“Kupid delmiş kalbimi
Görmem yalabık altını
Kimse avutamaz beni
Denizcim levent, neşeli”
Iris Ashworth’un sorusu üzerine oluşan sessizliği bu kısa, kısmen hüzünlü denizci şarkısı bölmüştü. Öğrencilerin bakışları yukarıya, sesin geldiği yere, yani sınıfın tavanına doğru kaydı istemsizce. Tılsım dersliğinin pencerelerine kadar varan ve bir tavan arasını andıran asma katında, dizlerine kadar uzanan çorapları ve çamur lekelerinin kirlettiği pabuçlarıyla bacaklarını bir ileri bir geri sallamakta olan bir kız çocuğu; elindeki saksıya ekili bir bitkinin dallarını avucunun içiyle okşuyor, bir yandan da şarkısını mırıldanıyordu. Pek muhtemel sınıftaki çoğu öğrenci, kızın en başından beri burada olduğunu daha yeni fark edebilmişti. Nitekim hakkında dönen söylentilerden kaynaklandığı şüphesiz sebeplerle, dönemdaşları arasında pek sevilmediği de rahatlıkla söylenebilirdi. Mirina’yı fark etmeleriyle, huzursuz bir takım fısıltılar öğrencilerin arasına yayılmıştı çoktan. Ekşiyen yüzler ve hoşnutsuz ifadelerin dolaştığı bakışlar bozmuştu sınıftaki ağır matem havasını.
“Sırf burada neler çevirdiğinizi merak ettiğim için şan çalışmamı bölüp geldim. Ama görüyorum ki; kasımpatılardan, tavşanlardan ve mor menekşelerden konuşmak için toplanmışsınız!”
Saksıyı asma katın ahşap zeminine bırakıp kollarından güç alarak aşağıya bıraktı kendisini. Tam da Mirabelle’in tekmelediği sıranın üstüne konuvermiş, sonra da bacakları üzerinde hafifçe yükselmişti şimdi. Aşağıya bir göz atıp, küçümser bir ifadeyle süzdü matemin sarmaladığı küçük bedenleri. Sonra da sıranın üzerinden zemine atlayıp öğrenci kalabalığının arasına doğru yürümeye başladı. Başı öne eğik, saçları yüzünü kapatırcasına savruk, dudağından kısık bir sesle dökülen sözler ve söylenerek kendi kendine, sınıfın ortasına doğru ilerleyen cılız bir kız çocuğu...
“Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor ve tavşan!”
Tam da Mirabelle’in önünde durmuştu şimdi. Kocaman açtığı gözlerini kızcağıza dikmiş, meraklı bakışlarla kızın yüz hatlarını inceliyor gibiydi. Gözyaşlarından utanan kızcağız gayriihtiyari bir şekilde yüzünü kapatıverdi elleriyle. Yapmacık olduğu besbelli bir şefkatin tonlamasıyla söze girdi Mirina.
“Arkadaşların ölürken sen neredeydin zavallı tavşancık? Yoksa korkup kaçtın mı? Ah, zavallı tavşancık! Avcılardan mı kaçtın yoksa?”
Mirabelle ise parmaklarının ardında zırıl zırıl ağlamaya devam ediyordu. Ellerini yüzünden yavaşça çekip başını kaldırdı sonrasında ve ruhsuz, ölü bakışlarını dikti Mirina’ya. Aklından geçenler döküldü dudaklarından birer birer, "Ne yapıyordum... Ne yapıyordum... Patronum tarafından sürüklenirken André'yi yanıma almakla ilgili bir şeyler mırıldanmakla meşguldüm galiba güzelim, hatırlamıyorum ki. Haklısın, avcılardan kaçtım. Ne kadar da zavallı bir tavşanım değil mi küçük kuş? Hadi acı bana ve beni rahat bırak!" Peşi sıra yüzünü tekrar avuçlarına gömüp ağlamaya devam etti kaldığı yerden.
Mirina ise, gözlerini bir anlığına kızın gözlerinden ayırıp, arkasındaki sıralara, daha doğrusu afaki bir boşluğa dikmişti. Sanki, bir başkasıyla konuşuyor gibiydi.
“Sesin o kadar kötü ki, şarkınla avcıları çağırmışsın zavallı tavşancık! Peki söyle bakalım, mor bir tavşan mı daha kasımpatıdır yoksa... ÖLÜ BİR TAVŞAN MI!?”
Kendisine ait olduğu şüpheli, cırtlak bir sesle bitirmişti cümlesini. Kendi sesinden irkilircesine dalgın hallerinden çabucak sıyrılıp savurdu saçını sebepsizce. Bakışlarını Mirabelle’den kaçırıp sınıftaki diğer öğrencilere döndü. Başıyla az önce konuşmasını bitirmiş olan ve şimdi şaşırmış bir ifadeyle kendisini süzen Iris’i gösterip, devam etti konuşmasına.
“Prenses kelebeğimiz haklı! Bu tımarhaneden kaçıp da çok bilmiş porsuğumuzu kurtarmaya çalışmak başlı başına büyük bir problem! Hah! Ben size kayıplarınızın arkasından söyleyebileceğiniz çok güzel ağıtlar öğretirdim halbuki!”
Asma kata bıraktığı saksısına ve üzerindeki bitkiye çevirdi bakışlarını. Yüzünden garip bir mutluluk okunuyordu. Ölümün huzurunu taşıyan bir gülümseme belirmişti dudaklarında.
“Yaşamı yaşanabilir kılan tek şey ölmek olsa gerek. Neyse, ne diyorduk? Ah, tabi siz maceracıların okuldan kaçması gerekiyordu. Yerinizde olsam süpürgeme davranmadan evvel kambur cadı heykeline uğramayı bir düşünürdüm. Uçmayı sevmiyorum, bence biz cadı ve büyücülerin bir ayağı toprakta kalmalı. Süpürgeleri de sevmiyorum. Amcamın benim için yaptığı süpürge hariç tabi ki...”
Sıraların birisinin üzerine uzanırken sebepsizce, son bir bakış daha attı saksıya doğru.
“Adamotuna gelince, benim dostumu alabilirsiniz. Adı Robin, Robin Sherwood... Çok yakışıklı bir adamotu bence!” Aniden doğrulup kalabalığn içerisinde, az önce gördüğüne emin olduğu Aethelwulf’u aradı gözleri. Masum denebilecek bir gülümsemeyle mavi cübbeli gence dikti bakışlarını. “Alınma minik kurdum! Sen daha yakışıklısın. Haha! Robin çok arkadaş canlısıdır bu arada. Onu üzmeyin sakın, olur mu? Umarım maceranızdan muzaffer ve KANA BULANMIŞ bir şekilde dönersiniz'” Sesindeki değişimi fark etmemişti bile. Umarsızca sıranın üstüne sırt üstü uzandı tekrardan.
Bacaklarını ritmik bir şekilde sallayıp sıranın tahtalarına vururken, gözlerini kapatarak odayı dinlemeye koyuldu. Çocukların fısıldaşmaları ve hararetli tartışmaları arasından, asma kattaki adamotunun kıpırdanmalarını ve hatta sınıfın pencerelerinden dolan rüzgarın, bitkinin dallarında çıkardığı hışırtıyı duyabildiğine emindi.