Büyücedünya RPG
Dünya Ülkeleri => Birleşik Krallık => Konuyu başlatan: Raynald De Châtillon - 14 Haziran, 2022 14:54:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
[FB, İki ay önce - Londra]
Kanındaki alkol, soğuğu kompanse etmeyi başarıyordu. Dudaklarının arasında bir kürdan gibi bekleyen sigaradan yoğun bir duman aldı. Bir sokak lambasına dayanmıştı, gökyüzü uğultuluydu. Londra'da tekrar bir yağmur başlayacak gibi duruyordu. Derin bir nefes verdi ve dayandığı direkten çekildi. Yürümeye başladı. Son birkaç hafta içerisinde arka arkaya iki cadıyla karşılaşmıştı. Onlardan ne kadar uzaklaşmaya çalışırsa çalışsın, kaçamıyordu. Kendi doğasını nereye kadar reddedecekti onu da bilmiyordu. Elinden gelen buydu işte, ancak bu kadar öteleyebilirdi kendisini. İnsanoğlunun bacakları kısaydı, her şeyden kaçsa kendinden kaçamıyordu. Gözlerini kapattı yürürken, bu kadar sarhoşken gözleri kapalı bir şekilde yürümek kolay değildi. Düz bir çizgide yürümek yerine sallanmaya, sendelemeye başladı.Birkaç adım sonra gözlerini ağır ağır açtı. Boş bir ifadeyle yürümeye devam etti. Hayatına giren her bir varlık yalnızca gelip geçiyordu. Kalıcı birine sahip değildi ve sahip olabileceğine dair inancı geçen her günde azalıyordu. Yalnız hissediyordu ve bunun için içten içe toplumu suçluyordu. Raynald'a göre kendisi süper biriydi ama bir türlü olmuyordu işte. Toplumla kendi arasındaki bağı sağlıklı bir şekilde kuramıyor, ayakları yere basan arkadaşlık ilişkilerine sahip olamıyordu. Derin bir nefes aldı, bakışlarını kaldırımdan çekip ileriye dikti. İki adam geliyordu. Aralarında 10 metrelik bir mesafe vardı. Öndeki adam tamamen normal gözüküyordu. Üzerinde deri ceket, içinde beyaz tişört vardı. Beyaz tişörtün sıradanlığını altın bir zincirle baskılamıştı. Siyah bir şapka takmıştı, altında da şapkasıyla aynı renkte bir kot pantolon vardı. Raynald'a bakmadan yanından geçip gitti, Raynald o sırada arkadaki adamı fark etti. 1.70 boylarındaydı, tamamen keldi. Kafasına çeşitli dövmeler kazınmıştı. Simsiyah bir cübbe giymişti, beceriksizce sakladığı asası belinden oldukça belli oluyordu.
"Tanrım.."
Dedi sırıtarak. Öfkeyi vücudunun her zerresinde hissedebiliyordu. Adam, Raynald'ın yanından geçerken hastalıklı bir şekilde sırıttı. Diş etleri simsiyahtı, dişleri her an dökülecek gibi gözüküyordu. Raynald bir süre sessiz kaldı. Ardından dişlerini sıkarak arkasını döndü.
"Ucube."
dedi yüksek sesle. Büyücü durdu, öndeki adam yoluna devam etti. Raynald'a döndü.
"Bana mı dedin?"
dedi bozuk bir ingilizceyle.
"Evet, sana dedim. Sokağa bir sonraki çıkışında annen tüm hayatın boyunca senden nefret etmiş ve baban seni her noelde eşek sudan gelinceye kadar dövmemiş gibi giyin. Belki sefil suratını katlanabilir bulan birilerini bulabilirsin."
Önüne döndü, birkaç küfür mırıldandı ve yürümeye devam etti. 'Ucube' önce bakışlarını önüne çevirdi. Yarım saattir takip ettiği adam çoktan gözden kaybolmuştu fakat şimdi daha cazip bir av vardı onun için. Raynald'ın peşine takıldı. İkili birlikte bir süre boyunca avare bir şekilde dolaştılar. Saat gece yarısına geliyordu ve sokaklar boştu. Raynald sonunda evinin önüne geldiğinde derin bir nefes aldı. Ellerini yüzüne götürdü. Bir süre ovaladı, avuçlarını yüzünden çekmişti ki sağdan ona doğru uçan kırmızı plazma topla birlikte gözleri kamaştı. Top, Raynald'a isabet etti ve onu birkaç metre öteye savurdu. Ani bir buğu hissetti o anda başında. Doğrulmaya çalıştı, ancak doğrulamadı. Gözleri kapandı, Raynald'ın henüz haberi yoktu; ancak bu olay onun hayatını baştan aşağı değiştirecekti..
