Meredith'in son konusu, Uriel'in ilk konusu.
Bu yüzden okunacak bir hikaye yazmak istiyorum.
Elveda güzelim.
[spoiler]
Youtube'dan dinlemek gerekiyor şarkıyı. Yasaklamış herif.
[youtube]https://youtu.be/BJVgOj2yZLE[/youtube][/spoiler]
[justify]Bana günahkar, şeytan ve cani bir ruhu Hızlıtetik diye bahsettikleri bir kadından teslim almamı, sonra da Salem’e getirmem söylenmişti. Ne kadar hızlı tetiktir bilmiyorum ama benim yanımdan geçemez. Üstelik yanındaki kızıl kıza baktığımda hayallerimdeki o korkunç cadıyı göremedim bile. Boston merkeze kadar at sürmüş, yolda kadını yaratık gibi hayal etmiştim. Onun yerine kızıl saçlı, masum bakışlı, baya hırpalanmış bir kadın görünce hayal kırıklığına uğramıştım. Üstelik kovboy şapkalı kadın “hızlıtetik” yanına gider gitmez çat diye silahımı çektiğimde benden bu hareketi beklemediği için silahını çekerken heyecanlanmış, bir de silah çıkışmayınca üçüncü güçlü çekişinde silahını yere düşürerek rezil duruma düşmüştü. Hayatta hiçbir şey beklediğiniz gibi gelişmiyor. “Bang.” dedim ağzımla kadına karşın. “Öldün.” Silahımı elimde çevirip tekrar koydum belime. “Motke’yi bu mu öldürmüş?” diye sordum umursamaz bir tavırla. Olumlu cevap aldım soruma. Hiç de birini öldürebilir gibi gelmedi gözüme. ”Hmm...” Omuz silkip atımdan bir halat aldım. Kızıl saçlı kızın ellerini halata bağlayıp, sonra da atın eyerine diğer ucunu tutturdum. Hızlıtetik’e şapkamın önünü tutup hafiften eğerek selam verdikten sonra Matilda’ya atlayıp sürmeye başladım. Kızıl saçlı kadın da atın arkasından zorla gelmek zorunda kalacaktı. Bu şekilde başladı yolumuz. İki yabancı, iki düşman olarak...
“Adın ne?” diye sordum ilk. “Ya da vazgeçtim.” dedim kız cevap vermeden. Kafamı çevirip arkama baktım. Kadının hızını umursamadığım için Matilda'nın hızında kadının koşturmak zorunda kaldığını farkettim. Dağınık kızıl saçlarının arasından bana bakan gözleri gözlerimle buluştu. “Kızıl Cadı.” dedim beni yollarken söyledikleri kelimeleri tekrarlayıp. Önüme dönüp yola bakmaya başladım.
“Çok garip değil mi?”
“İngiltere’de nasıl bir hayatın vardı bilmiyorum. Güzel bir kadınsın, eminim iyi bir hayatın vardır. Bir cadı olarak, günahkar olarak yetiştirildin... Ben ise Amerika’da, yurtta büyüdüm. Tanrı’nın bahşettiği yolda... Yine de aynı yerdeyiz baksana. Sen bağlısın, atımın arkasına... Ben de tasmalıyım, rahiplere ve rahibelere. Tch...”
Cümlem bitince Matilda’yı durdurdum. Benim böyle kırılmış kişilere bir zaafım mı var acaba? Kadının gözlerine baktığım gibi o kırılmışlığını içimde hissettim çok garip. Büyü mü desem, büyü böyle değil, daha önce büyü gördüm. Derin bir of çektikten bir iki saniye sonra indim attan. Gidip kızın ata bağlı olan halatını çözmeye başladım. Bunlar ellerinde küçük bir çalı olmadan hokus pokuslayamıyorlar. Gelene kadar kutsal suyla yıkamışlardır hem. Kız da çiroz bir şey. Bir koydum mu ölür. Atım var, kaçmaya çalışsa yakalarım. Her türlü dezavantajsız yani. Baktım yüzüne. İnanılmaz bir bunalım, inanılmaz bir yıkılmışlık vardı gözlerinde. “Hadi ama...” dedim kafamı yana yatırıp. “O kadar üzgün durma, dünya zaten bok gibi. 1-2 saatlik yolumuz var birlikte geçireceğimiz. Elinden geldikçe mutlu ol. Bir daha olamayacaksın nasılsa.” Ellerini çözdükten sonra kızın kirden kararmış yanaklarına koydum ellerimi. Baş parmaklarımla dudaklarının yanını yukarı kaldırdım yalancı bir gülümseme oluşturmak için. “Hadi gel.” Gülümsemesinden memnun kaldıktan sonra kolundan çekip Matilda’nın eyerinin ön tarafına oturttum. Ben de arkasına oturdum. Kızın kafasını göğsüme doğru yatırdıktan sonra sürmeye başladım.
