-
Profesör Olineaux, geçen hafta panoya astığı duyurunun yanında herkese bir mektup göndermişti. "Lütfen gelecek hafta olacak dersten önce sınıfa kendi sıranızı kendiniz götürün. Normal masa ve sandalye olmasına gerek yok, derste nasıl rahat ederim derseniz onu getirmenizi istiyorum." Bunu neden dediğini dersliğe girince anlıyordu öğrenciler, geçen yıl sınıfta olan sıralar yoktu, sınıf bomboştu. Sadece kapının tam karşısında bir öğretmen masası vardı. Bazı öğrenciler profesörün dediğini yapıp önceden getirip yerleştirmiş, bazıları bugün getirmiş, bazıları çeşitli nedenlerden dolayı tenezzül bile etmemişti ve ayakta kalmak zorunda kalacaklardı.
Öğrenciler yavaş yavaş sınıfa doluşmaya başlarken, koca dersliğin içinde görünürde bir profesör yoktu. Sadece masanın üstünde kafatası gibi duran, ağzından duman çıkan garip bir şey vardı. Gelen öğrenciler meraklı gözlerle masanın üstünde duran şeye bakıyor, bazıları umursamamaya çalışarak arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Biraz zaman geçti, dersin başlamasına beş dakika, belki de daha az kalmıştı ve neredeyse tüm öğrenciler sınıftaydı ancak sınıfta hala profesöre dair hiçbir şey yoktu, sadece masada duran kafatası vardı. Sınıftaki sesler yükseldikçe yükseldi, ders boş diye sevinenlerden tut ilk dersten profesörün gelmemesine sinirlenenlere kadar çeşit çeşit öğrenci vardı. Her sınıfta olduğu gibi biraz önce orta düzeyde seste konuşmakta olan bu çocuklar, şimdi bağıra bağıra sohbet ediyor, bazıları direkt dersten kopmuşken bazıları da profesörün nerede olduğuyla ilgili tahminler yürütmeye çalışıyordu.
Masadaki kafatası birden havaya fırladı ve bağırmaya başladı, "KESİN ULAN SESİNİZİ, APTAL VELETLER! CIR CIR CIR NE ÖTTÜNÜZ BE, KAFA ÜTÜLEMEKTEN BAŞKA İŞİNİZ YOK MUDUR SİZİN?"
(https://i.hizliresim.com/rppd3mw.png)
Sınıf birden tamamen sessizliğe büründü. Herkes şaşkınca karşısında uçan garip şeye bakıyor, ne döndüğünü algılamaya çalışıyordu. Sonunda bir öğrenci sessizliği bozmaya karar verdi ve çoğu kişinin aklında dönen o soruyu sordu, "Ee, şey... Profesör siz misiniz?"
Kafatası bir süre karşısındaki öğrenciye boş boş baktı. "Ha? Ne profesörü be? Ben ki, koskoca şeytanlar kralı, tanrılara denk varlık..!" duraksadı, bir şey fark etmiş gibiydi. "Oh, dur bir dakika. Siz şeyi mi bekliyordunuz bir saattir..." dedi ve arkasına dönüp masanın altına doğru bağırmaya başladı. "ŞŞŞT, HAVYAR! BEBELERİN GELDİ, KALK KALK KALK! UYAN LAN!"
Öğrenciler hala beyin yanması yaşarken, masanın arkasından bir kafa çıktı. Kızıl bir kafa. Deminden beri masanın altında uyumakta olan profesör, yerde yatan halinden oturur hale geçti ancak uzun saçları yüzünü kapattığı için görünmüyordu. Bir öğrencinin, "Oha, kızıl ve seksi bir karı mıymış profesör?" diye mırıldandığını duysa da duymamış gibi davrandı. Sonra aniden kendine geldi ve olan bitenin farkına vararak hışımla ayağa kalktı. Üstünde aşırı pahalı olduğunu bas bas bağıran, desensiz bir pijama takımı vardı. Yüzü hala saçları yüzünden görünmüyordu.
"Aman tanrım! Çocuklar, çok özür dilerim! Ben hemen geliyorum, tamam mı?" dedi, sesi kalın ve boğuktu. Belli belirsiz bir Fransız aksanı vardı bir de. Adamın sesini duyan, vücudunu gören az önceki öğrenci hayal kırıklığına uğradığını belli eden bir ses çıkarttı. Xavier ise koşar adımlarla masanın dibinde olan bir kapıya doğru koştu. Son anda durdu ve uçan kafatasına döndü, "Sakın. Sakın çocukları yemeye ya da öldürmeye çalışma. Birazdan geleceğim." dedi ve kapıdan içeri girdi. Tekrardan bir sessizlik oluştu. Kafatası, öğrencilere baktı ve alaylı bir tonda konuştu, "Sırf yapma dediği için yapasım geldi. Hanginizin kıçından bir ısırık alayım bakalım, hm?" diye sordu. Ciddi bakışlarla karşılaşınca kaşlarını çattı. "Aman be. Şaka yaptık. Gülün diye. Ehıhıhığğ."
Ders saati geldikten yaklaşık beş dakika sonra profesör geri geldi. Az önceki halinden eser yoktu, biraz önce yüzünün görünmesini engelleyen dağınık ve uzun saçları şimdi güzelce taranıp düzeltilmiş, adamın çekici yüzüne maske olmayı bırakmışlardı. Pijamalarının yerini soylu bir aileden geldiğini gösteren lüks kıyafetler almıştı. Yüzü tertemizdi, tek bir pürüz veya leke yoktu. Resmen ay gibi parlıyordu. İri, turuncuya çalan kehribar gözlerini öğrencilere çevirdi. Çocuklara döndüğü an gözleri parıl parıl parlamaya başladı adamın, işine aşık olduğunu anlamak için insan sarrafı olmaya gerek yoktu.