-
[5 saat sonra]
Ritüel malzemelerinin tamamı hazırlanmıştı. Kurban, çarmıha gerilmiş; büyükçe bir kazan gerekli malzemelerle doldurulmuştu. Altında büyücülerden birinin zorlukla dakikalardır kontrol ettiği kızıl bir ateş yanmaktaydı. Raynald ağır ağır gözlerini açtı. Etraftaki ağaçların her biri dev gibiydi.. Vücudu öne doğru sarkmıştı, dolayısıyla saçları yüzünü kapatıyordu. Raynald neler olduğunu anlamlandıramadı önce. Etrafta dört kişi vardı. Sokakta gördüğü adam bunların arasındaydı. Elinde oldukça keskin bir bıçak vardı, bununla bir kazığın ucunu sivrileştiriyordu. Onun hemen karşısında daha önce hiç duymadığı bir büyüyü mırıldanırcasına okuyan uzun saçlı, sakallı biri oturuyordu. Asasını etrafa sallıyor ve her sallayışta ormanın bu kısmı biraz daha ölüyordu. Yutkundu, üstü çıplaktı; gömleğini çıkartmışlardı ancak yanıyor gibi hissediyordu. Başını kaldırdı. Raynald'ın uyandığını gören adam genişçe sırıttı tekrardan. Diş etlerindeki siyahlık daha çok yayılmış gibiydi. Başının sağ tarafında mor damarlar belirginleşmişti. Eğri bir burnu vardı, dudakları incecikti, kaşları da saçları gibi traş edilmişti. Her şey bulanıktı. Sesleri, kazandaki karışımın kokusunu ve rüzgarın dokunuşunu algılayamıyordu. Başını arkaya attı. Uzun, kızıl saçları yüzünden çekilip görüşünü kapatmayı bıraktı. Konuşmak, bağırmak istedi ancak yapamadı. Gökyüzüne baktı bir süre, vücudunu saran terler üstünden ağır ağır akıp gidiyordu. Sırtında bir karıncalanma baş gösterdi önce, irkildi aniden. Nefes alışverişleri hızlandı, çırpınmaya; homurdanmaya başladı. Tam bu sırada uzun saçlı adam, okuduğu büyüyü daha yüksek sesle okumaya başladı.
Raynald, eğer sesini gölgeleyen büyü olmasaydı ormanın her bir köşesinden duyulabilecek bir çığlık kopartırdı. Kafasının içinde beynini kavuran, kanını kaynatan bir alev varmış gibi hissediyordu.Belki de gerçekten öyleydi, çünkü bu aniden başlayan ağrıyla birlikte daha da çok sıcaklamaya başlamıştı. Bir yabancının kokusunu almış bağlı bir çoban köpeği gibi çırpınıyor; çığlık atıyordu fakat ses çok ama çok cılızdı. Etraftakiler buna güldü, büyüyü yapan ve oldukça soğuk biri gibi görünen adamın bile yüzünde ufak bir sırıtış oluştu. Görüş tekrar buğulandı. Başındaki keskin, bir şeylerin yırtıldığını hissettiren ağrı hepten hiddetlenince kendisini dik tutmayı da başaramadı, öylece aşağı doğru yığıldı. Dakikalar dakikaları kovaladı, ağrı tüm bedenini uyuşturmuştu. Her kalp atışında vücudunun nabız alabilen bölgelerinde korkunç bir zonklama hissediyordu. Anlamlandıramıyordu bile hiçbir şeyi. Sebep-sonuç ilişkisi kuramıyor, mantıklı düşünemiyordu. Her şey o kadar ani ve o kadar hızlı surette vuku bulmuştu ki ne üzerine bir şey üretebilmişti ne de olayları kavrayabilmişti. Sadece acı çekiyordu ve konuşamıyordu bile. Yutkundu.
"Burası... evet.... benim son perdem bu.. burada öleceğim... Kimseyi ağlatmadan, üzmeden.. kaybolup gideceğim... Ölümden korkuyor muyum ki? Çok.. ölmek istemiyordum.. ama yine de.. hiçbir şey hissedemiyorum... Kurban mı edileceğim? Niye korkmuyorum.. Neden hiçbir şey hissetmiyorum?"
Kulağında derin bir çınlama oluştu. Mavi kanatlı bir kelebek ağır ağır görüşüne girdi. Her şey yavaşlamış gibiydi. Buradaki tüm kaosun, acının ve karanlığın arasından öylece uçup gitti. Raynald gözleriyle takip etti kelebeği, biraz daha uçtuktan sonra aniden yere düştü ve öyle kaldı. Uzun saçlı adam önüne geldi ve kelebeği görmesini engelledi. Asanın ucunu Raynald'ın kalbine dayadı ve büyüyü bitirdi. Büyünün bitmesiyle birlikte Raynald'ın kalbinde siyah bir işaret oluştu. Kusursuz bir dairenin içinde 1 derecelik aralıkla yerleştirilmiş onlarca çizginin doldurduğu bu dairenin merkezinde koyu bir karartı bulunuyordu. Göz kapakları ağırlaştı, tekrar bayılacak gibiydi; vücudunu tamamen gevşetti. Bilincinin kapanacağı sırata karnının sol tarafında ani bir acı hissetti.
