17 Nisan, 2026 08:32:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Samuel Raymond Boleyn

Sayfa: [1] 2 3 ... 7
1
Forum Oyunları / Ynt: [OFF-RP] Üstteki Üye Hakkında Ne Düşünüyorsun?
« : 02 Mayıs, 2023 12:19:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
iksir malzeme stoklarını o mu tüketiyor acaba? Hiç bulamıyor oluşumun sebebini kendisine bağlıyorum istemsizce ahahhash

2
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 21 Nisan, 2023 02:15:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Diana'nın üstüne düşsem yerle aramızda sandviç olacaktı kız. Üstüne düşerken kendimi yana atıp koluma dayanarak çarpma etkisini azaltmaya çalışmıştım. Etkili de olmuştu, en azından Diana'yı korumak açısından. Ona yüklenmemiştim ama yerlerin buzundan dolayı elim kaymış ve kolumu sıkıştırmıştı düşerken. Sızlanarak kalktım ayağa. Elinde pasparlak bir yumurtayla teşekkür ediyordu bana. "Rica ederim, her zaman." dedim son anda düşündüğüm hamlemle gurur duyarken. "Ben de görememiştim seni. Başka bir şey isteseymişim olacakmış demek ki." dedim gülümseyerek. Dersin başından beni onu aradığımı düşünürsek, çok talihli bir denk gelişti. Diana etrafa bakınırken ben de yakamı düzeltip saçımı karıştırdım. Bu kargaşada dağılmış gibi hissediyordum. Bana borçlandığını söylediğinde tek kaşımı kaldırarak vermiştim tepkimi. Hiç yoktan bir şeyler kazanmak tabii ki hoşuma giderdi. Ondan bir şeyler isteyebilme fikri de çok cazipti... Ama bu mahcup haline kıyamamıştım bir yandan da. "Bir şey yapmadım bile." dedim çok sakin bir tavırla. "Sen hiç kafana takma. Bir şey isteyemem zaten senden." dedim. Ama bana bir teklifi olduğunu söyleyerek devam ediyordu. Dediğim dedik bir kız bu da, bir şeye takınca takıyor. Aslında tutacaksın kolundan, diyeceksin ki bir daha çek düşür beni. Bu sefer uzak da durmam. Zaten düşmüşüm yoluna... Boşluktayım biraz belli oluyor mu? Şu arada kalmışlık durumundan haz etmemeye başladım. İster desin bu ne köylü lafları, ister desin senin kaç kıza neler dediğin belli. Yok arkadaş, dinlemeyeceğim aslında. Sen farklısın işte, anla diyeceğim. Ama anlar mı? Ben anlamıyorum ki ne düşünüyor. Sırf benimle değil, diğer erkeklerle de iyi anlaşıyor Diana. Tekrar reddedilmeyi kaldıramayabilirim. Bu da insan yüreği arkadaş.

Neyse ben bugün böyle dalacak mıyım her şeye? Diana'nın bağırışına döndüm, buz tutmuş parmaklarıyla kolumu tuttuğunda cübbemin üzerinden bile hissetmiştim soğukluğunu. Bir yandan çekiştirirken iyice sıkmıştı kolumu. "NOLDU, iyi misin?" diye endişeyle ona dönerken bana üstümüze doğru gelen yaratığı işaret ediyordu. Yılan başlı yaratığı gördüğüm gibi asama davrandım. Diana geriye doğru adımlarken onu da arkama almıştım boşta duran beni tuttuğu elimle. "Tamam Diana, korkma! Ben ilgilene-" Elime tutuşturdu yumurtayı ve çıktı arkamdan. Bana yumurtayı koruma görevi verirken Diana kendi asasına yeltenmişti. Ses tonu ise o kadar şüpheye düşürmüştü ki bir planı olup olmadığını kestirememiştim. Ne dediğini kendi de farkında değil gibiydi, odağı başka yerdeydi. "Diana..." dedim hafif sinirli bir şekilde. Bana bırak işte, ne diye kendini tehlikeye atıyorsun ki? Yumurtayı düşünmenin sırası mı şimdi? Şurayı bir atlatalım, konuşacağım ama bu sefer. Ne diye bana güvenmiyor mesela? Hep böyle kendi kafasına göre işler yapıyor.

Asamı külbüküle tutmaya devam ederken diğer elimle kavradığım yumurtaya baktım. Diana'nın bir büyü yapmasını izlerken ona destek olabilmek için herhangi bir fırsatı kaçırmamaya çalışıyordum. Tekrar lumos ile ışık tutmuştum önümüze. Parlaklık gözümü aldığından yüzümü eğdiğim zaman, bu yumurtacık ile anlamlı bir bakışma yaşadık. Koskoca sınıfta Külbükül'ün saldırmak için neden bizi seçtiğini düşünmüştüm, elimizdeki yumurtayı gördüğünden saldırıyordu bize. Durmadan da devam edecekti hamlelerine. Diana'nın planının ne olduğunu bilmiyordum, ama beni es geçip kafasına eseni yapmayı tercih eden oydu. Ben de bu yüzden, Diana'nın dilinden büyülü sözcüklerin hecelenmesinin hemen ardından kavradım boştaki kolunu. Onu hızla çekerek ters yöne doğru koşmaya başladım. Sınıfın karanlık köşelerinden birine doğru olabildiğine ilerlerken karşımıza çıkanları da yaka paça iterek yolumuzu açıyordum. Bu sayede belki son dakika golüyle yeni yumurtalar da bulabilirdik. En sonunda başladığımız yerden yeterince uzaklaştığımızı düşündüğümde nefes nefese durdum.


out: şimdi bu noktada aslında kaçabildiler mi bilemiyorum ve gerekli mi emin olmadığımdan buraya bir zar bırakmak istiyorum. Eğer tek hamle imkanı olarak bu sayılıyorsa devamını yazılmamış sayabilirsiniz. Ama bir önceki hamlemde de geçerli bir sonuca ulaşmadığı için bu konuda olumlu ilerleyebileceğimi düşünerek, aşağıda bir yumurta daha bulma kurgusunu ilerletiyorum. Her ihtimale karşı onun için de ayrı zar atacağım, Prof kararına bırakıyorum sonucu.

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 3, total 3
Talih 1d10 : 8, total 8


"Yürek mi yedin diyeceğim, biliyorum cevabını: evet. Ben ilgileneceğim diyorum, niye dinlemiyorsun?" dedim nefes nefese. "Bir kere delikanlılığı bana bıraksanız incileriniz dökülecek Bayan Destinee." Elini kavramıştım sıkı sıkı, konuşurken de beden dilimi çok kullandığımdan sallayarak yukarı kaldırmıştım iyice. Kızı zaten bir de at gibi koşturdum sağa sola... İkimizin de gözleri eline takılmıştı bu sayede. Elimi gevşettim ve parmaklarının ucundan tutarak dudaklarıma götürdüm küçük bir öpücük kondurmak için. "Bu ellere zarar gelmesini kimse istemez." dedim ve dudaklarımla tenini buluşturdum. "Eline sağlık." dedikten sonra nazikçe elini bırakıp sanki çok normal bir hareket yapmışım gibi etrafa bakmaya başladım. "Buralarda bir yumurta daha bulabiliriz belki biliyor musun..." diyerek araştırmaya başladım etrafı. Konu dağıtmakta da üstüme yoktur. Şu hareketimden sonra ona biraz alan açıp tepkisini filtrelemesi için zaman vermeliydim. Ders ortasında beklenmedik bir seviyedeydi, biliyorum. "AHA! Bak işte!" dedim heyecanla köşede duran yumurtayı işaret ederek. Şanslı günümde olabilirim gerçekten de. Bu sefer elimdeki yumurtayı ben Diana'ya tutuşturdum ve asamı diğerine yönelttim. "Duro!"
Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 2, total 2
Talih 1d10 : 1, total 1

3
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« : 20 Nisan, 2023 01:52:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Patlattığım kadehin ardından kıyafetlerime sıçramış şarap lekeleri bu kasvetli ortamı daha da kana buluyordu. Akrabalarımıza ilk defa karşı çıkıp dilimin ucuna geleni söyleyebilmek... Gerçek miydi bütün bu olanlar? İçimde dolan sinir geçmemişti, ama bir yandan da o kadar iyi hissediyordum ki kendimi. Yüzüme banyoda su tuttuktan sonra aynada kendime dikmiştim bu sefer gözlerimi. O kadına ve diğerlerine defolmalarını söylerken beni nasıl gördüklerini düşünerek sırıtmıştım. Yüzlerindeki küçümser bakışların yerini endişeye bıraktığını görmek... Bundan daha fazla tatmin edici az şey var. Artık kendimi tutmama gerek olmadığını o kadar net görmüştüm ki. Önümde hiç, ama hiçbir şey yoktu. Ben şu an tamamen kendi kararımla buradaydım. İki hafta sonra çocuk bile sayılmayacaktım, reşit oluyordum. Ne kaldı ki şunun şurasında? Artık benim ne yapıp yapamayacağıma karar veren annem babam, amcam yengem veya bir başkası yoktu önümde. Aynen öyle.

Kapıyı geri açtığımda elinde kıyafetlerle beni bekleyen Fhatma ile karşılaşmış, getirdiği siyah gömleği ve ceketi üstümdeki okul üniforması ile değiştirmiştim. Ardından Eadwig beni bulana kadar kendimi bir odaya, Victorine'in çalışma odasına, kapattım. İstediğimi yapabiliyor olma duygusu öyle hoşuma gitmişti ki, odasını karıştırırken zevkten dört köşe olmuştum. Her ne kadar devirdiğim şarap kadehlerinin sayısı boyumu aşarak okuduklarımı sonradan unutturacak olsa da, bulabildiğim bütün defterleri inceleme hevesiyle dolup taşmıştım.

Kuzenimle mezarlığa geçene kadar sarhoş olmuş sayılırdım. Aç olduğum için normalden çok daha çabuk etkilemişti kırmızı içki. Belki de Victorine'in şarabının kalitesindendi alkol etkisinin artması. Mezarının başında beklerken ne yapmam gerektiğini bilemiyordum, gelip geçenleri ve taşın üstünde yazanları izledim sadece. Onunla var olan anılarımı, bana attığı nefret dolu bakışları düşündüm. Ondan ne kadar korktuğumu anımsadım. Eadwig için ne kadar üzüldüğümü, bir yandan da Victorine ile anlaşmayı nasıl başardığını çok merak ettiğimi hatırladım. Sorun bende miydi yoksa iyi olan gerçekten Eadwig miydi diye kaç kere fark etmeden o küçücük aklımda kurup durduğumu... Hepsi geride kalmıştı bunların. Bir yandan kuzenimin kendinden geçmiş halini gördüğüm için çok üzülüyor, bir yandan da bir daha ortaya çıkmamaları için dualar ediyordum. Bu Eadwig için bir dönüm noktasıydı, farkındaydım. Onun için özgürlüğün kapıları açılmıştı. Artık beni çok iyi anlayabilirdi. İstediğini yapabileceğini fark ettiğinde hala bu adada bu kurallara bağlı kalmayı istiyor olacak mıydı?

Cenaze sonrasında şatodaki balo salonunda, Eadwig'in yanındaki tekli koltuklardan birinde olabildiğinde sessiz bir şekilde oturmaya kendimi zorluyordum. Tam da düşündüğüm gibi, hemen adanın durumu muhasebesine girişilmişti. "Son zamanlarda babanız ile görüştüğümüz bazı konular vardı Eadwig. Adadaki kiliselerde çalışmalar yürüttüğümüzü biliyor olmalısınız, fakat son zamanlarda düzenlemek istediğimiz birkaç özel kutsal rutin için dostlarımız olan birkaç rahibeyi misafir etmek istiyorduk. Kendilerinin Boleynlere de iyi dostlar olabileceğini düşündüğümüzden sizleri tanıştırmak için babanızın onayını almıştık. Biliyorum tabii şu anda bunları düşünmek vazifeniz değil muhakkak... Fakat bu birliktelik sizin gibi genç bir adam için de-" Gülerek sözünü kesmiştim adamın. "Madem zamanı olmadığını biliyorsunuz, ne diye açıyorsunuz konuyu Bay Godwinson? Sizce bu çocuk şu anda EVLİLİK düşünebilecek biri gibi mi gözüküyor gözünüze?" Sohbetten uzaklaşıp gittiği her halinden belli kuzenimi işaret etmiştim sinirle."Eğer bir sorununuz varsa, bir süre kendi başınızın çaresine bakın bir zahmet. Sadece size değil, bundan sonra sırayla gelecek herkesin de duyması adına söylüyorum. Tanrı aşkına biraz akılla hareket eden yok mu şu koca ailede?"  Zaten genelde sessiz olan Godwinsonlar, kendilerini açıklamaya çalışsalar da kısa sürede suspus kesilmişlerdi. Fakat diğer bir yandan söze atlayan, giyinip kuşanmış ve sert bakışlarıyla bir süredir etrafa korku saçan  Lancasterlardan Aston'du. "Samuel, Samuel..." diyordu. "Neden sözü kuzenine bırakmıyorsun ha? Burada hepimizin geleceği için bunların konuşulması mühimdir. Siz, yaşınızdan ötürü bunun ehemmiyetini göremiyor olabilirsiniz fakat asırlardır süregelen işleyişimizin devam etmesi için Boleyn varisinin başa geçmesi şart! Bu kişinin Eadwig olacağı yıllardır aşikardı, hiç kimse şaşırmasın!" Ayağımı sallamaya başladım adam konuşurken. "Elbette ki bu el değişikliği yakın zamanda beklenmiyordu ancak olanla ölene çare yok. İşimize bakmamız gerekir!"

"Bakın efendim, kim sizin işinize bakmanıza engeller ören? Bakınız. İşinize bakınız. Fakat ben size bu süregelen işleyişteki en büyük sıkıntıyı dile getireyim isterseniz: siz, ki koskoca adamlarsınız, iki gün sorunlarınızı kendi başınıza çözemiyor musunuz Bay Lancaster? Beni yanlış anlamayın, benim veya Eadwig'in yaşı bu gereksinimi anlamaya yetmeyebilir. Fakat sizi, annesini kaybettiğini öğreneli daha 24 saati geçmemiş bir çocuktan tam olarak hangi sebep beklentiye sokuyor açıklar mısınız?"

