17 Nisan, 2026 09:46:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Cecilia Mae Lacroix

Sayfa: [1]
1
Hogwarts Zindanları / Ynt: Gri Yankı
« : 27 Mart, 2022 12:24:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube width=400]https://youtu.be/LtAXmO0FNj0[/youtube]

Ne uykudur ne ölüm;
Yaşarken ölenlerinki.
Doğduğun ev,
Gençlik günlerindeki dostların,
Yaşlı adam ve genç kadın,
Günün yorgunluğu ve onun ödülü,
Yitip gitmekte tümü,
Anılara karışmakta,
Elde tutmak ne mümkün.


— Ralph Waldo Emerson


Cecilia dünyayı sallama mücadelesinde yenik düştüğünde ve kendini tik'leyip tak'layan, bir saniyeye üç yaşamı sığdıran ölümün konuşkan simasına teslim ettiğinde gökyüzü kirli bir kırmızıyla aydınlanmış, onu gözlerini kapatıp ruhunu dünyanın pencerelerinden sızdırırken durdurmaya çalışmıştı. O da durmuştu. Tren hareket ederken tekerleklerine tutunmuş (bir kere öldükten sonra yapabilecekleri şaşırtıcıydı), suratlarını camlara dayayıp birkaç kanlı ceset görme umuduyla rayları izleyen fanilere aldırmadan gözünü gittikçe yaklaşan Hogwarts'tan ayırmamıştı. Belki de ayıramamıştı. Bir kere o okula girdikten sonra koridorların içinde ilerleyip binanın duvarlarından geçmiş, çimenlerin üzerinde süzülerek yasaklı yerlerde dolaşmıştı; ama sonsuza kadar genç kalacak kız ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Hogwarts arazisinden bir daha çıkamamıştı.

Kardeşleri oraya nasıl geldiklerini hatırlamıyor gibiydi; onlar yaşamın yasını tutuyor, yaşayanlardan ve onlara güzel anılarını yaşatanlardan uzak duruyorlardı. Kendilerini melankoliye teslim etmiş, gülümsemek nedir unutmuşlardı. Çürüyüp giden birer ceset olduklarının farkında, hayatlarını boşa harcayıp harcamadıklarının tereddüdündelerdi, sahip olmadıkları günler merak ederken geçip gidiyordu. Zaman onları sonsuzlukta yalnız bırakmıştı.

Cecilia'nın zihniyse hayatın bulanık fotoğraflarını toparlamış, sararmış bir albümüyle canlanmıştı; ölüm kararını veren ilk o olduğu içindi belki, insanları izlemekten hep zevk aldığı, iyi ve kötüye hep saygı duyduğu için ödüllendirilmişti fanilerin yanından ayrılmamakla. Çünkü onlarla konuşmayı seviyordu. Onları izlemeyi, eğlenmeyi hep bir ayrıcalık olarak görmüştü ve yaşamın kendisine küstü diye yaşayanları sevmeyi bırakamazdı. Ödüllendirilmişti. Şakalar yapıyor, duvarlar arasında taklalar atarak ilerliyor ve portrelerle laflıyordu; artık hayata saygı duymak zorunda olmadığı için korkacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Tanrı oradaysa bile yaşlı suratını bulutlardan göstermeye her zaman olduğu gibi çekinmişti.

Bazen yalnız kalıyordu. Herkesten uzaklaşıyor, tavanlar boyunca süzülüyor ve en yüksek kuleden de yükseğe, kimsenin onu bulamayacağı yerlere ilerliyordu. Bir kere etrafındaki sesler kesiliversin, onu gözleyenler zamanın karar verdiği döngüde uykuya kısılsın, Cecilia ağlamaya başlıyordu. Hayattayken çektiği her şey için, aldığı darbeler, açtığı yaralar için yas tutuyordu; kardeşlerinin hayatına son verdiği için pişmanlık duyuyordu. Biri hariç, diye düzeltirdi kendini böyle zamanlarda, biri hala benim bir zamanlar yürüdüğüm koridorları aşındırıyor, şimdi hıçkırıklarımla titreyen camlardan dışarı bakıyor ve bir zamanlar benim de yaptığım gibi, yaşamaya değip değmediğini düşünüyor. Bazı yaraları ölüm bile kapatmıyor.

