Büyücedünya RPG
İngiltere Büyücedünyası => Hogwarts Arazisi => Hogwarts => Yasak Orman => Konuyu başlatan: Mirabelle Starlight - 31 Ocak, 2022 17:46:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
Derslerin bittiği saatte profesör tarafından sebepsizce çağırılan genç cadı, kimseye bir şey demeden belirlenen yere gitmişti.
"Ah, profesör? Beni çağırmışsınız, bir sorun mu var?" diye sordu. Bina sorumlusunun kendisini çağırması çok da şaşırılacak bir şey değildi, sonuçta Mirabelle bina başkanıydı. Merak ettiği tek şey, neden normal bir yere değil de ormanın sınırına çağırılmış olduğuydu.
-
[justify]İnsanlar bütün hayatları boyunca bir takım kararlar alırlar. Hayatlarını şekillendiren bu kararların bir kısmı yanlış bir kısmı doğru olur. Gwyndolin'in yakın arkadaşı Cwenhild, hayatı boyunca yanlış kararlar almış bir insandı. Bir yaşam yaratmasına yanlış bir karar sebep olmuştu, ölmesine yanlış bir karar sebep olmuştu. Verdiği tek doğru karar karşısında duran kızı daha doğmadan öldürmekten vazgeçmesiydi. Kız yanına yaklaştığında ağaçların arasından çıkageldi bir Hipogrif. Hayvan başını eğdi, Gwyndolin hayvanın başını okşadı ve kıza cevap verdi. "Bu Hipogrif'in adı Elizabeth. Kendisinin yakın zamanda yavruları oldu. Vakit buldukça gelip kontrol ediyorum. Ara sıra sende gelebilirsin." dedi sonra derin bir nefes alıp devam etti. "Mirabelle, adının anlamını biliyor musun?"
-
Karşısındaki Hipgrif'i görünce gülümsedi. "Aww..." dedi sessizce, yavrularının olduğunu öğrendiğinde. Gelip ilgilenmek cidden zevkli olurdu, aklının bir köşesine yazıverdi. Sonrasındaysa pek de beklemediği bir soruyla karşılaştı.
"Hmm? Ah, şey, isim olarak 'mucizevi' veya 'olağanüstü güzellik' anlamına geliyor ancak çok hoş, tatlı bir erik türünün ismi aslında. Nisan sonunda çiçek açıyor ve çok güzel kokuyor. Neden ki?"
-
[justify]"Ah, evet." dedi. Bakışları hala Hipogriff'in üzerindeydi. Hala parmaklarıyla hayvanın yumuşak tüylerini seviyordu. Hayvanda güzel bakışlar atıyor sevimli sevimli sesler çıkarıyordu. "Mirabelle ağacı. Londra'daki dükkanımda bir tane var biliyor musun? Çok güzel erik verir. Biraz elmanın yanında çok güzel oluyor. Çiçekleride iyi satar ve seninde dediğin gibi çok güzel kokar. " Önlüğünün geniş cebinden önceden hazırladığı et parçalarını çıkardı ve hayvanın önüne koydu. Hayvan onları yerken Gwyndolin kıza doğru döndü. Biraz korku ve biraz heyecanla kızın gözlerinin içine bakıyordu. Kalbi küt küt atıyor olmasına rağmen sakin kalmayı başarabilmişti. "O ağacı on altı yıl kadar önce sende görmüştün Mirabelle." dedi.
-
Hiçbir şey anlamadan profesörü dinliyordu. Profesörün Londra'da bir dükkanı olduğunu bilmiyordu veya neden şu anda ona bundan bahsettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Şikayetçi değildi gerçi, nereye varacağını merak ediyordu. Mirabelle çiçeklerinin satılabileceklerini bilmiyordu, belki de insanlar aynı kendisi gibi çay veya yemeklerde kullanmak için alıyordu çiçekleri.