Başkası atılmıştı söze tabi, durur mu hiç. "Evet, Raplh'ın oğlu Samuel haklı! Kimdir bizi bu iki çocuğa layık gören? Söyleyin, Boleynlerden kim kaldı? Bizi bırakıp giden anneyle babanın çocuğuna nedir bizi hürmete sürükleyen?" Kadın bana kalırsa haklıydı, fakat bunun ne yeri ne de zamanıydı.

Ne zaman toplanılması gerektiği ve Hogwarts bitene kadar sorumluluğu kimin kaldırabileceği konuşulmaya başlanmıştı. Eadwig'e baktığımda tüm bu olanları kaldıramadığını anlayabiliyordum. Bu laf dalaşını çıkaran bendim, konuyu kapatmasını da bilmeliydim. "Bu, Bayan Lancaster, çok farklı bir günün konusu. Ayrıca muhattabı da takdir edersiniz ki, biz değiliz. Evinize gidip istediğiniz kurala karşı çıkabilirsiniz fakat biz bugün buraya sadece yasımızı tutmaya geldik. Bundan sonrasında günün anlam ve önemi dahilinde ekleyecek sözü olmayana yanımızda olduğunuz için teşekkürlerimizi sunarak yolcu ediyoruz. İyi akşamlar herkese." Ardından bir şarap daha almak için kenardaki içki masalarına doğru ilerlemeye başladım. Belki de çok kabaydım, belki de fazla cesur. Belki de gerçekten beni ilgilendirmeyen konularda yorum yapıyordum ama umurumda değildi. Başıma bir şey gelmeyecekmiş gibi, son günümmüş gibi konuşuyordum önüme gelenle. Biri beni pişman edene kadar da durabilecek gibi hissetmiyordum.

(out: buradan sonra italik kısımlar telepatik!)

Herkes gittikten sonra sonunda küçük çöreklerden atıştırmayı bırakmış ve ev cinlerine güzel bir akşam yemeği hazırlatmıştık. Her zamanki yemek masasında, bu sefer ben babamın yerine oturmuş karşılıklı yemek yerken konuşuyorduk. Durumun kabus gibi olduğunu söylediğinde onaylayarak başımı sallamıştım. "Her seferinde uyanacak mıyım acaba diye bekliyorum ama devam ediyor hikaye." dedim şaşkınlığımı dile getirirken. Hayatının bittiğini söylediğinde içimden ona hem kızmış, hem de böyle bir düşüncede olduğu için acımıştım. İnsanlardan da, kendinden de nefret ettiğini dile getirdiğinde ben devraldım sözü. "Beni şimdi daha iyi anlıyorsun. Bazı insanlar, sanki onlardan nefret edelim diye böyle davranıyorlar Eady." dedim. Fakat bu insanlara neden kendini dahil ettiğini anlayamamıştım. "Sen, onların bu acizliğini görüyorsan farklı olmak için bir adım atabilirsin." dedim. Kanıbozuklar hakkında ettiği lafa yorum bırakmaya gerek duymuyordum, bu kendi fikriydi ve şu anda hak savunuculuğuna bürünmek için fazla yorgundum. "Ki bu adımı bugün beraber attık. Daha iyi bir düzen için yaptın bunu. Hatayı kabullenmekten daha cesurca bir hareket olamaz kuzen. Seninle... gurur duyuyorum." Hem de çok gurur duyuyordum. Ne yaşarsa yaşasın, çizgisini bozmamıştı. Ne benim gibi delirmişti, ne insanlarla saygı sınırını aşmıştı, ne de duygularına hakim olamayıp bardaklar kırmıştı şato duvarlarında. Üzüntüsünü yaşıyordu adam gibi. Bakanlığın onu kandırdığını düşünüyordu, sözlerini dinlerken düşüncelerim birbiri üzerinde sekiyor bir konudan diğerine atlıyordum. Keşke ne düşündüğümü ona konuşmadan anlatabilseydim. Bazı şeyleri dile getirmek beni zorluyordu. Ona bugün gördüğüm manzarayı ve insanların boktanlığını anlatırdım. "Kendilerini o kadar beğenmişler ki, suratlarına tükürmek istedim." derdim. "O kadar nefret ediyorum ki, sanırım sen olmasan bile, ben sırf bu insanları utandırıp kendime muhtaç etmek için aile işlerine girerdim." demek isterdim. Bunu söylerken beni anlamasını, neden böyle düşündüğümü görebilmesini isterdim. Ama utanıyordum işte. "O kadar bu aileyi umursamıyorum diyişim, lanet edişim, dalga geçişim ve reddedişlerimden sonra gelip de onlara hükmetmek istiyorum desem sen benle dalga mı geçiyorsun dersin çünkü. Anlamayabilirsin. Gözümü bürüyen bu hırstan iğreniyorum."

Bunların yerine annesinin intiharı konusunu dillendirdim. Bu konuda bir yorum yapmak zorundaydım. "Eadwig, bilmiyorum sen ne düşünüyorsun ama... Bana baskın olduğunu söylediklerinde, annene Bakanlık'tan birilerinin zarar verdiğini düşünmüştüm. Hatta o yüzden bu anlaşmayı kurmana şaşırmıştım bile. Fakat intihar ettiğini öğrendiğimizde, açıkçası bana Bakanlık'ın bir suçu varmış gibi gelmiyor. Sonuçta haberleri gördük, diğer Büyüceşura üyelerine de baskın düzenlenmiş. Hiçbirinin başına böyle bir şey gelmemiş." "Suçlu olduklarını biliyorlardı işte. Neden kabul etmek bu kadar zor?" "Hem şu..." "Bugün bunu bir kere söze dökmek yetti. İlla açıklamam mı gerekiyor? Aşağıdaki mahzeni bile bile saklayarak nasıl uyuyacaktın geceleri Eadwig? Bunu gerçekten yapabilir miydin?" "Yani sadece Büyüceşurayla kalmıyor ki suçları. Biliyorsun... Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Bugün gelenler de değil! Haklarında bir kanıt bulunmadığı için soruşturmaya dahil edilmemiş olabilirler, ama hepsi haberdardı bu yaşananlardan! Her birinin senin annenin ölümünde parmağı var o zaman! Üstelik gelmiş bir de senin, bizim yetkinliğimizi sorguluyorlar! Kim olduklarını sanıyorlar, aptal çıkarcılar hepsi. Sen olmasaydın, hepsini tek tek boğazlamaya ant içerdim ben kuzen."

4
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« : 19 Nisan, 2023 15:47:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Sonra da eve gideceğiz birlikte." demiştim Eadwig'e, onu sakinleştirmek için söylediğim bu cümle yola çıktığımızda fark ettirmişti üzerimdeki etkisini. Ev: yıllardır adımımı dahi atmadığım bu şato, benim için ne zamandan beri ev olmaktan çıkmıştı? Yalnızlığımla ve sınırsız özgürlüğümle geçen birkaç yaz ayı kadar.

Gemiden inip de yukarılara doğru tırmanmaya başladığımızda normalde geçtiğimiz aynalı kapıdan geçmemiştik. Surların arasından açılmış yeni bir kapının ağzında ise meraklı gözler bizi bekliyordu. Hala ada halkının içeri girmesini engelleyen bir güç hakimdi burada, ama bu güç artık saf korkudan ve belki bir noktada saygıdan kaynaklıydı. Yıllar önce hatırladığım o soğuk kasvetli hava yerine şu anda garip bir hareketlilik vardı adada. Eadwig'le beraber şatonun girişine kadar sessizce yürümüştük, bu sırada ayaklarım beni ters yöne çevirmek istiyor gibi yavaşlatıyordu. Gördüğüm kalabalığa doğru ilerlerken kendimi uzun süredir bu kadar dışlanmış hissetmediğimi fark etmiştim. Girdiğim ortamlarda herkesi tanıyor olmak, herkesle anlaşıyor olmak artık benim için gündelik bir şeydi. Fakat yavaş yavaş yanımıza ilerleyen Boleynlerin yanında bu durumun tam tersine döneceğini adım gibi biliyordum. Kuzenime verdiğim sözden ötürü yanından ayrılmadan devam ettim etrafı incelemeye. Heykeller... Taşa dönmüş bedenler. Anılarım gözümün önüne gelmeye başlamıştı bu yeni bilgiyle beraber. Evin etrafına serpiştirilmiş bu cansız insan bedenleri sanat eserleriymiş gibi sergileniyordu bize. Kaç tanesinin elini tutmuş, gözlerine bakmış, önünden geçip gitmiş ve ne olduklarını fark etmemiştim. Ormanda üstüne düştüğüm heykel gelmişti aklıma. O gün, her açıdan fazla travmatik bir gündü benim adıma. Hala bacaklarımda arı sokmasından kalma izler vardı. Üzerine düştüğüm o kadın heykeli düşüncesini, sonrasında yaşadığım acıyla birleştirmek midemin bulanmasına sebep olmuştu. Gün boyu bir şey yememiştik neyse ki midemde dışarı çıkacak tek bir parça bile yoktu.

Eadwig'i akrabaları benden uzaklaştırırken sadece durup şatoyu izlemeye başlamıştım. En sonunda kuzenimin bir hayli arkasında kalmış ve içeriye girmeden önce cübbemin iç cebinde taşıdığım tütünlerden birini yakmak zorunda kalmıştım. Ciyaklayan kadın sesleri arttıkça rahatsızlık katsayım da fazlalaşmış, beni o ortamdan uzaklaştırmayı başarmıştı. Zaten istedikleri de buydu, veya umursamadıkları diyeyim. Onlar beni umursamıyorken benim de onlara katlanmama gerek yoktu. Şatonun arkasına doğru yürümeye başladım, ezbere bildiğim yolları geçerken hiç bu kadar rahat olmamıştım. Hiç biri beni yakalar mı diye korkuya düşmemiş, arkamı kontrol etmeden yürümemiştim. Evin mutfağına açılan terasa ulaştığımda, iki bakanlık çalışanının da içeriden yeni çıktıklarına şahit olmuştum. Tütünden son bir nefes alıp boğazımı sıkıştıran dumanı öksürükle dışarıya attıktan sonra elimdeki son parçayı yere fırlattım ve içeri girdim.

Cin cüceler huysuzlukla kendi aralarında konuşuyorlardı, beni görünce "Efendi Samuel..." diye tıslayarak susturdular birbirlerini. Umursamadım, aynı bu ev halkı gibi suratsızdı onlar da. Tanıdık bir yüz görme umuduyla etrafa bakınırken dışarıdan biri bana doğru seslenmişti. "Kime bakmıştınız?" Fhatma'nın sesi olduğuna emin olarak döndüm o tarafa. (out:fotosunu en aşağı bırakıyorum. npc listesine sonradan ekleyeceğim.) Evet, beklediğim gibi esmer bir kız endişeli gözlerle bana bakıyordu. Fakat farklıydı, beni de tanıyor gibi durmuyordu. Benim tanıdığım Fhatma'dan... Gözlerimle kızı süzmeye başladım. Üzerinde vücudunu saran bir elbise vardı. Belinin inceliğini ortaya çıkartan, göğüslerinin hacmini gözler önüne seren çok ince bir kumaşı vardı elbisesinin. Normalde topuz yaptığı saçlarını açık bırakmış, lülelerinin açık göğsünün üzerine düşmesine izin vermişti. Evet, farklıydı. "S-Samu?" diyen o tanıdık sesi duyduğumda öksürerek gözlerimi göğüslerinden gözlerine çevirdim ve ne diyeceğimi bilemeyerek kızın suratına bakakaldım.

"Eeee...Ehm. Evet?" dedim. O da beni mi tanımamıştı? Gerçi 3 yılda çok değişmiştim gerçekten de. "Doğru ya, En son görüştüğümüzde pantolonlarımın paçaları kısa geliyordu." dedim ortamı yumuşatmak için ve gülmeye çalıştım yarım ağız.

Pek gülünecek bir gün olmadığından o da tepki vermemişti bu dediğime. "Seni buralarda görmeyeli uzun zaman oldu. Geleceğini düşünmemiştim." dedi kelimelerini dikkatli seçtiğini belli eden bir ses tonuyla. Geleceğimi ben de düşünmemiştim. Bu kararım nereye kadar uygulanabilir bilmiyordum ama zorunda kalmadıkça dönmek istemiyordum adaya. En son Eadwig'le deniz kenarında ettiğimiz kavgadan sonra çekip gitmiştim; şatoya dahi dönmemiş, hava aydınlandığı gibi bir gemiye atlayıp Londra'ya dönmüştüm. O kavganın üstünden çok sular akmıştı ama bu konum benim için kötü anılarla doluluğunu yitirmemişti.

"Gelmem en doğrusuydu."
diyebildim. Eadwig'e yanında olacağıma söz vermiştim. Şu anda onu bıraksam, bir daha asla bir araya gelemezdik. "Artık çocuk değiliz Fhatma. Sen de görüyorsun. Bazı şeyleri arkada bırakmanın vakti geldi."

Yan yana bir banka oturduk. Az önce çıkanların onu ve ailesini sorgulamaya geldiklerini söyledi, konuyu değiştirmek için bunu anlattığını bilerek dinlemeye devam ettim kızı. Sorgular, bakanlık çalışanları, heykeller... Artık daralma eşiğine gelmiştim. Başka bir şey duymak istiyordu kulaklarım. Anlattıklarına sadece kafamı sallayıp cevap vermediğimde, kısa bir sessizlik oluşmuştu. "Hatırlıyor musun, koridorda saklanır toplantı odasındaki konuşmalarını dinlerdik." dediğinde gülümsedim.

