[justify]
İşte bir gerçek:
Ölüm hiçbir zaman gelmek için acele etmezdi. İnsanlar bir şekilde onu bulmanın bir yolunu buluyordu. Luna ve Max, iki talihsiz genç ve atik bakanlık çalışanıydı ve hala neyin içine düştüklerine dair en ufak bir fikirleri yoktu. Bir labirenti andıran dar tünellerin içine ölüm onları bir an önce kucaklayıp götürsün diye girmişlerdi sanki. Peki, işler o noktaya gelecek miydi? Bir kez daha, göreceğiz.
Kıvrımlı daracık tüneller sonsuza uzanıyormuş gibiydi, iki büyücünün ilerlemekte zorlandığı aşikârdı fakat içgüdüsel midir bilinmez beyaz saçlı olan elinde bir harita varmışçasına bir ustalıkla sapaklardan doğru olanları seçiyordu. Çok geçmeden Max’in alerjisi onları duraklattığında bir şifa büyüsü uygulamıştı Luna ancak fazla etkili olmayacaktı büyüsü, kızarıklığı biraz azalacaktı, eğer iyileştirmek istiyorlarsa gerçek bir ilaca ihtiyaçları vardı.
İlaca ulaşmanın tek yolunun mağaradan çıkmak olduğunun farkında oldukları için ilerlemeye devam edeceklerdi. Tempoları yavaşlamıştı, peşlerine takılmış akreplerin ve duvarların içinden onları gözetleyen iskeletorların varlığının farkına vardıklarında yapmaları gereken koşmak ya da savaşmaktı yoksa zehirli iğnelerin hedefi haline geleceklerdi. Bir yudum Felix Felicis’leri olsa işleri ne kolay olurdu!
Hızlarını arttırmak mantıklı olan seçenekti, onlar hızlandıkça akreplerin sayısı ve yaptıkları koruma büyülerinin sıklığı artıyordu. Nefes nefeselerdi ve bir anda şans tanrısı onları desteklemeye karar vermiş olacak ki Max’in ayağı yerdeki bir çıkıntıya değdi, zemin birden yumuşamaya, kum gibi dağılmaya başladı; küçük bir girdap oluşmuş, vakumlar gibi akrepleri aşağı çekiyor ve zemin gittikçe dengesizleşiyordu. Dengelerini korumakta zorlanıyorlardı, eğer düşerlerse girdaba kapılmaları kaçınılmazdı.
Zaten zar zor yürüyen Max daha fazla dayanamayacak ve kendini girdaba kaptıracaktı. Luna hemen elini arkadaşına uzatmış olsa da yaşananların şans tanrısı kılığına girmiş düzenbazlık tanrısının altından çıktığı gerçeği ile yüzleşecekti. Max ile birlikte girdabın içine doğru sürüklenmeye başladılar, toprağın rahatsız edici ıslak bir dokusu vardı ve giysilerinin her yerine yapışmıştı. Luna’nın gözüne bir dal takılacaktı o sırada ve onları kurtarma umuduyla sıkı sıkıya yapışacaklardı.
Elini uzattığı dal parçası bir anda canlanacak ve onları topraktan dışarı çekecekti. Kurtulduklarını sandıkları anda ise bir başka gerçek ile yüzleşecekti. Dallar, aslında onları sıkı sıkıya sarmalamakta kararlı olan şeytan kapanının sinsi dokunaçlarıydı. Düzenbazlık tanrısı bugün de formundaydı.
Şeytan kapanından kurtulduklarında önlerine çıkacak yol tek yönlüydü, herhangi bir sapağı yoktu ve tek bir yere çıkıyordu: bir kapıya. Görkemli bir kapı sayılmazdı fakat ardında her ne varsa görevlerinin bir parçası da bunu öğrenmek olmalıydı.
Kapıya yaklaştıklarında üzerine bir kelebek sembolü göreceklerdi; bir kanadına alev alev yanan bir güneş, diğerine gelgit yaratan bir ay, birine topraktan doğmuş bir filiz ve öbürüne yıldırım çakan bulutlar işlenmişti. Tam ortalarındaysa çiçeği andıran bir sembol vardı, tanıdık hissettiriyordu.
[spoiler]
[/spoiler]
İçeri girmeye çalıştıklarında kapı açılmayacaktı, eğer yakından incelerlerse üzerinde ay simgesi olan kanadın kırık olduğunu fark edeceklerdi. Bir şekilde içeri girmeleri gerekiyordu, belki de bu kanat onların anahtarlarının bir parçasıydı.
İçeri girmenin bir yolunu bulup gizemi açığa çıkaracaklar mıydı? Yoksa bu kadar yeter diyip geri dönmeye mi karar vereceklerdi? Seçim tamamen onlara aitti.[/justify]
[justify]
Notlar;
-Luna ve Max’in kurtulmasına çok az kalmış gibi görünüyor, şeytan kapanını aştıktan sonra kapıyı açıp açmamak tamamen senin elinde, bu kadar tantana basit bir şeyi saklamak için olamaz ama bizden söylemesi.
-Bu RP’de sırasıyla girdaptan çıktıktan sonra şeytan kapanı ile mücadeleni ve kapıyı açma girişimini yazman yeterli.
-Ayrıca Ada’ya çizim konusundaki yardımı için çok teşekkür ediyorum, aklımdakine daha yakın çizilemezdi.
-RP sonunda zar atmayı unutma, keyifli roller dileriz ^^[/justify]