17 Nisan, 2026 09:08:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Uldin Buzkurdu

Sayfa: [1]
1
Rusya / -FB- Eski defterler
« : 28 Nisan, 2023 00:55:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
devam edecek.

çocukluk yılları.

Uzun kürklü parka ceketinin kapüşonunu çıkarıp etrafına bakındı, bu tepenin üzerine kadar ağzını ve gözlerini kapatarak yürümüştü. Her yer buz ve kar ile kaplıydı. Uzakta karlı dağların bulutlu zirvelerine bakınırken buldu kendisini. Yüzüne soğukluk esiyor ve saçını dalgalandırıyordu. Zaman  zaman o dağların zirvelerine ışınlandığını hayal ederdi, oradan dünyayı seyretmek ne muhteşem olurdu. Denizden gelen buzulları da merak ederdi, biliyordu ki buzullar birbirlerinden kopar ve denizde yol alırdı. Acaba kıyıya gelen buz kütleleri nerelerden ulaşmıştı? Rüzgarın sakin uğultusu kulağına gelirken, çevresindeki sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerinde hissetti ve ardından yavaşça dışarı verdi. Nefesinin buharı uçtu gitti. Yürümeye devam etti, Kar altında kalan bitkilerin arasından ayaklarına kadar uzanan karların çıkardığı hışıltıyı duyuyordu. Çok çok eskilerde büyük büyük dedelerinden biri de belki onun gibi bir çocukken bu yollardan yürümüştü. Annesine aile hikayelerini sormayı severdi, eskiden çok tanınan bir aile olduklarını biliyordu. Her hikayede Kırgızlar, Kumanlar, Sabirler, Hakaslar ve daha nice kabilelerin öykülerini duyardı. Acaba nasıl olmuştu da buraya gelmişlerdi? Bildikleri kadarıyla çok uzun zamandır dışarıda bir farklı bir yerden insan ne görüp ne duymuşlardı. Çetin kış geçit vermiyordu, bazı akşamlar ateş etrafında toplanılan şenliklerde insanların bir kısmı her zaman göç etmekten bahseder, sonra vazgeçerlerdi. Tepeden yürürken bir ses işitti.  “Uldin buraya gel!” Sese dönüp baktığında arkadaşlarını gördü, onu çağırıyorlardı. Tepeden aşağıya inmeye çalışırken ayağı kaydı ve kıçının üzerinden kayarak düştü, Kara gömülmüştü. üzerinde bir çift el hissetti ve başını kaldırırken Alçin'i gördü. Alçin Al yanaklı, sarı saçlı, açık kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümseyerek “İyi misin?” diye sordu. Uldin ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Gülümseyerek “Evet. Ne yapıyorsunuz?” dedi. Kız onun elini tuttu ve beraber yürüyerek diğer arkadaşlarının yanına gittiler. Çadırının tekinin önünde durdular. Bu çadılar Babasının büyüleri sayesinde İglo kadar sıcak olurdu. Çadırlar ahşap çubuklardan yapılmış bir iskelet üzerine kürk, deri veya keçe kaplama örtülerle örtülerek oluşturulurdu. Bu örtülerin alt kısmı genellikle kısa, yüksek kısımları ise daha uzundu. Çadırın üzerinde ayrıca genellikle bacaları bulunur, böylece içeride ateş yakılabilecek ve ısı sağlanabilirdi. çumlar sıcak tutmak ve soğuk havayı dışarıda tutmak için tasarlanmıştı. Çadırın aralığından birbirlerini iterek içeriye bakmaya çalışıyorlardı.
 
Uldin “İçeride ne var?” diye merakla sordu.
Alçin ona döndü ve “Baban.” diye cevapladı
Uldin aralığa yaklaşarak “Babam mı?” diye sordu.
“Evet şimdi ruhları çağırıyor bak!” diye yanıtladı kız.

Uldin aralıktan baktı, içerisi yün ve kürkler ile kaplanmıştı, ortada ise küçük bir masa duruyordu ve masanın üzerine bir kap yemek vardı, bir köşesinde Şaman kıyafetleriyle babası otururken diğer köşesinde beti benzi atmış bir adam duruyordu. Sonra şiddetli bir rüzgar esintisi oldu ve hava kararmaya başladı, çadırın üzerinden eline doğru buzlanmaya başladı ve Uldin birden elini çekti. Gökyüzünden siyah duman çadırın içine doğru dolmaya başladı, Şaman tepksiz iken adam gözlerini açmış titreyerek bekliyordu. orada bulunan herkesin içini korku kaplamıştı, bu yaratık birden adamın ruhunu emmeye başlamıştı ki Şaman kolunun altından çıkardığı asası ile bir ışık kalkanı yaymaya başladı. Sonra bu yaratığı bir kutuya hapsetti. Bunu gören çocuklar kaçıştılar tabiki. Soluklanırken Alçin elini Uldin'in omzuna koydu ve  “Bu harikaydı ve çok korkunçtu! Uldin, mutlaka akşam meydana gel olur mu? Görüşürüz arkadaşlar.” diyerek oradan ayrıldı. Sonra her biri dağılıp başka yöne gitti. Uldin bakışlarını kaldırdığında uzaklardan ağabeyinin yaklaştığını gördü, peşinde bir sürü ren geyiği dolaşıyordu. Uldin onun yanına yürümeye başladı ve abisi bunu fark edince olduğu yerde durup beklemeye başladı. Uldin yanına kadar gelince abisi ona yüzünü çevirmedi aralarında konuşmaya başladılar.

