17 Nisan, 2026 09:11:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 7 8 [9] 10
81
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Darren Shan 19 Nisan, 2023 20:40:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

"Konuşulacak bir şey her zaman vardır Bay d'Ibelin." Dişlerini göstererek gülmeye devam ediyordu. Çatalını önündeki sıcak yemeğin küçük bir lokmasına batırıp ağzına götürdü, yavaş yavaş çiğnedikten sonra yuttu. Üstüne beyaz şaraptan aldığı bir yudum ile ağzını temizledi ve masanın üstündeki karides işlemeli mendil ile ağzının ıslaklığını aldı. Tüm bunları oldukça yavaş yaparak karşısındaki adama psikolojik baskı kurmaya çalışıyordu. Para konusunu konuşmamışlardı ve şu an silah bulmak pek mümkün değildi. Soğuk Savaş yüzünden silahların Rusya'dan gelmesinde ufak tefek sıkıntılar çıkabiliyordu. Bu tarz sıkıntıları aşmak için de yine paraya ihtiyaç oluyordu.

Ellerini masanın üstünde birleştirip hafifçe önce eğildi. Gözlerini adamın gözleri ile hayali bir iple bağlamış gibi hissediyordu. Kanında akan kanın sıcaklığı ve adrenalin onu bu iş için heyecanlandırıyordu. "Bay d'Ibelin. İstediğiniz silahların ufak bir listesini sizden tekrar rica ediyorum. Bununla birlikte eğer hafızam bana ihanet etmiyorsa istediğiniz silahları Rusya'dan temin edip oradan Kıbrıs'a iletmem gerekecek. Bu da geminin bazı karasularında sıkıntı yaşamasına sebep olur. Ancak yine de paranın aşamayacağı bir sorun yoktur." Suratında tekrar sinsi bir gülümseme vardı. Konuyu paraya hızla bağlamak onun için önemli bir şeydi. Paranın devamlılığını sağlayarak kendi hayatını bir şekilde idame ettiren diğer insanlar gibi o da önceliğine parayı koymuştu. Karşısındaki adamı tekrardan süzdü. Yunanistan'da bir çiftliğin sahibi, zengin, dışarıdan temiz görünen ama burada oturduğuna göre o kadar da temiz olmayan bir adamdı. Drejlaskov için iştah açıcı bir yemekti bu. İstese tüm parasını alırdı. Tehdit etmekten bir adım olsun geri durmayacaktı.

"Önerdiğiniz parayı adamınız sayesinde öğrenmiş olabilirim ancak bu parayı ilk seferde kabul etmiş olsam da şu an o paranın üç katını istiyorum. Sizin gibi zengin birine bunun pek etki etmeyeceğini düşünüyorum. Ve tek şansınızın ben olduğumu, işin sonunda kâr edeceğinizi de hesaba katarsanız eğer bu teklifimin yerli yerinde olduğunu göreceksiniz." Ellerini kucağına çekip arkasına yaslandı. Hamlesini yapmış karşısındaki yaşlı kurdun cevap vermesini bekliyordu. Satranç oynamayı çok severdi ancak bu daha çok dama gibiydi. Yanlış bir hamlesinde tüm taşlarını kaybedebilirdi. Yine de suratındaki gülümse oldukça içtendi ve rahat olduğunu gösteriyordu.
82
NPC Karakterler / Ynt: NPC Karakter Listesi ve Başvuruları
« Son İleti Gönderen: Das 19 Nisan, 2023 17:18:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
NPC İsmi: Wolfgang Lorenz
NPC'nin Hogwarts Binası/Mensubu Olduğu Hizip: Matushka Üçüncü Enternasyonel
NPC'nin Fiziksel Özellikleri: Şu zamana kadar yazılanlarda kendisinin sarışın, yeşil gözlü, haşin bakışlı bir alman olduğu söylendi. Bu şekilde ilerleyince şöyle bir resimle taçlandırıyorum kendisini.

[spoiler][/spoiler]

NPC'nin Kurgudaki Yeri: Yediler konseyi görevindeki GM mesajında çıktı ilk. Düello teklif etmişti bana. Adamı herkesin içinde rezil etmeye çalıştığım için kaçmıştım. Sonradan öğrendim ki kendisi Uluslararası Sihirsel İşbirliği Departmanında diplomatlık yapıyormuş. Kermeste canım arkadaşım Ryan ve Xavier sağolsun kafalayıp eğlendim kendisiyle. Tam bir beyefendidir. Kibar, bakımlı bir erkektir. Nedense aslan burcu olarak düşündüm asdf. Hasmımdır.

NPC'nin Diğer Oyuncuların Kullanımına Açıklığı: Kullanın. Matushka üyesi ve Bakanlık çalışanı falan. İşinize yarar. Yakışıklı da şimdi.
83
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 19 Nisan, 2023 16:28:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

"Az biraz bilgim var Bay d'Ibelin. Kıbrıs'a gönderilecek yüklü miktarda silahtan ve işin sorunsuz olması gibi bir çok laf kalabalığı ile karşılaştığımı söylemeliyim." genç bir iş adamının kendisini yüceltmeye çalışmasının eseriydi bu cümleler. Adras seksen yaşına gelene kadar çoğu iş görüşmesinde karşılaştığı taktiklerden biriydi bu. Yirmili yaşlarının sonunda olan bir adamın tepeye ilerlemek için birilerini ezmesi gerektiğini kendisi de tecrübe etmişti zamanında. Basamak basamak yükselmek için, önünde duran basamaktaki kişiyi yada kişileri ezip geçmekten başka şansın yoktu bu camiada. Hatta Ramin'in konuşmasının sonunu süsleyen muzip gülüşü bile beklendik bir hareketti yaşlı adam için. Ama yaşanmışlıkların da izleri vardı o gülüşte. Adras bunu göz ardı etmeyecekti. O yüzden Ramin'in sinir bozucu davranışlarına katlanmakta zorlanmayacaktı. Ramin, birden en yüksek basamaklara tırmanmak isteyen bir iş adamından başkası değildi. Her ne yaşadıysa hayatında onu bulunduğu konumdan memnun hissettirmeyecek kadar etkiliyor olabilirdi. Ama seksen yaşında ki bir kurtla aşık atabilmesi için biraz daha vakit vardı. Bir Türk atasözünün de dediği gibi; daha kırk fırın ekmek yemesi gerekliydi. Tabi Adras'ın fazla kibirli davranıp, bu işi berbat etme niyeti yoktu. Bugün olabildiğince alttan alacaktı karşısındakini.

Aslında Adras'ı, karşısındaki kişiye anlayışlı olmaya başka bir neden itiyordu. Bir anı vardı aklını kurcalayan. Ramin'in "Ancak yine de aç karnına iş konuşmayı pek sevmem." dediğini duyduktan sonra o anı zihninde bir film misali oynamaya başlamıştı. Yüzünde beliren sinsi ama samimi gülüş, sesinde oluşan sinir bozucu ama bir o kadarda oyuncu tını onu öyle bir yere götürmüştü ki, geçmişin nefesine kurduğu barikat yüzünden göğsünde hissettiği sıkışma pek iyiye işaret değildi. Bu sırada, masaya gelen siparişlerle birlikte beliriveren Matthew'le göz göze geldi. İlacına olan bağımlılığını göstermekten nefret etse de bu iş görüşmesi Adras için oldukça önemliydi. Elini, göğsünde oluşan baskıyı sağ koluna anlatmak amaçlı ceketinin sol cebine bastırdı. Daha sonra masada duran çatalı almak için aşağı indirdi. Durumu anlayan Matthew, belirdiği hızda gerekli iksiri getirmek için yeniden terk etti mekanı. Hafif ama acıtan öksürükleri başlamıştı. Ramin'in sorduğu soruyu duymamıştı bile o an.