"O zamanlar hiçbir şey anlamıyorduk bile. Baksana herifler neler planlıyormuş." dedim dalga geçerek. "Şanslısın ama, sen de taşlaşmış olabilirdin çoktan! İyi bak, çağırmamış amcam seni mahzenine." Dediğim gibi pişman olduğum bu cümleler ağzımdan o kadar kolaylıkla dökülmüştü ki, olayın gerçekliğiyle yüzleşmem için dile getirmem gerektiğini o an fark etmiştim. Fhatma'nın da suratı buz kesmiş, kollarını birbirine dolamıştı tedirgin bir şekilde. "Pardon. Özür dilerim. Cidden..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Hayvanlığı dile getirmek de ayrı hayvanlık gerçekten, neyse." Ayağa kalktım. "Ben biraz içeriye geçeyim. Soğuk oldu zaten. Konuşuruz sonra." dedim rahatsızlıkla ve kızdan kaçarcasına kendimi mutfağa attım.

Tezgahın üzerindeki bin bir çeşit atıştırmalıklarla birlikte cin cücelerin elindeki şarap kadehlerinden birini görünce bunları kime hazırladıklarını sordum merakla. "Efendi Samuel, Bayan Boleyn'in cenazesinin buraya getirileceğini duymuşlar... Şatoda ağırlanacak misafirleriniz istemişler..." Kimi niye misafir ediyoruz lan? Biz daha yeni geldik şatoya, kim karar verdi bunlara?

"Gözü doymaz herifler böyle bir günde ağızlarına sokacakları üç lokmanın derdine mi düşmüşler?" dedim sinirle. Pislikler. Hala lüks yaşamlarının peşinde koşup duruyorlardı, daha kapıdan girmeden Eadwig'e yaranma derdine düşmüşlerdir eminim ki. "Biri bize gelip sakın bir şey eksik demesin. Bunlarla uğraşamayız. Fhatma'yla konuşursunuz bir şey gerektiğinde." dedim dışarıyı işaret ederek. "Kimseye de odaları açmayın. Böyle bir günde motellik yapacak değiliz." dedim sinirle. Kim ne derse desin, Eadwig'le buraya gelmiş miydim? Evet. Onun iyiliği için mi buradaydım? Evet. Boleynlerin varisi miydim? Evet anasını satayım. Bu evde misafir olan ben değilim.

Kadehlerden birini kaptıktan sonra yukarıya tırmanmaya başladım. Kalabalık sesleri duydukça uzaklaşmaya çalışsam da bir noktada yakalanacağımı biliyordum. "Samuel? Ay yüzümüze de bakmıyor bu çocuk artık!" diye seslenildiğinde dönmek zorunda kalmıştım sonunda. "Babanlar nerede oğlum?" demişti kadın selam sabahsız şekilde. Cevap vermeden suratına bakmaya devam ettim. Bilmiyormuş gibi davranması yok mu şöyle?

"Sizce biliyor olsam, ilk size mi söylüyor olurdum?"
dedim sert bir şekilde.

Şaşkınlık nidası attıktan sonra sözlerine heyecanla başladı kadın. "Gerçi benimki de soru! Değil mi? HAHAHAHHAHA. Senin o kıytırık babandan ne beklenirdi ki? Bırakmış oğlanı ortada bize, o yer yordam bilmez görgüsüz karısıyla kaçmış gene. Senin o Boleyn olmayasıca baban ne yaptıysa zaten bize yaptı, arkasını sonunda toparlamamıza gerek kalmadı demiştik. Apollo düzgün bir meslek sahibi yaptı, iş kurmasına yardım etti, artık dert olmaz diyorduk ki... Yine ne cacık olduğunu gösterdi o baban olasıca!" Hayatı boyunca bunları anlatmayı beklemiş gibi durmadan saydıran bu aptal kadını dinledim sonuna kadar. Her cümlesinin sonunda şarabımı yudumladım bir kez daha. En son yuduma kadar beklenmedik bir hızla ulaşınca kadehi elimde sıkmaya başladım sözlerini dinlemeye devam ederken. "Hayır senin yıllardır bu aileye yaptığın ayıp yetmedi de ne yüzle geldin buralara kadar? Bize laf çeviriyorsun hem de! O kadın senin için neler yaptı bunları mı konuşalım kara günümüzde? Seni yıllarca beslemedi mi, sütünü paylaşmadı mı, yapmadı mı? Şimdi gelmiş burada şarabını yudumluyorsun pişmiş kelle gibi!" Yanındakilere döndü, fenalık geçirecek gibi tavırlar içindeydi. "Hep bunun annesi yüzünden ama. Siz bilmiyorsunuz." Şimdi daha sessiz olmaya başlamıştı. "Ralph onu hamile bırakmasaydı, ailemize zorla dahil olmasaydı-Yani varis diye bize bıraktıkları-"

Elimdeki kadehi duvara fırlattım sinirle. Cam kırıklarının gürültüsü duvarlardan seke seke bütün şatoda yankılanırken koridora büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Victorine'in gebermesini diledim, bilmiyorlar. Şimdi burada, oğluyla ona yas tutmak için duruyorum. Anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Babamı düşündüm, dikkat çekme demişti. Hayır, ben yıllardır saklamaya çalışılan bir hata gibiydim. Misafir gelir içeri yollanırım, yeri gelir varlığım yok sayılırım. Bu kültürü devam ettirmeyecektim. Madem herkes çekip gitmişti, madem sorumluluğu bize bırakmışlardı... Eadwig'le burayı yeniden kuracaktık, biz bir olduğumuzda her şey farklı olabilirdi. Buna gerçekten inanıyordum.

Sakince gülümsedim kadına. Dolu gözlerimi kırpmamaya çalışarak kadına diktim. "Sizin de dediğiniz gibi. Ben. Buradayım. Ve Boleynlerin başında kuzenimle benim dışımızda kimse olmadığına göre..." Etrafıma baktım. "Apollo diyordunuz. Nerede?" dedim gülerek. "Aaa pardon, kaçmış. E bırakmış sizi? Çok güveniyordunuz hani, en iyisiydi hani? Ha ama ben şunu söyleyeyim buradaki herkese. Dinleyin dinleyin. Anlatırsınız diğerlerine de. Bundan sonra çok daha fazla karşılaşıyor olacağız. " İyice dikleştim şimdi, emindim kendimden. "Kiminle konuştuğunuzun farkına varın. Ben babam değilim. Bir daha da ettiğiniz laflara dikkat edin. Alacağınız karşılığı, tahmin dahi edemezsiniz." Derin bir nefes aldım. "Şimdi Eadwig'in annesinin hatırına," Çünkü benim için başka bir hatırı yoktu. "...o pis dilinizi tutarak saygınızı gösterin. Sonra da defolup gidersiniz."




***
[spoiler=fhatma]
[/spoiler]

5
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ynt: [Büyüceşura Soruşturması] Samuel/Eadwig Boleyn Sorgusu
« : 12 Nisan, 2023 23:24:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Odaya kimse gelmeden önce, uzun sürmese de Eadwig'le sohbet etme fırsatı yakalamıştık. Kafasının karışık olduğunu söylediğinde sesli bir nefes vererek güldüm. "Al benden de o kadar." dedim. Ayağımı sallayıp duruyor, dört duvar arasında sanki bana yardımcı olabilecek bir detay bulacakmışım gibi etrafı izliyordum. Eadwig kısık bir tonla konuşmaya başladığında ona dönmeden dediklerine kulak kesilmiştim. Yapılanların düzeltilmesi gerektiğini mi söylemişti o? Vay be kardeşim diye bağırarak sarılmak istedim, yapmadım. Ailesinin nasıl yaratıklar olduğunu gördüğü için gurur duymuştum ancak bu sevinç gösterisini somut hale getirecek içsel kaynağım yoktu. Şunları düşünüyordum; Eadwig'in yerinde herhangi başka bir şımarık velet olsaydı annesiyle babasına yapılanın bir haksızlık olduğunu savunarak histeri krizlerine girerdi. O ise doğru olanın ne olduğu kaygısındaydı. "Biz..." dedim söylediğini tekrar ederek. Bundan sonra başta biz varız. Fark etmeden tekrarladığım ve duyma ihtiyacı hissettiğim o cümle. Kendime ait göremediğim bir sorumluluk. Dahil edildiğim bir cümleye karşı yükselen beklenmedik heyecan. Son olarak ise gözlerimin dolmasıyla hissettiğim acizlik. Kafamı iyice ters tarafa çevirerek parmaklarımı da masaya vurmaya başladım ritimle. "Şu an bilgi hanemiz kumsaldaki bir kum tanesinden hallice Eady, doğruyla yanlışı da tartışırız bir gün mutlaka.” dedim. Dedim demesine ancak kafama da girmişti bir kere bu çelişki. Bir tarafta soyadım, varlığımı saymayan bir aile, beni bana karşı dolduran bir insan sürüsü vardı. Kendimi kanıtlamış, her şeyi onlarsız başarmaya başlamış ve özgürlüğümü neredeyse kazanmak üzereydim. Sadece birkaç ay sonra, daha fazla değil, mesleğimi elime almış ve onların hanedanlığından tamamen çıkmış olacaktım. Şimdi de böyle tutmuşlardı beni. Onların sırlarına ortak olma noktasına sokmuşlardı, ölüleri bile bir dertti bana.

Kuzenim sözlerime karşılık düşüncelerimi dile getirircesine soyadımızdan tiksindiğimi söylediğinde kafamı kendi kendime onaylarcasına sallamıştım. Fakat bu, meselenin önemli olmadığı anlamına gelmiyordu. Ondan haz etmediğimi dile getirdiğinde tek kaşımı kaldırarak kuzenime dönmüş, ettiği lafı ayıplarcasına ağzımı açmıştım ki çok daha cılız bir şekilde devam etti konuşmaya. Gözleri ve burnunun ucu durmadan ağladığından dolayı kırmızılıklar içindeydi, sözleri benim de gözlerimi iyice doldurmuştu şimdi. Yardım dileniyordu benden, anılarımızın hatrına. Sanki yeni anı biriktiremezmişiz gibi bir de son kez diye ekliyordu. Aptal çocuk. Nasıl bırakabilirim seni bu halde? Üstelik benim de sana ihtiyacım varken?  "Saf saf konuşma, zaten kimsemiz kalmamış..." Sinirle konuşacağımı düşünürken cümlenin ortasında titreyen sesimle yutkunup ortada bırakmıştım. Ne yapacağım diye sayıklıyordu kuzenim aynı sırada. "Beni dinle." dedim kararlılıkla. Gözlerimi cübbemin koluna sildim sertçe ve burnumu çektim, ona doğru eğildim. "Yanlış olduğunu düşündüğün bir şey varsa, anlat. Zaten olan olmuş. Ama kendi geleceğini zora sokacağını farkında ol. Benim umurumda değil. İstersen mirası paylaşırız, istersen beraber sürünürüz, istersen korursun adınızı ve sefasını çekme şansı yakalarsın. Fark etmez, ben yanındayım senin. Tamam? Sakin ol, sana güveniyorum ben ortak. Sen de bana güven." dedim. Çok kararlıydım. Eadwig'in annesiyle babası kadar kötü olamayacağına emindim, ona bu sözü vermek bu yüzden çok kolaydı.

"Ben sana ne yapacağımı söyleyeyim. Ben bir şey bilmiyorum. Babam hiçbir şey anlatmadı zaten. Sadece amcamlarla ortak bir iş yaptıklarını ve şu anda ortada olmadığını biliyorum. Bana aptalca bir mektupla haber vermeye çalışmış, hiçbir yardımını görmediğim bir mektup o da. Bir şey bildiğim yok yani, senden farklı değilim." Artık daha kararlı ve kendimden emindim. Bunları dile getirebilmek düşüncelerimi yavaş yavaş daha iyi netleştirmemi sağlıyordu. "Ayrıca benim derdim soyadımızla değil, onu taşıyanlarla. Bu kanunsuzluklar da cabası Eady! Adımızı tekrar temize çıkarmak, saygınlığına ulaştırmak da bizim elimizde, bunu biliyorsun. Belki de bu sorgu doğru bir şeydir. Adımızı bozanlar için ben kendimi derde atacak değilim. Senin de bir boka karışmadığını biliyorum, o yüzden tehlikeye girmene izin vermem. Bundan emin ol, rahat ol. Bir şey yapamayacaklar."

Daha bir ay öncesine kadar burada çalışıyordum, sohbetim olmasa da sima olarak çok iyi hakim olduğum seherbazlar vardı. Beni de tanıyorlardı elbette, üstelik Cornelia ile karşılaşırsam kendimi tutmaz anlatırım diye düşünüyordum. "Sonra da eve gideceğiz birlikte." dedim onu sakinleştirmek için son olarak.

6
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ynt: [Büyüceşura Soruşturması] Samuel/Eadwig Boleyn Sorgusu
« : 09 Nisan, 2023 22:34:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Okul koridorlarından Bakanlık'a uzanan yol boyunca bir bez bebek gibi hissetmiştim kendimi. Birilerinin yanında sürüklenen, içi boş. Yani duygu patlamalarım tamamlanmış ve yerini derin bir uçurumun tepesinde aşağıda kopan fırtınayı izleyen birine dönüşmüştüm. Fırtınadan kopan esintiler arada içimi ürpertiyordu ancak ayaktaydım.

Victorine'in cenazesinin planlandığını duyduğum andan sonra bu anlatılanların gerçek olmadığı konusunda var olan inancım tamamen sönmüştü, çok cılız bir şekilde hâlâ durumun farklı olabileceğini umuyor ama bunun bir reddetme mekanizması olduğunu biliyordum. Eadwig benden daha kötü durumdaydı. Onu kendine getirdiğimi düşünürken aslında çok sarstığımı sonradan fark etmiştim, belki de onun için bu durumu kabullenmek en sağlıklı seçenek olmamıştı. Zaten iyi değildi günlerdir, bir de üzerine üzülsün diye kafasının içine girmeye çalışır gibi sarsıp durdum. Onun için bütün bu olanları kabullenmek zor olmalı, anlamalıydım. Bundan sonra daha çok yanında olmam gerekiyor kuzenimin. İkimiz de tek kardeşiz, kuzenden öteyiz. Babamın da isteği buydu zaten, ona destek olmam. Üstelik benden özür de dilemişti müdürün odasında. Aramızdaki bütün soğukluğun ve gereksiz meselelerin kapanması için yeterli bir adımdı bu. Şöyle bir durumda başka hiçbir sebep geçerli değildi aramıza girmeye.

Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi içerisinde ilerlerken ne Profesör d'Ibelin'in dediklerini ne de Bayan Guendolen'ın yaptığı açıklamaları dinleyebildim. Gözüm, aşina olduğum sorgu odalarındaydı. Sadece yazın yaptığım stajda değil, aynı zamanda geçen sene Cornelia'nın alnımdan terler akıttığı sorgulanmam sırasında da tatmıştım bu deneyimi. Dört gözle aradığım söylenemezdi. Bizi aynı bir posta mektubu gibi elden ele devrederek sorgulanacağımız odaya kadar ulaştırdılar sonunda. İçeri girerken Eadwig'in omzunu kavramış ve sıkıca sarmıştım destek olmak için. "İyi olacağız." dedim sadece.

Tek yapmam gereken şey babamın mektubunu gizlemekti, ki bu sırada mektubu Büyük Salon'da kahvaltı yaptığım masa kenarında bıraktığımı hatırladım. Lanet olsun. Kafam nerede? Yok. Kendime gelmem lazım artık. Umarım Diana görüp almıştır. Babam ne demişti tekrar düşünüyorum, teslim olacağını söylemişti. Ama şu anda ortada olmadığını söylediler. Bahsettiği işlerini tamamlayamadı mı yoksa başına bir şey mi geldi? Her ne olursa olsun, ben bir saat öncesine kadar hiçbir şey bilmiyordum ve bu şekilde devam edeceğim hayatıma. Karşıma kim gelirse gelsin, suçlu hiçbir yanımız yoktu ve şu anda sorgulanıyor olmamızın sebebini dahi açıklamamışlardı. Karşıma ilk geçecek kişiye bunların hesabını sormakla başlayacaktım. İkimizin de odada yalnız olduğu son birkaç dakika içerisinde kuzenime döndüm anlık bir sinirle. "Yas tutmamıza bile izin vermeden bu lanet olası odaya soktular bizi yine, sanki bir kaçakmışız gibi! Ne vardı birkaç gün bekleseler ha? N'oluyoruz sanki? Bu çaresiz halimizden faydalanmalarına izin vermeyeceğim ama Eady merak etme." dedim kararlı bir şekilde.

7
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 05 Nisan, 2023 01:49:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Daha ilk haftada olduğumuz göz önünde bulundurulduğunda, diğer günlere nazaran sakin bir sabaha uyanmıştım. Oda arkadaşlarım Clayton ve Edward'ın ruh halinden de okunabileceği üzere bugünkü derslerimiz fazla sıkıcıydı. Sihirli Yaratıkların Bakımı dersine yürürken Clay oflayıp pufluyor, bu dersin en fazla 4. sınıflara verilmesi gerektiği hakkında yakınıyordu. Hakkı da vardı, birkaç ay sonra belki Bakanlık'ta, beki de başka bir kurumsal kimlikle çalışmaya başlayacak olan bizler için bir sihirli yaratık hakkında şu ana kadar her şeyi öğrenmiş olmak bir mecburiyetti bana kalırsa. Farklı noktalardan aynı sonucu savunuyorduk. "Var ya annemler için sihirli yaratıkmış bilmem ne fark etmez, ya evde besliyorlar ya da kesip yiyorlar. Hayvan değil mi işte? Arada gerçekten şaşırıyorum bu evrene." diyordu melez arkadaşım. "Ya kanka..." diyerek yüzümü buruşturdum. "Başlayacak mısın yine? Gerçekten?" Söze Edward atlamış ve Clayton'ın en son Mugglelarla yaşayacağı ve bir esnaf işleteceği fikrimizi hatırlatarak hepimizi kahkahaya boğmuştu. Böyle yüksek seslerle konuşarak sınıfa vardığımızda dersin başlamasına 1-2 dakika varla yok arasıydı. Sınıfa girince gördüğüm birkaç kişiyle şakalaşmış, geçen yıldan beri görüşmediğim kişilerle kısa ama samimi bir şekilde selamlaşmayı es geçmemiştim. Bu sırada bilinçsiz bir şekilde etrafı tarıyor ama kimi aradığımı bilmiyordum. Sınıfın kapısından giren dağınık ve yüksek bir enerjiyle karşılaşınca kilitli kaldım o tarafa. Charlotte'u görmemek benim için refleks olmuştu şu ana kadar. Onu kafamda "görürsen kafanı çevir ve düşünme" olarak kodlamıştım. Zorunda kalmadıkça aklımda yer etmesine izin vermiyordum çok uzun süredir. Fakat şu anda istemsizce dikkatimi başka yöne çekemedim. Beynimi durdurmaya çalışsam da onun hakkında kafamda oturttuğum bilgiler çok kolay bir şekilde gün yüzüne çıkmayı başarmış, neden bu kadar mutlu ve canlı gözüktüğünü düşündürtmüştü. Yüzünde oluşan şaşkın ifadeyi izlemiş ve tepkilerine anlam vermeye çalışmıştım istemsizce. Fakat benim için uzun gelen, büyük ihtimalle 15-20 saniyeyi geçmeyen bu anlamsız süre sonrasında Edwardı'ın kolumu çekiştirmesi ve "Anaa, Charlotte'un saçlarına nolmuş öyle Samu?" demesiyle kendimi toparlayarak arkadaşlarıma döndüm. Ne bileyim ben nolmuş ağzına tükürdüğüm bana ne ya. "Kanka niye öyle tepki veriyorsun ya..." dediğinde ise ona bomboş bir bakış atmayı yeterli görerek Clayton'a dönük bir şekilde "Diana nerde ya?" dedim. Bu cevabını beklediğim bir sorudan çok sohbet dağıtma yöntemimdi. Aklıma direkt olaran Diana'nın gelmesinin bir diğer sebebi ise, bir süredir Charlotte veya herhangi biri hakkında düşüncelere kapıldığım zaman kendimi otomatik olarak sorumlu hissetmeye başlamıştım. Sanki Diana'ya yalan söylemiş, arkasından iş çevirmiş veya ne bileyim, aldatmış gibi hissediyordum. Duyan da aramızda bir şey var sanır. O kadar yok ki. Normalde başka bir kızla böyle bir samimiyetim olsa, çoktan sevgili olmuştum. Hatta şu ana kadar sevgili olduğum bir iki kız olmuştur, onlarla bile bu kadar samimi değildim. Kendime güvenmediğimden mi? Aklım başkasında diye mi? Hayır, hiçbiri değil. Bilmiyorum neden. Çok iyi arkadaş olduk işte kızla, nasıl bozarım bunu bilmiyorum. Hem ben kendimi de biliyorum, onun o özgür kendine has tavırları... Ne bileyim kafamda oturmuyor işte. Hoşlanmıyor muyum, sonuna kadar. Düşünmüyor muyum... Tabi ki ama işte...

Profesör konuşmaya başlamış.
Hemen dalmışım ya, Charlotte'un etkisi bu işte. Beni gerçek hayattan koparıyor anında. Uzak tutmamın bir sebebi vardı.
"Kaçırdım biraz, ne söyledi?" dedim Clay'e doğru sessizce. Adamın asıl mesleğinin seherbazlık olduğunu duyduğumda etkilenmiş şekilde başımı salladım. Neden bırakıp buraya gelmişti orasını da ayrıca merak etmiştim; ben seherbaz olsam gelip de çocuklara sihirli yaratıkların bakımı hakkında ders vermek kesinlikle ilk kariyer tercihim olmazdı. Doğruya doğru yani bu adam neden Karanlık Sanatlara Karşı Savunma profesörü olarak gelmemiş? Ama anlattıklarını dinlediğim kadarıyla büyü kullanmadan geçen teorik bir ders olmayacaktı bu. Uygulamalı dersleri oldum olası sevmişimdir.

Önümüze doğru bir parşömen uzatılınca yanımdaki Ravenclaw'dan yakın arkadaşlarımdan biri olan Delilah uzanarak kaptı. Ben de kafamı uzatarak ne yapacağına baktım, tüylü kalemini çıkarıp ismini yazmaya başlayınca "Bizim isimleri de ateşleyiversene oraya." dedim göz kırparak. Şimdi mürekkep çıkarmakla falan uğraşamazdım. Profesör d'Ibelin'i gösterdiği hareketi tekrar ediyordum o sırada.

Aşk iksiri için kullanabileceği söylenince bir anda fısıltılar başladı sınıfta tabi. Sırıttım duyunca hemen. "İhtiyacımız mı var sanki." dedim gülerek. Sonra aklıma bir sürü düşünce doldu. Ya biri üzerimde kullanmaya çalışırsa? Ya biri Diana'yı kendine aşık etmek için kullanırsa? "Çok tehlikeli bir iksir bu abi ya!" diye yükseldim kendimi tutamayıp. Birkaç gün ne yiyip içtiğime dikkat edeyim ben en iyisi... Şimdi iksiri kazanmak şart da oldu. Başkasına gideceğine arkamı sağlama alayım ben.

En son etrafta yumurta aramamız için bizi kendi halimize bıraktığını söylediğinde, boğuk bir gürültü hakimiyeti ele aldı. Bir anda herkes olduğu yerden telaşla etrafa dağılmaya ve sebepsiz yere sağa sola koşturmaya başlamıştı. Kimse nerede ne araması gerektiğini bilmiyor ama eğlenceye kendini kaptırıp yuvarlanıp gidiyor gibiydi. Bir noktadan sonra bu kalabalık karanlıkla birleşince nerede olduğumu tamamen şaşırdım. Önce goy goy yaparken iyiydi ama sonra ayağıma bir şeyler sürtündüğünü hissettikçe iyice rahatsız olmuş ve işin ciddiyetini kavrayacak seviyeye gelmiştim. Hiçbir sihirli yaratığın bana dilini uzatmasını veya dişlerini saplamasını tercih etmiyordum. İksirin sonuçlarına katlanmayı ise hiç. Bu eğlenceli ekipten sıyrılarak sınıfın köşelerine doğru ilerlemeye başladım. Asamı çıkararak ]"Lumos." demiş ve önümü aydınlatarak ilerlemeye başlamıştım. ]"Hadi bakiyim pisi pisi... Külbükülcük nerelerde geziyorsun söyle bakalım... Yumurtalarını nereye gizlemiş olabilirsin..." Kendi kendime fısıldayarak ilerlerken, görüş açıma kızıla dönen saçlar girmişti. Kendimi Duro büyüsünü yapmaya fazla hazırlamıştım ama ani karar vermem gerektiğini beni tutan bir el ile fark etmem uzun sürmedi. Büyük bir kuvvetle yere doğru çekilirken bir kız sesinin, ki bunun Diana'nın sesi olduğuna neredeyse eminim, kafamın üzerinden geçtiğini tahmin ettiğim yumurtaya Duro büyüsü attığını anlamıştım. Yumurtanın kırılmaması lazım değil mi? Bir yumurtadan beklenen maksimum performans budur. Yere düşerken düşünebildiğim için belki de Merlin'e şükretmem gerekirken asamı havalanan yumurtaya doğrultmaya çalışarak "Lux Pluma!" diye haykırmıştım. Bir kuş tüyü gibi salına salına in aşağı yumurtacık.

Yetenek 1d10 : 8, total 8
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 2, total 2




8
Okul Müdürünün Ofisi / Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« : 29 Mart, 2023 01:28:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
*italik cümleler telepatik yolla karşıdakinin aklına geçiyor as you know artık*

Mektubu elime aldığım andan itibaren aldığım her bir nefeste daha fazla zorlanmaya başlamış, bakışlarım daha bir donuklaşmış ve söylemlerim normale oranla kat be kat azalmıştı. Odanın bir köşesinden ettikleri sohbeti izliyor ama normalde yapacağım gibi kontrolü ele alıp da yeni müdürümüze kendimi tanıtma, bu kargaşayı durdurmak için bir girişimde bulunma veya gerilimi azaltacak bir espri yapmayı gerekli bulmuyordum. Tam tersi o sırada aklıma dahi gelmiyordu hiçbiri. Sanki iki dakikaya kalmadan şu odanın kapısından eli zincirlerle bağlanmış babam girecekmiş gibi saçma bir illüzyon dolaşıyordu kafamda. Geçip müdürün karşısına oturduğumuzda bizi inceleyen, resmi kıyafetlerle donatılmış genç kadını selamlamak dahi istemedim. Öyle ki, bana sanki babamın bir sahtekar olduğunu bilirmiş gibi bakıyordu. Gözlerimdeki yaşları gizlemeyi beceremiyordum, müdürle yardımcısı aralarında bize verecekleri ikramlarla ilgili bir şeyler konuşurken iki dirseğimi de dizlerime yerleştirdim ve yüzümü eğerek gözlerime bastırdım olabildiğince.

Ne yapmam gerekiyor şu an? Üzülmekten daha fazlası. Şu anda hiçbir şey bilmeden ağlıyor olmam hiç inandırıcı değil. Tutmam lazım kendimi. Hiçbir şey bilmediğime inandırmam lazım. Zaten bilmiyorum da. Şu ana kadar hiçbir fikrim yoktu bu durumdan. Benim bir suçum yok...

Müdür konuşmaya başladığında sadece yorgun olduğumu düşünmelerini umarak geri kaldırdım kendimi. Az önceye nazaran çok daha iyiydim. Bacaklarımdan birini sallamaya devam ederken rahatsızca öne doğru eğildim geri ve dizlerime yaslandım. "Siz de hoş geldiniz." diyerek başımı salladım konuşmasına devam ederken. Ardından kadının ismini söylediğinde bir şey demeden sadece gözlerine bakmış ve şüpheci bakışlarla kafamı sallamıştım öne doğru. Bizimle konuşmak istediğini duyduğumda aklımdan geçen endişeli düşünceleri bastırmaya çalışarak müdüre çevirdim bakışlarımı geri. "Ne-" Boğazımı temizleyerek arındırdım boğuk sesimi. "Ne konuda tam olarak?"