“Ne istiyorsun Uldin?”
“Sadece seni gördüm ve-”
“Ve geldin.”

Ağabeyi ren geyiklerini sürmeye devam ederken Uldin de onu takip ediyordu. Nedense hep ona karşı tavrı soğuktu, Uldin bunun üzerine tahminler yürütür ama düzgün bir neden bulamazdı.

Eldivenlerini çıkarırken “Ağabey” diye seslendi “Neden böylesin?”
Abisi Boyçu ona dönerek “Nasıl?” diye sordu. Uldin devam etti.
“Hep üzgün gibisin.”
“Hmm, bunu sen anlayamazsın.”
“Neden anlayamam ki?”
“Daha çocuksun çünkü.”

Çocuk şaşırdı ve biraz da üzülmüştü ancak hiçbir şey demedi. Abisi ren geyiklerini götürürken kendisi de çadıra girmişti. Anneleri kaynayan kazanın başında oturmuştu, rengi epey soluktu ve çok hasta görünüyordu. Öyleydi de zaten ama Uldin ve Ağabeyini görünce onlara dönüp gülümsemekten, iyi olup olmadıkları hakkında bir sürü soru sormaktan ve nicesinden kendisini alıkoymuyordu. Uldin annesinin yanına bir tabure çekip oturdu ve iki eli de yanaklarında ateşi seyretmeye başladı, kadın çocuğunun saçlarını seviyordu. Ağabeyi hiçkimseyle konuşmadan üzerinde ki parka ceketini çıkarıp yatağına oturdu ve çıkardığı bir dal parçasını bıçağı ile yolmaya başladı. Bunu çok sık yapardı. Aralarında çok uzun sürmeyen dialoglardan ve sessizce oturuşlardan sonra epey zaman geçmişti ve çocuğun şaman babası çadıra girdi, üzerinde ki başlığı çıkarıp bir kenara koydu ve “Uldin, beni dinle.” diyerek içeriye doğru ilerledi, tüm gözler ona çevrilmişti. Adam yatağının altından bir kutu çıkardı ve kutunun içini açtı, ateşin ışığı yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Uldin ayağa kalktı ve “Nedir o?” diye sordu. Adam kutunun içerisinden çıkardığı bir asayı ona uzattı ve “Deneme vaktin geldi.” dedi. Çocuk uzun zamandır bu anı bekliyordu, sevinçle ve heyecanla hemen gidip asayı eline aldı ama ne yapacaktı? ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bakışlarını babasına çevirdi, babası “Durma salla hadi” dedi bir elini havaya savurarak. Çocuk asayı salladığında köşede duran tahta at birden derince çatladı. Annesinin de babasının da gözleri açılmıştı “Birdaha dediler” Uldin yeniden Asayı salladığında odada duran bir mum alev aldı ve sonra alev sönerek ufak bir ateşe dönüştü.
Çocuk gözleri parlayarak sordu “Ben de sizin gibi şaman olacağım değil mi?”
Babası gülümsedi ve elini omzuna koydu.
sonra konuşmaya başladı “Bak oğlum, eğer se-”
“Saçmalık!” birden sözü kesildi ve ağabey elinde ki tahtayı ateşe atarak dışarıya çıkıp gitti. Annesi ayağa kalkmaya çalışarak “Bayçu!” diye arkasından seslendiyse de babası onu durdurarak. “Boş ver, geri dönecek elbet.” dedi. Çocuk yaşanana bir anlam veremiyordu ama onu “sen git uyu” diyerek başlarından savdılar. Ertesi gün olduğunda bu rutinler devam etti, ancak bir gece vakti Uldin dışarıda işeyip çadıra geri dönerken ahırın içerisinde ışık ve iki gölge fark etti. Sesizce yaklaştığında babasının ve ağabeyinin konuştuklarını anladı ve onları gizlice dinledi.

“Böyle davranmayı kesmelisin Baycu'”
“Beni azarlamayı bırak!”
“Büyü yapamaman ne senin suçun ne de o kardeşinin ne de bizim!”
“Bu yüzden gözünüzde hiç değerim yok değil mi?”
“Nasıl bunu söylersin?”

Uldin biraz daha yaklaştı, abisinin ve babasının gölgesi çok hareketliydi, zaten hararetli bir tartışma içerisindeydiler ve hem sesleri yükselip dururken hem de odada dönmeler, el kaldırmalar görünüyordu. Gölge işaret parmağı ile işaret ederek. “Bu dikbaşlılığın hepimize zarar verecek!” dedi. Sonra ağabeyi söze başladı ve konuşma devam etti;
“o işe yaramazın teki!”
“yeter yoruldum, şimdi gidip kafanı topluyorsun ve yarın yine sürülere sen bakacaksın.”
“Neden bir seferliğine ona bırakmıyoruz bu işi, sana işe yarar olduğumu ve onun işe yaramaz olduğunu kanıtlamama izin versen ya?”
“O daha küçük bir çocuk ve senin kardeşin”

Uldin anlamıştı, ağabeyi büyü yapamıyordu, ancak kendisi işe yaramaz bir aptal değildi. Birden içeriye girerek “Tamam kabul!” diye bağırdı. “Sürülere yarın ben bakacağım.” Babası elini alnına koyarak derin bir iç çekti ve “İzin vermiyorum, şimdi defolun gözümün önünden!” diyerek onlara bağırınca bu konuşma sona erdi. İkisi de çadıra geri döndüler ve bu süreçte hiç birbirleriyle konuşmadan kendi köşelerine çekildiler.