Yunanistan, Yıllar Önce

"Kardeşim, bence bu aileye iki kurt fazla. Gel sen vazgeç bu işten." Andas muzip ve sinsi bir ifade ile ikiz kardeşi Adras'ı sinir etmeye çalışıyordu. Kendisi başarıyla animagus olabilmişken, Adras'ın hala büyük bir hırsla bu büyü için uğraşması komik geliyordu ona. Kardeş olmaları bile Adras'ın rekabetçi ruhunu öldürememişti. Andas'ta kardeşinin zıttı bir yapıya sahipti bu konuda. Daha muzipti. Yirmili yaşlarındaki bu iki genç, mezun olduktan sonraki yıllarını farklı yollarda geçirselerde huyları değişmemişti. İkisi de özgürlüğüne düşkün ve zeki gençlerdi ama, Andas daha kaygısız bir yapıya sahipti olaylar karşısında. Onun aksi yönde olaylara daha ciddi taraftan bakan Adras ise kafayı takmıştı animagus olabilme yoluna. İlginç bir şekilde de bunu ilk başaran Andas olmuştu.

O gün babaları tarafından onlara verilen görevleri de aksatmışlardı Adras'ın inadı yüzünden. "Babam bizi elinde asasıyla çiftlik içerisinde kovalamadan önce işlerin başına geçmemiz gerek Adras. Konuşmamız gereken işler olduğunu söylemişti daha bu sabah." dedi yüzünü buruşrurup "Ne sıkıcı." diye de ekledi. Sonra yaşlı çınar ağacının gölgesinde oturdukları yerden kalktı ikizlerden biri. "Seni biraz daha ciddiyete davet ediyorum sevgili kardeşim. " Adras'ta kalktı ve ellerini üzerine yapışan tozu toprağı silkelemek için kullandı. "İş bizi bekler. Hadi gidelim." dedi sonrada. Ciftliklerine doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladılar. Ama Andas'ın neşeli sesiyle söyledikleri yankılandı geniş çimenliklerde. "Ancak yine de aç karnına iş konuşmayı pek sevmem." Çokta uzak mesafede olmayan evlerine ilk vardıklarında yapacakları şey güzelce karınlarını doyurmak olmuştu o gün. Daha sonra babalarından bir ton azar ve nasihat işitmişlerdi tabi.


Şuan

d'Ibelin ailesi iş konusunda oldukça katı kurallara sahipti. Geçmişte olduğu gibi bugün de iş görüşmelerine Adras katılır ve son kararı o verirdi. Şimdi mezarında huzurla uyuyan babaları ikiz kardeşine pek güvenmez, Adras'ın işe verdiği ciddiyeti bilirdi. Ramin, yemeğini yemeye devam ederken, Adras gözünün önünden geçip giden o anıyla boğuştu kısa süre. Bazen oluyordu aklına geldiği ve uzun süre de mesgül ediyordu zihnini böyle anılar. Ama şuan ne yeriydi nede sırasıydı geçmişi deşmenin. İmdadına yetişen ilacını tek dikişte bitirdikten sonra önünde bekleyen levreğine baktı. Yavaşça kavradığı çatalıyla, kılçıktan kurtardığı bir parçayı ağzına atıp çiğnedi. Tadı enfesti. Balık yemeyi çok severdi zaten. "Uzun uzun konuşacak değiliz. İş hakkında gerekli bilgiye sahip olduğuna göre, kabul edip etmediğini bilmek yeterli olacaktır şuan için." konuşurken sesinin otoriter ve emin tonda çıkmasına özen gösterdi. Az önceki kısa da olsa yaşadığı zor anı hafızasından silmek istemişti. İşi aceleye getirmek gibi bir niyeti yoktu ama uzun uzadıya konuşulacak bir şeyde yoktu. Kalan işi Matthew hallederdi.
84
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« Son İleti Gönderen: Samuel Raymond Boleyn 19 Nisan, 2023 15:47:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Sonra da eve gideceğiz birlikte." demiştim Eadwig'e, onu sakinleştirmek için söylediğim bu cümle yola çıktığımızda fark ettirmişti üzerimdeki etkisini. Ev: yıllardır adımımı dahi atmadığım bu şato, benim için ne zamandan beri ev olmaktan çıkmıştı? Yalnızlığımla ve sınırsız özgürlüğümle geçen birkaç yaz ayı kadar.

Gemiden inip de yukarılara doğru tırmanmaya başladığımızda normalde geçtiğimiz aynalı kapıdan geçmemiştik. Surların arasından açılmış yeni bir kapının ağzında ise meraklı gözler bizi bekliyordu. Hala ada halkının içeri girmesini engelleyen bir güç hakimdi burada, ama bu güç artık saf korkudan ve belki bir noktada saygıdan kaynaklıydı. Yıllar önce hatırladığım o soğuk kasvetli hava yerine şu anda garip bir hareketlilik vardı adada. Eadwig'le beraber şatonun girişine kadar sessizce yürümüştük, bu sırada ayaklarım beni ters yöne çevirmek istiyor gibi yavaşlatıyordu. Gördüğüm kalabalığa doğru ilerlerken kendimi uzun süredir bu kadar dışlanmış hissetmediğimi fark etmiştim. Girdiğim ortamlarda herkesi tanıyor olmak, herkesle anlaşıyor olmak artık benim için gündelik bir şeydi. Fakat yavaş yavaş yanımıza ilerleyen Boleynlerin yanında bu durumun tam tersine döneceğini adım gibi biliyordum. Kuzenime verdiğim sözden ötürü yanından ayrılmadan devam ettim etrafı incelemeye. Heykeller... Taşa dönmüş bedenler. Anılarım gözümün önüne gelmeye başlamıştı bu yeni bilgiyle beraber. Evin etrafına serpiştirilmiş bu cansız insan bedenleri sanat eserleriymiş gibi sergileniyordu bize. Kaç tanesinin elini tutmuş, gözlerine bakmış, önünden geçip gitmiş ve ne olduklarını fark etmemiştim. Ormanda üstüne düştüğüm heykel gelmişti aklıma. O gün, her açıdan fazla travmatik bir gündü benim adıma. Hala bacaklarımda arı sokmasından kalma izler vardı. Üzerine düştüğüm o kadın heykeli düşüncesini, sonrasında yaşadığım acıyla birleştirmek midemin bulanmasına sebep olmuştu. Gün boyu bir şey yememiştik neyse ki midemde dışarı çıkacak tek bir parça bile yoktu.