"Dersime hoş geldiniz güzel çocuklarım! Az önceki olay için lütfen beni bağışlayın, heyecandan tüm gece uyuyamadığım için masanın altında uyuyakalmışım. Cidden çok özür dilerim! Hatta, lütfen özür hediyelerimi kabul edin!" dedi ve asasını sallayarak oraya neleri sığdırabildiğini sorgulatan masanın altından çeşit çeşit hediye paketleri çıkardı. Paketler uçarak rastgele öğrencilerin önüne kondu. Normalde bunları derse girişte tanışma hediyesi olarak vermeyi planlıyor olsa da plandaki minik değişimden kimsenin haberi olmadıkça bir sorun oluşturmazdı sonuçta. Hediyeler yüzünden sınıftaki ses miktarı hafiften artmaya başlasa da çocukların hevesini kırmak istemedi, gülümseyerek kendileri sussun diye bekledi. Sonunda bir öğrenci, işte o her sınıfta bulunan öğrenci, sınıfı susturdu.
"Arkadaşlar, profesör susalım diye bekliyor!" diye bağırdığında kalan öğrenciler sessizleşti. Bazıları o öğrenciyi taklit etti, gıcık olduklarını belli etmeye çalışırcasına.
"Teşekkür ederim." dedi Xavier, parlak gülümsemesini yüzüne yerleştirerek. Öğrencilerine daha yakın hissetmek için masasından uzaklaştı ve sıraların önüne geçti. "Evet! Açıkçası, ilk defa resmi bir sınıfta ders verdiğim için biraz gerginim ve ne yapmam gerektiğini tam olarak bilmiyorum. Umarım hatalarımı mazur görür ve sizler için olabilecek en iyi profesör olmama yardımcı olursunuz kuzucuklarım. Benim adım-"
"HAVYAR! HIAHIAHIAHAIAH!"
Bir süredir sessiz olan kafatası, bu anı bekliyormuş gibi son ses bağırdı ve kahkahalara boğuldu. Gülerken oradan oraya uçuyor, bir yere çarpınca başka yere dönüp bir de oradaki yere çarpıyordu.
"Lafımı tamamladığın için teşekkürler, çok yardımcı oldun." dedi sarkastik bir tonla Xavier. Asasını uçan şeye doğrultarak susturma büyüsü yaptı, birkaç dakikalığına rahat olacaklardı. "Üzgünüm, kendisi biraz... Şeydir. Her neyse. Benim adım Xavier Olineaux, çocuklarım. Hepinize uygunsa ilk dersimizi tanışmaya ayırmak istiyorum. Derslerimde sıkılmayacağınızdan ve yüzde bin beş yüz verim aldığınızdan emin olmak istiyorum, o yüzden de sizi güzelce tanımam gerek. Dersler sizin istediğiniz şekilde ilerleyecek, isteklerinizi belirtmekten çekinmeyin yani!" dedi gülümsemesini bir saniye bile bozmadan, enerjisinden ödün vermeden.
"Evet, hadi başlayalım! İlk önce gönüllülerden başlayalım kendimizi tanıtmaya. Sonra da söz almayanlar da konuşabilsin diye sırayla kalkarsınız. Önce adınızı ve soyadınızı söyleyin, daha sonra da benim bilmemi istediğiniz her şeyi. Alakasız olsa bile önemli değil, dün akşam yatmadan önce ne düşündüğünüzü bile söyleyebilirsiniz! Ayrıca, kendinizi tanıtmanız bittikten sonra dersle ve benle ilgili beklentilerinizi de duymak istiyorum. Derste ne işleyelim, nasıl işleyelim, nasıl etkinlikler yapalım... Aklınızdan geçen her şeyi dinleyeceğim. O zaman, başlayalım!"
--------------
-RP'lerinizin başını, benim yazdıklarımla çelişmediği sürece keyfiniz nasıl istiyorsa öyle yazabilirsiniz.
-Hediye kutusundan ne çıktığı tamamen size kalmış; uzun zamandır çok istediğiniz bir şey, sizi mutlu edecek bir şey, okulda çok işinize yarayacak bir şey, pek hoşunuza gitmeyen bir şey veya daha önce hiç görmediğiniz çok ilginç bir şey çıktığını ve buna olan tepkinizi yazabilirsiniz. Kafanıza göre yazın işte bir şeyler.
-Kendinizi tanıtırken lütfen sadece adım soyadım şu, şuralıyım deyip geçmemeye çalışın. Aklınıza gelen her şeyi yazabilirsiniz. Profesöre kendi hakkında kişisel sorular da sorabilirsiniz. (Mesela nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu, neden profesör olmak istediğini, o uçan kafatasının ne olduğunu vs.)
-
Lucien, yılın ilk biçim değiştirme dersine geç kalma korkusuyla saatler kala Ameterasu'yu uyandırmış, kahvaltısını yaptığından ve ders için gerekli her şeyi hazırladığından emin olmuş, dersin başlamasına daha hatrı sayılır bir vakit kala ortak salondan çıkmalarını sağlamıştı. Bu gibi durumlarda kendisini Ameterasu'nun annesi gibi hissediyordu, ama elinden bir şey gelmezdi, her ne kadar azarlasa da arkadaşı da böyle birisiydi işte.