O uzun zaman öldüğü için üzülmemeliydi, kendini böyle telkin ediyordu. Hayattayken yasını ne kadar uzun tutmuştu, hatırlıyor muydu, bir hayalet gibi evin içinde dolandığı geceler fotoğraf albümünün sayfalarını kaplamıyor muydu, kendini hep etkisiz hissetmemiş miydi o? Dokunduğu şeyler hep kırılmıştı ya, bir illüzyon gibi tıpkı, eski haline gelmişti sonra. Bembeyaz veya simsiyah giyinirdi o; hayattayken hep yalnız başına vakit geçirmek ister, kendini diğerlerinden uzak, şarkı söyleyenlerin sesini duyamayacak, gülümseyişlerin tadını alamayacak kadar ırak hissederdi. Ve şimdi ölmüştü, Merlin, ne kadar şanslıydı, ölmüş ve sonunda yaşamanın neye benzediği hakkında bir fikir edinebilmişti! Melankoliyi arkasında bırakabilmişti, gölün karanlık suları arasında gezinirken suyun da ötesini görebilmeyi başarmış, bütün sesleri duyabilmişti.

Kız kardeşinin mırıltısını duymuştu. Zavallı kardeşi düşmek için yalvaran bir portre gibi sallanıyordu hayatın çürümüş, örümcek ağlarıyla çevrili duvarlarında. Feda ettiği yeteneğinin yasını tutmaya çalışıyordu o anda mırıltılarıyla; sanki ağlıyordu da, titrekti mırıltısı; dudakları hayattayken söylediği şarkıların ve ölmeden önce tattığı kanın çekmesiyle kurumuştu, ses tellerini zorluyordu. Artık zaman bir anlam ifade etmediğinden midir nedir, tam da Cecilia düşünürken bunları, üzülürken diğerinin çektiği acıya; Rosalind'in tok sesi de eklendi şarkıya. Şarkı artık sakin bir laciverte bürünmüş göğe kadar ilerledi, gölün içinde yürümekte olan hayaletin de önünden geçti, onu gözleri dolarken izlemeye mahkum etti. Yine de usulca gülümsedi Cecilia, gölden çıkmadan, yumuşak sesiyle eşlik etti şarkıya. Üç ölü yaşamı anarken, zaman bir anlığına da olsa gösterdi kendini ve sessizce tik'leyip tak'ladı onlara; elbette, hiçbiri bunu fark edemedi.

2
1865-1866 Eğitim Öğretim Yılı / Ynt: III. Kompartıman
« : 19 Kasım, 2021 12:35:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İnsanlar bütünü dışarıda gördü, görmek istedikleri biçimde, bakabildikleri kadar ve canları istediğince. Dört kız kardeşin ailesiyle ettiği sessiz sakin veda ve her birinin yüzlerini süsleyen hafif korkuyla karışmış bıkkınlık, etraflarına ailelerinden uzaklaşmanın sıkıntısı ve belki de özlem olarak yansıdı, en küçük olanlarının yarıya inmiş göz kapakları okulda karşılaşacağı insanların korkusuyla geçirdiği uykusuz gecenin hediyesi değil de, öylesine bir hareketmiş gibi algılandı. Onun büyüğü olan Cecilia ise insanları izleyerek bir önceki gece sabahlamasının mantığına nasıl yattığını sorguluyordu; tarttığı terazide dört saatlik enerjiye nasıl baskın geldiğini merak ediyordu.

Trenin düdüğü acele etmelerini hatırlatırken ironik bir şekilde aralarında en enerjik olanlarını, bir önceki gecesini korkarak değil de çıkaracağı kaosları, gerçekleştireceği katliamları hayal ederek geçiren Rosalind'in peşine takıldı uykusuz ikili, kendi melodramasında kaybolmuş Lorraine'i geride bıraktılar.

Uykusuz olduğunuzda dünya sisler altında bir labirenttir, düşmanın dosta karıştığı bir savaş alanıdır. Düşünceleriniz bile kulağınızın dibinde emanet gazetesinin son sayısını satmak isteyen çocuk işçiler gibidir; beyniniz Londra'nın gün ışığında gizlediği en karamsar köşelerini halka açtığı geceler gibi size gösterir bütün düşüncelerinizi ve bağırdığı hiçbir manşet iç açıcı ya da umutlu değildir. "En İyi Arkadaşını Kaybettin!" "Hiçbir İşe Yaramıyorsun" "Başka Biri Olman Gerekmiyor Muydu?"

Kızarmış gözlerini ovuşturdu Cecilia ve Cumartesi sabahı gazetesini öfkeyle yere fırlatan, "Safsata! Tamamen safsata!" bağırışıyla hafta sonunun açılışını sağlayan babasını taklit ederek kovmaya çalıştı düşüncelerini; beyninin sınırlarına ittiğini, kaba sözlerini kullanarak kovaladığını hayal etti.