Sonrasındaysa profesörle göz göze geldiler. Kadın önemli bir şey diyecek gibi duruyordu, konuştu. Dediği şeyi pek anlamadı Mirabelle. Belki de anlayası gelmemişti. "Umm... Dediğinizi tam anlayamadım açıkçası..."
-
[justify]Şaşkınlık, heyecan ve gerginlik hepsi birbiri ardına sıralanmış bir şekilde kadının içinden geçip kadını bir hisler zincirinin içinde boğuyordu. Kız dediklerine bir anlam veremiyordu ve verememekte haklıydı. Ansızın çağırılmıştı ve bir deli gibi ağaçlardan çiçeklerden falan bahsediyorlardı. Lafa direk girmesi gerekiyordu. Birazdan söyleyeceği şeyleri geri alamayacaktı. Bir bıçak yarasının bıraktığı gibi bir iz bırakacaktı. "On altı yıl önce doğduğun odadaydı o ağaç. Senin isminin Mirabelle olmasının sebebi o ağaç." dedi. Kızın gözlerinin içine bakarak tekrar devam etti sözlerine. "Bunları nereden bildiğimi sen sormadan söyleyeyim. Çünkü o gece bende ordaydım. Doğduğun gece bende ordaydım. Seni, kızımı ilk kez kucağıma aldığım geceydi zira." Bazı şeyler geri alınamazdı. Gwyndolin'in şu an yaptığı şey gibi.
-
Bir... İki... Üç... Birkaç saniye boş boş kadının yüzüne baktı kız. Karşısındaki kadını süzdü, bir şeyler düşündü... Açıkçası böyle bir duruma pek de hazırlıklı değildi. Karşısına çıkıp da 'ben senin annenim' diyen ilk kadına inanmak da aklına yatmıyordu. Öyle bile olsa, içinden gelmiyordu. Hiçbir şey söylenmemiş gibi davranmak daha mı mantıklıydı? Profesörünü mü azarlamalıydı? Belki de doğruydu, evet, Mirabelle ve Profesör Lowell'ın fazlaca ortak noktası vardı ancak kişilikleri benzemiyordu, kızın aklındaki şey bu değildi. Beynine dondurma büyüsü yapılmış gibiydi şu an, düşünme yetisini kaybetmişti. Durum içine sinmiyordu.
"Hmm... Ne güzel," dedi sadece ellerini Hipogrifin tüylerinden geçirirken. "Ne güzel tüylerin var! Yumuş yumuş. Yavruların da çok tatlıdır senin şimdi, aww!"
-
[justify]Kızın böyle bir tepki vermesini beklemiyordu. Mirabelle, böyle sakin kalmak yerine bağırıp çağıracak ve hesap soracak bir kız olmalıydı. Gwyndolin'in hesap veremeyeceği, ancak hesap verebilecek yegane insanın da mezarda olduğu bir hesaptı bu. Cwénhild artık bu çocuğa annelik yapamazdı. Destek çıkamazdı. Annesi öldü diye bu çocuğu yalnızlığa terk etmeyecekti. Arkadaşı için, bu kızın iyiliği için bu yükün altına girmek zorundaydı. Kızın hayvanlarla oynayışını izledi. Bir kaç dakika sessizce izledi. Rüzgar esti, dallar oynadı ve üstlerindeki karlar düştü.
"Elizabeth nasıl yavrularıyla mutlu değil mi? Onun elinden yavruları alınmadı çünkü. Yavruları alınıp 'öldü' denmedi. O kızının acısını soğutabilmek için dünyanın dört bir yanını gezmek zorunda kalmadı."
-
Dakikalarca hipogriflerle oynadı. Yumuşak tüylerini sevdi, sarıldı, tatlı sevgi sözcükleri söyledi. Ağaç dalından kafasına biraz kar düşünce önce şaşırıp 'hiih!' sesi çıkartsa da, sonradan tatlı tatlı kıkırdadı. Profesörün söylediği şeyleri duymamış gibi yapıyor olmasına rağmen kadın şansını bir kere daha denedi, Mirabelle ise anlamamazlıktan gelmeye devam etmeye çalıştı.