2
Birleşik Krallık / İki kardeş
« : 10 Nisan, 2023 23:54:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gecenin bir yarısı rahatsız edici yatağına uzanmış tavanı seyrediyordu. Duyduğu tek ses kurdun homurdanmaları, dışarıdan esen rüzgar, gece yarısı çalışan fabrikalar ve otel sakinlerinin sesiydi. Aşağıda ki katlarda bir adam şiddetli bir şekilde öksürüyordu, yan odada kalan kadın ise ağlıyordu.
Bu oteli tarif etmek gerekirse; Kapısı, zamanın ve hava koşullarının etkisiyle paslanmış ve aşınmış durumdadır. İçeriye adım atmanızla birlikte, kötü karanlık atmosfer sizi sarar. Holdeki eski gaz lambası, ortamı aydınlatmaya yetmez ve gölgeler karanlık köşeleri daha da belirgin hale getirir.
Koridor boyunca yürüdüğünüzde, odaların içindeki kasveti hissedersiniz. Oda kapıları eski ve paslıdır. Odalardan gelen ince ışık huzmeleri bile oda içindeki karanlık havayı dağıtamaz. Odalarda eski ve yıpranmış mobilyaların yanı sıra, yer yer görülen nem ve küf izleri, konaklamak istemeyeceğiniz bir yer olduğunu açıkça ortaya koyar. Her odanın içinde sayısız insanın sayısız karanlık hikayeleri yatmaktadır.
Yemek salonu, dar ve karanlık bir odadadır. Tek ışık kaynağı, tavanın ortasında asılı olan eski bir avize lambasıdır. Bu lamba bile yeterince ışık sağlamaz ve yemek salonu, hüzünlü bir atmosfere sahip bir yer haline gelir. Bu otelde geçirdiğiniz her vakitte, gaz lambalarının yetersiz aydınlatmasından doğan karanlık köşelerin her biri mutlaka bir sanrı görmenize neden olmaktadır.
İşte tüm bu oteli bay Çatlak Kafa işletir, zaten onun gibi biri dışında bu işi yapabilecek başka birisi olabileceği düşünülemez. Bay Çatlak Kafa geniş kafalı, epey seyrek saçlı, göz altları her daim morarmış gözüken, önden iki dişi olmayan, tükürerek konuşan sinirli aksi bir ruhtur. Uldin ona ruh demeyi yakıştırır çünkü Çatlak Kafa, kendisini sinirlendirmeyecek bir olay dışına genelde tepkisizdir. İşin ilginç tarafı Çatlak Kafa neredeyse hiç denecek kadar ücret alır, hatta çoğu zaman hiç almazdı.
Onun paraya değer vermeyecek birisi olduğunu düşünmek yanılgı olacağı gibi otelinin çok kötü olmasından ötürü ucuzculuk yapacağını düşünmekte doğru olmaz.
Ak Saçlı bu durum üzerine düşünerek bu adamın huysuz, sinir dolu bakışlarının altında bir gizem yattığını düşünmüştür.

Yataktan kalktı ve odanın içerisinde ki küçük şömineyi yaktı, şimdi közlenmiş odunun ateşte çatırdamasını duyuyordu. Dışarıda ki koridordan kapısının altına yansıyan gaz lambasının sönük ışığının bir an gölgeye kapanıp geri geldiğini gördü, birisi çok sessiz bir şekilde kapının önünden geçmişti. Kırık cam aralığından sızan ıslıklı rüzgâr, odanın perdelerini hafifçe sallandırıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Yakınlarda bu caddeye bağlanan, kullanılmayan çukurlu bir yol vardı. Bu yolun anayola bağlanan girişine doğru kargaların telaşla uçuştuğunu gördü. O yola dikkatini verdiğinde at sesleri duymaya başladı, belli ki birisi Londra'nın merkezine uzak bir kasabadan şu an bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Nedense içinden bir ses onun otele geleceğini düşündürtüyordu. Bu düşüncesi doğru çıktı, at arabasının sesi giderek arttı ve sonunda kesildi. Birisinin otele giriş yaptığını anladı. Kulağını yere dayadı ve gözlerini kapatarak sesi dinledi. Bay Çatlak Kafa'ya ait bir homurtu duyamadı, belki de uyuyordu. Ahşap zeminin çatırdamalarını duyabiliyordu ve ses giderek artıyordu. Adam yukarı kata çıktı, Uldin'in bulunduğu odanın kapısını itti, gördü ki içeride sadece bir kurt var. Daha başını kaşıyacak vakti bulamadan karanlığın içinden çıkagelen Uldin, adama arkasından asasını dayadı.