Eadwig'i akrabaları benden uzaklaştırırken sadece durup şatoyu izlemeye başlamıştım. En sonunda kuzenimin bir hayli arkasında kalmış ve içeriye girmeden önce cübbemin iç cebinde taşıdığım tütünlerden birini yakmak zorunda kalmıştım. Ciyaklayan kadın sesleri arttıkça rahatsızlık katsayım da fazlalaşmış, beni o ortamdan uzaklaştırmayı başarmıştı. Zaten istedikleri de buydu, veya umursamadıkları diyeyim. Onlar beni umursamıyorken benim de onlara katlanmama gerek yoktu. Şatonun arkasına doğru yürümeye başladım, ezbere bildiğim yolları geçerken hiç bu kadar rahat olmamıştım. Hiç biri beni yakalar mı diye korkuya düşmemiş, arkamı kontrol etmeden yürümemiştim. Evin mutfağına açılan terasa ulaştığımda, iki bakanlık çalışanının da içeriden yeni çıktıklarına şahit olmuştum. Tütünden son bir nefes alıp boğazımı sıkıştıran dumanı öksürükle dışarıya attıktan sonra elimdeki son parçayı yere fırlattım ve içeri girdim.

Cin cüceler huysuzlukla kendi aralarında konuşuyorlardı, beni görünce "Efendi Samuel..." diye tıslayarak susturdular birbirlerini. Umursamadım, aynı bu ev halkı gibi suratsızdı onlar da. Tanıdık bir yüz görme umuduyla etrafa bakınırken dışarıdan biri bana doğru seslenmişti. "Kime bakmıştınız?" Fhatma'nın sesi olduğuna emin olarak döndüm o tarafa. (out:fotosunu en aşağı bırakıyorum. npc listesine sonradan ekleyeceğim.) Evet, beklediğim gibi esmer bir kız endişeli gözlerle bana bakıyordu. Fakat farklıydı, beni de tanıyor gibi durmuyordu. Benim tanıdığım Fhatma'dan... Gözlerimle kızı süzmeye başladım. Üzerinde vücudunu saran bir elbise vardı. Belinin inceliğini ortaya çıkartan, göğüslerinin hacmini gözler önüne seren çok ince bir kumaşı vardı elbisesinin. Normalde topuz yaptığı saçlarını açık bırakmış, lülelerinin açık göğsünün üzerine düşmesine izin vermişti. Evet, farklıydı. "S-Samu?" diyen o tanıdık sesi duyduğumda öksürerek gözlerimi göğüslerinden gözlerine çevirdim ve ne diyeceğimi bilemeyerek kızın suratına bakakaldım.

"Eeee...Ehm. Evet?" dedim. O da beni mi tanımamıştı? Gerçi 3 yılda çok değişmiştim gerçekten de. "Doğru ya, En son görüştüğümüzde pantolonlarımın paçaları kısa geliyordu." dedim ortamı yumuşatmak için ve gülmeye çalıştım yarım ağız.

Pek gülünecek bir gün olmadığından o da tepki vermemişti bu dediğime. "Seni buralarda görmeyeli uzun zaman oldu. Geleceğini düşünmemiştim." dedi kelimelerini dikkatli seçtiğini belli eden bir ses tonuyla. Geleceğimi ben de düşünmemiştim. Bu kararım nereye kadar uygulanabilir bilmiyordum ama zorunda kalmadıkça dönmek istemiyordum adaya. En son Eadwig'le deniz kenarında ettiğimiz kavgadan sonra çekip gitmiştim; şatoya dahi dönmemiş, hava aydınlandığı gibi bir gemiye atlayıp Londra'ya dönmüştüm. O kavganın üstünden çok sular akmıştı ama bu konum benim için kötü anılarla doluluğunu yitirmemişti.

"Gelmem en doğrusuydu."
diyebildim. Eadwig'e yanında olacağıma söz vermiştim. Şu anda onu bıraksam, bir daha asla bir araya gelemezdik. "Artık çocuk değiliz Fhatma. Sen de görüyorsun. Bazı şeyleri arkada bırakmanın vakti geldi."

Yan yana bir banka oturduk. Az önce çıkanların onu ve ailesini sorgulamaya geldiklerini söyledi, konuyu değiştirmek için bunu anlattığını bilerek dinlemeye devam ettim kızı. Sorgular, bakanlık çalışanları, heykeller... Artık daralma eşiğine gelmiştim. Başka bir şey duymak istiyordu kulaklarım. Anlattıklarına sadece kafamı sallayıp cevap vermediğimde, kısa bir sessizlik oluşmuştu. "Hatırlıyor musun, koridorda saklanır toplantı odasındaki konuşmalarını dinlerdik." dediğinde gülümsedim.

"O zamanlar hiçbir şey anlamıyorduk bile. Baksana herifler neler planlıyormuş." dedim dalga geçerek. "Şanslısın ama, sen de taşlaşmış olabilirdin çoktan! İyi bak, çağırmamış amcam seni mahzenine." Dediğim gibi pişman olduğum bu cümleler ağzımdan o kadar kolaylıkla dökülmüştü ki, olayın gerçekliğiyle yüzleşmem için dile getirmem gerektiğini o an fark etmiştim. Fhatma'nın da suratı buz kesmiş, kollarını birbirine dolamıştı tedirgin bir şekilde. "Pardon. Özür dilerim. Cidden..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Hayvanlığı dile getirmek de ayrı hayvanlık gerçekten, neyse." Ayağa kalktım. "Ben biraz içeriye geçeyim. Soğuk oldu zaten. Konuşuruz sonra." dedim rahatsızlıkla ve kızdan kaçarcasına kendimi mutfağa attım.

Tezgahın üzerindeki bin bir çeşit atıştırmalıklarla birlikte cin cücelerin elindeki şarap kadehlerinden birini görünce bunları kime hazırladıklarını sordum merakla. "Efendi Samuel, Bayan Boleyn'in cenazesinin buraya getirileceğini duymuşlar... Şatoda ağırlanacak misafirleriniz istemişler..." Kimi niye misafir ediyoruz lan? Biz daha yeni geldik şatoya, kim karar verdi bunlara?

"Gözü doymaz herifler böyle bir günde ağızlarına sokacakları üç lokmanın derdine mi düşmüşler?" dedim sinirle. Pislikler. Hala lüks yaşamlarının peşinde koşup duruyorlardı, daha kapıdan girmeden Eadwig'e yaranma derdine düşmüşlerdir eminim ki. "Biri bize gelip sakın bir şey eksik demesin. Bunlarla uğraşamayız. Fhatma'yla konuşursunuz bir şey gerektiğinde." dedim dışarıyı işaret ederek. "Kimseye de odaları açmayın. Böyle bir günde motellik yapacak değiliz." dedim sinirle. Kim ne derse desin, Eadwig'le buraya gelmiş miydim? Evet. Onun iyiliği için mi buradaydım? Evet. Boleynlerin varisi miydim? Evet anasını satayım. Bu evde misafir olan ben değilim.

Kadehlerden birini kaptıktan sonra yukarıya tırmanmaya başladım. Kalabalık sesleri duydukça uzaklaşmaya çalışsam da bir noktada yakalanacağımı biliyordum. "Samuel? Ay yüzümüze de bakmıyor bu çocuk artık!" diye seslenildiğinde dönmek zorunda kalmıştım sonunda. "Babanlar nerede oğlum?" demişti kadın selam sabahsız şekilde. Cevap vermeden suratına bakmaya devam ettim. Bilmiyormuş gibi davranması yok mu şöyle?

"Sizce biliyor olsam, ilk size mi söylüyor olurdum?"
dedim sert bir şekilde.