"Ah, evet. Bu cidden kötü olurdu. Elizabeth'e de, yavrularına da çok yazık olurdu. İyi ki ayrılmamışlar, bu kış soğuğunda gezinmek bir Hipogrif için bile zor bir şey, değil mi Elizabeth? Değil mi güzelim? Hehehe..." diyerek yine hayvanı sevgiye boğmaya başladı. Konuşmanın ciddi kısmına gelmekten kaçınabildiği kadar kaçınmayı planlıyordu.
-
[justify]Boşluğa konuşuyormuş gibi hissetsede sözlerinin hedefini bulduğundan emindi. Gerçekle yüzleşmemek için kendini hayvanlara vermişti. Gwyndolin de böyle yapmıştı. Tabi Gwyndolin'in durumu daha farklıydı. O çocuğu olamayacağı gerçeğiyle yüzleşememiş ve bütün hayvanları kendisine evlat edinmişti. Mirabelle, evlat edindiği gerçek bir insan evladıydı. Duyguları olan karmakarışık bir insan evladı.
Hipogriffler ile oynayan kızı izleyerek sözlerine devam etti. "Bu seneki ara tatilde yetimhaneye yada o kendi kurduğun küçük kulübeye dönmüyorsun. Evrak işlerini hallettim yetimhaneden çıkışını aldım. O kulübendeki eşyalarını da Diagon Yolu'ndaki evimize taşıttırdım. İstediğin kadar kaç, istediğin kadar yüzleşmekten kaçın. Fakat bu gerçeği değiştiremezsin. Ben. Senin. Annenim."
-
Ortamı germemek için bir şey demiyor, anlamamış gibi yapıyor, önündeki hayvanlarla ilgileniyordu ancak kadın ısrarcıydı. Son dediklerine kadar Mirabelle görmezden gelebilir, normal öğretmen öğrenci ilişkisine devam edebilirdi ancak duyduklarıyla kaşları çatıldı. Yine duymamış gibi yapmayı düşünüyordu ancak sinirden kanı kaynamıştı, kadına istediğini verecekti.
İfadesiz yüzüyle kadına bakarken az önce çökmüş olduğu yerinden doğruldu. "Hayır, bina sorumlum ve profesörümsünüz. Daha fazlası değil," dedi. Profesöre bir cevap hakkı bile tanımadan devam etti, "Üzgünüm anca annem değilsiniz ve bu her zaman böyle kalacak. Zaten yetimhaneye dönme gibi bir niyetim yoktu, zira gittiğim an adım kadar eminim ki beni işkenceyle öldüreceklerdi. Cadı olduğumu biliyorlar sonuçta." İç çekti, bir iki saniye gözlerini kaçırıp tekrar kadına baktı.
"Bana haber bile vermeden, benim rızamı almadan yediğiniz halt hiç hoş değil. Özgürlüğüme ne kadar düşkün olduğumu bilmeniz gerekiyor, kim size kendi kafanıza göre beni mutlu olduğum yerden uzaklaştırabileceğinizi söyledi? O kulübe benim için özel bir yerdi. Yetiştirdiğim bitkiler, ilgilendiğim hayvanlar, duvarlara çizdiğim resimler..." Haberi bile olmadan bunların elinden alınmış olduğu gerçeğinin getirdiği hüzün yüzüne vuruyordu.
"Baskınlığınızı mı göstermek istiyorsunuz bana karşı? Pekala, kabul. 'Annem' olarak bilmiyor musunuz..." kadına yaklaştı, "Beni ne kadar sıkarsanız o kadar kaçacağımı? İstediğinizi yapabilirsiniz Profesör Lowell, anne demem gereken kişinin bu tür bir şey yapmasını asla beklemezdim. Önceden düşündüğümde, hayal falan kurduğumda, benim gibi özgür ruhlu, sıkılmaktan hoşlanmayan birini beklerdim hep. İsteğim dışında beni yönetmeye çalışacak birini değil. Yaşadığım hayal kırıklığını anlayabiliyor musunuz?"