Soğuk bir tonda “Kimsin?” diye sordu.
Adam heyecanlandı “Ben...” devamını getiremedi.
Ak Saçlı üsteleyerek tekrar etti. “Sana Kimsin dedim.”
En sonunda adam cesaretini toplayarak “Ben senden yardım istemeye geldim ve sana yardım etmeye” diyebildi.
Uldin düşündü; bu adam rol yapıyora benzemiyordu, yeteri kadar güçlü de gözükmüyordu, onu bırakabilirdi.
Adamı iterek birkaç adım geriye çekildi, kurt ise önünde durmuş adama hırlıyordu.
Uldin asasını indirmeden;
“Neden burada olduğunu anlat, bir dakikan var!” dedi.
Adam cebinden çıkardığı mendil ile alnındaki teri sildi ve anlatmaya başladı.
“Sen Muggle'ların yanında birkaç kez büyü kullandın değil mi? Bakanlık bu durumu araştırmak için birilerini gönderdi ama onlara senden önce ulaştım. Yine de çok vaktin yok, buralarda bir yerlerde olduklarına eminim. Senden bu iyiliğim karşısında tek bir dileğim var. Sen kayıtsız bir büyücüsün, bu ülkede yenisin. Birazdan isteyeceğim şeyi onlara söyleyemezdim-”
Adam cümlelerini bitiremeden alt katlardan Çatlak Kafa'nın sesi duyuldu. “Siz aptalsınız, burada yaşayan herkes zaten tuhaf şeyler yapıyordur!”
Sonra adam ellerini birleştirip haklılığın verdiği cesaret tavrıyla “Geldiler” dedi. Uldin cisimlenmek için adamın elini tuttu ancak bir şey olmadı. Adam bunu anlamıştı ve “Cisimlenmeni engelleyecek bir büyü kullanıyorlar” dedi.
Uldin hızlıca pelerinini, katanasını ve bazı eşyalarını aldı ve kurda dönerek;
“Üst kata çık ben geri geleceğim.” diye tembihledi. Kapüşonunu çekti ve asasını kaldırarak tüm ışıkları söndürdü. Bunu yapmasının üzerinden birkaç dakika içerisinde çalışanlar koridora geldiler. İçlerinden biri asasını kaldırarak Lumos büyüsü yaptı ve çevreyi aydınlatmaya başladı. Tüm pencereler kapalıydı ve içeriye o asanın çevresi haricinde ışık gelmiyordu. Adam “Sanırım burada bir yerde olabilir, dikkatli ol Jack.” dedi ve koridor boyunca yürümeye başladı. Arkadaşı ise bağırdı “Orada gördüm onu!” Sonra bir ışın üzerlerine parladı, öndeki adam yere düşerken diğeri ise hamle yaptı. Asasından parlayan ışıktan karşısında pelerinli bir büyücü olduğunu gördü, ona gönderdiği Işın Ak Saçlı tarafından savuşturuldu ve ışın ahşap duvara çarparak patlama etkisi yarattı. Tozdan ve talaşlardan ağzını kapatarak öksüren çalışan üzerine gelen ışını savuşturamadı ve kendisini merdivenden yuvarlanmış halde buldu. Gözlerini araladığında iki adam alt katlara doğru hızlıca koşuyordu, tüm bunları gören Çatlak Kafa ise gülüyordu.
Adamla at arabasına bindiler ve kır yoluna girerek izlerini kaybettirdiler. Epey mesafe katettikten sonra adam arabayı durdurdu ve Ak Saçlı dışarıya çıktı. Adam yanına gelerek konuşmaya devam etti.

“Gelelim konumuza, az konuşalım çok iş yapalım. Kardeşim cadı avcılarına katılmak için yola çıktı. Onlardan birileri ile görüştüğüne eminim, bu yüzden bakanlığa gidemedim. Kardeşime bir zarar gelsin istemiyorum. Ben ise yardım almadan onu kurtaramam, seni bu civarlarda birkaç kez gördüm ve büyücü olduğunu hatta kayıtsız birisi olduğunu hemen anladım.”
Uldin boynunu çıtlatarak, umursamazca “Nereden anladın?” diye sordu
Çok bilmiş tavrıyla “Elbette avare avare dolaşmandan” dedi adam.
Ak Saçlı aynı tonda “Haklısın. Cadı avcıları kim bilmiyorum fakat sana yardım edeceğim.”
Adam gülümsedi “Biraz kolay oldu gibi.”
Uldin “Canım öyle istedi kardeşim. Beni diğer büyücü ve Cadıların da ortamına sokacaksın şimdi söyle nereye gidiyoruz?” diye sordu.
Adam epey keyiflenmişti. “İste benim adamım, elimi tut cisimlenelim.”
Uldin adama elini uzatırken “Ben senin adamın değilim” dedi ve birden cisimlendiler.