Anlatmaya başladığında uzatmayacağını söylese de ağzından baklayı çıkarana kadar dört dönmüştü bana kalırsa. Bir yandan kendimi babamla ilgili bir felaket senaryosuna hazırlıyor, bir yandan Eadwiig'in bana babam hakkında savuracağı aşağılayıcı sözleri tahmin edip kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Fakat sonunda Profesör Harrington "Boleyn adası" sözünü dile aldığında bir çorap söküğü gibi gelmişti hikayenin devamı. Baskın lafını duymamla dikleşmiş, Eadwig'in annesinin ölümünü işittiğimde ayağa kalkmıştım. "Nasıl? Neden..?" Önce şaşkınlıkla ortaya bu soruları sorup sonra hızla Eadwig'e döndüm kontrol etmek için. Fakat ardından benimkilere ulaşamadıklarını söylediği için gözlerimi fal taşı gibi açmış ve müdür masasına doğru yürümüştüm farkında olmadan. Ardından bu bilgiler bana da fazla gelmiş olacak, yakınımdaki tekli koltuğa çöktüm gerisin geri. Bayan Boleyn hayatını kaybetmiş, amcam kaçak, annemle babam ortalıkta yok... Yaşadığım şoktan dolayı ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Apollo'yla Victorine'e günahımı bile vermem. Hayatımı mahvettiler, ama daha kötüsü Eadwig'in hayatına yaptıkları. Onun için çok değerliydiler. Kendilerine bağlı bir fanusta büyüttüler Eady'yi yıllarca, ve şimdi kendi kirliliklerini kuzenimin temiz sayfalarına bulaştırıyorlar. Ölümleri bile temiz değil. Lanet olsun. Babama olan sinirim de düşündükçe çoğalıyordu. Nasıl görememişti düştüğü bu rezil durumu? Nasıl? Kendini nasıl sevebilir bir insan bu şekilde? Kaç yıl onlara bağlı yaşadı, hürmeti eksik etmemeye uğraştı kaç yıl...

“Samu? B-bir şey söyle." Sanki biri tokat atmışcasına kafamı çevirmiştim Eadwig'e doğru. Benim ne yapmamı istiyordu şu anda? Olaylar düşündüğümden çok daha büyükmüş, çok... Anneme bir şey olduğu düşüncesi beni delirtiyor gibi hissediyorum. Eadwig'in yaşadıklarını anlayamam bile. Uyanmak istiyorum bu kabustan. Dikmiş gözlerini bana bakıyordu. Yıllar önce okul koridorlarında nasıl bahsettiğimiz dedikoduları anlamayınca benden açıklama bekliyorsa, babası tarafından hastaneye kaldıracak kadar kötü hırpalandığım ve bundan haberi olmadığında başıma ne geldiğini sorarken nasıl bakıyorsa; o küçük kuzenim vardı sanki içinde şu anda. "Üzgünüm." diyebildim sadece. Ona bakarken gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı ben tutamadan. Korkuyordum ve bu korkuyla ne yapacağımı bilmiyordum.

Kuzenim ise benimle aynı duyguları yaşamıyor gibiydi. Hala güçlü duruyor, o yıkılmaz asaletinden ödün verip de gözlerinden dökülecek yaşlara izin vermiyor, kaybetmiyordu kontrolünü. Ne demek özür dilerim ses çıkardığım için? Ehh sikerim öyle işi. Gitmeye hazır olduğunu söylediğinde zıpladım yerimden ve elimle herkese durmalarını işaret ettim. "Hop hop, n'oluyoruz ya? Pardon da, siz..." Profesör Harrington'a döndüm kırmızı gözlerimle önce. Fakat karşımdakinin Hogwarts müdürü olduğunun farkındalığına hâlâ sahip olduğum için bakışlarımı ondan Bayan Guondolen'e çevirdim. "Yani biz... Bu olay ne zaman yaşandı tam olarak bize bunu söyler misiniz? Niye şimdi haberimiz oldu? Birkaç gün önce demediniz mi Profesör... Evet siz dediniz! Biz zaten niye Bakanlık'a getiriliyoruz ki! Madem bulamadınız, bizi ne yapacaksınız?" İyice hiddetlenmiştim konuşurken. Neye bağırdığımı da bilmiyordum ama bir yandan söylediklerim mantıklı geliyordu kulağıma. "Baskın oldu tamam da, yani... Niye öldüler! Kim yaptı bakıyor musunuz?" Kadına doğru ilerlemiştim bu sefer de biraz. Ardından çekilip odanın ortasında sağa sola turlamaya başladım. "Yani dediklerinizin arkası dolu değil. Oldu bitti gibi... Kolay mı ya bu kadar? Kim yaptı kim!" Hala sakinliğini korumaya devam eden kuzenimle karşı karşıya kalınca iyice oynadı vidalar yerinden. "YA SEN BAKIRDAN MI ÇELİKTEN Mİ YAPILDIN, NİYE DURUYORSUN SORSANA KUZEN! Kim dokunur anneme desene! YENGEM ÖLMÜŞ EADWİG! FARKINDA MISIN?" Tuttum gözlerinin içine baktım. Kızarmıştı, ama yüz ifadesi aynı donukluktaydı. Ya bu çocuk depresyonda, ya önceden haberi vardı, ya da... Aslında ikinci düşündüğüm çok mantıklı anasını satayımmmmm. Bir anda duruldum. Onunla böyle dip dibe bakışıyorken iyice anlamaya çalıştım ifadelerinden ne olup bittiğini. Yoksa Victorine de mi kaçtı babamlarla? Ne biliyorsun Eadwig? Babamın teslim olacağını öğrenince beraber kaçmayı mı teklif ettiler? Yoksa babam mı öldürdü annesini? Bir şey söylesene. Gerçekten öldüğüne eminler mi, cesedini bulmuşlar mıydı? Eğer bulamadılarsa kesinlikle bir plan kurmuştu Boleynler yine. Benim adım Boleynse ben de bunların kanını bilirim.

Kuzenimi bırakıp geri döndüm müdüre. "Herhangi bir... Mmm... Cenaze planlaması.. yapıldı mı?" Gerçekten ölüp ölmediğini anlamanın kısa bir yoluydu bu. Eadwig'in önünde bunu sormanın ne kadar düşüncesizce olduğunu sonradan fark etsem de kendimi o an için tutamamıştım.

9
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı | Duyurular
« : 28 Mart, 2023 17:03:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
*özenilmemiş bir yazı ile*


Adınız - Soyadınız: Samuel Raymond Boleyn ama kısaca Samu diyebilirsiniz

Biz size nasıl hitap edelim istersiniz bu arada hocam?


Binanız:  Gryffindor
Sınıfınız:       7. sın ıf

Daha önce ders hakkında sevmediğiniz şeyler nelerdir? Gerçek bir sihirli yaratık görmeden kitaptan işlemek
Daha önce ders hakkında sevdiğiniz şeyler nelerdir? Hocam şimdi, bizi tanımak için sorduğunuza göre açık olabilirim diye düşünüyorum. Hani siz de görürsünüz bu derse gereksiz derler de korkularını gizlemeye çalışırlar ya. Öyle saklanacak köşe arayanlara gülüyorum ne yalan söyleyeyim.
Eğer bir sihirli yaratık olsaydınız ne olurdunuz?  Net Griffin. Yarısı aslan zaten
Eklemek istediğiniz her hangi bir konu var mı? Varsa nedir? Hocam iyiliğiniz sağlığınız

10
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 26 Mart, 2023 22:24:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Fena rp linklerim: 

(https://buyucedunya-rpg.com/boleyn-adasi/kuzisim-gelmis-vol-iii/msg2892/#msg2892) 3
(https://buyucedunya-rpg.com/buyuk-salon/oglum-o-senin-yeengen-yeengenn/msg2876/#msg2876) 3
(https://buyucedunya-rpg.com/diagon-yolu/need-for-speed-diagon-yolu/msg2869/#msg2869) 4
(https://buyucedunya-rpg.com/buyuk-salon/oglum-o-senin-yeengen-yeengenn/msg2815/#msg2815) 6
(https://buyucedunya-rpg.com/hogwarts-bahcesi/gecelerine-gun-gibi/msg2812/#msg2812) 1
(https://buyucedunya-rpg.com/buyuk-salon/oglum-o-senin-yeengen-yeengenn/msg2808/#msg2808) 4
(https://buyucedunya-rpg.com/hogwarts-bahcesi/gecelerine-gun-gibi/msg2714/#msg2714) 5
(https://buyucedunya-rpg.com/birlesik-krallik/sabotaj-sorusturmasi-nimbus-fabrikasi/msg2907/#msg2907) 3

bi de en son 7. seviye ya da 8deymiş samu, 10 oldu ordan da gp lütfen

Seviye: 8 -> 10
Fena RP (son sayım): 31 (4 GP + sonraki başvurunuza unutmayın 3 fazladan Fena RP var hesaba katılmamış)



Merhabalar, en son yaptığım şu talep sonrası Samuel 11 olmuş oradan 1 GP istiyorum unutmadan.
Nicholas'ın seviyesi de 4'ten 5 olmuş ama istedim mi bilmiyorum, bulamadım da yanıtlarda..?

https://buyucedunya-rpg.com/okul-mudurunun-ofisi/cocuklari-pistten-alalim/msg3243/?topicseen#msg3243 şu başlıktan 4 fena rp
https://buyucedunya-rpg.com/diagon-yolu/gece-baskini-sonrasi-ilk-aciklamalar/#msg3159 şurdan gelen 7 fena rp

ŞU BAŞLIKLARI DA ÖNCEDEN ALMADIĞIMI DÜŞÜNÜYORUM AMA EMİN DEĞİLİM. ATIYORUM BURAYA LİNKLERİ.
https://buyucedunya-rpg.com/boleyn-adasi/buyucesura-sorusturmasi-boleyn-adasi-cikartmasi/msg3147/#msg3147 Bu başlıktan 5 fena rp
https://buyucedunya-rpg.com/buyucu-kismi/balli-bela/msg3051/#msg3051 burdan da 8 fena rp
tşkkür ederim.

11
Okul Müdürünün Ofisi / Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« : 20 Mart, 2023 02:07:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sabah ortak salondan yükselen seslerle uyandım. Zaten uykum çok derin değildir, uzun süre yatmayı da sevmiyorum. Daha Hogwarts'a geleli birkaç gün olduğu için yatağıma da alışamadım. Çabucak ayaklandım ve göz gezdirdim odanın haline. Dün geceden kalan şekerleme çöpleri yerde duruyordu, Clay'in köyünden getirdiği tütünleri de sarmaya çalışıp beceremediğimiz için yurt zeminine dağılmıştı hep. Harcadığımız tütün kağıtlarından buruşturulmuş bir tepe duruyordu cam kenarında. Clay fosur fosur uyuyordu hala. Edward ise kafasını yorganın altına geçirmiş, yakında uyanacak gibi gözükmüyordu. Esnedim iyice, kollarımı gerdim bir sağa bir sola. O sırada kapımız çalınmış, Clayton homurdanarak kapıdan uzak tarafına dönmüştü. Sakin sakin terliklerimi geçirdim ayağıma, saçımı ellerimle sağa sola atarak dağınıklığını düzeltmeye çalışırken kapıya yürümeye başladım. "Samuel Abi...Uyandınız mı?" diyordu çekingen bir çocuk sesi. Gülümsedim kapı kolunu tutarken. Onun yaşında olduğum zamanları hatırlayınca nostaljik duygulara kapılmıştım. Aklıma Eadwig'le okul koridorlarında koşturduğumuz zamanlar, Mira'nın ödül odasında beni öpmesi, üstüme dökülen iksir kazanları gelmiş ve gülümsememi engelleyemeyeceğim bir hale getirmişti. Mira neler yapıyordu bu aralar acaba. İyi miydi? Uzun süredir görmedim. Eady de iyidir umarım diye düşünmeden edemedim. Sinir ediyordu beni etmesine de, insan düşünmeden de edemiyor. Onun o kapana kısılmış halini gördükçe acıyorum. O evden kurtulmasını ve kendini bulmasını o kadar isterdim ki. Kız işleri bir yana, bu bir yana gerçekten. Keşke benim kadar görebilseydi o da gerçekleri. Beraber çıkardım onunla bu yola. Keşke soyadını bırakabilseydi arkasında. Keşke... "ABİ!" Kapının arkasından gelen endişeli çocuk, ses tonunu korkulu bir tona taşıdığında yüzümdeki sırıtıştan somurtuya dönüşmüş ifadeyi ve düşüncelerimi kesip açtım kapıyı. "Ne var?" dedim önce miniğin gözlerine, sonra da etrafa bakarken. Kapıyı açınca sesler iyice yükselmiş, çatlak erkek sesleri daha net gelmeye başlamıştı. "Kavga ediyorlar da." dedi çocuk çekingence. Elimle yüzümü ovuşturdum sıkıntıyla ve gözlerimi kapattım birkaç saniyeliğine. Devam ediyordu konuşmaya. "Yarım saattir tartışıyorlardı, tehdit etmeye başladılar birbirlerini. Ben de Profesör Barthélemy'den önce sana gelsem... Yani bir şey olursa gel demiştin... Uyandırdım ama..." Gözümü açıp çocuğun omzunu ovuşturdum hızla. "Tamam, iyi yapmışsın. Çıktım odadan, uyurken giydiğim gömleğimin düğmelerini iliklerken merdivenleri inmeye başladım hızla. O sırada çocuktan da neler olduğunu dinlemeye başlamıştım. Bunlar kuzenmiş, Hogwarts'ta ikinci yıllarıymış. Bir şeyi mi paylaşamamışlar neymiş orasını anlamadım açıkçası ama çocuklardan biri yumruk atmış sonunda diğerine. Sonra diğeri ağlamaya başlamış sinirlenip. Sabah saatlerinde olduğumuz için etrafta kimse de uyanık değilmiş daha. Duygulandım sabah sabah ya. Bu aralar her şey bana Eadwig'i hatırlatıyor sanki. Çok kırdık birbirimizi, çok sert yaptık hep. "Merdivenler de... bitmiyor... anasını satayım. Bütün çocukluğuma inip çıkarım şu kuleyi inene kadar." diye söylendim düşüncelerimden sıyrılıp.
Geldim ortak salona, baktım bu ikisi bir koltuğun iki köşesine oturmuş, birbirlerine de sırtlarını dönmüşler. Gözler yaşlı, suratlar düşük. Saçlar dağılmış. "Nabersiniz gençler." dedim ortalarına çökerken. Beni görünce biraz toparlanıp meraklı gözlerini çevirdiler tabi. "Naptınız siz?" dedim anlayışlı ama hayal kırıklığı da dahil bir ses tonuyla. Biri ağzını açacak gibi oldu, ağlamaktan boğazı kurumuş olacak ki sesi çıkmadı ve öksürdü bir iki kere. Bunu fırsat bilip diğeri atıldı konuşmaya. "Ayakkabısını giydim diye yüzümü çizdi bu!" dedi şikayet eder gibi. Baktım suratına, çok fena çizilmişti harbi. Diğerine döndüm, "Açıklaman ne?" dedim. Çocuk iyice bozuldu, kollarını birleştirdi önünde. "İzin almadan eşyalarımı karıştırmış. Çıkar dedim dinlemedi."
"Demedin!"
"Dedim! Onu annem yeni aldı, balolarda giymek için getirdim!"
"Ne olacak sanki?"
"O kız için giyiyorsun işte!"
"YOK ÖYLE BİR ŞEY!"
Diğer çocuk döndü bana, "Judy'nin boyunca yetişmek için benim ayakkabılarımı almış! Judy onu sevmiyor bile. Zorla arkadaş olmaya çalışıyor!"