Kompartımana ulaştıklarını ancak açılalı kayda değer bir süre geçmişe benzeyen kapısına bodoslama girdiğinde fark etti genç kız, Rosalind'in pis kahkahasına kaşlarını çatarak karşılık verdi. "Kahve," diye homurdandı kendini cam kenarına atarken, "koyu, çok koyu kahve. Bir de bisküvi. Ama kahve." Kelime haznesi enerjisini unuttuğu yerde kalmıştı.

Gözleri yeniden boşluğa dalmadan ve oksijen israfı olduğuna kesin kanaat getirmeden önce son dikkat ettiği Gaye'nin koltuğa oturamadan kendini uykuya teslim eden simasıydı; kız kardeşi hayran olunası bir hızla horlamaya başlar ve ailenin gururu kıçını dikerken içgüdülerinin ipleri ele almasına ve ona, hedefe tam oturan bir tokat attırmalarına izin verdi.

O yaz komşularından birine (Mrs Crawford'a) ünlü bir doktorun oğlu, kendini aç bıraktığı şikayetiyle çağırılmış, kadının gerekçelerini dinledikten sonra koyduğu, etraflıca düşünüldüğü hiç şüphe götürülmez, deli teşhisiyle tımarhaneye kapattırmıştı. Kadından son haber aldıklarında bahçede amaçsızca gezdiği, biri ağzına tıkmadıkça hiçbir şey yemediği söylenmişti. "Yazık, çok yazık," demişti bir başka komşu, "daha geçen gün onunla oturmuştum, satranç oynatmaya çalışmıştım. Yok. Hiçbir şeyle ilgilenmeye niyeti yok gibiydi."

Cecilia Mrs Crawford'u çok severdi; onu iyi tanırdı da, kendini aç bırakmasının gerçek sebebinin intihara kalkışmayacak kadar aile onuruna değer vermesi olduğunu bilecek kadar iyi. Kadının tek isteği ailesinin göstereceği biraz dikkatti, varlığını hissedeceği azıcık sevgiydi. Çünkü o da keşfetmişti ki insanlar yalnızca ölmekte olduğunuzu düşündüklerinde bütün dikkatlerini size verirdi; son defa olduğunu zannettikleri gün gerçekten bakar, gerçekten görürlerdi.

Belki de ihtiyacı olan şey bir girişimdi; ölebilirdi, ölmek isterdi; ama başarısız olsa da elinde olacak ufak bir çaba, hayatıyla oynayacağı bir kumardı. Hataları yüzyıllara yayılan hayatlarınkini toplamış gibi hissediyordu, kimse onun kadar hatalı, onun kadar yanlış olamazdı; o insanların silinip gitmesine izin vermiş, gördüklerini paylaşmamaya aptalca bir ant içmişti. Evet evet, intihar etmeliydi, her türlü kaybedeceği, her türlü kazanacağı bu savaşa girmeliydi. Pek asil değildi belki; ne olmuştu yani? Kardeşlerinde ufak travmalar da bırakabilirdi; olsun, karakterleri sağlamlaşırdı, hem belki ona katılır, alt kata inecekleri kesin olan yolculukta birkaç kızgın yol arkadaşı olurlardı.

Bencilceydi, hem de nasıl bencilceydi, ama ölümün güzel yanı da bir kere gittiğinde hiçbir şeyin önemli olmaması değil miydi? Sen orada olmayacaktın nasıl olsa, hayat bitecekti o noktada. Cennet ve cehennem var mı bilinmezdi, Tanrı büyük ihtimalle koyunları sıraya sokan bir imgeydi, düşüncelerin duracak, hiçbir zaman sona ermediği söylenen varlığın senin için sona erecekti. Enerjin cesedinden çıkarak sonsuzluğa ulaşacak ama sen bunun farkında olamayacak kadar uzaklaşmış olacaktın bütün kavramlardan, huzur dolu bir sessizliğe, özgür bir hiçliğe kavuşacaktın. Ölüm bir rüya gibiydi.

Göz bebekleri büyüdü ve kaşları kalktı; çöktüğü koltukta dikilirken bakışları pencerenin üzerinde dolanmaya, onu açma, atlama yolu bulmaya çalıştı. Kaptırıp gitmişti, düşünceleri onu ikna eder ve gazlarken geri kalan bütün sesleri bastırıyordu, uykusuzdu, düzgün düşünemiyordu. İntihar edecekti. Bunu gerçekten istiyordu. Neredeyse ölmeyi istediği kadar, neredeyse yeniden yaşamayı istediği kadar istiyordu.