Kırsalda ıssız bir bölgeye geldiler, burada karşılarında bir depo vardı. Adam sordu "Ne düşünüyorsun?"
Uldin ise “Depo, yıllarca kullanılmadığı için zamanla çürümüş ve yıkılmaya yüz tutmuş durumda. Depo eski tuğla duvarları ve ahşap çatısı ile bir zamanlar sağlam ve kullanışlı bir yapıymış. Ancak şimdi çatısı yer yer çökmüş, tuğlaları dağılmış, duvarları çatlaklarla dolu. Depo içinde herhangi bir ışık kaynağı yokmuş gibi görünüyor ve sadece ay ışığından gelen zayıf bir ışıkla aydınlanıyor.” diyerek cevapladı. Sonra ekledi “Buraya daha önce geldin mi?” Adam başını evet anlamında salladı ve “Buraya daha önce geldim, ön giriş harici bir giriş yok.” dedi.
Deponun girişine doğru yürüdüler, kapıda paslanmış zincir ve kilit vardı. Asaları ile açmaya çalışsalar da bir şey değişmedi. Bunun üzerine Ak Saçlı kılıcını çıkarıp bir hamle yaptı ve kilit kırılırken, zincir ikiye bölündü. İçeriye girdiler Asaları ile Lumos büyüsünü fısıldadılar ve deponun ortasında duran bir sandalye gördüler. Sandalyede elleri kolları bağlanmış oturan birisi vardı. Adam hemen fırladı “Kardeşim!” ve onun yanına doğru koşup ağzında ki ipi çözdü, adamın ağzının her kenarı ipten yara olmuştu. Var gücüyle;
“NEDEN BURAYA GELDİNİZ! KAÇIN” dedi. Sonra hiçbir şey olmadı. Adam kardeşinin iplerini çözerken;
“Ee, böyle hayal etme- SİKTİR!” Karanlığın içinden bir gölge silüet fırlayarak Onların üzerine hızlı bir şekilde çullanacaktı ki Uldin ona asası ile cevap verince duman şeklinde kayboldu. Sonra başka bir silüet fırladı, Bunu da savuşturdu üçüncü... Dördüncü derken beşinciyi durdurmakta zorlandı ve omzundan yaralandı.

Uldin omzunu tutarken “Senin Cadı avcısı dediğin bunlar mı?” diye sordu ve sırt sırta verdiler. Gölgeler arka arkaya gelmeye devam etti sonu kesilmediği için bir noktada Uldin onları durdurmakta zorlanıyordu.
“KARDEŞİNİ ÇIKAR BURADAN!”
Adam telaşla sordu “Ama sen?”
“Siktir git lan işte!”
Bunun üzerine adam ve kardeşi AK Saçlıya kendilerini siper edip dışarıya fırladılar. Depodan uzaklaşıp dışarıdan seyretmeye başladılar. İçeride ne döndüğüne dair bir fikirleri yoktu. Sonra deponun içinden patlama sesleri gelmeye başladı ve alevler yükseldi. Adam şöyle dedi.
“Hadi be! o adamı sevmiştim.” tam arkalarını dönüp gidecekken uzaklardan bir silüetin yürümeye başladığını gördüler yanlarına gelince anladılar ki bu Uldin'di. Omzundan ve saçlarının arasından çimenlerin üzerine kan damlıyordu.
Uldin gülümsedi ve “Kolaydı” dedi. Iki kardeş şaşkınlıkla gözlerini dört açtılar, sonra büyük kardeş “Eve gidiyoruz sen de geleceksin hadi.” dedi ve uzaklaşarak kayboldular.
 

3
Birleşik Krallık / Sancı
« : 08 Nisan, 2023 02:19:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Şimdi tek başınaydı, emperyalizm pek çok insana olduğu gibi onun da hayatını mahvetmişti. Bir sokağın başında durmuştu. Açık tundradan bu şehire gelmesi, sırf havasından dolayı zaman zaman başını döndürüyordu. Sokaklar, pis kokulu su birikintileri, atların dışkıları ve çöplerle doluydu. Çoğu evlerin önünde, çamaşırların asılı olduğu teller vardı ve bu çamaşırlar da sokakları kirleten unsurlardan biriydi.
Sokakta yürüyen insanlar, karanlık giysiler giymişti ve yüzlerindeki ifade genellikle korku veya kaygıydı. Hırsızlar, dolandırıcılar ve diğer suçlular, gizlice sokaklarda dolaşır ve insanların değerli eşyalarını veya paralarını çalardı. Sokaklarda, fakirlerin barındığı gecekondu evleri de vardı. Bu evler, çoğunlukla ahşap veya tuğladan yapılmış ve sıkışık bir şekilde sıralanmıştı. Evlerin arasındaki dar sokaklarda, insanlar bir arada yaşamak zorunda kalıyorlardı. Uldin ise dönemin karanlığına gömülmüş, kenar mahallerinden birinde Bay "Çatlak Kafa" diye bilinen adamın işlettiği bir otelde kalıyordu. Sokaklarda, arada bir dilenciler de görünürdü. Genellikle sakat veya hastalıklı olan bu insanlar, para veya yiyecek istiyorlardı. Bazı dilenciler, karanlık sokaklarda insanların korkularını kullanarak onları tehdit ederlerdi. Eğer bir saniye durup bu manzaraya bakarsanız, bu dönemin toplumun alt kesimleri için nasıl çatışmalar yarattığını görebilirdiniz. Elbette Ak saçlı adam için bu inanılmayacak bir manzaraydı.
Uldin elleri paltosunun cebinde yürümeye başladı, başına geçirdiği şapka ile yüzünü gizliyordu, bunu yapıyordu zira farklı görünüşünden ötürü insanlar sık sık ona bakıyordu. Her zaman bu karanlık ara sokaktan geçerken, orada bulunan yan kesicilerin hiçbiri ona bulaşmazdı. Hayır, bir büyücü olduğu ve onları korkuttuğu için değil. Çünkü zaten birkaç kez soyulmaya kalkılmış ancak cebinde para olmadığı için bırakılmıştı. Bu sokaktaki sessizliği bozan yalnızca atların nöbetçi çığlıkları ve uzaklardaki hırsızların fısıltılarıydı. Bu karanlık sokak, onun için artık sıradan hale gelmişti. Biraz ilerleyip köşeyi döndükten sonra başını kaldırarak etrafa bakarak yürümeye başladı. Sokaktaki evlerin pencerelerinin, bazıları ışıkla aydınlatılmıştı, bazılarıysa karanlıkta kalıyordu. Bazı pencerelerde, hüzünlü melodilerle birlikte şarkı söyleyen kadınlar vardı. Uldin, bu kadınların da hayatlarının ne kadar zor olduğunu biliyordu. En sonunda bu karanlık sokaktan kurtulmuştu, ortalama şıklıkta bir dükkâna girdi.