"İyi iş Raskov."
dedi oturan büyücü.
"Kes sesini Kırkayak."
Diye yanıtladı Raskov. Raynald'ın karnına arka arkaya dört yumruk daha attı. Gelen her yumruğa vücuduna elektrik verilen bir ceset gibi sadece refleksif hareketlenmeler vererek cevap verdi. Bunun işlemediğini fark eden Raskov, Raynald'ın yüzüne sert bir kroşe indirdi. Raynald'ın başı sağa doğru savruldu. Dudağı patlamıştı, bir süre orada kaldı. Ağzına dolan kanı tükürdü. Raskov, Raynald'ın saçlarını kavradı ve başını düz bir konuma getirdi. Ardından geriye ittirerek başının arkasındaki tahtaya yaslanmasını sağladı.
"Türünden iğreniyorum.."
dedi büyük bir hışımla. Raynald bayık gözlerle izlediği Raskov'a sırıtarak cevap verdi, dudağından akan kanlar dişlerini kızıla boyamıştı. Raskov'un yüzüne tükürdü, adamın esmere çalan teni kan damlalarıyla kaplandığında yüzünde bir anlığına şaşkınlık; ardından büyük bir öfke oluştu. Gerilen yüz hatları, kırışan burnu ve çatılan kaşlarıyla bir süre Raynald'ın yüzüne baktı. Ardından bir ayı gibi bağırarak ve ağzından tükürükler saçarak Raynald'ı yumruklamaya başladı. Yüzü, gövdesi, karaciğeri, karnı ve göğsü yoğun bir yumruk bombardımanına tutulmuştu. Vücudunun belli kısımlarında çürümeler oluşmuş, büyünün etkisiyle biten ağrıların yerini darbelerden gelen ağrılar almıştı. Raynald bir süre bekledi, soluklandı. Ardından ağzına tekrar birikmiş olan kanı yere tükürdü.
"Hazır.."
dedi Pascal kazana siyah bir sıvıyı boca ederken. Kırkayak ayaklandı, kıkırdayarak Raynald'ın yanına geldi. Bacaklarındaki ve bileklerindeki kayışları gevşetti. Bunun etkisiyle Raynald ön tarafa doğru düştü. Raskov, Raynald'ı yakaladı. Ayakta durmasını sağladı ve çenesini büyük elleriyle sıkı sıkı kavrayarak çarmıha bakmasını sağladı.
"Bak!"
dedi dişlerini sıkarak.
"Ataların benim gibileri buna asarak yaktı. İyi bak. Tüm türünün sonu bu."
Raynald tekrar sırıttı. Raskov en az iki metre boyundaydı.
Halihazırda haftasonları dövüşlere çıkan Raynald kendinden bu kadar uzun bir adamı bu kadar hırpalanmış ve yorgun haldeyken indiremeyeceğini biliyordu. Garip bir sarhoşluk sardı tüm bedenini.
"İyi yapmışız."
dedi sadece. Raskov hızla geri itti Raynald'ı. Çarmıha sertçe çarpıp yere yığıldı. O sırada, nedensizce gözü yerde öylece yatmakta olan kelebeğe takıldı. Bir asa uzatıldı ona doğru. Dilini patlamış dudağının üzerinde gezdirerek başını kaldırdı.
"O sopanın fazlaca fallik obje gibi durduğuna inanmıyor musun sen de? Babanla sorunların varsa dinleyebi-"
Raskov'un, yüzüne yapıştırdığı sert tekmeyle yere yığıldı Raynald.
Kırkayak, Raynald'ın duruşunu düzeltti. Raskov, büyük bir soğukkanlılıkla asasını Raynald'ın göğsüne dokundurdu.
"Algor Mayhem."
Bu sırada kalbinde oluşmuş izdeki çizgiler ağır ağır vücudunu sarmaya başladı. Damarlarının geçtiği her bir noktaya doğru uzuyorlardı. Mayhem ailesinin sahip olduğu özel bir işaretti bu. Genetikle geliyordu ancak özel durumlar ve ritüellerle başkalarının taşıyabileceği şekle girebiliyordu. Her aile üyesinin işareti farklıydı, şuan Raynald'ın taşıdığı işaret bir vakitler mevzubahis şahsın -yani Randova'nın- babası, Algor Mayhem'e aitti. Kırkayak asasını Raynald'a uzattı. Düz bir çizgi çizerek havayı adeta ortadan ikiye kesti
"Stupefy!"
dedi Kırkayak. Yanan kırmızı ışıkla, Raynald gözlerini kapadı.