Erken çıktıkları için birazcık erken gelmişlerdi dersliğe. Profesör, cidden sıraları kaldırmıştı. Lucien ilk başta bunun bir şaka falan olduğunu düşünmüştü ama şaka olmadığını kendi gözleriyle görüyordu şu an. Kendisi sıra niyetine getirecek bir şey bulamamıştı, neyse ki Ameterasu bir çift "arkadaş minderi" yapmış ve derse gelirken yanına almıştı da tüm ders boyu ayakta dikilmekten kurtulmuştı genç büyücü. Sınıf yavaş yavaş dolarken kafasını biçim değiştirme kitabına gömüp yanındaki arkadaşının bitmek bilmeyen konuşmasını dinler gibi yapmaya başlamıştı. Bir süre sonra, daha doğrusu sınıfın gürültüsü onu rahatsız etmeye başlayıp beyninde rahatsız edici bir renk cümbüşü oluşmasını sağlayınca kafasını kaldırıp etrafa rahatsız olduğunu belli eden bir bakış attı. Tüm sınıfı susturabilmesinin bir yolu olmadığını düşündüğü için profesörün gelmesini beklerken etrafı incelemeye karar verdi, böylece kafasını dağıtabilir belki.
Etraftaki kitaplar onu mutlu etmiş, evinde gibi hissetmesine sebep olmuştu. Herkes kendi sırasını getirdiği için sınıf biraz farklı gözüküyordu. Sınıfın kocaman olmasını da sevmişti Lucien, dar alanlardan hazzetmeyen birisi olarak burası cennet gibiydi onun için. Bakışları profesörün masasının üzerindeki tuhaf şeye takıldığında bu şeyin ilgi çekici olduğunu düşünüp daha dikkatli inceledi onu. Elbette dersliğe girer girmez fark etmişti o şeyi, ama o an o kadar da dikkatini çekmemişti. Her ne kadar yakınına gidip incelemek istese de bu içgüdüsünü bastırdı, o şeyin ne olduğunu bilmiyordu, saçma sapan maceralara gerek yoktu.
Masanın üzerindeki tuhaf varlık önce tüm sınıfa bağırıp herkesin susmasını sağlamıştı. Lucien bunun için ona minnettar olabilirdi, kafasının içindeki renk patlaması dinmişti sonunda. Sonra, acaba bu şey mi profesör diye düşünmüştü, kendisiyle aynı şeyi merak eden birisi bu soruyu sorunca varlık profesör olmadığını söylemiş ve profesörlerine seslenmişti.Profesör, masanın arkasından saçı başı dağınık ve üstünde pijamalarla çıkmıştı. Eh, lucienin pek hoşuna gitmemişti bu, sorumsuz biri gibi görünüyordu ama kendine önyargılı olmaması gerektiğini hatırlattı. Şu an yanında oturan sarışın kızı da ilk başta "geveze, aptal ve uzak durulası" bulmuştu ama evrenin minik cilvesi mi, yoksa önyargısının bedeli mi bilinmez o kız şu an sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarından biriydi.
Ameterasu'nun "Oha , kızıl ve seksi bir karı mıymış profesör?" dediğini duyması ile dirseğini kızın böğrüme geçirmesi bir oldu, bir de bağırmıştı resmen! İçinde bulunduğu durumun farkına varan profesörleri hışımla ayağa kalkıp öğrencilere birazdan geleceğinü söyleyerek kapıya doğru koştu. Ameterasu'nun hüzünlü bir iç çekişin ardından "of kadın değil miymiş ya..." diye mırıldandığını duyunca "Ameterasu sus bence" dedi gözlerini belerterek.
Profesör, çıkmadan önce masanın üzerindeki değişik şeye kimseyi öldürmemesini söylediğinde o şeyi inceleme isteği daha da artmıştı, ama kendisini öldürebilecek şeyi gidip pat diye dürtmek boşu boşuna ölmek gibi bir şey olurdu ve Lucien'in uzun yıllar ölmeye niyeti yoktu.
Kızıl saçlı adamın gelmesini beklerken düşüncelere daldı, eh aslında hep düşüncelerde yaşıyordu o. Profesörlerinin sesi ilk başta daha koyu bir kahverengi gibi gelmişti ama güzel bir şekilde giyinip geldikten sonra az önceki hali için özür dilerken aslında daha açık bir kahverengi olduğunu fark etti Lucien. Sıcacık ve güzel bir renkti, oldukça hoşuna gitmişti. Eh, artık biçim değiştirme dersleri o kadar da sıkıcı geçmeyecekti galiba. Üstüne üstlük dağıtılan hediyeler dersin başındaki önyargılarını tamamen yıkmış, hatta onları düşündüğü için azıcık vicdan azabı duymasına sebep olmuştu. Profesör oldukça kibar ve cana yakın duruyordu.
Yanındaki kızın, resmen gözleri parlayarak açtığı paketteki kelebekli tokaları görünce yüzündeki kocaman aptal sırıtış görünce 'sen iflah olmazsın' dercesine gözlerini devirdi.
"Artık rastgele hediyelerde bile aksesuar alıyorsun Su, bunun için özel bir hilen olduğunu falan düşünmeye başladım."