"Bay Black" diye seslendi ve çok geçmeden yaşlı, bir çerçevesi çatlamış gözlülük bir adam resepsiyonun arkasındaki odadan çıkageldi.
“Uldin, değil mi?”
“Evet her seferinde bunu soruyorsunuz.”
“İlacı getiriyorum bekleyin.”
Adam kırmızı perde ile kapatılmış odaya girdi ve elinde küçük bir şişe ile geri döndü ve "İşte bu." Dedi. Elindeki şişeyi masaya koydu. Uldin şişeyi nazikçe geri vererek;
"Size daha önce söylemiştim Bay Black, ilaca ihtiyacımız olmayacak. Bana lütfen adresi belirtin ve eşyalarımı verin."
İhtiyar adam bakışlarında bir şüphe yerleştirerek, onunla göz temasını kesmeden elini tezgâh altına uzattı ve bir pelerin ile Katana çıkardı.
"İlaç olmadan nasıl olacak?" diye sordu.
Uldin eşyalarını aldı ve giyindi şimdi Kılıcını saklayabileceği bir yer vardı.
"Efendim, eğer başarısız olursam beni polislere ihbar edebilirsiniz, yerimi yurdumu biliyorsunuz. Meraklanmayınız ben bir Şifacıyım." dedi.
İhtiyar hala ona inanmıyordu şişeyi ve adresi uzattı. Uldin ikisini de aldı ve şöyle dedi.
"Bu ilaç onu iyileştirmez, siz söylediniz. Ancak acısını dindirecektir ama göreceksiniz ki onu iyileştireceğim. Zaten benim gibi biri dışında başka şansınız kalmadı." dedi ve dışarıya çıktı.

Ak Saçlı Uldin epey uzunca bir yol yürüdü sora sora da olsa, sonunda belirtilen adrese vardı. Burası yoksul bir gecekonduydu. Ahşap duvarlarla çevriliydi ve tek katlıydı. Kapısı, birkaç yıpranmış basamakta biten küçük bir verandaya açılıyordu. Veranda, daracık bir sokakta bulunan diğer evlerle birleşiyordu. Kapıya yakın bir köşede, açık bir pencere vardı. Uldin kapüşonunu çekti ve kapıyı direkt, el altından büyü ile açarak içeriye girdi, giriş ile mutfak aynı yerdeydi, çevrenin seslerini dinlerken ev sahibi birden önünde belirivermişti;
"Sen kimsin ne istiyorsun bizden!"
Adam elinde küçük bir revolver tutuyordu. Uldin "O oğlanı iyi etmeye geldim" diyerek adamı sakinleştirmeye çalıştı. Adam önce şaşırdı, sonra kahkaha attı ancak bu kahkaha kötülük kralının kahkahası değildi. Belli ki tehlikeye karşı verdiği istemsiz bir tepkiydi. Sonra silahı Uldin'e doğrulttu. Uldin ise bir ayağını geriye atıp, dizlerini hafifçe kırarak katanasının kabzasını tuttu. Adam
"O kılıçla beni mi öldüreceksin? Dene bakalım" dedi..
.. ve 6 kez ateş etti.
Ak Saçlı üzerine gelen tüm kurşunları kılıcı ile kesmişti. Bu marifet karşısında ki adamın Ecel ile karşılaşmış gibi titreyen dudaklar ve eller, sırtını verdiği duvardan yere doğu kayıp düşmek, kekelemek. İşte bu tepkiyi veriyordu. Uldin onun yanına yürüdü ve;
"Hayır seni öldürmeyeceğim, kurşunlardan korunacağım." dedi.
Adamın yanından geçip giderek diğer odaya girdi. Burada bir çocuk duruyordu, elbette o da korkmuştu ancak cesaretinden ödün vermemeye çalışıyor gibiydi. Uldin dizlerinin üzerine çöküp çocuğa;
"Duyduğuma göre baban seni dedenden gizleyip, bir de tedavi olmanı reddediyormuş. Merak etme baban iyi ona bir şey olmadı." dedi, sözlerini bitirmesinden hemen sonra üzerine arkasından öfkeyle koşan adamı hissetti ve onu bir hamlede dizlerinin üzerine serdi. Adam bayılmıştı.
"Bir süre yerde oturur ama sonra kalkar emin olabilirsin."
Sonunda çocuk konuştu;
"Ne istiyorsun benden!"
Uldin gülümsedi ve asasını çıkararak;
"Hiç, sadece hastalığını anlatmanı" demişti ancak devamını getirmesine gerek kalmadı, çünkü çocuk üç kez öksürdü ve üçüncüsü kanlıydı. Şaman asasını birkaç kez sallayarak büyülü sözler fısıldadı. Şimdi o Muggle çocuğu hiç olmadığından daha sağlıklı hissediyordu. Uldin hiç kimse ona tepki vermeden evden hızlıca uzaklaştı. Şimdi yine o dar karanlık ara sokaklarda dolaşıyordu. Tanrıya şükür ki ne bir polis ne de başka bir grup başına bela olmamıştı diye düşünürken, boynunda bir asa hissetti;
"Asanı ve kılıcını ver!"
Sonra etrafını birkaç serseri sardı. Kendisini tehdit eden ses bir kıza aitti. Uldin asasını ve Kılıcını yere atınca kız birkaç adım geriye çekildi. Kıza "Küçüğüm, sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordu.
Hemen ardından ise serserilerden birisi;
"PATRON İLE DÜZGÜN KONUŞACAKSIN KÖPEK!" diye bağırdı.
Uldin tepki vermedi ancak kıza “Sen kimsin?” diye sormaya devam etti.
Kendisini işaret ederek;
“Bana Alte derler, sen ise benim bölgelerime girip işgüzarlık yapıyor ve insanları korkutuyorsun.” dedi.
“Senin bölgelerin mi?”
Küçük kız sırıtarak yanıt verdi; “Ne sandın?”
Şaman ceplerini açarak; “Benden alabileceğin bir şey yok ne param var ne de başka bir şeyim.” diye söylendi.
Küçük kız küçümseyici bakışlarını esirgemeden; “İstersem senden pek çok şey alabilirim fakat görüyorum ki gerçekten yoksulun tekisin. Sen eskiden tanıdığım birini anımsatıyorsun bu yüzden bu seferlik canını bağışlayacağım.” diyip bir dizinin üzerine eğildi.
Şaman gözlerine bakarak; “Eskiden tanıdığın birisi için canımı bağışlıyorsun. O zaman senin için özel birisi, arkamdan sinsice geldin ama bunu hissetmedim. O kişi bir suikastçi miydi, yoksa casus muydu?” diye sordu.
Casus kelimesini duyunca kızın göz bebekleri büyüdü. Uldin anlamıştı;
“Evet seni bir casus yetiştirmiş…”
“Bu seni ilgilendirmez, yoluna devam et.”
“Ya asamı alınca sizi öldürürsem?”
Serseriler kahkahalar attılar. Sonra kız meydan okudu: "İstiyorsan dene."
Uldin bu kıza bulaşmayarak başını hayır anlamında sallayıp eşyalarını alarak uzaklaştı. Aslında sevinmişti çünkü burada ondan başka büyücüler de vardı. Elbette buna emindi ama onlarla nasıl irtibata geçeceğini bilmiyordu artık belki bir şansı olabilirdi.