"Şimdi de akşam yemeğim.."
"İsraftan kaçın. Efendimizin o bedene sağlıklı bir şekilde ihtiyacı var."
Kırkayak somurttu, kendince fısıldayarak ve sinirlendiğini belirten ani hareketler yaparak az önce bir sopanın ucunu sivrilttiği bıçağını çıkarttı. Bıçağın sivri kısmını ağır ağır yaladı. Dilinde oluşan kesikle ağzı koyu renkli bir kanla kaplandığında heyecanla kıkırdadı. Raynald'ın parmaklarını usulca ayırdı. Bıçağı Raynald'ın işaret parmağının üzerine dayadı. Kaldırabildiği kadar yukarıya kaldırdı. Sırf heyecanını ve sabırsızlığını arttırmak amacıyla bekledi. Ardından korkunç bir çığlık atarak bıçağı indirdi.
Etin ve kemiğin kesilmesiyle birlikte çıkan o uğursuz ses nedendir bilinmez oldukça yoğun bir şekilde duyuldu. Bıçak o kadar keskindi ki kemiği tek darbede temiz bir şekilde kesmişti. Kesilen parmaktan oluk oluk püsküren kanları gördüğünde Kırkayarak olduğu yerde zıpladı. Eli bileğinden tutarak kaldırdı ve kahkahalar atarak yüzüne doğru tuttu. Fışkıran kan boynunu, yüzünü, başını ve ağzını doldururken kahkaha atmaya devam etti. O kadar hastalıklı, o kadar dejenere bir kahkahaydı ki Raskov bile rahatsız oldu ancak bakışlarını kaçırmadı.
"KİM UCUBEYMİŞ ŞİMDİ APTAL MUGGLE?! HAHAHAHAHAHA PARMAKSIZ ARTIK SENİN ADIN!"
Dedi kahkaha atmaya devam ederek. Raskov yaklaştı, parmağı aldı ve kenardaki taşın üzerine yerleştirdi. Asasını uzattı. Bir mum ışığını asasıyla çizdi, turuncu bir ışık oluştu.
"Incendio!"
Asadan püsküren alev, kan kaybıyla birlikte hızlıca solmaya başlamış parmağın derisini eritti hızlıca. Etrafa yoğun bir yanık et kokusu yayılmıştı. Parmağa bulaşmış kanlar cızırdıyor, kaynıyordu. Deri, üzerine mum düşmüş küflü bir parşömen gibi hızlıca yok olarak eridi. Onun ardından geriye kalan et parçaları da yüksek ateşin de etkisiyle içinde biriken kanı fokurdayarak çıkarttı. Siyah bir duman yayılmaya başladı. Et kokusu iyiden iyiye çekilmez bir hal almıştı. 5 dakika kadar sonra et kömürleşti, simsiyah bir hal aldı. Eti Kırkayak'ın önüne attı. Kırkayak bir köpek gibi yerde emekleyerek parmağı aldı. İki ucundan tutarak ortasını dişleriyle sıkı sıkı kavradı ve çekerek kopardı. Eti sanki yıllardır yemek yemiyormuşcasına çiğneyip bitirdi. Parmağın iç kısmındaki eti kimi zaman bıçakla kimi zaman dişleriyle sıyırarak yedikten sonra parmağın üst tarafındaki eti kemiğin iç kısmını tutarak çekip çıkardı. Eti havaya kaldırdı ve ağzını ardına kadar açarak bıraktı. Et parçası bütün olarak ağzına düştüğünde yemeye devam etti. Raskov bu yüzü çok sefer görmüştü. Kırkayak'ın derisi incelmiş, bir gözü diğer gözünden düşük hale gelmişti.
Diş etleri siyahlaşmış, dişleri ise sivrilerek içeriye doğru dönmüştü. Gittikçe vahşileşmiş, aptallaşmış ve tavırları iyiden iyiye bir hayvana benzemeye başlamıştı. Raskov, Kırkayak'ı 12 yıldır tanıyordu. İlk tanıştığı vakitler şaşırtıcı olacak ancak, Kırkayak bu kadar çirkin biri değildi. İnsan eti yemeye başladıktan sonra, her yönden değişmişti. Sadece insan eti yemek istemeye başlamış, vücudu iyiden iyiye ucubeleşmiş ve derisinde yaralar meydana gelmeye başlamıştı. Çünkü insan etindeki enzimler çok güçlüydü ve bu enzimler ağır ağır tüketen kişinin derisini de etini de hırpalıyordu. Kırkayak tertemiz yaptığı kemiği kaldırdı, uzunca baktı keyifle. Kazanın içine attı. Kemik kazana düştüğü anda gökyüzünde korkunç bir gürültü koptu. Doğa bu korkunç, sapkın kara büyüye bir tepki veriyor gibiydi. Kara bulutlar ormanı büsbütün kaplamıştı. Kırkayak yaklaştı ve Raynald'ın parmağından akan kanı bir şişeye doldurdu.