“Motke’yi öldürdün. Kilisede savaştın. Aranıyor ilanın çıktı. Belki bilmezsin ama o ilanlara sahip olmak için, üstelik bu güzel kellen için-” Sağ elimle kızın çenesini okşuyordum bu sırada. “Aynı güzellikte para ödülü koyulması için gerçekten uğraşılması gerekiyor. Yine de boş bakıyor ruhun. Gözlerindeki sonbahar, bir aralar bahar oldu mu? Sevilmiş gibi durmuyorsun Kızıl Cadı. Ben de görmedim gerçek sevgiyi. Daha çok kullanılmaları gördüm. Çıkar çatışmalarını. Şiddeti. Ah, şiddeti o kadar çok gördüm ki artık hiç etki etmiyor.” İç çektim. Yanağımı kadının kızıl saçlarına koydum. “Eliniz günah işlemenize sebep oluyorsa, kesin. İki eliyle cehennemin güvenilmez ateşlerine girmekten çok, tek bir elle sonsuz yaşama girmek daha iyidir. Mark 9:43” Sessizce sürdüm atımı biraz daha. “Bu dünya sana mutlu olmak için bir şey vermiyor, vermeyecek de Kızıl Cadı... Biz günahkar doğduk, acısını çekmek zorundayız. Sen yanlış kişilerin peşinde yıprandın ve sonsuza kadar yanacaksın şu saçlarınla aynı renklerdeki ateşlerde... Hmm kızıl demişken.”
Kış ayında Portekiz’den bolca portakal geliyor Boston’a gemiyle. Ben de bir kaç tane almıştım Hızlıtetik’le buluşmadan önce. Atın eğerine bağlı deri çantanın içinden sol elimle bir portakal çıkarmaya çalıştım hafif sola eğilip. Küçüklerinden bir tanesini alabilince önümde oturan kızıl cadının eline tutuşturdum.“Soy.” dedim. “Bari son yemeğin olsun.”
Hüzünlü ve anlayışlı bir yolda ilerlerken aklıma takılmış şarkıyı mırıldandım. “Sen de söyle.” dedim kızıl cadıya arada. “Sözlerini bilmesen de önemli değil, melodisine uydur.”
“Büyü... Lanet bir şey. Peşinden gidenleri delirtmiş, kendilerini haşa Tanrı sandırtmış. Gücü hissetmek harika olmalı. Ancak hiçbir insanoğlunun o gücü hissetmemesi gerekiyor. Hiç düşünmedin mi?” diye sordum. “Tanrı’nın adı ağzından düşmüyor. İsa’nın sevgisini hissetmek istiyorsan neden hala günahkarsın?” Konuşurken kızın alnından, kafasının arkasına doğru okşuyordum saçlarını. “Ben de günahlarım içinde kaybolmuştum ama senin kadar sapmadım. Tövbe ettim. Ablam Tanrı’nın yolunda at sürmemi sağladı. Eğer öyle bir ihtimal olacağını bilsem senin için dua ederdim. Benim güzel kızıl cadım...” Yorgunluktan göğsüm ve kolumun arasına kafasını koyup uyumuş kıza sessizce cümlelerimi söyledikten sonra sessizliğe büründüm yolun geri kalanında. Kurbanlık bir koyunu kesime götürüyordum nasılsa.
Yolun sonunda Salem’in o gri görüntüsü görününce. “Senin için yolun sonuna geldik.” diyerek uyandırdım kızı. Hava kararmaya başlamıştı. Güneşin azlığı, Salem’in üstüne çökmüş o matem ile birleşince korkutucu bir hava katmıştı. Matilda’yla bir süre daha ilerledikten sonra köyün merkezine gelmeden çirkin yapılı bir binanın önüne çekip kızıl cadının inmesini sağladım sert hareketlerle. Ardından da kendim indim. Söylediklerine aldırış etmedim kızın. Kolunu tutup çekiştirerek, ardından sürükleyerek sorgu evi adını verdikleri, rutubet ve toz kokan binaya soktum onu. İçeride yaşlı osuruk Foehrkolb’u görünce “İygünler.” diye selam verdim. Pek de gün sayılmazdı tabi. Herifin tipi yurttaki rahipleri hatırlattığı için her an beni yaptığım bir şey için dövmeye çalışacakmış izlenimi veriyordu. Bu yüzden yakınlarında olmaktan rahatsızlık duyuyordum. Kızı önüme doğru çektim. Sağ kolunu arkasına tutup sıkıştırdım sol elimle ve sağ elimle de boğazını yakalayıp hafifçe sıktım hareket etmemesi için. “Kızıl cadı.” dedim anlasın diye ancak o bana... Karının adını söyledi ya! Döndü dedi ki Şanslı Meredith. Gözlerimi kocaman açıp “Ya!” diye isyan ettim. “Rahip neden söylüyorsunuz? Belki bilmek istemiyorum!” Tüm güzelliği yok etti herif iki lafıyla ya! “Öff...” [/justify]
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=2H5rusicEnc[/youtube]
[/spoiler]
[justify]-Kudretiyle soyumuza hayat veren, ışığınla bizi kutsa. Kalbimize kötülüğü yeşertme, şeytanı aklımıza sokma. Günahlarımızı bağışla, bizi yolundan ayırma. Ölümlü ruhlarımızı kabir azabından koru.
