıp aldım elinden. Gülümsemem iyice acı bir hal almıştı. "Saçmalama." dedim. İyi bir şeyler söylemek istiyordum aslında ama sarhoştu. Ne desem nafileydi yani. "Hadi gel." dedikten sonra bastonumu koluma asıp kolundan yakaladım adamı. O da hafif ağlamaklı bir şekilde kalktı ayağa. Kolunu omzuma atıp yürümeye başladım. Yamuk bir ağızla "Eskiden beni görseydin Gabriel!" diyordu. Evet, kendimi Gabriel diye tanıtıyordum buradakilere. Başmeleklerden birinin adı, hoşuma gitmişti. "Sihir Bakanını eğittim ben, Hogwarts'ta herkes önümde eğilir, öğretmemi isterdi. Reddederdim." Gözlerimi devirdim. "Uydur anasını satayım." dedim dalga geçerek. "İnanma bana! Sen de inanma! Zaten ben ölmüşüm bitmişim! Ver şunu!" Ondan uzakta, elimde tuttuğum şarap şişesine hamle yaptığında kaçırdım elimi. "Yap-ma. Yap-ma!" diye vücudumla diğer tarafta durması için ittirdim düzgün yürüyemeyen adamı.
Birlikte sendeleye sendeleye Cornelia'nın dükkana ulaştık. Kapı açılınca bir zile vurup geldiğimizi Cornelia'ya haber verirken ben de çevredeki rehin eşyalara çarpmamaya çalışarak biraz ilerideki koltuğa fırlattım yanımda getirdiğim adamı. Kendini tezek çuvalı gibi bırakınca toz kaldırdı tabi ki. Adam ciğeri sökülür gibi öksürürken, ben de minik ve kuru öksürüklerimle düetine katıldım. Yine zıplaya zıplaya arka tarafa geçtim dükkanın. Cornelia'nın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra etrafımda dönerek yoluma devam edip çirkin bir bardağa su doldurmak için arkadaki mutfağa yürüdüm. Elimdeki şarap şişesini tezgaha sallayıp "Şu yeni çocuk vardı ya." diye anlatmaya başladım su doldururken. "Geçen sekizlerde gördüğümüz dokuzuncu çocuk." Sekiz tane oldukları için sekizler lakabını taktığımız sokak çocuğu çetesinden bahsediyordum. "Ona da Hogwarts mektubu gelmiş." Çocukların Hogwarts ihtiyaçlarını karşılıyorduk hibe olarak. Okuyup bir yere gelsinler de bizim gibi acı çekmesinler düşüncesiyle. Bana kalırsa kızlar fazla romantik davranıyordu bu konuda. Bu kadar idealist olmaya gerek yoktu. Hepimiz birleşip tek vurgun yapsak, zaten elimizdeydi tüm sokaklar ama... İşte. Öyle bir plan yapmaya da deli gibi üşeniyorum. Bardağı girişte ayı gibi yatan adama götürüp eline tutuşturdum. "İç hadi." dedikten sonra elini de ağzına götürdüm.