"Fazla vaktimiz yok.. bu aptal Muggle birazdan kanamadan ölecek.. Atalım artık."
-
Önce Londra'daki isimsiz bir mezarlıktan alınmış kemikler bırakıldı kazana. Bu kemikler Randova'nın babasına aitti. İhtiyar Alfred bu sırada masaya yürüdü. Kırkayak elindeki bıçağı ona attı, Alfred yakaladı; kenara koydu. Bunu kullanmayacaktı. Belindeki baltayı aldı, dün saatlerce bilemişti. Ufacık bir sıyrıkla bile derin yaralar bırakabilecek hale gelmişti balta. Derin bir nefes aldı, baltayı bileğinin üzerine yerleştirdi. Ardından havaya kaldırdığı baltayı korkunç bir gök gürültüsü eşliğinde eline doğru savurdu. Yaşlı adam olduğu yerde titrerken büyük bir feryat kopardı. Kemik tamamen ayrılmamıştı. Ağlar gibi sesler çıkartarak tekrar kaldırdı baltayı tekrar sapladı. Koldan fışkıran kan masanın üzerine doğru sıçrarken, Kırkayak seri adımlarla masaya geldi. Kıkırdayarak eli aldı, Alfred yere çömeldi. Eti kimin vereceğine bir kumar karar vermişti ve Alfred hile yapmayan tek kişiydi. Raskov, Raynald'a ilerlerken; Kırkayak kazana yürüdü. Önce eti, sonra da kanı döktü. Kazan hiçbirine tepki vermiyordu. Kazanın altındaki ateş söndürüldü, bununla birlikte fokurdayan kazan aniden fokurdamayı kesti. Hızla soğumaya başladı. Raskov, Raynald'ı kazanın içine attı. Raynald kazandaki sıvıya tamamen battı ve dibe kadar çöktü.
"Şimdi son aşama.."
Dedi Raskov. Yanında özenle sakladığı yüzüğü çıkarttı.Safirle taçlandırılmış gümüş bir yüzüktü bu. Safirin içinde dönüp duran karanlık bir dumanı Raskov rahatça görebiliyordu. Onu da kazanın içine bıraktı ve tam bu anda gökyüzünden düşen bir yıldırım kazanın içine isabet etti.Raynald vücudunu inanılmaz bir şiddetle sarsan yıldırımla birlikte yüz üstü yattığı kazanın içinde sırt üstü döndü. Kazan fokurdamaya başladı, Raynald'ın sağ gözbebeğinden başlayan bir karanlık tüm irisini kapladı. Yıldırımın ve yoğun bir harcın altında kalışın etkisiyle refleksif olarak nefes almaya çalıştı. Bununla birlikte balçık-unicorn kanı karışımı burnundan ciğerlerine doğru ilerledi. Ciğerlerindeki korkunç yanmayla birlikte gelen yırtılma hissiyle gözleri kapandı. Birden kazan da, orman da, büyücüler de.. hepsi yok oldu. Raynald sonsuz bir okyanusun içinde buldu kendini. Ağır ağır dibe batıyordu. Bir dip akıntısı başladı sonra. Raynald büyük bir hızla sürüklenmeye başladı. Belki bir mil, belki yüz bin mil.. Vücudu soğuğun etkisiyle bir kağıt kadar beyaz olana kadar sürüklendi. Akıntı kesildi, Raynald'ın beli bir yay gibi gerilmişti. Sırtı yüzeye bakıyordu, gözleri baygındı; bu sonsuz denizde Raynald'dan başka kimse yoktu, yalnızdı. Hep olduğu gibi. Hep olacağı gibi. Burnu kanamaya başladı, suyun içerisinde bir sigara dumanı gibi yayılan kan pıhtıları önce bir daire şeklini aldı. Ardından birer derecelik farklarla yüzlerce çizgi oluştu üzerlerinde. Merkezde oluşan koyu kızıl nokta ise bir kalp gibi atmaya başladı. Kalp atışı tüm okyanusu kapladı. Sular her bir ritimle beraber titredi. Raynald, nedense o anda bu koca okyanusta tek başına olmadığını hissetti. Sular insanı tedirgin eden bir hızla başka bir beden bıraktılar üzerine. Raynald arkasındaki karanlık sayesinde fark edebildi bu bedeni. Onun sırtı dibe bakıyordu, çok ama çok yavaş bir hızla kendi eksenleri etrafında dönmeye başladılar.