-Âmin.
Katedralin vitraylı camlarından içeri süzülen ışık demetleri, tavandan sarkan kristal avizeden yansıyıp mermerden oyulmuş bembeyaz azize heykelinin üzerini aydınlatıyor ve onu taş kesilmiş bir bedenden ziyade dans eden bir genç kız gibi gösteriyordu. Bu görkemli ışık oyununun yarattığı kutsanmış atmosfer ilahi olanın yanlarında olduğunu hissettiriyordu, kuytularda ve gölgelerdeki ışığın erişemediği köşelere saklanmış iblislerden korumak için.
Beyazın en duru tonunda ipekten elbiselerin içindeki üç kız ellerini göğüs hizasında kavuşturmuş, şükürlerini minnet dolu bir zarafetle iletiyorlardı yaradanlarına. Seslerinin melodik nevası ve üzerlerine düşen gün ışığı, Tanrı’nın nurdan yarattığı varlıkların fani dünyadaki bir yansımasıydılar adeta, saf ve bir o kadar da günahsız; tıpkı melekler gibi. Sayfalarca ilahi besteleyebilirdi onları izleyen bir âşık; güven, huzur ve de ilhamla donatılmıştı salon en yüce olan tarafından.
Tüm bu semavi ahengi bozmaya ant içmeyi yeğlemişti içlerinden en genç ve en günahsız olanı. Çocukluğun verdiği bir toylukla, duanın ortasında hafifçe kıkırdadı… ve beraberinde salonda yankılanan tokadın tok sesi azizenin tepesinde oturmuş duaları yaradanlarına iletmekle görevleri meleklerin irkilmesine neden olmuştu, Tanrı’nın evinde şiddete yer yoktu; onların aksine küçük kız şaşırmış görünmüyordu. Sessizdi. Kıkırtısının son tınıları aldığı darbenin sertliği ile son bulmuştu.
-Merry!
Küçük kızın yüzü öfkeyle şekillenmiş, nefret bulutları bebek mavisi gözlerini gölgelemişti. Biraz acıdan ve çokça kinden dolayı dolan gözlerini umursamadan dil çıkardı büyük olana, onu Tanrı’nınkinden daha korkunç bir gazaptan koruyan ve cezasının tek bir darbe ile bitmesini sağlayan ise Katedralin maun kapısının mükemmel bir zamanlamayla açılmış olmasıydı. Tanrı severdi böyle küçük müdahalelerle yukarıdan, kullarının yegâne koruyucusu olduğunu hatırlatmayı, daima oradaydı ve onları gözetirdi.
İlah, ona kulluk edenleri severdi ve seven herkes tanırdı O’nu; bütün kulları ondan doğmuştu nihayetinde, O, sevgiydi, herkesi sevendi. Hiç kimse Tanrı’yı görmemişti belki ama birbirlerini severlerse, O’nun sevgisi de içlerinde yaşar ve ruhları da yetkinleşirdi beraberinde.
Köhne yapının açılan kapısının arkasından gelen gösterişsiz, vücut hatlarını gizleyen siyah bir tunik giyen genç rahibenin ise yine o Tanrı'nın daimî olan gözetimi altında geliyor oluşuna karşı çıkmadı Meredith. Kaderi düşmanlarının elinde olması rağmen zihninde canlanan anısında yüzüne inme potansiyeli olan o tokada karşı koyamayışı gibi. Bu sefer masumiyeti onu kurtarmayacaktı fakat kızıl cadı son nefesini verdiği anda dahi Tanrısına olan sevgisini içinde taşıyacağına yemin etmişti.
Boleyn’lerin en aykırısının ve en reddedilen çocuğunun yaşamının bitimine yalnızca bir parmak şıklatması kadar uzaktayken nefret ettiği o Ada’ya dair hatırlarının zihninde canlanması ironikti. Büyükannesinin, bazı bağların ne kadar denerse denesin koparılamayacak kadar kuvvetli olduğuna dair sözlerini daha iyi anlıyordu şimdi. Ruhunun bir parçası nasıl yaradanına bağlıysa diğeri de geçmişine bağlıydı, orada bıraktığı kız kardeşine.