Sonra bir iki adım geri çekildi, "Bu konuşma hiç yaşanmamış olsa daha iyi değil mi sizce de? Aramızdaki sevimli öğretmen-öğrenci ilişkisinin bozulması hoş olmazdı. Ben. Sizin. Öğrencinizim."
-
[justify]İşte beklediği öfke, saldırganlık. Sonra bir tutam üzgünlük ve hayal kırıklığı. Çocuğa bunları yaşatmak istememişti. Ama hayatının bir yerinde bunları yaşayıp daha sonra bütün bunlardan zamanla kurtulması için yapılması gereken bir fedakarlıktı. Kızın söylediği her kelimede, her cümlede öfkesini hissediyordu. Mirabelle sözlerini bitirdiğinde sadece güldü. Ellerini önünde birleştirdi ve sadece "Güzel." dedi. "Çiçeklerini ve resimlerini ihmal etmedim, üzülme. Hayvanlarınla ilgilenmen içinde elimden geleni yapacağım. Yaşadığın hayal kırıklığını ve içinde bulunduğun duygu durumunu tam olarak anlamam mümkün değil. Bu konuşmayı hiç bir zaman yaşamamış olmayı diliyorsun. Ben ise seni trende gördüğüm günden beri bu konuşmayı nasıl yapacağım hakkında düşünüp duruyorum. Bana istediğini diyebilirsin. Anne, profesör, Bayan Lowell, istediğini. Fakat artık yalnız değilsin. Artık bir hayali düşünmene gerek yok, o hayalle kavga etmene gerek yok. Zira ben buradayım ve burada olmaya devam edeceğim. Eve gelmek istemiyor musun, tamam. Gelme. Hayatına beni ne kadar istiyorsan öyle kat. İstersen annenin yaşadığı gerçeğini kabullen ve niçin şu an burada bu konuşmayı yaptığımızı anlatmama, senin elimden nasıl alındığını anlatmama izin ver yada canının istediğini yap, git, André ile takıl, ders çalış. Özgürsün. Beni nerede bulabileceğini biliyorsun.
-
Lafı bittikten sonra kadının gülmesi belki de bugün olan en sinir bozucu şeydi. Profesör konuşmaya başladığında bir şey demeden, kaşları çatık şekilde dinledi sadece. Bir şeyler eksikti, durum hoşuna gitmiyordu, kendi kendine kurcalayıp gerçeği öğrenmedikçe vahiy inse bile başkalarının sözünü dinleyesi gelmiyordu. Gelen önerilerin hepsine zıt gitmek istiyordu, sırf profesör önerdiği için söylediği hitapların hiçbirini kullanmak veya eylemleri yapmak istemiyordu.
"Dinleyeceğim ama inanacağım anlamına gelmiyor. Meraktan dinliyorum sadece, meraktan! Dediklerinizi de yapmak istemiyorum, inadım tuttu çünkü! Anlattıklarınız hoşuma gitmezse de direkt çeker giderim ve önermediğiniz bir şeyi yapmaya başlarım, şey gibi, uh, elalemi dövüp haraç kesmek gibi! Hıh, dinliyorum."
-
[justify]Hazırladığı yalanları bir bir sıralamanın zamanı gelmişti. Mirabelle zeki bir kızdı. Aynı annesi gibi. O yüzden söylediği yalanda bir eksik, bir soru işareti olmamalıydı. Zaten aylardır ilmek ilmek örmüştü yalan ağını. Yanlarındaki bir kayanın üstündeki karları asasıyla ısıtarak eritti ve oturdu. Aynısını Mirabelle için yaptı fakat kıza oturması yada oturmaması için bir direktif vermedi. Derin bir nefes aldı, düşen kar tanelerine baktı ve yalanlarını söylemeye başladı.