Huzurluydu, her şey sessizdi; ahenk içerisindeydi. Bozulmamış ve bozulamayacak bir cennete gelmiş gibi hissediyordu Raynald. Diğer adamın kim olduğunu bilmiyor olsa da, onunla anlaşabilirdi. Sonsuza dek neyden oluştuğunu bilmediği bu okyanusta kalabilirdi. Gözlerini kendi vücuduna çevirdi, işaret parmağı yoktu. Raynald nedense buna hiç şaşırmadı.
'Sırtım kaşınıyor..'
diye geçirdi aklından. Yerinde olmayan bir parmağa bakarken sırtın kaşınmasından yakınmak garipti. Bu mutlak sessizliği önce ufak bir çıtırtı bozdu. Ardından Raynald'ın omuzlarının iç kısmında iki yarık meydana geldi. Bu yarıklardan çevresindeki eti ve kemiği zedeleyerek yükselen kanatlara Raynald yine tepki vermedi. Bir balinanın çığlığı duyuldu. Raynald gözlerini kapattı, uyudu. Yüz bin yıl uyanmadı. Gözlerini açtı. Tam karşısındaydı. Gümüş rengi saçları bir krakenin dokunaçları gibi dalgalanıyordu. Raynald adamın yüzüne bakabildiğinde gözlerine kenetlendi. Dünyanın tüm ressamları bu kontrastlıktaki bir siyah için yıllarını harcayabilir ancak yine de yanına yaklaşamayabilirdi. Simsiyahtı, gülümsüyordu. Raynald yoğun bir korku hissetti içinde.
"Neler oluyor?"
"Bağlanıyoruz."
Raynald'ın karnında başlayan plazmik bir bağ aralarındaki mesafenin yarısını kat etti. Balina bir çığlık daha attı, bağ tamamlandı.
Bağın tamamlanmasıyla birlikte ikisi de gözlerini kapattı. Raynald'ın sırtındaki kanadın tüyleri ağır ağır dökülerek suya karıştı. Balina bir kez daha çığlık attı. Randova bağla aynı plazmik forma geçerek hızla Raynald'ın vücuduna girdi. Tam o sırada, Raynald'ın bulunduğu mutlak sıfır noktasından yayılan devasa bir güç dalgası okyanusun en ücra köşesinin bile vahşi bir şekilde sallanmasına sebep oldu.
Raynald tam o sırada bu adamın anılarını kesik kesik görmeye başladı. İsmi Randova'ydı. Parmağına takılmış yüzük, aslında içinde Randova'nın ruhunu bulunduran bir hortkuluktu. Dışarıdaki kara büyücü grubu bu yüzüğü 2 hafta önce yaşlı bir evsizin elinden almıştı. Yüzük işine yarayabilecek kişilerle temas ettiğinde, onlarla bir şekilde iletişime geçmiş ve ritüeli detaylı bir şekilde anlatmıştı. Ritüelin hazırlanışı 5 gece sürmüştü, onlarca incik boncuk şeyin haricinde bir de kurban gerekiyordu; ancak bu kurban hakkındaki bir husus çok ama çok önemliydi. Kurban, Muggle olmak zorundaydı. Aksi halde Randova'nın (yani yüzüğün içindeki ruhu) ve Raynald'ın ruhları birbirine karışacak ve beklenmedik sonuçlar meydana gelecekti. Şuanda da olan buydu. Hayatını büyücülük dünyasından oldukça uzakta geçirmeye çalışan, bir Muggle gibi davranan ve yaşayan Raynald; tam da bu yüzden karanlık bir ayinin kurbanı olmuştu.
"Kaderin işine bak, sen bir Muggle değilsin."
dedi Randova tok bir sesle. Kıkırdadı, memnuniyetsiz görünmüyordu. Tam o sırada her yer karardı, Raynald balçığın ve kanın içerisinde doğruldu. Sönen ateşin de etkisiyle etraf kapkaraydı. Raskov, Kırkayak ve diğerleri kazanın etrafını kavrayan parmaklarla irkildiler. Raynald ağır ağır kazandan yükseldi. Ay uzaklarda, arkasında parlıyordu ve onun ışığı adamın silüetini belli belirsiz aydınlatıyordu. Hepsi birer birer diz çöktüler, en son Raskov çöktü. Raynald elini kaldırdı, işaret parmağında masmavi parıldayan yüzüğü inceledi bir süre. İşaret parmağı artık ona ait değildi, Randova'nın kontrolündeydi. Bunu hissedebiliyordu çünkü işaret parmağını hareket ettiremiyordu. Kafasında şuanlığına bulanık bir ses olan Randova parmağı ağır ağır hareket ettiriyor -ve işin garibi- bu Raynald'a yabancı gelmiyordu. Raynald elini ağır ağır pantolonunun cebine götürdü, kargo cepli bir pantolon giymişti; asası da hala oradaydı. Asayı parmaklarının arasına aldı. Randova güldü. Raynald henüz farkında olmasa da, Randova olacak olan şeyleri biliyordu.