Derin bir nefes aldım. Sustu ikisi de. "Siz, sabahın köründe, bir kız için dövüştünü mü harbiden? dedim daha büyük bir bıkkınlıkla. Susmaya devam etti ikisi de.
"Kız güzel mi bari?" dedim ilk. Güldüler hafifçe. Baktım kafasını sallıyor biri. Ben de güldüm sinirden. "Oğlum bak, kız seni sevmiyormuş lan. Neyi zorluyorsun? Sen de kendi boyundakilere bakacaksın. Bu denklem bu kadar basit. Zaten birkaç yıla bütün kızların boyunu geçeceksin. Dert etme bu kadar." Diğerine döndüm. "Sen de, derdin ayakkabı falan değil. Kimi yiyorsun? Seviyor musun kızı, sen daha mı iyi anlaşıyorsun. Söy-le-ye-cek-sin. Bu çocuk zihinfend mi? Nerden bilsin senin ne düşündüğünü?" Döndüm diğerine. "Öyle misin lan? Yok? Bak değil. Sen söylemezsen anlamaz tabi. Birbirinizin değerini bilin. Başka kimse bilmez çünkü. Tamam mı? Kardeş gibisi yoktur." Kapıma dayanan miniğe döndüm en son. "Lan beni bunun için niye uyandırıyorsun sen?"

***

Bu olaylardan sonra döndüm odaya, Clay ve Edward daha yeni kalkıyordu yataktan. Onlar yüzlerini yıkayana kadar ben hazırlanmış ve Büyük Salon'a inmek için kule merdivenlerinin yolunu tutmuştum bile. Onları beklememeye alışmıştım artık, benim hızıma yetişemiyorlardı genelde. Olmam gereken çok yer var, yurt odasında zamanımı öldüremem. Büyük Salon'a girdiğimde ilk olarak profesör masasına göz attım, yeni profesörümüz Bay Parfait'yi görünce dikleştim farkında olmadan. Kendimden emin adımlarla Diana'nın yanına yürüdüm bu şekidle. Birkaç kişiye selam verdikten sonra oturdum yanına. "Bugün dünya için ne yaptın? Ben bir aile dramasını engelledim." diye sohbete daldım.O sırada Slytherin masasına da göz gezdiriyordum. Eadwig'le de biraz konuşmak istiyordum aslında. Ne diyeceğimi bilmesem de, aramızdaki bu mesafe çok uzamıştı. İki olgun kişi olarak konuşabilirdik. "Sabah iki çocuğun bir kız için kavga etmesini dinledim. Komikler ya. Başka dert mi kalmadı dünyada? Bulursunuz başka kız geçer yani." dedim gülerek. "Önemli olan sana değer veren birini bulmak yani. Keşke hep farkında olsaymışım bunu." Bir hareketlenme oldu o sırada, posta saati gelmiş. Baykuşum Geronimo'nun heyecanlı kanat çırpışını 50 metre öteden tanırım. Bir bomba bırakacakmışçasına hızla ve heyecanla beni bulmaya çalışıyordu. Önce ağır bir şey mi anlayamadığım için ayağa kalkıp yakalamak için uzandım, bir elimle de Diana'nın suratına küçük çaplı bir kalkan oluşturmaya çalışmıştım. Yazık güzelim kıza bir şey olmasın durduk yere. Ama sadece küçük bir zarftan ibaret olduğunu görünce oturdum gerisin geri.  Mektubu aldığımda önce arkasına baktım, üzerinde adres ve kişi bilgisi yoktu. Etrafa baktım  merakla, kimsenin ilgisi üzerimde değildi. Diana da kendi mektupları ile ilgileniyordu. Tanıdık mührü bozarak açtım zarfı.

[spoiler]Oğlum,

Takip edilmemek için farklı bir adresten ve isimsiz bir şekilde bu mektubu göndermeye karar verdim. Annenin dahi sana yazdıklarımdan haberi yok, ki senden de ricam önümüzdeki günlerde onunla bu konuları asla yazılı konuşmamandır. Merak etme, yakında görüşeceksinizdir mutlaka.  Hiçbir şekilde kendinizi tehlikeye atmanızı istemiyorum; bu yüzden bugüne kadar yaptığım işlere dahil olarak annenin huzurunu, senin de geleceğini karartmaya göz yumamazdım. Bunun yerine kendiminkini kararttım.

Oğlum, kardeşim Apollo ve eşi Bayan Victorine ile beraber yıllardır süregelen bir iş sözleşmemiz vardı. Bizim bu refaha ulaşmamızda ve şimdiye kadarki konumumuza gelmemizde çok yardımcı oldular. Fakat bunu yaparken en doğru adımların atıldığını söylersem sana yalan söylemiş, kendimi de kandırmış olurum. Bundan sonra yalan söylemeyeceğim. Bir, bilemedin birkaç gün sonra sadece sen değil herkes öğrenecek yaptıklarımızı. Fakat bilmeni istiyorum ki ne sana ne de annene bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Kaçmak ve saklanacak delik aramak benim karakterime uymuyor, aynı bütün bu olanlar gibi. Bu yüzden yakında teslim olacağım. Öncesinde sana ve annene bırakacağım güvence altına almam gereken bazı mal varlıklarımızı ayarlamakla uğraşıyorum. Ancak sana bu mektup ulaştığında büyük ihtimalle uğraşlarım sona ermiş, belki de seherbazların koluna dahi girmiş olacağım.

Bu bilgileri sana önceden iletmek istememin sebebi, birkaç gün içinde karşılaşmak durumunda kalacağın olaylara önceden hazırlıklı olman. Korkma, endişeye kapılmana sebebiyet vermek değil amacım. Her zamanki gibi güçlü durmanı, hazır olmanı istiyorum. Önümüzdeki günlerde kimseyle gereksiz boş muhabbete girme. Yaramazlık yapma. Ailemiz büyük bir sınavdan geçiyor; bu konuda her bir Boleyn üyesinin aynı özeni göstermesi, güçlü kalmamız için ehemmiyetli olması gerekiyor. Sen de bu ailenin bir veliahtı olarak sorumluluklarını farkında olmalısın. Daha önemlisi, güveneceğin kişilerden emin olmalısın. Kuzenin Eadwig senin yıllardır yanında olan bir kardeşten farksızdır, geçirilen zamanlara haksızlık etme. Yakında onun da sana çok ihtiyacı olabilir.

En önemlisi, sorarlarsa sakın bir şey bildiğini söyleme. Gözleri üzerine çekmeni ve yeni düşmanlar edinmeni istemiyorum. Dikkatli ol.

Sevgiler,

Baban.
[/spoiler]

Baban. İlk önce bu kelimeyi okumuştum. Sonra başa dönmüş, sindirmeye çalışmıştım yazanları. Kalkıp başka bir yerde okumak veya gizlemek gelmemişti aklıma. Babamdan 7 yıllık Hogwarts hayatımda aldığım sayılı mektuplardan birisiydi bu. Evet bu gelmişti aklıma. Niye bana bunu söylediğini düşünmüştüm. Ne istiyordu benden? Eadwig'le... İyi anlaşmamı mı? Bu mu? Utanç verici sırlarını sürdürmemi mi istiyordu yoksa? Onun yıllarca abisinin gölgesinde sömürü hayatı yaşadığı gibi, şimdi benim de Eadwig'e yaranmak için dört döndüğüm bir hayat kurmamı mı bekliyordu? Ne? Bu mu gerçekten? Anlamıyorum hiçbir şey. 

Kafamı mektuptan kaldırıp kağıdı buruşturduğumda otomatik olarak gözlerim de Eadwig'e kaymıştı. Ona da bir mektup gelmiş miydi kontrol etmek istemiştim. Hayır. Müdürün yardımcısıyla konuşuyordu. İkisi de ayaklanmışlardı. Genç adamın da bu tarafa doğru yürüdüğünü gördüğümde gözlerimi kapadım birkaç saniyeliğine. Gözlerim dolmuş farkında olmadan. Hızlı düşünmem lazım. Sakin olacağım, bu mektupta yazanları unutacağım. Niye geliyor ama yanıma? Babamın yazdığı gibi, teslim olmuş olabilir mi? Babam teslim olacağı için Eadwig'in ailesi de tehlikeye girecekti büyük ihtimalle, artık ben istesem de barışamayız zaten. Her şey daha da mahvoldu. Ama babamın istediği gibi, bir şey bilmiyorum. Bu mektubu. almadım. Yok. öyle. bir şey.

"Merhaba. Profesör Harrington mı? Hmm. Sebep?"
Babam olmasın. Lütfen olmasın. "Anladım... Tamamdır geleyim." Kalktım, Diana'ya bir şey söylemek aklımın kenarından köşesinden geçti ve sıyrılıp yok oldu. Yürümeye başladım dümdüz. Eadwig'in bizi yarı gülümser halde beklediğini görünce sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Neden gülüyor bu? Espri yaptı, belki de bilmiyor neler olduğunu. Gülmeye zorladım kendimi. "Ben yapmadım. Seni bilemem." dedim sorusuna karşılık. Babamla nasıl bir işe bulaşmışlardı da teslim olacaktı ki? Azkaban'a mı düşecekti? Benim kariyerimi zedeleyecek bir dava mı olacaktı bu? Aileden mi dışlayacaklardı hepimizi? Annemle bana zarar gelmesini istemiyormuşmuş. Öyle bir şey mümkün mü baba ya? Mümkün mü sence? Umarım bu aptalca fikrinden bana yazdıktan hemen sonra vazgeçmiştir ve ikinci bir mektup ulaşır elime yakında. Engel olamadığım bir duygu kabarmıştı içimde: Eadwig'den Boleynlere yakışmadığımızla ilgili bir cümle geleceği korkusu.

Hiçbir şey söylemedim yol boyunca, Eadwig zaten bir anda sus diye bağırıp koşmaya başladı deli gibi. Kime diyor niye diyor anlamayarak ikilinin peşinden koşmaya başladım ben de. Melvin'e yaklaştığımda "Neyden bahsettiğini biliyor musun?" diye sormuş ama düzgün bir cevap da alamamıştım. Müdürün odasına çıkana kadar bu hali devam etti. Girdiğimizde ise direkt olarak ailemize neler olduğunu sormuştu. İyice suratım düştü bu soruya ve kapıya yakın bir duvara yaslandım nefes nefese. Bildiklerimden başka bir cevap gelmesini umarak dinleyecektim sadece.

12
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 18 Mart, 2023 22:05:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ben gittim bu profesör kılıklıya selam vermeye, yağlı kaygan elleriyle tokalaştı benimle. Şimdi buraya gelince milletin gözü de üzerimizdedir diye düşünüyorum, diğer profesörlerin de yanındayken yüzümü buruşturmak istemediğimden sadece adam parmaklarını geri ayırırken bir bakış atmakla yetindim. Elindeki tavuk derisi mi onun? Parmak aralarıma doluşan yağ bezelerini görmezden gelmeye çalışarak yumruk yaptım elimi. Sonrasında beni terslemesiyle duruşum değişti iyice. “Hocam hava atmaya ihtiyacım var gibi mi duruyorum?” dedim. Yanındaki profesöre dönüp bir şeyler söylemeye başlamıştı. Kaç yaşında adam benimle boy ölçüşüyor sanki, aklım almadı. Sözlerini bitirmeden ben de masadan bir peçete kaptım ve elimi sildim iyice bastırarak. Midem bulandı ya. Müdürün şekerlerinden de üst üste çok yedim aç karnına, üzerine bu. Gidip yatmam lazım biraz.

Adam ayağa kalkınca elini kafama uzatır gibi oldu, oğlum iğrendim ya. Yemin ederim profesörmüş, adabıymış bir yere kadar var bende de sabır. Zaten az önce olanlar da beni iyice agresif birine dönüştürdü. Hogwarts’a döndüm diye ve dostlarımı gördüm diye biraz keyifli kalabiliyorum yoksa tüm dünya bana tersmiş gibi geliyor bu akşam. Elini kafama götürdü, ben o parmakları gördüğüm an geri çekilmek istedim tabi. Ayıp olacak diye çaktırmamaya çalışarak omuzlarımı aşağı çektim ve eğilmeye çalıştım, yukarıya doğru agresif bir bakış atmayı da ihmal etmemiştim. Boyumuzu mu ölçtü ne yaptıysa artık bir bok da söylemedi. Neyse Diana bu kılıbık herifi gördükten sonra beğeneceği varsa da vazgeçer. Yüzükleriyle kolyelerinden, bir de uzun sarı saçlarından zaten ne olduğu belli değil. Bir oturuşu bir duruşu yok yani.