"Eh, güzel şeyler beni seviyor, ben de onları seviyorum. Birbirimizi etkiliyoruz, ne yapabilirim ki?" Kızın özgüvenli bir tavırla söyledikleri hafifçe gülmesine sebep oldu. Kendi paketinden çıkan şey de uzun zamandır alıp okumak istediği, ama sürekli ertelediği bir kitaptı, artık elime kadar geldiğine göre okumalıyım diye düşündü. Kitabın kapağını hafifçe okşayıp kenara koyduktan sonra sınıftan biri çıkıp susun diye bağırana ve tüm sınıf sessizleşene kadar gözlerini profesöre ve şu değişik varlığa dikip bekledi.
Sonunda tüm sınıf susup profesör konuşmaya başlayınca o güzel kahverenginin kendisine verdiği mutlulukla dinlemeye koyuldu. Söylenenleri anlıyorfu evet, ama o an Lucien için söylenenlerden çok profesörün sesinin rengi daha önemli geliyordu. Tamamen rahatlamış ve mutluydu, ta ki kül grisi çığırmayı duyana kadar.. Havyar mı demişti o salak şey?
Ameterasu'nun kendini tutamayıp kahkaha attığını, daha sonrasında ise kahkahasını öksürük krizine dönüştürerek gizlemeye çalıştığını duyunca 'bazen cidden salak oluyor' diye geçirdi içinden.. Bir yandan da içten içe şu yaratığa sinirlenmişti, hem ders bölünmüştü hem de profesör susmuştu!
Sonunda, profesör ismini söyledi. Xavier Olineaux diye içinden tekrar etti Lucien, dürüst olmak gerekirse telaffuzu biraz zor gelmişti, yanlış telaffuz edip rezil olmak yerine içinden biraz pratik yapmak mantıklı görünmüştü genç adama. Daha sonrasında kendilerini tanıtmaları istenmişti. Lucien bu işlerde pek iyi olduğunu söyleyemezdi ama deneyecekti. Elini kaldırıp söz aldı.
"Adım Lucien profesör, Lucien Vanidestine. Biçim değiştirmede mükemmel değilim ama elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz. Piyano çalmayı, ders çalışmayı boş boş bir şeyler hakkında düşünmeyi ve kitap okumayı severim, hediyeniz için de teşekkür ederim bu arada Sesinizin ilginç bir renk tonu var, bunun sayesinde derslere de daha kolay odaklanabileceğimi umuyorum. Ders işlenişi konusunda şu anlık tek isteğim teorik derslerden çok uygulamalı dersler yapmak, ama bunu zaten yapacağımızı düşünüyorum o yüzden pek de bir istek olmuyor galiba"
-
[justify]-Dersten bir hafta önce-
Biçim Değiştirme senenin en beklediğim dersi oluyor genelde. Bu sene de farklı bir Profesörden göreceğim için neler öğrenebilirim merak ediyordum. Ancak ilk hafta ders işlemek yerine sadece ders kurallarıyla ilgili bir not yolladı bize. Çocuklarla Gryffindor Ortak Salonunda oturmuş hepimize gelmiş olan notu okuyorduk. "Oğlum, bu okul bize sıra bile vermeyecekse işlemeyelim ders falan! Kazanını kendin al, cüppeni kendin dik, sıranı derse getir! Yok artık!" Clayton'ın dediklerine bir kahkaha patlattım. Harbiden de her sene bu Hogwarts alışverişi işi yormaya başlamıştı beni de. Boy attıkça cübbeyi de değişmek gerekiyor, annem her yaz şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı. Para sıkıntı değil ama babamdan her sene de cübbe mi değişilirmiş şeklinde bir tepkiyle karşılaştığımız için uzamam suçmuş gibi hissetmiyor da değilim.
"Ayrıca biraz fazla özgür tutmamış mı bizi? Yani gel istediğini yap, ortalığın ağzına .. demiş adam. Çok istiyorsa..." Öyle mi gerçekten yoksa bu bizi denemenin farklı bir yöntemi mi? Yani düşünsene Profesör olmuşsun, koskoca ofisin var, odan var, sınıfın var... Diyorsun ki alın çocuklar sizin bu konuda hiçbir emeğiniz olmasa da tepe tepe kullanabilirsiniz izin veriyorum, özel alanıma girebilirsiniz! Ben hayatta yapmazdım. Ama ne yaparsak yapalım şu an resmi olarak hakkımızdır. Yazılı sözü var Profesör Olineaux'un.
"Tam olarak öyle demek istememiş aslında. Fazla iyi niyetli olduğunu düşünüyorum." dedim gözlemimi dillendirerek. Sıra taşımak çok zahmetli bir işmiş gibi gelmişti ilk başta ama bunu işimize yarayacak bir hale getirebilirdik. "E kalkın gidelim hadi sınıfa. Bakalım bir etrafa belki düşündüğümüzden daha kolay olur." Evet, bir şey düşünüyordum. Kendinizinmiş gibi kullanın dediyse dışarıdan değil de içeriden bulabilirdik istediklerimizi. Ben böyle dediğimde onlar da meraklandıklarından kalktık ve yola koyulduk.
Sınıf eski bildiğimiz sınıf değildi. Tamamen yenilenmiş, kitaplarla çevrilmiş -uzun süredir bu kadar kitap görmemiştim ve ne kadar okumayı özlediğimi fark ettim bu görüntüyle- ve bir yandan da tam anlamıyla bomboştu. Sıralar yoktu. Birkaç kişinin belli ki bu nottan sonra getirdiği sandalye ve minder, birkaç da defter duruyordu üzerlerinde ama bu kadar. Tam karşımızdaki kapıya doğru ilerledim, buradan olmalıydı giriş. Ofisini ve odasını görmemiz gerekiyordu. Kapıya yaklaşıp açmadan önce duvara asılı levhalara göz gezdirirken Edward'ın "Bakın, eğer bana diyorsa ki en rahat edeceğin şeyi getir... BEN YATAĞIMI GETİRİRİM!" Heyecanla ve biraz da öfkeyle bağırdı çünkü bunun gerçek olamayacağını biliyordu. "Öyle değil mi ama? Bu kadar optimistlik de çok fazla! Asla en rahat halimizde olamicaz işte!"