Pencere açıldı. Dışarıda rüzgar bütün gücüyle esiyordu; ama onu durdurmayan, teşvik eden bir rüzgardı bu; atlamasını söylüyordu sanki, o düşüncelerinde kaybolmuşken hareket eden trenden atlamalı ve yine aynı boşlukta kompartımana binen Lorraine'le beraber sayısı üçe çıkan izleyicilerine aldırmadan ölmeliydi. İki. İzleyicilerinin sayısı ikiydi, çünkü Rosalind, hayatı boyunca sona ereceği anı hayal eden Rosalind, pencereye tırmanıyordu, onunla beraber atlayacaktı.

Lorraine artık kulaklarının uğultusundan ziyade havanın çığlığında boğulan bir şeyler söyledi, onları durdurmaya bile yeltendi. Gaye uyuyordu. Cecilia ablasının gözlerine baktı ve aradığı her neyse onu gördü; atladı.

Öldüm Mü 1d10 : 1, total 1

3
Birleşik Krallık / Aforizmalar
« : 09 Ekim, 2021 21:35:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Ruhum, riske girecek misin yine?
Tam da böyle bir bahiste
Yüzlercesi kaybetti -
Ama onlarcası kazandı her şeyi -
"

Kelimeler amaçsız bir girdaba tutulup ondan uzaklaşmıştı. Odağının dairesel hareketlerle elindeki kağıttan her şeye dağıldığı bir dikkat dağınıklığıydı o anda deneyimlediği; ucunu kaçırdığı bir uçurtma gibi havada süzülmesini, sonunun güneşin yakıcı ışığına vereceği teslimle olacağını bilerek de olsa ondan uzaklaşmasını izlediği ufak bir aldatmacaydı. Emily Dickinson ve onun caydırıcı kelimeleri halıyı boylarken kendini alt kattaki kız kardeşlerinin çığlıklarıyla titreyen soğuk zemine bıraktı; göz kapakları kapanmak için hızlı bir inada girse de kovdu o isteği ve lekelerle kaplı tavana çevirdi bakışlarını.

Kendini nefes alan ve düşünen, var olmaktan öteye gidebilen her insandan üstün hissettiği o tuhaf moda girmişti yine; fırındaki kekin hazır olup olmadığını tadarak anlamak isteyen ablası ve ona mantıksız davrandığını ispatlamaya çalışırken keke bıçağını sokan diğer ablası başta olmak üzere herkesten akıllıydı sanki, kendini anlamsız kavgalara kaptırıp gitmeyecek, ayaklarını her daim yere sağlam basabilecek kadar daimi hissediyordu.

Yıkıcı bir şangırtının peşinden gelen Lorraine'in çığlığı ve küçük kardeşinin gördüklerinden zevk alan kahkahasıyla beraber bu bencil düşüncelerin dağıldığını hissetti; dikkati yine görülmekten ziyade sezinlenebilen toz bulutlarına, pencerenin kırdığı ışığın onları nasıl da parlattığına kaydı. Kulaklarını dolduran hafif bir şapırtıyla gözleri balık fanusunu aramak üzere odada dolaştı; ancak birkaç saniyelik bakıştan sonra hatırlayabildi balık öldü öleli geçen zamanı, kardeşinin o zamanlar saçma bulduğu yasını. Yıllarını aynı odada geçirdiği bir canlının yokluğuna bu kadar kayıtsız kalabilmiş miydi cidden? Kardeşi onu bulduğunda göz yaşlarına kapılır ve ablalarına haber verme görevi kendisine düşmüşken bu ufak duyuruyu yüzünde üzüntünün zerresi bile olmadan, sakince nasıl yapabilmişti?

Odasında bir ayna bulunmasa kendini ağladığına ikna etmesi daha kolay olurdu; ama biraz başını kaldırmasıyla göz göze geldiği yansıması ona hala aynı duygusuz piç olduğunu gururla kanıtladı. Bu düşünce de dudaklarını biraz bile aşağı çekmez, kaşlarını çatmasından ileri bir tepki alamazken ayağa dikildi, ileri geri odasını arşınlamaya başladı.

Öleli ne kadar olmuştu? İki ay? Üç ay? Hala yaz mıydı? Okuldan ilk geldiklerinde geçirdikleri ağır yaz akşamlarında, gördüğü her şeyin tutamadığı yasını hatırlattığı tuhaf dönemde mi kaybetmişlerdi onu? Neden şimdi umursuyordu, neden o zaman umursamamıştı? Ve lanet olsun, yere kek düşürdüklerinde ablaları ne yapılacağını bilmiyor muydu?

"GÜLÜŞMEYİ KESİN!"

Ufak bir sessizlik ve ardından gelen daha da kuvvetli kıkırtılar kanı beynine sıçratırken baş ağrısının da peşi sıra yükseldiğini hissetti. Eli alnını ovuşturmaya başlarken yalnızca bir balık olduğunu hatırlattı kendine, yalnızca bir balık.