Şaşkınlık nidası attıktan sonra sözlerine heyecanla başladı kadın. "Gerçi benimki de soru! Değil mi? HAHAHAHHAHA. Senin o kıytırık babandan ne beklenirdi ki? Bırakmış oğlanı ortada bize, o yer yordam bilmez görgüsüz karısıyla kaçmış gene. Senin o Boleyn olmayasıca baban ne yaptıysa zaten bize yaptı, arkasını sonunda toparlamamıza gerek kalmadı demiştik. Apollo düzgün bir meslek sahibi yaptı, iş kurmasına yardım etti, artık dert olmaz diyorduk ki... Yine ne cacık olduğunu gösterdi o baban olasıca!" Hayatı boyunca bunları anlatmayı beklemiş gibi durmadan saydıran bu aptal kadını dinledim sonuna kadar. Her cümlesinin sonunda şarabımı yudumladım bir kez daha. En son yuduma kadar beklenmedik bir hızla ulaşınca kadehi elimde sıkmaya başladım sözlerini dinlemeye devam ederken. "Hayır senin yıllardır bu aileye yaptığın ayıp yetmedi de ne yüzle geldin buralara kadar? Bize laf çeviriyorsun hem de! O kadın senin için neler yaptı bunları mı konuşalım kara günümüzde? Seni yıllarca beslemedi mi, sütünü paylaşmadı mı, yapmadı mı? Şimdi gelmiş burada şarabını yudumluyorsun pişmiş kelle gibi!" Yanındakilere döndü, fenalık geçirecek gibi tavırlar içindeydi. "Hep bunun annesi yüzünden ama. Siz bilmiyorsunuz." Şimdi daha sessiz olmaya başlamıştı. "Ralph onu hamile bırakmasaydı, ailemize zorla dahil olmasaydı-Yani varis diye bize bıraktıkları-"

Elimdeki kadehi duvara fırlattım sinirle. Cam kırıklarının gürültüsü duvarlardan seke seke bütün şatoda yankılanırken koridora büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Victorine'in gebermesini diledim, bilmiyorlar. Şimdi burada, oğluyla ona yas tutmak için duruyorum. Anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Babamı düşündüm, dikkat çekme demişti. Hayır, ben yıllardır saklamaya çalışılan bir hata gibiydim. Misafir gelir içeri yollanırım, yeri gelir varlığım yok sayılırım. Bu kültürü devam ettirmeyecektim. Madem herkes çekip gitmişti, madem sorumluluğu bize bırakmışlardı... Eadwig'le burayı yeniden kuracaktık, biz bir olduğumuzda her şey farklı olabilirdi. Buna gerçekten inanıyordum.

Sakince gülümsedim kadına. Dolu gözlerimi kırpmamaya çalışarak kadına diktim. "Sizin de dediğiniz gibi. Ben. Buradayım. Ve Boleynlerin başında kuzenimle benim dışımızda kimse olmadığına göre..." Etrafıma baktım. "Apollo diyordunuz. Nerede?" dedim gülerek. "Aaa pardon, kaçmış. E bırakmış sizi? Çok güveniyordunuz hani, en iyisiydi hani? Ha ama ben şunu söyleyeyim buradaki herkese. Dinleyin dinleyin. Anlatırsınız diğerlerine de. Bundan sonra çok daha fazla karşılaşıyor olacağız. " İyice dikleştim şimdi, emindim kendimden. "Kiminle konuştuğunuzun farkına varın. Ben babam değilim. Bir daha da ettiğiniz laflara dikkat edin. Alacağınız karşılığı, tahmin dahi edemezsiniz." Derin bir nefes aldım. "Şimdi Eadwig'in annesinin hatırına," Çünkü benim için başka bir hatırı yoktu. "...o pis dilinizi tutarak saygınızı gösterin. Sonra da defolup gidersiniz."




***
[spoiler=fhatma]
[/spoiler]
85
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Darren Shan 19 Nisan, 2023 11:13:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

Tüm bu silah satma işlerine beş sene önce başlamıştı. Önce ufak tefek tabancaları alıyor sonra bunları sokak çetelerine kar payı koyarak satıyordu. Başlarda sadece günü çıkarmak için yaptığı bu işi daha sonrasında tanıştığı bir adam sayesinde biraz daha ilerletmişti. Tek seferde yüklü miktarda alım yapan bir İtalyan mafyasıydı adam. Yaptığı hamle riskli bir hamleydi ancak yine de o zamana kadar biriktirmiş olduğu tüm parayı iç savaştan çıkmış bir ülkenin depolarına yatırdığında mafyanın ondan istediği silahın 3 katına sahip olmuştu. O günden sonra da tüm kazancı beşe katlanmıştı. Kısa sürede mafya yoluyla adını duyurmasına rağmen ülkeler ile temasa geçmiş ve İsrail gibi güçlü bir alıcı edinmişti. Atılan her kurşunun hedefi bulacağına inanarak yaptığında daha fazla zevk aldığını fark etmesiyle bundan sonra hayatının daha da değişik bir hal alacağını öngörebilmişti. Şimdilerde ise işleri oldukça kötü gidiyordu ve birikmiş parasını günü çıkarmak için harcıyordu. Hiç çalışmasa bile ona uzun süre yetecek kadar parası vardı ancak yine de her şey gibi bir gün bu parası da bitecekti ve o zaman yapacak bir şeyi kalmayacaktı.

Kapının üstündeki ufak zil çaldığında düşüncelerinden sıyrıldı. İçeri iki kişi girmişti. Birisi daha önce iletişim kurduğu Matthew isimli genç adamdı ancak diğer adamı, ki kendisi saçı sakalı ağarmış oldukça yaşlı ancak yine de duruşu ile heybetli gözüken biriydi, tanımıyordu. Genç adamın kafası ile oturduğu masayı işaret ettiğini görünce duruşunu düzeltti ve misafirlerini beklemeye koyuldu. Bardağındaki beyaz şaraptaki son yudumu da içtikten sonra bir kadeh daha doldurdu kendisine. Yaşlı adam bastonunun çıkardığı 'tak' sesleri ile masaya yanaşıp oturdu. Tahmin ettiği gibi muhattabı bu adamdı. Masanın yanına dayadığı bastonu oldukça güzel görünüyordu. Baştan aşağı süzdü bastonu ancak en sevdiği kısmı baş kısmındaki işleme olmuştu. Yaşlı adamın otoriter ses tonu ile yaptığı küçük tanıtım konuşmasını suratındaki sıcakkanlı gülüş ile izledi. İş konuşurken, özellikle de önemli bir iş konuşurken, suratından gülümsemeyi eşlik etmezdi. Gülümsemesi onun ruh halini ifade edecek bir biçimde şekil alırdı suratında. Adamın sakin ses tonu bu işi daha önce yaptığının bir göstergesiydi. Demek ki karşısında öylesine silah almak isteyen biri yoktu. Zaten Matthew'un yaptığı açıklamaya bakılacak olursa Akdeniz'e yüklü miktarda silah göndertecek birinin bu işlere yabancı olmasını bekleyemezdi Drejlaskov.