"Yatak da biraz abartı dostum." dedim Eddy'ye cevaben. Kapı kolunu bastırdım ve... "BUM! Tam 12'den!" dedim gözlerim parlayarak. Profesörün kitapların içinde kaybolmaya yüz tutmuş odasında mor bir koltuk duruyordu. Üzeri tozlu sayfalarla ve parşömenlerle dolu olsa da iki vurup tozunu aldık mı bir şeyi kalmazdı. Peşinden Edward ve Clayton da girince ne düşündüğümü çözmüşlerdi. "Süpeerr. Ama bunu almamıza izin verir mi ki?"
"Kendi malın gibi demedi mi?"
"Keşke başka bir şey isteseydim! Ama nerede uyuyacak o zaman adam? Kızabilir buna..."
"Eddy... Yatağını almayacağız tabii ki. Hadi şu koltuğu taşımama yardım edin."
-Bir Hafta Sonra-
Bir hafta önceki dahice buluşumuz sonrasında bugün erkenden kalkmış ve koltuğumuzu kimse sahiplenmeden önce sınıfa gelmiş, yerimize kurulmuştuk. Koltuğu öyle bir yere yerleştirmiştik ki hem bütün sınıfı çok iyi görebiliyor hem de kenarda istemezsek katılmayacağımız bir konumda takılabiliyorduk. Eddy derste uyumak için ortada olmak istemediğini söylemişti. Buraya erken gelebilmek için sabahladığımız için de baya uykuluyduk yani, bir dalmışız... Gözlerimi "HAVYAR!" kelimesine açtım. Sınıf sonuna kadar dolmuş, hatta ders bile başlamıştı. Öyle bir uyuma yok. Hemen Clayton ile Edward'ı dürtükleyerek "Şşşt başlamış ders." şeklinde uyardım ve Profesör'ün dediklerine kulak vermeye başladım. Bizi tanımak istiyormuş, bu dersin içeriği kendimizi tanıtammız üzerine olacakmış. Klasik tabi yeni gelen Profesörler'in bunu istemesi her zaman çok doğal. Keşke biz de 6 senedir birbirimizi tanımıyor olsaydık da bir değişiklik olsaydı. Bütün sınıf şimdi teeek tek baştan kendini anlatacak biz de bilmiyormuşuz gibi buna vakit ayıracağız. Bu bir tık sıkıcı cidden.
Lucien konuşmaya başladığı sırada önümde, ayaklarımın neredeyse dibinde oturan kıza baktım. Esnemek istiyordum ama dibimde koyduğu bir kutu bunu engelliyordu sıkışıp kalmıştım. Zaten rahat ederiz diye odadan aldığımız koltuğa da üç kişi sıkışmaya çalışınca çok rahat olmuyormuş onu fark ettim. Acil bir çözüm bulmalıyız bu konuya da. Her neyse. "Şşşt." yaptım kıza. "Kutunu çekebilir misin, ayağımla çarpıp zarar vermek istemiyorum." dedim. O da ilk değişik bir şekilde koltuğa ve bana baktıktan sonra kutunun Profesör'ün bir hediyesi olduğunu ve bana ait olduğunu anlattı. Ardından bu koltuğu nereden bulduğumuzla ilgili bir soru iletince "Bilmem. Pratik zeka diyelim." dedim gülümseyerek. Ardından eğilip kutuyu aldım ve salladım içine bakmadan önce. Sonra kıza seslendim tekrar. "Sana ne vermiş? Aynı mı herkesinki?" dedim onda aynı kutudan olmadığını bilerek. Önünde defter gibi bir şey duruyordu. Kaldırıp salladı bana doğru. [/justify]
[spoiler](https://i.gifer.com/PLUB.gif)[/spoiler]
"Hmm bir özelliği falan olsa güzel olurmuş." dedim. Sonra Profesör'ün büyük ihtimalle dikkatini dağıttığımızdan bu tarafa baktığını görünce ayaklanıp "Ben de kendimi tanıtmak istiyordum." dedim. Konuyu tamamen farklı bir yöne çekmekti amacım bir yandan da. "Adım Samuel Raymond Boleyn. Biçim Değiştirme dersine çok ilgiliyim, geçen senelerde de her dönem almaya çalışıyordum. Bir de kusura bakmayın biraz erken geldik sınıfa, siz başlayana kadar biraz kestirelim demişiz sonra... Ha evet bir de koltuğunuzu ödünç aldık ama, sorun olmaz umarım? Notta istediğiniz gibi kullanın diyince biz de bunu uygun gördük rahatlık adına." Uslu bir çocuk gibi gülümsedim.