Kafasının içindeki sesin kahkahalarına aldırmadan asayı cebinden çıkarttı. Havaya kaldırdı ve bir süre baktı.
"Bataklıkta ne kadar debelenirsen çocuğum.."
dedi Randova adeta fısıldayarak.
"O kadar girersin içine..."
Raynald dişlerini sıktı, içine dolan korkunç öfkeyle beraber uzattı asasını. Kaçamamıştı, kurtulamamıştı ve başaramamıştı. En çok da bu kızdırıyordu. Hiçbir şeyi başaramamış olmak, potansiyelin tamamen boşa harcanması. O yüzden hiç tereddüt etmedi sözleri söylerken. İlk kez ihanet etti kendine, tam da o anda.. ve bir daha asla aynı olmadı. Asayı havaya kaldırdı, dolunay bütün cazibesiyle parlıyordu. Asayı bir halka şeklinde hareket ettirdi. Bu annesine sarılması kadar içgüdüsel, doğal bir hareketti Raynald için. Hiç düşünmeden yapmıştı. Asasının ucunda beyaz bir plazma oluştu.
"Lumen..."
dedi sessizce ve ardından hızla tamamladı
"CREPITUS!"
"CREPITUS!"
Randova'nın sesinin de zihninde yankılandığını duydu Raynald. Asanın ucundan fırlayan plazma dört adamın ayaklarının dibine düştü. Onlar yalnızca Raynald'ın simsiyah silüetini ve asasının ucundaki parlamayı gördüler. Ardından bembeyaz bir patlama oluştu, dört adamın bedeni ışığın içerisinde kayboldu. Etki kazanı uçurdu. Raynald yere yuvarlandı, başını bir taşa çarptı ve gözleri kapandı. Bir süre sonra kafasında duyduğu sesle araladı gözlerini.
"Katil.."
dedi Randova kıkırdayarak. Gözlerini ağır ağır açtı. Başında keskin bir ağrı vardı, oturduğu yerde doğruldu.
"Ne diyors-"
Duraksadı, ondan 10 metre kadar ilerideki cesetlere baktı. Hiçbiri tanınacak halde değildi. Vücutlarının ön kısmı tamamen parçalanmış, et ve kemikten oluşan çıkıntı çıkıntı bir yüzeye dönüşmüştü. Çimenler, ağaç dövdeleri ve bitkiler kanla kaplıydı. Yarısından kopmuş bir kol birkaç santim yanına savrulmuştu. Ufak bir çığlık attı ve koldan uzaklaştı. Sırtını çarptığı ağaçla birlikte bir çığlık daha kopardı. Nefesleri sık ve derindi ancak yine de yeterli nefesi alamıyor gibi hissediyordu. Yavaş yavaş doğruldu, ufak adımlarla gözlerini kopmuş koldan ayırmadan bedenlerin yanına geldi; şoktaydı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Bedenlere gözü iliştiği anda midesinin ağzına geldiğini hissetti, yere yığıldı. Kusmayı son anda durdurdu. Randova kahkahasına devam etti. Asla bitmeyecek gibi hissettiren, uğursuz bir kahkahaydı bu.
"Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, HAYIR!"
Randova gülmeye devam ediyordu. .
"Hayır... hayır...."
dedi titrek bir sesle.
"Ben değilim bu... bu.. ben istemedim.... kendimi koruyordum... yapabileceğim bir şey yoktu.... benim suçum değil.. suçlu değilim... yanlış bir şey yapmadım... kim olsa aynısını yapardı.. zaten... zaten..."
"Hak ediyorlardı, değil mi?"
"KAFAMIN İÇİNDEN ÇIK!"
"Ölüme kadar birlikte, en yakın arkadaştan daha yakın."
dedi Randova, Raynald kanıtlayamazdı ancak bunu söylerken sırıttığını hissediyordu.
Uyguladığı büyüyü daha önce hiç yapmamıştı, yapmadığı gibi adını da daha önce hiç duymamıştı; neyin nesi olduğundan haberi yoktu bu yüzden. Kalbi hızlandı, pişmanlık omuzlardan sıkan dar bir elbise gibi yapıştı üzerine. Yutkundu, yerdeki çimenleri sıkı sıkı kavradı. Ne yapacağını bilmiyordu. Aynı şekilde ne yapması gerektiğini de bilmiyordu. Azkaban'a mı gidecekti şimdi? Yeri sertçe yumrukladı, bir kereyle de yetinmedi. Art arda birkaç yumruk daha attı. Cesetlerden akmaya devam eden kan birleşmiş, ufak bir göl oluşturmuştu. Arazinin eğiminden ötürü o kan şimdi de Raynald'ın üzerine akıyordu. Ayağa kalkacaktı ki tam o sırada parmağındaki yüzüğü fark etti.