"Az biraz bilgim var Bay..." Matthew'un ismi söylediğine emindi ancak aklında sadece soyadı kalmıştı bu yüzden bozuntuya vermeden sözüne devam etti. "... d'Ibelin. Kıbrıs'a gönderilecek yüklü miktarda silahtan ve işin sorunsuz olması gibi bir çok laf kalabalığı ile karşılaştığımı söylemeliyim." Şimdi ise suratında muzip bir gülümseme vardı. Karşısındaki adamın onun için önemsiz biri olduğunu belli etmek istiyordu. Onun için karşısındaki adamın hiçbir önemi yoktu. Her ne kadar bu durumda Drejlaskov'un ona ihtiyacı olsa da adama asıl onun Drejlaskov'a ihtiyacı olduğunu düşündürmek istiyordu. Eğer işi burada tamamlarsa hem sağlam bir müşteri edinmiş olacaktı hem de cebine uzun zamandan sonra yüklü miktarda para geçmiş olacaktı. Böylece daha sonraki işlerinde müşterilerine daha iyi mallar gösterebilecek ve bu camiada daha prestijli bir hal alacaktı. Her halükarda masadan karlı kalkan Drejlaskov'du. "Ancak yine de aç karnına iş konuşmayı pek sevmem." Suratındaki gülümsemesi şimdi de sinsi bir hal almıştı. Yüzündeki ince yarık gibi duran ağzından köpek dişleri görülebiliyordu. Çocuksu sesi yaramazlık yapacakmış gibi çıkmış, sinir bozucu bir hal almıştı. Amacı karşısındaki kişinin sınırlarını öğrenmekti ve bunun için istediği kadar ileri gidebilirdi. Garson gelip ikisinin yemeklerini masaya koyup sessizce gitti. Kendi siparişini daha önceden vermiş, misafirleri geldiğinde onların verdiği siparişle aynı anda gelmesi için garsonu tembihlemişti. Mekanda söz sahibi olduğunu göstermek istiyordu, gerçek ise bu restorana sadece bir kaç kez gelmiş olduğuydu. Çatalını karidesli salatasına batırıp küçük bir lokma aldı. Ağzının içinde yavaş yavaş çiğneyip yuttuktan sonra şarabından aynı lokması gibi küçük bir yudum aldıktan sonra masanın üstündeki işlemeli mendil ile ağzını sildi. Dudakları daima kırmızı parlak renkteydi ve şimdi şarap ile ıslandığı için sanki içtiği beyaz şarap değil de bir yudum kan gibi duruyordu. "Başlayalım mı?" Tüm dişlerini göstererek sırıtıyordu artık. Adamın beyaz sakallarına bakarken ismini tam olarak hatırlamıştı. Adras d'Ibelin...
86
Karakter Talepleri / Ynt: Galleon Talepleri
« Son İleti Gönderen: Das 19 Nisan, 2023 08:35:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
87
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 19 Nisan, 2023 00:02:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

Londra'nın kış aylarında büründüğü boğucu havaya rağmen, herkes memnun görünüyordu hayatından. İngiltere'nin her tabakadan kesimi, telaşlı telaşlı bir yerlere kosturuyordu. Büyücü olduğu ve bakanlıkta çalıştığı giyiminde ki resmilikten ve elinde tuttuğu asasından açıkca belliydi. Bir ihtimal Gringotts'da çalışan bir görevli de olabilirdi. Köşe başında bekleyen ve üşümüş olduğu allaşan yanaklarından belli olan gazeteci muggle çocuk ise gelen geçene elindeki kağıt parçalarını satmaya çalışıyordu. Yine çocuğun önünü keserek zorla gazetesinden sattığı bir adam ise onu bekleyen arabasına binip uzaklaşmıştı.  Karın örttüğü Londra sokakları oldukça kalabalıktı bu telaşlı insanlar yüzünden. İlginç bir şekilde, buraya ayak bastıktan kısa süre sonra alışılıyordu burada ki havaya. Adras havasından nefret ettiği Londra'nın, tanındık restorantlarından birinin önünde, geçirdiği bu dakikalarda hem çevresini inceliyor hemde düşünüyordu. Kafasını meşgul eden oldukça düşünce vardı. Bazı fikirler oldukça derin ve kirli kuyulara açılırken, bazıları oldukça berrak bir okyanus gibiydi. Okyanusun berraklığı, derinlik konusunda insanı yanıltacak kadar tehlikeliydi. Katarakt denilen bir illet yüzünden azalan görüşünün elverdiğince tanımaya çalışırken bu şehri, camını tıklatan bir el ile irkildi ve bakışlarını elin sahibine cevirdi. Matthew'i görünce elinde  eklettiği asasını oynatmasıyla birlikte çevrilen kolun açtığı cam dışarıyka direkt bağlantı kurmasını sağlamıştı. Soğuk hava yüzünü okşarken "İçeri gidebiliriz efendim." diyen sağ kolunu duydu. Bahsettiği Ramin isimli genç ile görüşmesi ve kendisinin gelmesini haber vermesi için Matthew'i göndermişti ilk önce.


Beklediği haberin gelmesinin ardından, yine asasıyla kapattı at arabasının camını. Arabadan inmek üzere adımını dışarı attı Adras. Kar yağışı durmuştu. Ama yolda meydana gelen çukurların, yer yer eriyen kar sularıyla dolabileceğini hesaba katmamıştı yaşlı adam. Üzerine giydiği şık ve pahalı görünen lacivert takım elbisenin, pantolonunun paçalarına sıçramıştı çamurun kirlettiği kar suyu.. Matthew, Adras için İtalya'dan özel olarak getirtmişti bu takımı. Genç adamın her an sağlam bir fırça bekleyen bakışları Adras'ın üzerinde gezinmeye başlamıştı. Yaşlı adamın giyimine ve karşısındaki kişide bırakacağı ilk izlenime ne kadar önem verdiğini biliyordu. Beyazlamış sakallarında gezinen elleri de gerginliğinin göstergesiydi. Ama beklenmedik şekilde hiç sesini çıkartmamıştı bu duruma. Tek yaptığı, gelecekte iş ortağı olabilecek kişinin beklediği restoranta yürümeye devam etmek olmuştu. Bu gerginliğinin asıl nedeni yapacağı görüşme olmalıydı ki daha öncelerde sorun ettiği şeyi şuan görmezden gelmişti. Geride kara bulutların kapladığı gökyüzünün ufak bir yansımasını gösteren küçük su birikintisini bırakıp, içeri girdi Adras ve Matthew.

30 yıldır deniz ürünleri ağırlıklı yemekleriyle ünlenmiş bu eski ama şık görünen restoran belki de ilk defa böyle siyasi ve ekonomik anlamlar içeren bir toplantıya şahit olacaktı. Yada bu Matthew'in Adras'ı memnun edebilmek amacıyla uydurduğu bir bilgi de olabilirdi pek tabii. Karides yada kral yengeç yerken, siyaset yada büyük bir ekonomik iş birliğinden bahsetmek çokta abes değildi doğrusu. Her halukarda deniz kenarında yetişen Adras için, gayet güzel bir mekandı. Çok sevdiği levrekten çatalına aldığı parçayı ağzına götürürken, ülkelerin kayıplar vermesini sağlayacak silahların sevkiyatı hakkında keyifle konuşacaktı yaşlı adam. Asıl amaç birkaç yıl sonra Türkler tarafından planlanan Kıbrıs hareketı için, Rum kesiminin ihtiyacı olacak silahı yine Anadolu üzerinden onlara ulaştırmak olacaktı. Et, yumurta, süt üreten d'Ibelin ciftliği mükkemmel bir paravan olacaktı bu sevkiyat için. En azından Matthew öyle düşünmüştü. Et kokan silahlardan oldukça memnun kalacaktı Rum'lar lakin yine de sonuç onlar için pek iç açıcı görünmüyordu. Yine Matthew'in düşüncesine göre silahlı çatışmalarda kazanacak Türk milleti, bu başarısını masa başında yani siyasi anlamda sürdüremeyecekti. En azından bu olayın siyasi yankıları çözülene kadar yıllar geçecekti. Bu durumdan kazançlı çıkacak tek taraf, kısa vade de d'Ibelin ailesinin banka hesapları olacaktı.