-
[justify]Bir eylül sabahı; üç kız kardeşin trenden atlaması bir asır önce, Aziz Michael Klisesi’nde yaşananlar daha dünmüş gibi hafızalarda tazeliğini sürdürürken ilk Biçim Değiştirme dersi gelip çatmıştı. (buraya Ares’in henüz psikolojik açıdan yeterince darbe yemediğini ve yüzündeki o havalı yara izinin de henüz var olmadığını not düşelim)
Genç büyücü erkenci sayılırdı. Bir erkek öğrenciye göre fazla uzun sabah rutinini (burada amacımız cinsiyetçilik yapmak değil ancak kaç erkeğin sabah rutini altı aşamadan oluşuyor ki?) tamamlamış ve kız arkadaşını Büyük Salon’un girişinde karşılamak üzere ortak salonlarından ayrılmıştı. Fazlasıyla enerjikti, tanıdığı tanımadığı herkese selam veriyor ya da yola devam etmeden önce durup bir iki laflıyordu. Popüler ve sosyal bir karaktere sahip olmasının getirisiydi bunlar.
Büyük Salon’un girişinde iki Gryffindor’lu ile Quidditch hakkında sohbet ederken kız arkadaşının geldiğini görmüş ve yanlarından ayrılmıştı. Ares, Eurus’a aşıktı, bunu defalarca dile getirmiş olabilirdi ancak bıkmıyordu. Kızın saçlarının kokusuyla yarışabilecek tek şey annesinin parfümüydü, gülüşünü bir kere görmek bütün gününü neşelendirmeye yetiyordu, zekası ise karşı konulamazdı hayatında gördüğü en zeki kız olabilirdi belki de. Kız arkadaşında aşık olduğu detayların sınırı yoktu, her geçen gün aralarına bir yenisi daha ekleniyordu.
Çapkın bir gülüş ile Eurus’u karşıladı, bir centilmen edasıyla elini öptü ve birlikte her zaman kahvaltı yaptıkları yere doğru yöneldiler. Büyük Salonun büyülü tavanı sisli bir atmosfere bürünmüştü o gün ancak kız arkadaşının gözlerinin içine bakmak onu masmavi günlük güneşlik bir hava gibi günü aydınlatmaya yetiyordu. Her zamanki küçük atışmalar eşliğinde kahvaltılarını yaptılar ardından Biçim Değiştirme dersliğine doğru yola koyuldular. Ve eh, o küçük atışmaları yolda rutin tartışmalarından birine dönüşmüştü. İki buyurucudan daha azı beklenemezdi zaten.
Biçim Değiştirme dersliğine geldiklerinde Ares oldukça önemli bir şeyi unuttuğunu fark etti. Profesörün gönderdiği notu ciddiye almamış ve oturmaları için hiçbir şey getirmemişti yanlarında. Ayakta kalacaklar gibi görünüyordu, Eurus “ne demek sandalye getirmeyi unuttum?” temalı bir nutuğa başlamak üzereyken aklına pratik bir çözüm gelmişti. Alışılmışın dışında bir genişliği olan odanın her bir yanı kitaplarla doluydu ve profesör gerçekten burada istedikleri gibi
davranabileceklerini söylediyse birkaç kitabı oturak yapmak için almasında hiçbir sakınca yoktu.
Asasını çıkardı ve üst üste yapılmış Accio büyüleri ile raflardan koltuk yapmaya yetecek kadar kitap toplamayı başardı. O sırada sınıf da neredeyse dolmuş ve içeriye hakim olan lakırdı da bir hayli şiddetlenmişti. Genç büyücü özenle kitapları yerleştirdi, kız arkadaşı her ne kadar yaptığını onaylamıyor gibi gözükse de en sonunda teslim olmuştu. Gerçek bir koltuk kadar rahat sayılmazdı oturakları belki, yine de ders boyunca ayakta dikilmekten iyi bir seçenekti.
Devasa bir kafatasının (burada kastettiğimiz kafatası kesinlikle gerçek dışı ağzından ve gözlerinden parlak dumanlar tüten tarzda bir kafatasıydı) hiddetli bağırışı tüm sınıfı susturmuştu. Öğrenciler, şaşkınlıkla havada uçan şeye bakıyor hatta içlerinden Muggle doğumlu olanlardan bazıları boyunlarındaki haç biçimindeki kolyeleri tutmuşlardı. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adına. Amin.
“Ee, şey…” dedi Ares, ses tonu eğleniyor gibiydi. “Profesör siz misiniz?” Kafatası bir süre boş boş ona bakmış, anlamadığı bir şeyler gevelemiş ve sonra odada bulunanların beklemediği bir diğer eylemi gerçekleştirmişti. Masanın altında uyuyan bir profesör olması pek çokları için alışılmışın dışında, bazıları halen burada ne döndüğünü irdeleyememişken genç büyücü gayet keyifle takip ediyordu olayları.
Uzun kızıl saçlı belki de hayatında gördüğü en güzel adam (Eurus kadar olmasa da) çıkmıştı masanın altından. Uykudan yeni uyandığı her halinden belli olan profesörleri, uçan kafatasına öğrencileri yememesini tembihledikten sonra hızla gözden kaybolmuştu. Bu sözler Ares’in kafasında tek bir soruyu uyandırmıştı: Kafatası içlerinden birini yerse n’olur? Komik ve ilgi çekici bir manzara yaratacağı kesindi, kurban için aynı şey söylenemezdi tabii.
Profesör çok geçmeden dönmüştü ve az önceki halinden hiçbir eser yoktu. Çok daha çekici ve göz alıcıydı (Tekrar ediyoruz Eurus kadar değil). Öğrencilere birer özür hediyesi yollamış, genç büyücü kendisine gelen paketi sanki uzun zamandır sakladığı bir sürpriz gibi Eurus’a uzatmış ancak tabii ki de genç cadı bunu yememişti. Yine de denemeye değerdi ve bu eyleminden hiçbir pişmanlık duymuyordu.