Kendini yeniden halıya bıraktı ve fırlattığı kitabı eline aldı. Birkaç cam parçasını toparlamaya çalışırken gülme krizine giren kardeşlerinin sesini bastırmak için sesli okumaya başladı şiirleri, ölüm ve yaşamın komik dansı hakkında yapılan sükseleri seslendirdikçe kendisine de bir rahatlama geldi, bastırmaya uğraştığı sakin bir neşeyle sarmalandı çevresi. Odanın duvarları ona işkence eden dönüşlerini fiyakalı bir kapanışla (ani bir duruş, baş döndüren bir varlıkla) sona erdirdi, birkaç cümle sonra oturmaya bile dayanamayan kız da böylece ayağa dikildi.

"Melekler oy kullanırken nefes nefese
Seni kaydetmek için oyalanıyor -
Hevesli küçük şeytanlar parti toplantısında
Ruhum için çekiliş yapıyor!
"

Nefes almak için duraklamasıyla birkaç dakika önceki şapırtıdan çok daha gerçek bir ses kulaklarına ulaştı; avucundan damlayan kanı görmüş kardeşinin telaşı. Bunlar şimdi yarayı sarmayı da beceremez, tarzı sevecen düşüncelerle yatağına fırlattı kitabı, son bir bakış da meleklerin hatırı için attı ve çikolatalı kekle başlayan ve iki yaralıyla (saklamaya çalışsa da ablasının işaret parmağından bir damla kan süzülüyordu) sonlanan kaosa bir dur demek için mutfağa doğru acele etti.

4
Seçmen Şapka/Heykeller - Öğrenci Karakter Başvuruları / Cecilia Mae Lacroix
« : 05 Ekim, 2021 20:27:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Cecilia Mae Lacroix

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: Çoğu zaman saklamaya bile uğraşmadığı miktarda burnu büyük, bir o kadar da alçakgönüllüdür. Çok kolay sinirlense ve sorunlarını ondan beklenmeyecek bir kaba kuvvetle çözmekte sıkıntı görmese de pek çok konuda da rahatsız edici derecede soğukkanlıdır. Sinirleri onun fikrine göre yaratılıştan bozuktur; en olmadık yerde kahkahalara, göz yaşlarına boğulur. Bünyesinde o kadar çok zıtlık barındırır ki bazıları yapmacık olduğunu söylerken, kendisi karaktersiz olduğunu kabullenmiştir. Haddinden fazla olgun, yaşından beklenmeyecek kadar da zekidir; ama bu zeka hayatı boyunca gözlerini o kadar kör etmiştir ki artık varlığını görmezden gelmeyi yeğlemektedir.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Dört kız kardeşin küçük yarısında bulunmasına rağmen kendini her zaman evin olgunu olarak görmüş, öyle davranmıştır. Annesiyle babası arasında geçenler ilgisini her zaman çekmiştir; kapıları dinlemekten evlilik belgelerini karıştırmaya kadar her şeyi yapmıştır işin aslını anlayabilmek için. İnsanlarla iyi anlaşabilme yeteneği mayasında olduğu gibi bu kolay elde etmeler zamanla onlardan sıkılmasına, nefes alıp yaşayan canlılardan çok ana karakteri olduğu dünyada figüranlar olduklarına inanmasına neden olmuş ve bu narsistik görüş başını pek çok defa belaya sokmuştur; zira gerçek fikirlerini duyanların çoğunluğu çareyi ondan nefret etmekte bulmuştur. Çocukluk yıllarında bir kardeş kadar yakın olduğu arkadaşının ölümüne kadar böyle devam eder tavırları; ancak ondan sonra bir duygu seli, yılların unutturduğu insanlığı bastırır. Kendisinin de ana karakteri olmayan bir dünyada yaşayan yan karakter olduğunu fark ettikçe hiçbir şeyi mantıklı bulmamaya, kendini delirtmeyi hayat gayesi belirlemeye başlar. Kabuslarca bozulan uyku düzeni ve arkadaşının her yerde karşısına çıkan hayallerinin de desteğiyle, gerçek hayatla delilik dünyası arasındaki çizgiyi yavaş yavaş ortadan kaldırmaktadır.

İstediğiniz Sınıf: IV

İstediğiniz Bina: Slytherin

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü: 3
Lanet Gücü: 6
Tılsım Gücü: 2
İksir Gücü: 1

5
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 02 Ekim, 2021 20:00:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Cecilia Mae Lacroix - Florence Pugh

Sayfa: [1]