Genç rahibenin, zümrüt yeşili elbisesini üzerinden çıkarmasına tepki vermedi, gözlerini kapadı ve kız kardeşinin narin yüz hatlarını canlandırmaya çalıştı. Onu adadan gittiği yıldan beri görmemiş, çocuğa ait hatlarının bir genç kızınkiyle değişime şahit olamamıştı. Ama daha küçük bile insanları kendine çeken bir aurası vardı el üstünde tutulmasını sağlayan. Meredith, kızın mavi gözlerinin nasıl yaşamla dolu olduğunu hatırlıyordu, birbirlerine kız kardeş sözü vermişlerdi ebediyen beraber olacaklarına dair. Zamanı geldiğinde yanına alacaktı onu ve bir daha dönmeyeceklerdi o lanet kara parçasına.
Hatıralar eklemlerini çekiştirdi; yumrukları gevşedi. Kalbi sızladı.
Gösterinin sonuna gelmişti tutulamamış sözler, yarım bırakılmış yeminler ve en kötüsü de sevdiği hiç kimseye bir ‘elveda’ bile diyemeden. Çoktan kuruduğunu sandığı göz pınarlarında tekrar birikmeye başladı yaşlar; onun en büyük korkusu ölüm olmamıştı çünkü ecel, ne her şeyin sonu ne de sonsuz yaşam olan tek gerçekliğin içinde yitmiş basit bir dönem değildi. Dünyevi yaşamın nihayete ermesiyle farklı bir düzlemde uhrevi yaşama giden bir geçişti. Hiçbir zaman bir son demek değil aksine yeni bir başlangıçtı.
En büyük korkusu sevdiklerini yarı yolda bırakmak, onların güvenlerini kırmaktı. Şu anda, bu nedamet kokan yapıda pamuk ipliğine bağlanmış kaderi kendini Azrail sanan insanların elinde sonlanırsa kaç kişiye birden ihanet etmiş sayılacaktı? Büyükannesine, öğütlerine kulak asmayı bırakıp kendini bu çıkmaza sürüklediği için; kız kardeşine, sözlerinin arkasında duramadığı için; en az onun kadar yakın Cwénhild’e, yaşamının en karanlık döneminde ışığı bulmasına yardım ettiği için; Bay Carter’a, istifa etmek ve her şeyden vazgeçmek üzereyken onu bu kararından döndürdüğü ve gözlerini açtığı için…
Zihnindeki düşünceler böyle devam ederken kaburgalarında hissettiği sızı da bir o kadar onu şu anki zamanda tutuyordu. Yaşamak istiyordu, yaşamak için pek çok nedeni vardı lakin kaderinden kaçması bu saatten sonra imkânsızdı. Yine de istiyordu. Dönüp sevdikleri ile son bir kez daha konuşmak, kırgın ayrıldığı insanlarla barışmak, kardeşini yanına almak... Fakat yaşamı bu noktada donacak, hayatı geriye alma ya da yanlışları düzeltip daha doğru yaşama şansı son bulacaktı. Çünkü bir cilaymışçasına yaşamın üzerine atılacaktı ölüm. Herkesi yarı yolda bırakmış olacaktı.
Bir yüz karasının yapacağı gibi.[/justify]
yas tutmaya kalkışma ecel beni aldı mı,
nobran ve mendebur çan bildirdi mi bir kere
bu iğrenç yeryüzünden kaçıp sığındığımı
bana koynunu açan en iğrenç böceklere:
bunları okuyunca yazanı anma derim;
çünkü öyle sonsuzca seviyorum ki seni
tatlı anılarında unutulmak isterim
acı çektirecekse sana düşünmek beni.
ah ben düştükten sonra bağrına toprakların
göz atacak olursan bu şiirlere bir gün,
söylemesin zavallı adımı dudakların,
hayatımla birlikte bırak sevgin çürüsün;
yoksa şu kurnaz dünya deşer de iniltini,
benim için yas tuttun diye hor görür seni.
[justify]Ruhu almak için kemikli soğuk ellerini uzattı ölüm.
Ölümlü hareket etmiyor, nefes almıyordu. Ruhu doğrulup oturmuştu, gümüş gözleri yaşamın sona erdiğini buğulu bir dalgınlıkla kutluyordu. Artık bir kabuktu o. Birden ayağa kalkacak ve ona 'Manyak mısın be adam?!' diye bağıracak bir kabuktu, Tanrı'nın bir oyuncağı daha yaratıcısının yanına dönüyordu.[/justify]
Elveda Meredith. Huzur içinde uyu.