Yakışıklı ve tapılası bir güzellikte olan profesörleri, bir enayinin sınıfı susturma çabasının ardından derse geçmişti, nihayet. İlk dersleri olduğu için öğrencilerden kendilerini tanıtmalarını istemişti. Bunun üzerine bazıları söz almaya başlamıştı bile, Ares Gryffindor’lu oğlan sözlerini tamamladıktan sonra konuşmak için izin istedi. “Aethelwulf Ares Caldecott, Veritas Libertate Gazetesinin yazarı Sadie Rosemary Caldecott’un oğluyum. Derslerimizi oldukça heyecanla bekliyorum ancak merak ettiğim bir şey var saçlarınız için hangi şampuanı kullanıyorsunuz?”[/justify]
-
Sophia yavaş ve kendinden emin adımlarla zindanlardan yukarı kata doğru uzanan merdivenlere doğru ilerlerken bir yandan da kıyafetlerini düzeltiyordu. Hafif tozlanmış cüppeye ve kıvrılmış bir eteğe kim tahammül edebilirdi ki? Yılın ilk biçim değiştirme dersine her zamankinden daha özenli gitmek istiyordu. Çünkü biçim değiştirme, sarışın cadının ilgili olduğu iki dersten biriydi ve bunu onun gözünde daha değerli kılıyordu. Profesörün panoda önceden belirttiği gibi kendi sırasını hazırlanmıştı, daha çok hazırlatmıştı.
Koyu yeşil kadifemsi tek kişilik koltuğu ve mütevazi çalışma masasını alt sınıf Slytherin öğrencilerine birkaç gün önceden taşıtmıştı. Sonuçta bir leydinin tek başına böyle külfetli bir işi yapacağı nerde görülmüş. Sınıfa geldiğinde öğrencilerin onun için yerleştirdiği kanepeye rahatça kurulmuş, çantasından ders için gerekli malzemeleri hazırlamaya başlamıştı. Sınıf yavaşça dolmaya başlarken, Sophia sınıfı incelenmeye başlamıştı. Sıralar yerine farklı alternatifler kullanıldığı için normal bir derslik olma havasından kaçan bu sınıf, oldukça büyük ve ferahtı. Öğretmen masasının üstünde duran kafatasını andıran obje kızın dikkatini çektiğinde meraklı bakışları duman çıkaran kafatasına kitlendi. Yaklaşık on dakika tedbirli ve meraklı bakışlarını üzerinde tuttu. Fakat hiçbir şey yapamadığına kanaat getirdiğinde gözlerini tuhaf kafatasından çekti. Sınıfın içindeki gürültü arttıkça Sophia'nın sıkılma kat sayısı artıyordu. En son beyaz dantelli eldivenlerinde kaç tane çiçek motifi olduğunu saymaya başlamış, sürekli aynı yere bakmaktan başı ağrımaya başladığında vazgeçmişti.
O sıkılmaktan bayılma safasına gelirken sınıfı inleten bağrışmalar birden sessizliğe büründü. Gürültüyü sonlandıran şey, havaya fırlayıp bağırmaya başlayan kafatası olmuştu. Bu ani bağırış bazılarını korkutsa da Sophia'yı şaşırmıştı. Hiçbir vasfı olmayan bir süs eşyası olan nesne uçuyor üstelik konuşuyordu. Bir işe yarıyormuş diye düşünmeden edemedi sarışın cadı. Bu şaşkınlığını üzerinden daha atmamışken öğretmen masasının arkasından gözüken kızıl bir kafa daha bir hayrete düşürdü onu. Üzerindeki pijamaları ve yüzünü örten kızıl saçlarıyla karşılarında duran kişi biçim değiştirme profesörlerinden başkası olamazdı. Profesör hızlı bir özür ve bir koşuşturmaca ile sınıfı terk ederken Sophia kafasını masaya dayamış bir an önce bu dersin bitmesini bekliyordu.
Profesör tekrar sınıfa geldiğinde Sophia kafasını kaldırmış, daha düzgün bir şekilde oturmuştu. Profesör söze başlamadan karşısındaki adamın yeni halini dikkatle inceledi. Kesinlikle on dakika önceki halinden eser yoktu. Üzerindeki kıyafetlerin geçen hafta incelediği butik dergisinde gördüğüne nerdeyse emindi. Özür olarak kendisine sunulan hediye kutusundan birkaç hafta önce beğendiği fakat babasına söylemeye fırsat bulamadığı yakut broş kutunun içinden çıktığında neşeyle güldü.
Gösterişli broşu cuppesine takarken, böyle telafi edilen geç kalmaları memnuniyetle karşılayacağını düşündü. Profesör hafif aksanı ile konuşmaya başlarken, genç cadı dikkatle dinlemeye başlamıştı. Kızıl saçlı adam kendini tanıtmanın tam ortasındayken yapılan şaka sarışın cadıyı güldürmezken sınıftaki diğer öğrencileri eğlendirmişti. Lafına kaldığı yerden devam etmeye başladığında profesörün isteği çok şaşırtmamıştı, haklı olarak öğrencilerini tanıması gerekiyordu.
Sarışın cadı birkaç kişi söz almasının ardından çabucak bitirmenin en iyisi olacağına karar vermiş ve o da söz hakkı almıştı. Hafifçe eliyle eteğini kaldırmış ardından dizlerini bükerek gereken selamlaşmayı yaptıktan sonra konuşmaya başlamıştı.