Uzunca bir yol yürüdükten sonra Çatlak Kafa'nın oteline vardı, odasına geçti, kurdu besledi ve uykuya daldı. Çığlık sesleri yüzünden gece yarısı uyanıverdi. Kurt sanki ona bir şey anlatmak istiyor gibiydi;
"Ne oldu? Bu sesler ne? Tuvaletin mi geldi? Aç mısın?"
Kurt odadan çıkarak üst kata doğru yürümeye başladı Uldin ise onu takip etti. Çığlık sesleri her katta azaldı ve sonunda kesildi. Üst katta kapısı açık bir odadan içeri girdiler, yerde kan vardı ve kan izi yatağa kadar sürüyordu. Yatakta ise bir kadın beyaz geceliği ile beti benzi atmış bir şekilde uzanıyordu. Üzeri kanlanmıştı, Uldin başını çevirdiğinde sandalyede oturup sessizce ağlayan bir adam gördü. Adam kollarına gömdüğü başını kaldırmadan ağlamaklı sesi ile şunu söyledi:
"Doğum…"
Başka hiçbir şey demedi. Ak Saçlı kadına yaklaştı ve elini nabzına koydu, atıyordu. Kadın epey terlemişti ve son anlarını yaşıyordu ortada bir bebek ise yoktu. Kocası başını kaldırıp bakacak gibi değildi sadece ağlıyordu. Uldin Kadının gözlerinin içine bakarak;
“Lütfen bundan kimseye bahsetme.” Dedi ve asasını çıkardı. Bir süre sonra bir bebeğin ağlama sesleri bütün otelde yankılandı. Adam ise ancak bu bebeğin sesini duyunca başını kaldırıp bakmaya kendinde güç buldu. Kadının rengi yavaş yavaş kendisine gelirken, nefes alıp vermesi de düzeliyordu. Uldin kucağında tuttuğu sarıp sarmaladığı bebeği adama verdi.
"Sen bir Aziz misin?" diye sordu adam. Uldin ona cevap vermedi. Kapıya döndüğünde tüm otel sakinlerinin orada toplandığını gördü bunun üzerine dudaklarından şu cümle döküldü;
"İnsanlar acı çığlıklarına, karanlığa değil. Bu karanlık dünyada bebeğin ağlamasını duyunca, bir umut ışığını görünce geldiler."