Adam üstüne döke döke içerken ben de gidip masanın tekine yerleşip satın aldığım gazeteyi çıkardım iç cebimden. Gazeteyi açıp ayaklarımı masanın üstüne koydum ve keyifle mırıldanarak okumaya başladım. Sandalyede iyice yayıldığımda Cornelia gelip masanın üstünde duran ayaklarımı ittirince "Hmm.." diye bir ses çıkararak daha demin kirli ayakkabılarımı koyduğum yere gazeteyi koyarak "Dinle." dedim Cornelia'ya. "Yirmi Sekiz Temmuzda Gelecez Postası'nda oldukça sükse -sükse ne demek be- yapan Carmilla Sanguina'nın Gizemi yazısının yazarı Magnus Pearson, evinde vahşice -VAHŞİCE- öldürülmüş olarak bulundu. Vay anasını sayın seyirciler." İyi bir cinayet haberi gibisi yok yemin ediyorum. "Nasıl vahşice acaba? Sana söyleyeyim, kesin parçalanmıştır. Gelecek Postası parçalanmaya hemen VAHŞİCE sıfatını koyuveriyor. Sanki ölüm lanetini atınca vahşi olmuyormuşsun gibi." Kafamı iki yana sallayıp arkama yaslandım. Kolumu sandalyenin arkasına atarak "Bir de No-Maj'ler vahşi, onlardan farklıyız ayağına yatıyorlar. Hepimiz vahşi, hepimiz hayvanız ki. Özünü inkar edip duruyorlar. Mesela bana bakalım. Hayvanım. Sana da hayvan gibi aşığım kankaliçem." dedim piç piç gülümseyerek. Tek bacağımı yine masanın üstüne, Magnus Pearson'ın gururla baktığı gazetenin üstüne koydum umursamaz bir tavırla. "28 Temmuz sayısı var mı burada? Okuyalım bakalım ne yazmış da çizmişler façasını."[/justify]
Öğle vakitleriydi. İngilizler daha farklı insanlar ya. Amerika'dan daha farklı bir yer burası. Kelimeler bile farklı. No-maj'lere Muggle diyorlar mesela. Değişik yani. Yine de alıştım sayılır. Tanıştığım kişilere kafama taktığım dandik şapkayı çıkarıp selam veriyor, bu sırada da ıslık çalıyordum. Burada baston kullanmayı çok seviyorlar. Hatta asalarını bastonların içine monte ediyorlar. Öyle bir işe girişmedim tabi, ben daha çok belimde taşıyorum benim emektarı. Yine de bir baston alıp sağa sola çevirerek eğleniyorum kendi kendime. Tam Knockturn yoluna döneceğim yerin biraz ötesinde bacaklarında Gelecek Postası tutan baykuşlar dikkatimi çekince yolumu uzatıp yanlarına gittim. Daha demin yaşlı amcadan çırptığım galleonlardan ödemesini yapıp baykuşlardan gazete aldım. Sonra da sevgili arkadaşım, kardeşim, manitam Cornelia'nın dükkanına doğru hala zıp zıp bir şekilde ilerlemeye başladım. Diagon yolunun açık ve güneşli havası ben ilerledikçe kayboldu. Siyah beyaza yakın bir havaya büründü çevre. Tüm dükkanlar karanlıklaştı ve yollar daraldı. Diagon yolunda cıvıl cıvıl olan insanlar burada daha ucubeleşmeye, garip bir hale büründüler. Ben yine de neşemi bırakmıyor, geçen herkese aynı içtenlikle selam veriyordum şapkamı çıkarıp. Yolun kenarında oturmuş şarap içen, kel kafalı büyücünün yanına gelip cebimden 10 galleonu eline saydım çevreye bakınarak. Sonra adama dönerek "Bak." dedim yüzümde acı bir gülümsemeyle. "İkinci verdiğimi de şuna-" elindeki şarabı kafamla işaret ettim "-verdiğini öğrenmiş Blaze. Dükkanın içinde 4 kur kovaladı beni." Sol kolumu sıyırıp iyileşmekte olan hançer yarasını gösterdim. "Çaldırdığını söylemiştim, sen mi söyledin gerçeği? Sana fazla tolerans gösterdiğimi söyledi." Adam baktı yaraya mutsuz bir şekilde. Havasında değildi belli ki. "Etme zaten yardım!" diye hırladı. "Bırak ölüp gideyim. Hak ettiğim bu benim." Şarabını diktiğinde şişeyi yakalayıp aldım elinden. Gülümsemem iyice acı bir hal almıştı. "Saçmalama." dedim. İyi bir şeyler söylemek istiyordum aslında ama sarhoştu. Ne desem nafileydi yani. "Hadi gel." dedikten sonra bastonumu koluma asıp kolundan yakaladım adamı. O da hafif ağlamaklı bir şekilde kalktı ayağa. Kolunu omzuma atıp yürümeye başladım. Yamuk bir ağızla "Eskiden beni görseydin Gabriel!" diyordu. Evet, kendimi Gabriel diye tanıtıyordum buradakilere. Başmeleklerden birinin adı, hoşuma gitmişti. "Sihir Bakanını eğittim ben, Hogwarts'ta herkes önümde eğilir, öğretmemi isterdi. Reddederdim." Gözlerimi devirdim. "Uydur anasını satayım." dedim dalga geçerek. "İnanma bana! Sen de inanma! Zaten ben ölmüşüm bitmişim! Ver şunu!" Ondan uzakta, elimde tuttuğum şarap şişesine hamle yaptığında kaçırdım elimi. "Yap-ma. Yap-ma!" diye vücudumla diğer tarafta durması için ittirdim düzgün yürüyemeyen adamı.