İçeri girdiğinde Matthew'in bakışlarıyla işaret ettiği masada oturan genci gördü Adras. Elinde destek almak için kullandığı hediye bastonu vardı hala. Yavaş adımlarla Ramin isimli gencin, Adras'a göre oldukça gençti, oturduğu masaya vardığında hemen karşına yerleşti ve elindekini masanın kenarına dayayarak bıraktı. Ramin'in bastonun üzerinde ki işlemelere bir süre göz gezdirdiğini görünce " Bir aile dostunun hediyesiydi. Üzerindeki işlemeler Yunan mimarisinden eşsiz örnekler taşır. " diyerek başladı söze. Bulduğu her fırsatta mensubu olduğu milleti övmekten geri kalmazdı asla. Bastonun tutma yerine işlenmiş kurt kafası ise sahibinin animagus yeteneğine bir göndermeydi. Bu detayı atladı tabi yaşlı adam.

"Matthew sana bahsetmiştir umarım yapacağımız işin detaylarını?" diye sorarak Ramin'in bu iş hakkında ki düşüncelerini ve bilgisini merak etmişti. Bu sırada gelen garsona bir levrek ve çok sevdiği yeşilliklerden oluşan bir salata siparişini vermişti. Alkol içmeye pek niyeti yoktu. Garsonla birlikte, siparişlerin tam ayarında olması için, oradan ayrılan Matthew'in gidişini izledi. Şimdi Ramin ve Adras yalnız kalmışlardı. Yaşlı adam sorduğu sorunun cevabını ve siparişini beklemeye başlamıştı.
88
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Darren Shan 18 Nisan, 2023 22:41:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

Londra,

Karlı bir Londra sabahıydı. Kabanının yakalarını kaldırmış, yüzüne vuran hafif rüzgardan bu şekilde korunuyordu. Etrafta koşuşturan eldiven ve atkıları ile çocuklar çoğu insan için güzel ve sevecen bir görüntü oluştursa da, Ramin bu insanlara burnunu kıvırarak bakıyordu. Onun için bu görüntüde sevgi ile bakılacak bir şey yoktu. Canını sıkan bir şeyler vardı. Güne oldukça kötü başlamıştı zaten. Evinde kahve bitmişti ve ayağına bir cam parçası batmıştı. Üstelik evde bir şeyin kırılmadığına yemin edebilirdi. Yine de vardır bir keramet diyerek giyinmiş ve evden çıkmıştı. Son zamanlarda işlerinin iyi gitmediğinin farkındaydı, ufak çeteler dışında büyük çaplı insanlardan kimse gelip ondan silah almıyordu. "Sanki kar yağınca silah sıkılmıyor." diye mırıldandı. Sinirleri tepesindeydi ve biraz daha aksilik görürse güzel şeyler olmayacağını biliyordu. Kendisini son zamanlarda daha iyi tanımaya başlamıştı. İçindeki öfkeyi kontrol etmek konusunda gittikçe kötüleşiyordu. Etrafındaki çoğu kişiye zarar vermiş, öfke krizleri küçük çaplı yıkımlara neden olmuştu. Eğer silahları sevseydi çıkıp sağa sola ateş ederdi ancak işiyle ters düşecek bir şekilde silahlardan nefret ederdi. Silah onun için ilkel bir aletti sadece, bir büyücü asla silaha ihtiyaç duymamalıydı. Ara ara küfür ederek Damian'ın onu çağırdığı yere doğru adımlarını sıklaştırdı. Hava soğuktu ve zaten iyi gitmeyen tüm bu şeylerin üstüne bir de hastalık ile uğraşamazdı. İyi çocuktu Damian, İtalyan mafyasına çalışan biri için silah alıyordu ondan. Kiralık katil ya da onun gibi bir şeydi adam. Adını söylemiyor onun yerine Damian'ı yolluyordu. İsmi pek umursamıyordu yine de işin içinde gizem olmasından hoşlanmazdı. Son zamanlarda ise katilin başka birisi için çalıştığını bu yüzden de Damian'ın artık ona çalışmadığını biliyordu ancak genç eleman boş durmak yerine kendi çapında bir suç çetesi kurmuştu. Polisin bile ilgisini çekmeyecek kadar çerez sayılırlardı ancak potansiyelleri gözlerinden okunuyordu.

Buluşacakları parka geldiğinde etrafta pek insan yoktu. Kar yağışı hafiften hızlanmış, rüzgarın da etkisiyle sinir bozucu bir hal almıştı. Damian'a küfürler ederken karşıdan genç çocuğun sakalsız yüzünü gördü. Esmerdi ancak siyahi değildi, yine de bir zenci gibi davranmaktan zevk alıyordu. Sinir bozucu biri olduğundan şüphe yoktu ancak yine de iş işti ve karşındaki kişinin kim olduğu hakkında çok düşünme fırsatınız olmazdı. "Özür dilerim bay Drejlaskov." Çocuğun sesi bir mafya olmaktan çok uzaktı, ince ve çatallıydı. Kendini her seferinde gülmemek için zorlardı Ramin. "Bu soğukta yaptığın saygısızlığı başka biri olsa alttan almazdım Damian." Suratında küçük bir gülümseme vardı. Karşısındaki çocuğa sevgi besliyordu. En azından beş parasız kalmasını engelliyordu. "İstediğin iki tabanca ve tabanca başına dört şarjör bu çantanın içinde. Ama elinde para göremiyorum." Bir kaşı havaya kalkmış, suratı ciddileşmişti. "Beni sikmek gibi bir amacın yoktur umarım Damian?" Karşısındaki çocuk bir iki adım geriledi, gerginlik yüzünden ve çıkardığı kesik gülme sesinden belli oluyordu. "H... Hayır Bay Drejlaskov. Sadece elimde yeterli para yok ama sizi arayan birini biliyorum. Sizinle Wiltons'da görüşmek istiyormuş saat 5 gibi." Çocuğun titrek sesi Ramin'i biraz olsun mutlu etmişti. Wiltons, Londra'nın en eski restoranlarından biriydi ve orada iş görüşmek isteyen birisi ufak bir çeteden fazlası olmalıydı. Çantayı yere koyup karın içinde ayağı ile çocuğa doğru itti. "Adamın ismini bana söyler misin?" Ellerini arkasında birleştirmiş kulağını çocuğa doğru yakınlaştırmıştı. "Matthew diye bir adam Bay Drejlaskov." İsim Ramin'in hafızasını yenilemesini sağlamıştı. Bir kaç gün önce birebir görüştüğü bir adamdı, tekrar onunla iletişim kurmak için düzenli müşterilerinden birini kullandığına göre neyi nasıl yapacağını çok iyi biliyor olmalıydı. Rakip olarak düşündü karşısındaki adamı, gerçekten iddialı bir rakip olurdu. Hatta işini elinden bile alabilirdi. "Yüzümü unut Damian, bir kez daha." Yüzündeki gülümseme ile çocuğa göz kırptı ve ellerini cebine sokup çocuğun yanından geçip gitti.