4
Yetişkin Karakter Başvuruları / Uldin Buzkurdu
« : 07 Nisan, 2023 01:06:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Uldin Buzkurdu

Karakterin Yaşı:25

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: doğunun ve batının felsefesini okumuş felsefeci, sert koşullarda yaşadığı için fazlasıyla metanetli, onura önem verir, süregelen yalnızlıktan ötürü bazen uzunca sessizliğe gömülebilen birisidir. Tüm bunlara rağmen kafasının çok karıştığı ve intikam duygusunun ateşlendiği olur, böyle zamanlarda fazlasıyla merhametsiz olur. Sanatçıdır.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Uldin kadim bir şaman soyunun son üyesidir,  Tundrada doğmuş ve büyümüştür. Rus imparatorluğu nüfuzunu bu bölgelere henüz yeni ancak hızlı bir şekilde genişletmektedir. Bu bölgede yaşayan insanlar engin kış şartlarına dayanmak zorundayken yine bu sebeplerden ötürü başka bölgelere de göç edememiş, gidenlerde asla geri dönmemiştir.  ancak zamanla kendi bölgesinde yaşayan insanların sayısı giderek azalmış ve en sonuncuyu da kendisi gömmüştür.  Çok kısa sürede Rus İmparatorluğu'nun sürgün ettiği insanların aileleri bu bölgelerde kasabalar kurmaya başlamış, bu insanlar ise madenlerde çalışmaya başlamıştır.  bu insanlarla pek çok kez etkileşime girmiş olsa da elbette yabancılara tavrını ortaya koymuş, onlarla olabildiğince iletişim kurmamaya çalışmıştır. Uldin sabahları rutin işlerini görür. saat 15-16 arasında ise bir tepeye çıkarak engin tundranın, donmuş ormanlarına ve denizin üzerinde yüzen buz kütlelerine bakarak, elinde ki Morin Huur çalgısını çalar ve düşüncelere dalardı. Onun yalnızlığına en büyük çare çocukluğundan beri yanında olan,  bir kurttu. Bu kurt gerektiği vakitlerde,  Bu Kurt zeki ve sadıktı, sabahın erken saatinde çıkıp gider, akşama doğru sahibinin yanına dönerdi.
Hayvanlar da ondan kaçmazdı, soyu gereği doğaya minnettar yaklaşırdı,  bu yeni yerleşimcilerin etrafa verdiği tahribatı onarır, yeni fidanlar diker, kirletilmiş suları yaptığı büyüler ile temizler ve hayvanların beslenme ihtiyaçlarını giderirdi. Uldin ağaçların yapraklarına esen rüzgarın çıkardığı sesi referans alan  bir enstrüman ve başka enstrümanlar icat etmişti.
Bir gün bir gece uyumak üzereyken dışarıda duyduğu bir sese uyanmış ve kontrol ettiğinde bunun ölmek üzere olan birisi olduğunu görmüştü. bu insanlar ile her ne kadar temasa geçmek istemese de bu adama acıdı ve onu evine götürüp tedavi etti, bir büyücü için bunu yapmak elbette zor değildi. Bu adam işlediği suçlar nedeni ile madencilerin kurduğu kasabadan uzaklaştırılıp ölüme bırakılmıştı. Bu adam eski bir müzisyendi ve Uldin ile geçirdiği vakitlerde Uldin ondan teorik piyano, pratik keman öğrendi. hayatını kurtardığı birisinin ona düşmanlık beslemeyeceğini düşünerek gardını indirdi ve yanında büyü yeteneklerini gizlemedi ancak; bu onun epey başını ağrıtacaktı.
Bu adam kendi suçlarından haklanmak için, ilk fırsatta kaçmış ve Uldin'i kliseye, kasabalılara büyücü ve paganist olduğunu ifşa etmişti.
Uldin bu bölgenin yerel kolluk kuvveti tarafından tutuklandı ve Rus İmparatorluğun Japon tehdidine karşı Vladivostok bölgesine dizilmiş, askeri kışlaların, olduğu bölgeye götürülmüştü. Uldin burada bir süre tutuklu kaldı ancak kısmen kurdun sayesinde buradan kurtulmayı başarsa da kaçışının son anlarında sahilde yaşadığı bir patlama sonucu günler sonra gözlerini Japon imparatorluğu kıyısında  bir gemide açtı.
Ölmek üzereydi ancak bir kıyı sahilinde yerel halk tarafından sahiplenerek kurtarıldı. Japon İmparatorluğu o dönemleri modernleşme yolunda restorasyon dönemlerini yaşamaktaydı. burada Tomoe Gozen isimli bir büyücü ve samuray ile tanıştı, bu geleneğin giderek yok olduğu bir dönemdi. Bu adamdan epey ileri seviyede Kılıç sanatını öğrendi, öte yandan karıştığı bazı olaylar sonucu İmparatorluk tarafından isyancı grupların içinden birisi olarak görüldü. Uldin o zamana kadar insan öldürmek gibi ekstrem bir durumu yaşamayı isteyecek birisi değildi ancak ismi birkaç suikastte geçmişti, belki gerçekten yapmıştı, belki yapmamıştı. Tomoe Gozen ölmeden önce Kılıcını Uldin'e miras bırakmıştı. Bu noktada Uldin artık onu buraya bağlayan bir şey kalmadığını fark etti bu ülke içinde gerekli vefasını tamamlamıştı. Japonya macerasını bir kenara bıraktı. Bu ülkede bir iç savaş çıkacağı belliydi. Tüm bunlardan sonra sadık kurdu ile birlikte Portekizlilerin ticaret gemilerinden bir tanesine bindi ve İngiltere'ye kadar uzanan bir yolculuğa çıktı.
en son Britanya'da avare avare dolaşmakta ve bazı işleri yapıp cevre edinmekte.


İstediğiniz Meslek: (Diğer)

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip:

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:3
Lanet Gücü: 15
Tılsım Gücü: 10
İksir Gücü: 3

[Spoiler] Oktaryus Ironheart Rpleri [/spoiler]

Sayfa: [1]