"Senin baban, Edward. Çok gelenekçi bir aileden geliyordu. Bir erkek evlat için deliriyorlardı. Senden önce dört tane çocuk düşürdüm ve baban ile aramız git gide açıldı. Ailesi beni zaten istemez oldu. Sonra sen doğdun. Edward küplere bindi. Bir kız çocuğunu sırf onlara inat olsun diye doğurduğumu söyledi. Boşanmak istedim. Senide alıp gidecektim. Fakat... baban önce davrandı. Seni o aldı ve gitti. Defalarca kapısına dayandım. En sonunda öldüğünü söylediler, kazdıkları sahte bir mezarın başında günlerce ağladım. Kendimi araştırmalarıma adayıp neredeyse bütün dünyayı gezdim. Seni düşünmediğim bir gün bile olmadı. Sonra bir gün. Baban dolandırıcılıktan tutuklandı. Şansıma seherbaz bir arkadaşım onu sorguya alırken biraz Veritaserum ile senin yaşadığını öğrenmiş. Ondan sonrasını biliyorsun. Seni bulabilmek için buraya geldim. Trende karşılaştık, dersime girdin çıktın ve en sonunda buraya geldik. Mirabelle. Ben seni terk etmedim. Seni benden zorla aldılar. " Gerçek, insanları inandırabildiğiniz sürece onlara anlattığınız her şey olabilir.
-
"Hmmm." dedi ne düşündüğünü belli etmeyen bir tonla. "Edward demek... Soyadı ne peki, onun da mı Starlight? Sizin soyadınızı almadıysam onunkini almam daha mantıklı sonuçta, yetimhanelerde çocukları isimlendirmiyorlar ya." Her sorusundan sonra bir cevap bekledi, aldığı cevaplara tepki vermeden başka sorulara geçti. "Detay istiyorum, kısa cümleler ikna olmama yeterli değil. Ailesi kimlerden oluşuyor, sadece annesi ve babası mı yoksa başkaları da var mı? İsimleri ne? Nerede yaşıyorlar? Beni kim bıraktı oraya? Direkt yetimhaneye mi bırakıldım, tam adı neydi bırakıldığım yerin? Ve... Seherbaz arkadaşınızın adı neydi? Tam olarak hangi tarihte, nerede yaşandı bu Veritaserum olayı?"
-
Klasik Muirgheal kadını. Zeki sorgulayan ve asla ona söylenenlere körü körüne inanmayan bir Muirgheal kadını. Mirabelle, Gwyndolin'in söylediği hiç bir şeye inanmamış hatta kadının yalanını ortaya çıkarmak için birbiri ardına sorular sormuştu. Neyseki Gwyndolin yalanlarının ardını toplayacak yalanlar da hazırlamıştı.
"Edward Goldling. Senin soyadını onlar vermedi, kim verdi bilmiyorum. Geniş bir ailesi vardı. Sadece babanın 4 kardeşi, onun annesinin 6 kardeşi. Biz babanla Diagon Yolu'na taşınmıştık ama Goldlingler aslen Birmhingamlı ve şu anda da orada yaşıyorlar. Baban Azkabanda tabi. Benim aksime. Seni Aziz Micheal Kilisesinin yetimhanesine bıraktılar. Kim bıraktı bilmiyorum. Bu yaz ben Mısır'da iken yakalamışlar babanı. Hatta Cwenhild bizzat kendi yakalayıp konuşturmuş. Nerede yaşandı diyorsanda bakanlıkta tabi Seherbazlık Ofisinde."
-
Denilenleri bir bir dinledi. Konuşmasının ortasında Mirabelle durduk yere sırıttı birkaç saniyeliğine, sırf pot kırdığını düşündürmek için. Kadının yalan söylediğini hissediyordu, belki de gerçekti, belki de tamamen doğruları anlatıyordu ama bir türlü Mirabelle'in içine sinmiyordu. Şansını denemek istedi.
"Profesör... İnanmamı beklediğinizi cidden düşünmüyorum. Neden annem olduğunuzu söylüyorsunuz? Hele ki okul açılalı bu kadar süre geçmişken, aniden, burada?"