Kolunu omzuma atıp beni sanki otoritesi altına almış gibi yürütmeye başladığında huyuna gitmeye karar vermiştim. Bu okula nasıl dayandığımı sorduğunda “Hocam bugün ters bir günümdeyim biliyor musunuz ya, bu okulun popülasyonu bazen cidden azalmalı diyorum.” dedim. Herif samimi biri, orasını anladım ilk cümlesinden. Bana da Sammy dedi. Ben adını bilmiyorum gerçi daha ama hallederiz. Sakınmayacağım laflarımı. Diğer gerzeklerle yakın olacağına benle kursun samimiyeti. Aile işine değindiğinde “Hoop orda durdururum işte hocam, ailesinin gölgesinde yaşayanlardan değilim ben.” dedim göğsümü kabartarak. Slytherin masasını kafamla işaret ederek “Onlar genelde şurada saklanıyorlar.” dedim. Bu sırada Gryffindor masasını baya bir ilerlemiş, meraklı gözlerin hepsini geçip bizim gruba gelmiştik. “Size soyadımla kendimi tanıttıysam bu önemseyin diye değil, resmiyettendi. Yoksa aslında sadece Samu diyebilirsiniz. Sizinle tanışmak isteyen diğer arkadaşlarım da: Clayton, Edward, Diana…” Yandaki Amerikalılara baktım, adlarını hatırlamıyorum. Diana’nın elini öpmeye çalışan sümsükle hiç tanıştırmam zaten. "Arkadaşlar selamlar herkese, yeni bina sorumlumuz…” Bilmiyorum adını o yüzden devam ettirmedim cümlemi. Herkes kendini tanıtmaya çalışıyor, birkaç kişi kalkıp yanımıza geliyor daha iyi duymak için derken bu adam tuttu beni çekti masaya doğru. Yağlı ellerini düşünmemeye çalış diyorum kendime, dediklerine odaklanmaya çalışıyorum. Fransızca konuşuyor arada, dünya dillerinden biri. Boleynler yazın ders aldırırlardı bize. Belki Eadwig hala alyordur, ben onların adasına gitmeyeli uzun zaman oldu. Ama Fransızcayı hatırlıyorum, az çok biliyorum bir şeyler. "Adını söylüyor oğlum ya." dedim boş boş adama bakan bazı gözlere. Sonra o konuşmaya devam ederken ağzımla sessizce telaffuz ettim tekrar "PAR-FE" şeklinde.

Yemekten sonra da yatakhaneye geleceğini söyleyip kısa kesti muhabbeti, beni de yanına aldı geri. Bu herif benim derdimi mi çözecek bana daha çok dert mi olacak anlamadım ya. Yapış yapış elleriyle gömleğimi tuttu omzumdan, diğer elini belime yaklaştırınca gözlerimi açtım şaşkınlıkla. Duruşumu düzeltecekmiş aklınca. ULAN SEN ÇEKTİN BENİ ZORLA, TABİ KAMBUR DURACAĞIM. Dümdüz bir ifadeyle adama bakıyorum, omuzlarımı da iyice açtım arkaya doğru ve dikleştim dediği gibi. Sabır sınaması. Sabırrrr. Uzunum bu arada ondan. Dik durursam net geçiyorum da saçları dağılmış herhalde ondan kafası daha büyük duruyor. Topuklu da giyiyor olabilir zaten, beklerim bu değişikten.
Ama bana güzel bir orta açtı, orada gülümsedim yarım ağız. "Çoğul olarak kızlarda gözüm yok artık aslında. Bir kişi baksa yeterli." Bu sırada gözümü başkasına veya Diana'ya çevirmemiştim ama çevreden bizi dinleyenlerin olduğunu farkındaydım bu cümleyi kurarken. Belki de, ve umarım, Diana da duymuştu bunu. Kendisinden bahsettiğimi anlayacak kadar akıllı bir kız. Profesör sesime kalın dediğinde de kalbimi biraz daha kazanmıştı, benim formülüm basit aslında ya. Öv, sevil. Güldüm ve arkamı döndüm masaya oturmak için. İşte o sırada, kaba etimde hissettiğim bir şiddet, bununla birlikte salonda yükselen bir "ŞLAP" sesi, kısa bir sessizlik sonrası kıkırdamaların kahkahaya dönüşmesi ve benim sabrımın taşması.

Yüzüm kızarmaya başlamıştı bile herhalde, sinirden köpürdüm. ŞEREFSİZ YA. Çocuk meraklısı mıdır nedir, ne lazım o hareket şimdi? Edward gülüyor, Clayton da dudaklarını bastırmış birbirine. Ayıp olmasın diye gülmemeye çalışıyor. Amerikalılar kopmuş ya kendi arasında. Diana'ya bakamadım bile. Karizma yok edici anasını satayım. "Aptal herif ya. Ne boş bir adam fark ettiniz mi? Elini kolunu nereye koyacağını bile bilmiyor." dedim sinirle. "Ne sanıyorsa kendini. Belli zaten erkeklere ilgileniyor herhalde. Tanıştığımızdan beri boyumu ölçmeler, omzumu sıkmalar, kaslarımı ellemeler, sesimi ölçmesi ve şimdi de bu hareket... Yani konuşmak istemiyorum bu konuda. Profesör Harold ne akla hizmet bu adamı Profesör yapma gafletinde bulunduysa... Bu kararı verirken kafası çok iyi olmalı."  Sustum tepki verecekler mi diye merak ederek. Sonra dayanamadım devam ettim üzerine. "Öyleyse bize de ikram etsinler ne içiyorlarsa da, beraber keyiflenelim ya. Herifteki rahatlığa bak! Sanki babasının ahırında. Yemek yiyişini de görmediniz siz, kıtlıktan çıkmış anasını satayım. Diana senden beter." Lan. O iyi bir laf olmadı. "Beğendin mi al getirdim sana istediğini. İlgilenmiyormuş kızlarla, şansına küs." dedim ve güldüm en son. Çok iyi toparladın Samu, gerçekten tebrik ederim. Bütün ayarlarım kaçtı yemin ederim.




13
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 01 Ekim, 2022 21:35:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Aç olduğum her halimden belliydi ki Diana bana destek çıkmış, Edward da Diana'ya deli muamelesi yapmaya başlamıştı. Böyle olunca daldım aralarına. "Bizim konuşmamıza gerek yok artık kanka. Anlıyor beni Diana." dedim sırıtarak. Bu da mı gol değil?

Kendi kendime verdiğim şeker savaşım Diana'nın beni durdurmaya çalışıp kolumdan tutuşu ve adımı bağırışlarıyla zevkliydi, ama bir yere kadar. Kendimi 3. sınıfmış gibi hissetmeye başladığımda bıraktım şekerleri. Attım ağzıma son kalanı, dilimdeki uyuşukluğa yüzümü buruşturdum. Ne var bunların içinde acaba? Tüm tadım kaçtı. "İştah bırakmadı ya." dedim ve daha yarısına gelmediğim tabağımı iteledim yememek üzere. Bu sırada herkesin aksine Diana kıtlıktan çıkmış gibi tabağına yapışmış, soslarını ekmekle sıyırmakla meşguldü. Nereye kadar gideceğini merak ederek izledim onu bir süre göz ucuyla, her şeye çatalını atıyor ve bitmesini istemiyor gibiydi. Hep mi böyle acaba, diye düşündüm. Ben genelde pek iştahlı değilimdir. Yemek ile bağım sadece doymakla alakalı. Hatta annem de hep çok şaşırır bu duruma, "Evde kedi mi besliyorum erkek çocuğu mu belli değil." der. Seçici değilim aslında ama şişecek kadar yemeyi oldum olası sevmemişimdir. Diana'yla yaşamayı düşündürmüştü bu bana. Uyumlu olur muyduk? Doyurabilir miyim ben bu kızı... Düşüncelerimle kendi kendime güldüm biraz.

Beni profesörlere doğru çevirince incelemeye başladım sıradan hepsini. Diana aralarından birinin çok genç gözüktüğünü söyleyince sarışın adama kaydı gözlerim. Bize yakın mıydı acaba? "Çok da genç değil ya." dedim huzursuzca. Adımı duyunca Diana'ya döndüm. Gözlerini dikmiş bana bakıyor. Yaklaşıyor mu hatta? Gidip müdürle konuşmamı istiyor. Veya ona şu yakışıklı hocayı getirmemi istiyor sanırım. Diana'nın kirpikleri hep bu kadar uzun muydu ya? En makul kişinin ben olduğumu söylediğinde biraz dikleştim oturduğum yerde. Makul bir insanım, aynen öyle. Bir dakika... Makul derken, neye mesela? Hani herkes başka bir şeye uygundur. Ne demeye getiriyor? Mantıklı biri dedi bu sefer de, çok hoşuma gitmedi bu. Bina başkanı olduğumu söylediğinde tam ağzımı açmış nereye bağlayacağını soracaktım ki "yakışıklısın" dediğini duyunca ağzım açık, gözlerimi kısarak bakakaldım. Beni etkilemeye çalışıyor bildiğin. Yine bacaklarımız birbirine değmeye başlamış, bu sefer gözleri de bende. Niye bu kadar istiyor ki konuşmamı? Gerçekten hoşlandı mı yeni profesörden acaba?

Söylediklerini bitirince yaklaştım biraz ona doğru. "Beni süslü laflarla kandıramazsın Diana. Bana istediğini yaptırmak istiyorsan, bir dahakine bilmediğim bir şey söyle." Ardından sırıtarak geri çekildim ve onaylamaz şekilde başımı sallamaya başladım. "Hiç beklemezdim. Profesörlere göz dikecek kadar mı düştün yani? " dedim, bilerek sesli söylemiştim ki bizimkiler de duysun. Tahmin ettiğim gibi Edward hemen atlamış, "Yok artık Dianaaaaa! Sen bu gruba bile fazla kalıyorsun galiba... Utandım şu an. Müdür deme lütfen... Müdür müğ?" diye çok ciddi bir şekilde, hatta biraz da endişeyle Diana'yı soru bombardımanına tutmuştu. Gülerek ayağa kalkacaktım ki yan masadan konuşmamızı duyan bir kızın lafıyla bölündü sohbetimiz. "Yalnız aramızda büyük yaş fantezisi olan biri varsa, o da Samuel'den başkası değil." demişti. Ne ne ne? Gözlerimi sonuna kadar açıp kaşlarımı çatarak şaşkınlıkla kıza baktım bunu duyunca. Açtım ağzımı ama diyecek bir şey bulamayıp geri kapadım. Diana'ya dönüp, "Yok öyle bir şey." dedikten sonra geri kıza dönüp "Sorması ayıp, nerenden çıkarıyorsun böyle bir şeyi?" diyebildim. Götünden sallama demek istiyordum ama fazla kaba olacaktı. Kimmiş ya benim yaşlı takıntım? Ne boş atıyor mu millet yine? "Bırak ya... Bilmiyormuş gibi yapıyor bir de. Herkes gördü sizi Diagon'da!"

Diana'ya döndüm tekrar. "Diagon Yolu'nda senleydim zaten, biliyorsun." diye aceleyle açıklama yaptıktan sonra yine yan masaya döndüm. "Ben bilmiyorum kiminle olduğumu, açık açık söylesene ne gördüğünü." dedim sinirlenmemeye çalışarak. Bu sırada etraftan birkaç göz daha bize dönmüş sohbetimize kulak kesilmişlerdi. Arkadan bir çift el omuzlarımı sıkınca gözlerimi çevirdim arkama doğru: Bruce. "Kanka kimse yargılamıyor seni. Merak etme." Pis pis sırıtıyor etrafa bakınarak bir de. "Yani, ben tercih etmezdim tabi. Yanındaki kıza ayıp bir kere..." Diana'ya bakıyordu. Ayağa kalktım bir hışımla. Yok aga, ben. bu. çocuğu. dövücem. "Sen beni iki saattir niye ağzından düşüremiyorsun ha? Gel akşam Ortak Salonda konuşalım kanka, beni çok özlemişsin gibi gözüküyor. Ben sana neyi bilip neyi bilmediğini anlatıcam merak etme." diye üzerine yürüdüm iyice. Sonra diğer kıza döndüm. "Bana bir takipçi büyüsü atın, gelin anasını satayım. Tuvalette bile izleyin ne yaptığımı da içiniz bi rahat etsin artık." dedim ellerimi savurarak. Bıktım oğlum. Saçmasapan işler hep.

Bıraktım hepsini, profesör masasına doğru yürümeye başladım. Bunların dedikodusundan bir cacık olmaz. Birine kafayı takarsam var ya, adam değilim lan. Bundan sonra böyle. İşimde gücümdeyim. Tak diye yeni profesörün yanına damladım. "Hocam, ilk hoş geldininizi ben getirdim. Samuel Raymon Boleyn." diyerek elimi uzattım sıkışmak için. "Gryffindor Bina Başkanıyım. Arkadaşlarım sizinle tanışmak istediler, ben de önden geldim."



14
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 01 Ekim, 2022 00:16:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
out: İtalik yazı demek Samuel'in fark etmeden telepatisini kullandığı demek oluyor. Düşüncelerini karşısındakine duyurabiliyor o anlarda.

Başladık tokalaşma merasimine. Hayır yani benim tek amacım şu yanımdakine kabalık olmasın diye nezaketendi, üzerine Diana atladı safaloz gibi. Çakallar da durur mu, kızla el sıkışma ayağına dokunacaklar diye tek tek sıraya girdiler. Amerika'da yok mu lan kız? Yokluktan mı çıktınız lan siz? Diana milletle tokalaşmaya devam ettikçe ben de arkasından hemen yakalıyor, sıkıca sallıyorum ellerini ki arkası boş sanmasınlar. Gülümsüyorum da bir yandan ama ne kadar samimi olduğumu düşünecekleri ayrı konu. "Hoş geldiniz... Samuel. Samu da diyebilirsiniz... Bina Başkanıyım... Bir şeye ihtiyacın olursa..." Her birine laf yetiştiriyorum böyle. En son bir gevşek tuttu Diana'nın elini, bırakmadı. O kuruluğu beş metre öteden belli dudaklarını büzüp elini öpmeye yeltenmesi var ya... Gözüm seğirmeye başladı. Yamuk burnuna bir tane geçireceğim kaydırağa dönecek sonunda bak triplere bak ya. Burnumdan soluyorum o an, karşımdaki çocuğun elini de fazla sıkmış bırakmamışım dalınca. Diana kendini geri çekip oturunca bir nefes verdim ve çöktüm ben de. O harekete izin vermedin ya, işte orada bir bağlandık seninle Diana. "Teşekkür edilecek ne var bunda?" diye de mırıldandım sinirle. Clay başını eğmiş göz kapaklarını sakince indirerek benim de sakin olmamı söylüyordu. Sakinim zaten, sinirli olsam böyle mi dururum?