Birlikte sendeleye sendeleye Cornelia'nın dükkana ulaştık. Kapı açılınca bir zile vurup geldiğimizi Cornelia'ya haber verirken ben de çevredeki rehin eşyalara çarpmamaya çalışarak biraz ilerideki koltuğa fırlattım yanımda getirdiğim adamı. Kendini tezek çuvalı gibi bırakınca toz kaldırdı tabi ki. Adam ciğeri sökülür gibi öksürürken, ben de minik ve kuru öksürüklerimle düetine katıldım. Yine zıplaya zıplaya arka tarafa geçtim dükkanın. Cornelia'nın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra etrafımda dönerek yoluma devam edip çirkin bir bardağa su doldurmak için arkadaki mutfağa yürüdüm. Elimdeki şarap şişesini tezgaha sallayıp "Şu yeni çocuk vardı ya." diye anlatmaya başladım su doldururken. "Geçen sekizlerde gördüğümüz dokuzuncu çocuk." Sekiz tane oldukları için sekizler lakabını taktığımız sokak çocuğu çetesinden bahsediyordum. "Ona da Hogwarts mektubu gelmiş." Çocukların Hogwarts ihtiyaçlarını karşılıyorduk hibe olarak. Okuyup bir yere gelsinler de bizim gibi acı çekmesinler düşüncesiyle. Bana kalırsa kızlar fazla romantik davranıyordu bu konuda. Bu kadar idealist olmaya gerek yoktu. Hepimiz birleşip tek vurgun yapsak, zaten elimizdeydi tüm sokaklar ama... İşte. Öyle bir plan yapmaya da deli gibi üşeniyorum. Bardağı girişte ayı gibi yatan adama götürüp eline tutuşturdum. "İç hadi." dedikten sonra elini de ağzına götürdüm.
Adam üstüne döke döke içerken ben de gidip masanın tekine yerleşip satın aldığım gazeteyi çıkardım iç cebimden. Gazeteyi açıp ayaklarımı masanın üstüne koydum ve keyifle mırıldanarak okumaya başladım. Sandalyede iyice yayıldığımda Cornelia gelip masanın üstünde duran ayaklarımı ittirince "Hmm.." diye bir ses çıkararak daha demin kirli ayakkabılarımı koyduğum yere gazeteyi koyarak "Dinle." dedim Cornelia'ya. "Yirmi Sekiz Temmuzda Gelecez Postası'nda oldukça sükse -sükse ne demek be- yapan Carmilla Sanguina'nın Gizemi yazısının yazarı Magnus Pearson, evinde vahşice -VAHŞİCE- öldürülmüş olarak bulundu. Vay anasını sayın seyirciler." İyi bir cinayet haberi gibisi yok yemin ediyorum. "Nasıl vahşice acaba? Sana söyleyeyim, kesin parçalanmıştır. Gelecek Postası parçalanmaya hemen VAHŞİCE sıfatını koyuveriyor. Sanki ölüm lanetini atınca vahşi olmuyormuşsun gibi." Kafamı iki yana sallayıp arkama yaslandım. Kolumu sandalyenin arkasına atarak "Bir de No-Maj'ler vahşi, onlardan farklıyız ayağına yatıyorlar. Hepimiz vahşi, hepimiz hayvanız ki. Özünü inkar edip duruyorlar. Mesela bana bakalım. Hayvanım. Sana da hayvan gibi aşığım kankaliçem." dedim piç piç gülümseyerek. Tek bacağımı yine masanın üstüne, Magnus Pearson'ın gururla baktığı gazetenin üstüne koydum umursamaz bir tavırla. "28 Temmuz sayısı var mı burada? Okuyalım bakalım ne yazmış da çizmişler façasını."[/justify]
?