Wiltons, orta büyüklükte, daha çok deniz ürünlerinin satıldığı oldukça eski bir restorandı. 1700 yılında açılmış ve hala daha işliyordu. Karidesin en iyi yapıldığı yer olarak biliniyordu, bir kaç kez orada yeme fırsatı olmuştu. Gerçekten de hakkını vererek yapıyorlardı. Restoranın kapısından içeri girdi, saati beşe yaklaşıyordu. Gözüyle restoranın içini taradı ancak gözüne yemek yiyen bir çiftten başkası ilişmedi. Anlaşılan buluşacağı kişi daha gelmemişti. Paltosunu çıkarıp vestiyere bıraktı ve restoranın tam ortasındaki masaya oturdu. İki kişilik bir masaydı, üzerindeki beyaz örtünün ortasına restoranın amblemi olan İngiliz beyefendisi görünümlü bir karides işlenmişti. Elinde bir kadeh beyaz şarap tutuyordu. Yanına gelen garsona menüden bir şişe Baron De Ladoucette gösterdi. Canı feci şekilde beyaz şarap çekmişti. Kazağının kollarını sıyırıp ellerini masanın üstünde birleştirdi ve aklından bir şarkı tutturdu. Beklerken eğlenmek için güzel bir aktiviteydi.

I dreamed a dream the other night.
Lowlands, lowlands away me John.
My love she came,dressed all in white.
Lowlands away.
89
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« Son İleti Gönderen: Charlotte Vera Rillian 18 Nisan, 2023 22:37:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Boğazımı temizleyerek beklemenin verdiği gerginlikle birkaç kelam daha etmiştim. Hiçbir faydasını göremeyince ise vazgeçmiştim bir süre sonra. Sessizlik can sıkıcı olmaya başlamıştı artık benim için. Normalde sessizlik beni her şekilde dürterdi zaten. Bu sefer ise tek fark dersliğin içinde bir Külbükül olmasıydı. Zarar verir miydi acaba birilerine? Hiç düşünmemiştim bunu. Yavrularına dokunmak istiyorduk. Kızgın olmaması işten bile değildi, başka ne olmasını bekliyordum ki? İzin istemem de doğru bir karar olmamıştı sanırım. Ya daha çok kızdırdıysam onu? Haklılık payını bir kenara koyarsak bir plan yapmalıydım. O yumurtaları alma ihtimalimi ölçüp biçtim kafamda hızlıca. Neredeyse sıfıra yakındı. Asamı zorunluluk hissetmesem cübbemin cebinden çıkarmayacaktım bile. Bir yandan da ailemin beklentilerini karşılama zorunluluğunu üstümden atamıyordum. Beni irkilten neydi bilmiyorum ama tüylerim diken diken olmuştu. Kafamın bulanıklığı doğrultusunda hiçbir şey yapmazdım. Sadece anı yaşardım. Aklımdaki her düşünce tanesinin üzerine yoğunlaşmanın bana faydasının olduğunu görmemiştim henüz. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Nefesimi bırakırken vücudumu salarak yere bağdaş kurmak için atmıştım kendimi. Ders bitene kadar beklerdim artık. Şansım varsa dersi böyle tamamlayacaktım. Profesörün hayal kırıklığını yaşayacağını biliyordum ama elden ne gelir? Hem belki birine denk gelirdim ve sohbet ederek zamanımı geçirirdim. Evet, oyalanacaktım. Yere çöker çökmez asamla etraf aydınlatmaya karar kılmıştım ama çok fazla kıpraştığımdan ötürü işitip işitmediğime emin olmadığım seslerle dikkatim dağılmış, kulaklarımı kabartmayı tercih etmiştim ilk olarak. Yumurta arayan diğer öğrencilerden birinin gürültü yaptığını düşünüyordum ki karartının arasından bir bulanıklık görmemle ince bir sesi işitmem bir olmuştu. Boğuk sesler arasından çıkarım yapamamış olmalıydım. Odaklanınca…. Bu… Bu… Bir insan sesi değildi kesinlikle. Zeminde sürünmenin varla yok arası çıkardığı huzursuzluk veren sesle birlikte artık tıslamalar daha belirginleşiyordu.“Hayır, hayır… “ diyerek olduğum yerde kalakaldım. İçime düşen rahatsızlık hissini öteleyerek konuşmaya başladım. “Ben pes edince mi yumurtalarını vermeye karar verdin? İstemiyorum.” diyerek kollarımı göğsümde birleştirip kafamı başka bir yöne çevirdim. Sanki nerede olduğunu tam çıkarabiliyormuşum gibi. Ne büyük bir saflık.

“Ben istiyor muyum zannediyorsun yumurtalarını almayı? İksir yapılabiliyormuş da bilmem neymiş. Sahi ne iksiri demişti Profesör? Aman neyse ne, işte. Zaten karşıyım da ben buna. Zor durumdayım diye de söyledim hani ama bir önemi kalmadı artık. Hevesim saman alevinden ince benim ders işlerinde. Evet, evet… İstemiyorum yumurta falan merak etme. Usulca burada oturup ders bitiminde gideceğim. Kendini tehdit altında hissetmene gerek yok asla.”

Bir dakika. Ben kendi kendime konuşurken tıslamaların daha da yakından geldiğini fark etmemiştim. Neden hala yaklaşıyor ki? İletişim kurma çabam sonuç mu vermişti? Çataldil olmadığım için de anlamıyorum ne demek istediğini. Hata yapmıştım. Külbükül’ü konuşmaya davet etmenin ne lüzumu vardı ki? Hayır, yine dikkatim dağılıyordu. Asıl olay… Yutkundum. Tıslama sesinin giderek daha derinden sert bir tonlamada gelmesiydi. Anında olduğum yerden zıpladım. Geri geri adımlar atmaya başladım minik boyutlarda. “Eee… Ihm… O zaman ben gideyim. Konuşacak bir şeyimiz kalmadı sonuçta. Belli ki anlaşamadık. Size ve yavrularınıza hayatta başarılar diliyorum. Onların kocaman olup zeminlerde güzelce süründüklerini görürsünüz umarım…. Dondurulmamışlarsa tabi.”Sahi mi? Bu son cümle olmamıştı sanki. Hayvanlarla ve sihirli yaratıklarla aram iyidir ama yılan cinsinden haz etmem. Soğuk canlılar sonuçta. Topuklama vakti.