"O senin parmağın değil, çocuğum."
dedi Randova. Parmak bir canlıdan çok ölüye ait gibi hissettiriyordu. Çok ama çok soğuktu. Raynald parmağı hareket ettirebiliyordu ancak bu hareketi öyle yabancıydı ki parmağın hareketini belirleyen o ancak hareketi yapan bir başkasıymış gibiydi. Başını çevirip arkaya, sağa, sola ve önüne baktı.
"Neredesin?"
"Baktığın yerlerde değil, zihninin içindeyim. Biriz, bütünüz. Sen ve ben. Yin ve Yang gibi.. Ancak bizi ayıran bir çizgi yok.. Birbirimize daha biz konuşurken bile bulaşıyoruz.. yakında karışacağız.. ve ne benden.. ne de senden geriye hiçbir şey kalmamış olacak."
Asası o düştüğünde kenara savrulmuştu. Oraya emekledi, asayı aldı. Ayağa kalktı. Kollarını kaldırıp başının iki yanını tuttu. Raynald kendini savunmak için yapmamıştı bunu. Asa elindeyken cisimlenebilirdi ancak bunun yerine dördünü de öldürmeyi tercih etmişti. Nefret ettiği büyücülerden farksızdı. O da gerekli vakitler geldiğinde etiği de ahlakı da bir kenara bırakıyor ve sadece öldürmek için saldırıyordu. Üstelik bir hınç içine girip hiddetlenerek öldürmemişti onları. Oldukça kolay bir şekilde, neredeyse hiç düşünmeden yapmıştı ve onu asıl yaralayan yegane şey tam da buydu. Bu aklına gelince, tekrar hızlandı nefesleri. Gözleri doldu, dizlerinin üstüne düştü.Ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Oradan şans eseri geçen biri, acemi bir büyücünün dostlarını yanlışlıkla öldürdüğünü sanabilirdi. Ağlayış o kadar içliydi.
"Prensipler, kurallar, kanunlar esnetilebilir şeylerdir."
"KES SESİNİ!"
Rüzgar saçlarını uçurmaya, onu derinden üşütmeye başladı.
"Azkaban'a gidemem... kaçmak zorundayım.. kaçacağım.. başka çarem yok.. Ülkeyi terk ederim belki.."
Ayaklandı. Asasını kaldırdı, kaçmak istiyordu. Kaybolmak istiyordu. Evine cisimlendi. Tam salona geldiğinde yere yığıldı. Üzerindeki harç, yeni aldığı halısını mahvederken hareket bile edemedi. Birkaç dakika, belki yarım saat kadar halıda öylece hareketsiz kaldı. Ardından yavaş yavaş doğruldu, sallana sallana duşa ilerledi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Üzerindeki her şeyi hızlıca çıkardı. Duşakabine girdi, suyu açtı. Akan su tenine yapışmış kirin yüzeyini süpürüp götürürken bir süre hareket etmedi. Yüzünü, saçlarını, omuzlarını yıkadı iyice. Lifle adeta kazıya kazıya çıkarttı lekeleri. Oradan kollarına indi, orayı da temizledi ve en son eline vardı. Yüzük -her nasıl oluyorsa- parıl parıl parlıyordu. Üzerinde ufacık bir kir bile yoktu. Yüzüğü sıkı sıkı kavradı, çıkarmaya çalıştı ancak olmadı. Yapışmış gibiydi.
"Uğraşma."
dedi Randova.
"10 bin At Adamı bir at arabasına bağlayıp, at arabasını da yüzüğe bağlasan da bunu çıkaramazlar. Fiziksel bir olgu değil o, maddenin ötesinde. Ruhuna bağlı. O yüzük yalnızca sen öldükten sonra terk eder vücudunu. Aksi halde olmaz."
Bir şey söylemedi, alnını duşakabinin camına dayadı. Bir süre öyle kaldı. Vücudunun kalanını da iyice temizledi, ardından yatağına gitti. Yattı, üç gün boyunca da uyanmadı.
Karanlık bir ayinin, bir miladın günüydü o gün. Korkunç bir kara büyücüyü bir Muggle'ın bedeninde diriltmeyi amaçlayan plan, onu Muggle gibi yaşayan bir büyücüye hapsetmekle bitmişti. Çünkü kader, en cilveli kadından daha cilveliydi...