-
Üzgünüm arkadaşım. Başaramadım.
Oturduğu yerde kalakaldı. Buraya geldiğinden beri bastırdığı duyguları yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar soğumuş yanaklarından geçip gidiyordu. Kızarmış suratıyla kıza baktı. Gerçek gerçekleri bilmeyi hak ediyordu. Bir yalanı yaşamak zorunda bırakılmamalıydı. Yalan kolaya kaçmak olacaktı. Cesaretini toplayıp gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmişti. En yakın arkadaşının ölümünü artık kabullenmek zorundaydı. Elleriyle gözyaşlarını sildi ve konuşmaya başladı.
"Peki Mirabelle. Senin doğduğun gün orda olduğum doğru. Hatta seni ilk kez ben kucağıma aldım ve adını da ben koydum. Mirabelle ağacına ithafen. Bunların hepsi doğru. Fakat annen ben değilim. Annenin adı Cwenhild Muirgheal. Bir seherbaz. Mag Mell'de seni dinlemeye gelen kızıl saçlı kadın. Kanlı Baloda masmavi geceden kopma elbisesiyle öldürülen kadın. Senin yaşadığını bu yaza kadar gerçekten bilmiyordum. Bana seni verdiği yetimhanenin adını söylemedi. Onunla bu yüzden altı ay kadar konuşmadım. Onu affetmemek için bir çok sebebin var ben bile affedemiyorum bazen. Anneni en son gördüğümde bana her şeyi anlattı. Senin karşına çıkmak istediğini ama ne kadar korktuğunu ki annen kolay kolay korkan bir kadın değildi. O gece avcılara karşı nasıl savaştığını anlattılar bana tam annenlik hareket. O avcılar o gece benden bir arkadaş senden bir anne aldılar. Bende sana annelik yapmak istedim. Arkadaşımdan kalan son hatırayı kaybetmek istemedim. Özür dilerim." Konuşması sırasında çatallanan ses tonu ve akan göz yaşları durmamıştı. Duracağa da benzemiyordu.
-
Karşısındaki profesörün ağlamaya başlamasıyla şaşırdı, blöfünün işe yarayacağını hatta bu kadar etkili şekilde işe yarayacağını düşünmemişti. Kadın gerçekleri dökmeye başladığında yanına oturdu ve uslu uslu, yüzünde minik bir gülümsemeyle dinledi. Cwenhild isminin çok yabancı gelmediğini düşünüyordu deminden beri, haklıydı da. Tavernada sürekli gördüğü, bazen 'müessesemizden' diyerek patronunun kaliteli içkilerini araklayıp ikram ettiği kızıl seherbaz, annesiydi. Mirabelle'in hayatından silmek istediği bir günde cesaretini kanıtlarken ölmüştü, gurur duyulacak bir şeydi bu. Duyunca yüzünün düşmesi gerekiyordu ancak gülümsemesi genişlemişti, artık insanlar ona ailesinden vurduğunda nasıl bir insanın kızı olduğunu hatırlayacak, üzülmek ya da sinirlenmek yerine gülmeye başlayacaktı.
"En baştan dürüst olsaydınız bu kadar çemkirmezdim!" diye girdi lafına mızmızlanırmış gibi bir sesle, "Doğruyu söylediğiniz için teşekkürler. Affetmemek için çok sebebim yok aslında, sarhoş olunca olay çıkarıp başıma iş açtığı ya da bahşiş vermediği için kızabilirim sadece." Kıkırdadıktan sonra devam etti, "Ara tatilde Diagon Yolu'ndaki evimize gitmek için sabırsızlanıyorum. Benim kulübem kışın buz gibi oluyor be! Ay, buz gibi demişken artık içeri mi geçsek? Siz çağırınca üstümü bile değiştirmeden direkt formamla geldim, donuyorum ya!" dedi ayağa kalkıp kadına elini uzatmadan önce. Eh, Mirabelle çok da kin tutabilen bir kız değildi.