Diana oturduğumuz yerde bana daha da yaklaştığında bacaklarımız birbirine değmeye başlamıştı. Bunu bilerek mi yapıyor yoksa rahatsız oluyor mu emin değildim, bu yüzden anlamak için suratına baktım ama o da bu sırada bana doğru yaklaşıyordu. Ne olduğunu anlayamayarak bekledim. Büyük Salondayız sonuçta, düşündüğüm gibi bir hareket yapmayacak. Sakin kalmaya da çalışıyorum. Çok fazla duygu geçişi yaşadım şu 5 dakikada. Kulağıma yaklaştı, çok yakınız o sırada. Gözlerimle hareketlerini süzüyorum. Bir eli bana değen bacağının üzerinde, iyice bana doğru yaslandığı için belinin kıvrımı ortaya çıkmış, saçları özgürce omuzlarından aşağı sarkıyor, gözleriyse fıldır fıldır etrafı kontrol etmekle meşgul. Ben de birinin dikkatini çekmemek için birkaç saniye sonra etrafı izlemeye başladım. Bir bilgim olup olmadığını soruyordu, Amerika olayını sesli konuşmamak için yaklaşmış. Tabi ya. Niye olsun ki başka? Ayıp olur duyarlarsa diye... "Okulda olanlardan herkesten önce haberim olacağını düşündüğün için teşekkür ederim güzelim ama bir fikrim yok." dedikten hemen sonra, kıza durduk yere 'güzelim' dediğimi fark ederek boğazımı temizledim."Eee- Ama öğreniriz birazdan. Konuşmayı bekleyelim de... Umarım bir oryantasyon programı düşünmüşlerdir. " diyerek sohbeti değiştirmeye çalışıyordum. Diana da bozuntuya vermeden devam etti, politik yorumlarını dinledikten sonra da etkilenmekten kendimi alamamıştım. Siyaset konuşabildiğim bir kız ya. İnanılmaz birisi. "Olabilir... Ama onların buraya gelmesi, bizim de oraya gideceğimiz anlamına geliyorsa... Siyasi hamle olarak, onayımızı almadan bizi kullanıyorlar demek olur ki bence buna tepki göstermeliyiz. Tabi sadece bir ihtimal bu. Bakalım anlarız birazdan."

Birkaç dakika daha sohbete devam ettik, bu sırada Büyük Salon'un tamamen dolmasını ve yemek merasiminin başlamasını bekliyorduk. Kısa bir süre geçmişti ki Diana yer değiştirmek istediğini söyledi.  Beklenmedik bir istek olduğu için şaşkınlığımın getirisiyle anında ayaklandım. O yana kayarken ben de ne olduğunu anlamaya çalışarak sağa sola bakınıyordum. Clay de ilgiyle Diana'yı izliyordu. Sonra da sola doğru kafasını sallayıp kaşlarını oynatmaya başladı ama ben bir bok anlamadım dediğinden. Diana gergin olduğu için ne olduğunu sormak yerine dalgaya vurmaya karar vererek "Tamam kızım, sağdan profilim daha iyi. Söylesen dönerdim o tarafa." dedim sırıtarak.

Masaya oturup Diana'nın az önce kullandığı bardağı onun önüne yerleştirirken etrafımız da oldukça sessizleşmeye başlamış ve sonunda kürsüye tanımadığım bir adam çıkmıştı: yeni müdürümüz. Sihir Bakanlığına danışmanlık verdiğini söylediğinde, "Aha, haklıydın." dedim Diana'ya doğru. Odasının kapısının açık olduğundan bahsettiğinde ise sırıtarak Edward'a döndüm. O da aynısını düşünerek bana bakmış, pis pis sırıtışını yerleştirmişti bile yüzüne. "Profesör Olineaux vakası mı geliyor yoksa yine Eddy?" dedim ben de gülerek. "Ben de tam yurda güzel bir koltuk mu çeksek diyordum Samu." diye karşılık vermişti o da. Geçen seneki Biçim Değiştirme hocamız sağ olsun odasını istediğimiz gibi kullanabileceğimizi söyleyince biz de hiç çekinmeden girişmiştik.

Ravenclaw masasından gelen bir uyarıyla sohbeti kesip geri döndük dinlemeye. Misafirlere iyi davranın, eğitim süper olacak, yenilik, saygı, bilmem ne. Böyle sıkıcı sıkıcı devam ediyordu konuşmaya. "Evl-Eevle-Ne?" dedim kullandığı kelimeyi anlamayarak. "Kaç yaşında lan bu adam?" "Akıl yaşı 131 olabilir kankaa, bu konuşma neee?" Sesli güldüm bu dediğine. "Ekseriyettero... Ne diyor oğlummm, of çok kastı." Bu sefer Clay de katılmıştı yakınmalarımıza. Bu demek oluyor ki herif harbici sıkıcı. Daha kötü olamaz derken bir de kitap hediye etmiş hepimize, onu söyledi. "O kadar Bakanlık'tan dostları varmış, ede ede kitap mı hediye etmişler? Bari İksir dersliğini yenileselerdi. Geçen senelerden delikler var masalarda."

"Kanka ne diyosun ya, o bir şey mi?"
dedi Clay de kafasını eğerek. Ne var diye kafamı salladım. "Yerler... yapış yapış..."
"Sus tamam." dedim yüzümü buruşturarak. Diana'ya döndüm. Neyden bahsettiğimizi anladın mı? Yok yaa. Erkek yatakhane dedikodusu bu, nereden bilecek.

Sonunda konuşması bittiğinde "Ohh bee.." diyerek döndüm önüme ve daldım yemeklere. Çok acıkmışım ya. Karnımdan ses gelmesin diye tutuyorum kendimi iki saattir. "O değil de..." dedim. "Şu şekerler ne alaka? Dede bayram şekeri mi getirdin bir de naptın?" diyerek gülmeye başladım tekrar. Masalardaki şekerlerden birini tutum ve Edward'a ağzını açmasını işaret edip fırlattım bir tane. Iska. "Aç aç, biraz daha." dedim sırıtarak ve bir tane daha fırlattım. Derken hop diğer masalara fırlamış, birilerinin saçlarına yapışmış derken iyice yayıldı gitti sohbet.

15
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 28 Eylül, 2022 02:17:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gürültülü bir yolculuğun, bazen tadı kaçan şakaların, yeni dedikoduların ve alt dönemlerle şakalaşmaların sakız gibi uzadığı bir tren seferi sonunda son yılımın ilk adımlarını atmıştım Hogwarts koridorlarında. Koca bir yazı başarıyla geride bırakmış olmanın getirdiği bir böbürlenme yaşamıyorum desem de yalan olur. Bakanlıkta seherbazlık üzerine yaptığım stajı ve Seth Carter'la mektuplaştığımı duymuşlardı, e sorunca da anlattım nasıl geliştiğini. Cornelia ile üzerinde çalıştığımız davalar ve özellikle son yaşanan olaylar hakkında çok soru sormuşlardı. Açıkçası hiçbir fikrim yoktu çünkü benim stajım bittikten sonra operasyonun haberleri yayılmıştı. O konuyu ben de merak ediyorum ama sorsam pek bir şey anlatacaklarını sanmıyorum. Öncesindeki Baş Seherbaz değişiklikleri döneminde Bakalıktaydım ve yaşanan protesto gününü anlatıyordum. "Ya, abartıldığı kadar da bir şey yoktu dostum." dedim omuz silkerek. "Hani diyorlar ya çatı alev almış, seherbazlarla çatışma yaşanmış... Tutuklama bile olmadı." dedim ve güldüm. "Yalnız çok kalabalıklarmış kanka. Düşünsene yani o broşlar kaç kişiye dağıtıldı. Hem düpedüz başkaldırı değil mi bu? Tehdit niteliğinde sayılır. Ben Seth Carter olsaydım var ya, bir kişiyi dahi çıkarmazdım oradan. Kolay mı ya Bakanlık'a sallamak?" Hee aynen olursun diyeceğim zor tutuyorum kendimi. Herkesin de fikri var. Bu mal Bruce'dan bir bok olmaz.

"Kanka,"
dedim onun hitabına karşılık. "1, Bakanlık'a karşı değildi zaten yaptıkları. Yargı ve Yürütme ayrı bildiğiniz üzere. Broşları Büyüceşura dağıttırıyor. 2, sence Seth bunu bir yerine takmış mıdır?" dedim ve güldüm. "Sihir Bakanının böyle küçük işlere kafa yormasına gerek yok."

"Doğru kanka amcanın görevi o. Gerçi böyle küçük işlerle bile ilgilenemiyormuş herhalde, görevden alındığına göre." dedi çocuk laf sokarcasına. Apollo geçen ay bu olaydan sonra Baş Seherbazlık görevinden düşürülmüştü. "Harbi böyle olunca, senin Bakanlık hayali de yandı değil mi? Ee arada amcan olmayınca sana yer vermezler artık orada." dedi iyice damarıma basarcasına. Yanımızdakiler de yürürken sus pus olmuş bizi dinliyorlar. Beni bozmaya çalışıyor çocuk aklınca. Yer miyim lan ben bunları? Sana mı kaçıracağım keyfimi? Omzunu sıvazladım, boyum da uzun ya daha da baskılıyorum. "Sen hiç yorma kafanı bunlara." Şimdi gidip kendi imkanlarımla staj ayarladığımı kıçı kırık Bruce'a kanıtlamaya çalışacak değilim.

Büyük Salon'a girdiğimizde artık erkek tayfasından sıkılmış, gözlerimle Diana'yı arıyordum. Biz önden gittiğimiz için salona ilk girenlerdendik. Ben bıraktım bunları, kapının yanına çekilip gelenleri beklemeye başladım. Gözlerim kızıl tonlu gür saçları arıyor ama bir türlü istediğime ulaşamıyorum. Gelip geçenler bana selam verdikçe gülümsüyor, tokalaşıyor, bazılarıyla da sarılıyorum. Alt dönemleri görünce de enselerine bir şaplak geçiriyor, "Boyun mu uzadı lan senin?" diye dalga geçiyorum oyalanırken. Sonunda Diana'yı görünce çocukları geçiştirerek yolladım yanımdan. Beni görmeden geliyordu, yanındaki kızla sohbete dalmıştı. Ben de ona daldım gözlerimiz birleşene kadar. En son Diagon Yolunda beraberdik. Garipti. Çok yakındık. Sonra çok uzak kaldık. Trende yanına gidemedim. Yani gittim, biraz oturdum yanında ama çok kısa. Çok otursam ne konuşacağız onu da bilmiyorum. Garip hissediyorum işte. Konuşmak istiyorum ama sanki yanına gelince bahsettiğim hiçbir şey asıl söylemek istediklerim değil. Hani yanımda, dinliyor beni ama duymuyor. Anlatabiliyor muyum? Böylesi daha iyi bir yandan. Daha fazla karmaşa istemiyor aklım.

Kapıya ulaştığında yanına geçerek onunla beraber masaya doğru yürümeye başladım. "Kızım ağaç oldum hadi ya, yaylana yaylana geliyorsun." dedim bir anda öküz gibi. Süper giriş yani baya iyi. Bozuntuya vermemeye çalışarak devam ettim. "Gelemedim trende yanına, kusura bakma..." Niye kusura baksın ki oğlum? Öyle bir sözümüz yoktu zaten. "Bizimkiler işte tuttular... Sonra midesi bulanmış yenilerden birinin. İki senedir şu bebelerin kusmuğunu çekiyorum, inanılmazlar ya. Ama bina başkanıyla arkadaş olmayı seçen sendin..." Ne alakaysa bu da. Boş boş şeyler söylüyorum. Ne desin kız şimdi buna? Dik dik yüzüne bakıyorum bir de sanki ne düşündüğünü anlayabilecekmişim gibi.

Neyse masanın boş kısmına geldik, arkadaşı oturdu karşımıza. Clayton da bana bakıyor ilerden naptığımı sorgulayarak. Kafamla yanıma gelmelerini işaret etmeye çalıştım ve Diana otururken ben de yanlarına çöktüm. "Bana bu yemeği bahşedersiniz diye düşünüyorum." Ne boş bir laf oldu. Testosteron kokusundan bıktım diyemiyorum da işte. Sonra Edward'la Clay de geldi yanımıza selam verip oturdular. Kalabalık grubumuzdan ayrı oturmak alışık olduğum bir şey değil ama gürültülerinden ve seviyesiz şakalarından bıkmıştım yol boyu. Oturduğumuz taraf da fazla sessizdi yalnız. Baktım solumdakilere, hiçbirini tanımıyorum anasını satayım. Diana'ya döndüm ve kafamı salladım "ne oluyor" dercesine. "Ne ayak bunlar?" dedim dalga geçerek ve geri döndüm soluma. Sarışın bir çocuk, Eadwig'e de benziyor hafiften. Ayar oldum. "Kanka pardon da, alt dönem misin? Hiç görmedim sizi daha önce. Yanlış tarafa oturmuş olmayın." dedim kaşlarım kalkık şekilde. Belki başka binanın öğrencileridir, tüm okulu da tanıyacak değilim diyorum ama farklı bir durum var. Çocuk dedi ki Amerika'dan gelmiş bunlar. "Niye?" dedim ben de lönk diye. Sonra sırf suratsız kuzenime benziyor diye kabalık etmeye gerek olmadığı için elimi uzattım çocuğa tanışmak adına. "Samuel bu arada ben. Kusura bakma şaşırdık da. Kimse söylemedi bu... olayı." dedim olayın ne olduğunu da bilmediğimden. Koskoca okula yeni öğrenci gelmiş, sormasak haberimiz yok.

Sayfa: [1] 2 3 ... 7