Kaçma vaktim geldiğinde önümü görebilmek için asamı savurup “Lumos” ile cılız bir ışık yarattım. Işık sayesinde Külbükül’ün karşımda ve yakınımda olduğunu fark edince bastım çığlığı istemsizce. Tenime o derisinin değdiğini düşününce kanım donuyor adeta. Değmesine de razıyım. Ya diş geçirirse? “Eyvahlar olsun!”. Hemen yönümü değiştirip koşturmaya başladım. Arada sırada arkama dönüp bakmaya çalışıyorum ama o kadar kıvrak bir yaratığı anlık yakalamam çok zor oluyor. Gözlerim Külbükül’ü gördüğü an kalbim daha da hızlanıyordu. Görmeden kaçmak daha iyiydi. Halihazırda varlığını ensemde hissediyordum da. Sınıf bu kadar büyük müydü? Profesör büyüyle genişlettiyse de yeni anlıyordum bu durumu. Önüme düşen saç tellerini üfürerek devam ettim. Hareket eden silüetler ve ateşe benzettiğim bir aydınlık görünce oraya yöneldim. Dört beş adımda kim olduklarını çıkaramadığım kişilerin yanına varabilirdim.  Onlardan yardım alabilirdim. Eminim ki benden iyi asa kullanıyorlardır. Kafamı karıştıran da şimdiye kadar yakalanmamış oluşumdu. Mucize miydi bu? Hayır, hiç sanmıyorum. Avıyla alay eden bir Külbükül mü? İşte o zaman sinirlenirim. Okul hayatım boyunca farklı kişiliğim yüzünden hep sorunlar yaşadım. Bir de Külbükül’e izin mi vereceğim? Çok bekler o. Yeterince gaz almıştım uzun bir baskılanmanın ardından. Ne kadar başarılı olacağım meçhul olsa da kararımı vermiştim. Kendimi savunmaya geçecektim. Önümdekiler daha seçilir olmaya başladığında onlara doğru koşumu hızlandırdım. “Açılın, açılın! Ben Charl, geliyorum. Ben ve Külbükül. Geliyoruz. Kimse ısırılmak istemez. Yardım edin!”derken az önce kendimi doldurmanın etkisiyle başımı arkaya çevirip Külbükül’ün parlak gözleriyle anlık buluştuğumda sağa sola Merlin artık ne verdiyse savurdum. Çevremdekilere zarar vermemeye çalışacak kadar dikkatliydim ancak sinir harbi ile ne kadar tutarlı bir şekilde hedef aldığımdan emin olamıyordum. Uzun süredir büyü yapmaya yapmaya umarım körelmemişimdir.

“Depulso!”

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 7, total 7

90
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« Son İleti Gönderen: Eadwig Alger Boleyn 18 Nisan, 2023 20:03:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ne çok seveni varmış…

Taziyeleri kabul ederken Samuel’in yanında duygusallaşmamaya, yıkılmamaya çalıştım sadece. Herkesin elini tek tek sıkıp, annemin ismi yazan mezar taşına baktım. Tüm ailesiyle birlikteydi. Mezarlığın en ortasında duruyordu adı. Burada kendimi yere atıp, o mezar taşına sarılıp hüngür hüngür ağlamak istesem de, çevremdeki herkese affedilmez lanetler savurmak istesem de tuttum kendimi. Annem beni böyle güçlü görmek isterdi diye düşündüm. Mezarına koyduğum çiçekler o kadar anlam ifade etmiyordu ki… Bu zamandan sonra bu çiçekleri ne yapsın? Ona daha önce neden çiçek almamışım hiç? Ben de mi bencildim bunca sene? Onun istediği bir evlat olmak için kendime o kadar dönmüştüm ki, annemin bu hayattan asıl ne istediğini bilmiyordum. Beni korumak için sakladığına emindim ama. Artık ne olduysa, neler yaşandıysa bu isteğine ulaşmak için, bana hiç belli etmemişti. Asla bilmememin sebebi annemin bana olan sevgisi olmalıydı. Etkilenmemem için. Gelip karşımda dikildiklerinde bana bir suç bulamamaları için. Şuanlık bakanlığa izin versem de bu burada kalmayacaktı. Annemi böyle bir seçeneğe mahrum bırakanlar sonlarına ulaşacaklardı. Bu durumdan sonra terfi mi alacaktı yani baskındakiler? Ah ne sevimli! Girmeye çalışmışlar da, ölüsünü bulmuşlar. Bakanlık sütten çıkmış ak kaşık. Yozlaşma varmış büyüceşurada. Bunların hepsinin yalan olduğuna eminim. Annemin yanında olduğu, Sihir Bakanı olması için elini taşın altına koyduğu adamın bir anda ona karşı darbe yapması masum mu gözüküyordu herkese? Biz miydik suçlu olan? Şimdi gazetelerde boy boy kara para aklama haberleri gezecekti. Nicholas Urswick'in gazeteye verdiği röportajı okumuştum evde bulduğum Gelecek Postası'nda. Kendisi de, bıyıkları da midemi bulandırıyordu. Seth Carter'ın baskın sonrası konuşmasının da yazdığı sayfayı yırtıp cebime koymuştum. Düzgün kafa ile üstüne düşünmem gerekiyordu.

Siyah kıyafetler ile tekrar şatoya geçince gerçeklik dışı bir toplaşma gerçekleşmişti. Sanki annemi kaybetmemişiz gibi olaydan alakasız şeyler konuşuluyor, Hogwarts’taki not durumum vesaire soruluyordu. İşler güçler, cadı avcıları, para durumu… Gerçekliğim kırılmıştı sanki. Bir yandan hayat devam ediyor, bir yandan hayat durmuş… Samuel tüm bunlardan uzak tutabiliyordu kendini. Bir şey olduğunda ağzına geleni söyleyebiliyordu. Bu yüzden akrabalar adanın yönetimi ile ilgili bana karşı bir tavırda bulunduğu gibi karşılarına çıkıp ağızlarının payını verebilmişti. Şuan gerçekten bunun zamanı değildi. Aile kavgasını asla kaldıramazdım. Hogwarts’a dönmeden önce bir toplantı ayarladık. Ben okulu bitirip, 18’ime basana kadar buranın başına biri geçmeliydi. Ocak doğumlu olduğumu düşünürsek 5 aylık bir süre vardı. Hogwarts’ta okuyor olmam bu sürenin Haziran’a kadar uzamasına neden oluyordu. Yatılı okulda adanın işleriyle uğraşamazdım doğal olarak. Bir de direkt benim aile reisliğimi reddeden akrabalar vardı ki… Onlar en kötüsüydü. İyiden iyiye umutsuzluğa kapılmamı sağlamışlardı. Tüm pastalar yenilip, dedikodular edilince teker teker dostlar ayrıldı. Geriye devriye gezen bakanlık çalışanları ve akrabalar kaldı. Şatoda tek kalmamızı istemeyenler ne kadar ısrar etse de Samuel ile fikir birliğine varıp reddettik.

En sonunda yemek salonunda, cincücelerin hazırladığı yemeklerin başında buldum kendimi. Önümdeki yemeğe asla dokunmamakla birlikte, evcinlerine bitirdiğim şarap bardağını tekrar doldurtuyordum. Aç karnına içtiğimden midem ağrımaya başlamıştı. Acaba teyze doğru mu söylüyordu? Üzüldüğüm için kolayca hasta mı oluyordum? “Kabus gibi.” dedim karşımda oturan Samuel’e. “Kafayı yemişiz. Tüm insanlar. Normalmiş gibi konuşuyorlar. Benim hayatım bitmiş burada. En sevdiğimi kaybetmişim. Evindeki büyülü eşyayı bakanlığın almamasını sağlamamı istiyorlar. SYB notlarımı soruyorlar. Pastanın tadını beğenmediklerini söylüyorlar. Nefreti hak edenler kanıbozuklar değil Samu. Herkes hak ediyor. Bütün insanlar midemi bulandırıyor. Kendim de dahil.”

“Bakanlık beni kandırdı üstelik. Onlar yüzünden annemin intihar ettiğini söylemediler. Söyleseler izin vermeyeceğimi biliyorlardı. Hem buna neden oldular, hem de şimdi ellerini kollarını sallayarak adamızda geziyorlar.”
Sayfa: 1 ... 7 8 [9] 10