"Ben Sophia Catherine Lorence. Lorence dükalığının tek kızıyım. Gösterişli ve zarif şeyler hoşlanırım. Biçim değiştirme dersi ilgi alanımı kapsayan bir ders olduğu için Gamp kanunlarını ve bir hayvanın insana dönüştürülebileceği hakkında teoriler merakımı uyandırıyor ve profesör sizin için de bir mahsuru yoksa neden bir kafatasına sahip olduğunuzu sorabilir miyim?"
-
Paul her zamanki gibi erken kalkmıştı. Sabah sabah Ravenclaw ortak salonunda aylak aylak dolaşarak yeni yazdığı tiyatro için ilham perilerinin ona gelmesini bekliyordu. Ortak salonun bir köşesinden başlayarak yürümeye başlıyor, kafası duvara çarpınca bu seferde bunu diğer yöne doğru yapıyordu. Bu ilham perileri için bir tehditti. Paul resmen açık açık mesaj yolluyordu: “Eğerki gelmezseniz bu oyun başka bir şeye döner ve suçlusu siz olursunuz.” Bu göz ardı edilemez bir gerçektiki ilham perileri Paul’u seviyordu. Başının üstünde ampul yandığı an genç büyücü rotasını duvardan koltuklara çevirdi ve hemen kağıtlara bi şeyler yazmaya, karalamaya başladı.
Ancak bu Paul’un -favori dersi olan- Biçim Değiştirme dersine giden öğrencileri fark etmesiyle son buldu. Odasına çıkıp eşyalarını ve yeni tiyatrosuyla ilgili parşömenleri çantasına tıktıktan sonra profesörün geçen hafta panoya astığı not aklına geldi. Zemine uzanarak elini yatağının altında gezdirdi ve bir kaç saniye sonra elinde şişirilmeyi bekleyen bir şişme koltuk vardı. Onu da çantasına tıkmaya çalışsada çantası bu duruma çok olumlu bakmadı ve Paul elinde şişme koltukla Biçim Değiştirme dersine gitti.
Sınıf nerdeyse dolmuştu ve gerçekten öğrencilerin getirdikleri şeyler dışında hiç bir öğrenci sırası yoktu. Sadece bir köşede profesörün masası ve üzerinde tipinde bile hayır olmayan dumanlı bir kafatası vardı. Paul kalabalığın arasından geçip arka köşeye kurulmaya karar verdi. Asasıyla koltuğu şişirdi ve kendini çantasıyla beraber koltuğun üstüne attı. Hemen yeni tiyatrosunun parşömenlerini çıkardı ve karalamaya devam etti. Bağıran kafatası düşüncelerini böldüğünde bugün ilk defa dikkatini farklı bir şey çekti. Hep bir konuşan kafası olsun istemişti. En azından derdini konuşmayan oyuncaklardansa bu dumanlı şeye anlatmak daha güzel olurdu. Acaba profesör bu mu diye düşünürken sıranın altından çıkan pijamalı adam Paul’un neşesini fazlasıyla yerine getirdi. Sanki skeç izliyordu.
Pijamalı adam gidipte yerine gerçekten asil duran biri almıştı. Ve verdiği hediyeler, Paul’un profesör ile ilgili ilginç ama güzel düşüncelere sahip olmasına sebep oldu. Kendi hediyesini açan Paul kutunun içinden çıkan fazlasıyla şık ve sihirli tüy kalemi uzun süredir istiyordu. Acaba nerden bildi böyle bir şey istediğimi diye düşünürken profesörün isteğiyle herkes kendini tanıtmaya başladı. Sophia’da kendini tanıttıktan sonra Paul el kaldırıp söz aldı. “Adım Paul Wilson. Oyunculuk ve tiyatro yazıp, yönetmekle ilgiliyim. Hiç bir dersim süper değildir ama Biçim Değiştirme de başarılıyımdır. Ki en sevdiğim ders zaten. Ve ben bir şey sormak istiyorum profesör. Bu konuşan kafadan benim de bulabilme şansım var mı?”
-
[justify]O gün slytherin ortak salonuna kitabını almak için gittiğinde derse geç kalacak olduğuna emindi. Ama yine de koşmamış ya da telaşlı telaşlı hızlı adımlar atmamıştı koridorlarda. Dersleri önemsiyordu ama derslerin kendilerine girecek kadar önemsemiyordu. En sonunda Regina için okul bitiminde alacağı notlar önemliydi geri kalanı pek de umursamıyordu.
Koridorlarda yürürken dersine yetişmek için koşan birkaç öğrenci gördü. Hâlâ daha birkaç kişiyi dışarıda gördüğüne göre öyle çok da geç kalmamıştı demekti. Derin bir iç çektikten sonra biçim değiştirme dersliğinin olduğu kata ardından da sınıfın kendisine ulaştı. Sınıfa girdiğinde profesörü göremeyince etrafta bir hayvan veya öğrenci olmak için fazla olgun bir duruş sergileyen birileri var mı diye baktı. Ne de olsa biçim değiştirme profesörü olduğu için bir animagus ya da Metamorfmagus olma ihtimali yüksekti profesörün.
Derse girmeden önce Hufflepuff bir yaşıtından kendisi için bir oturak getirmesi ricasında bulunmuştu. Derse geç kalma ihtimali üzerine konuşunca kıyamayıp hemen kabul etmişti Mari isimli bu Hufflepuff kiz da. Gözleri ile onu aradı bir müddet. Ardından da çekingen adımlarla kızın yanına gitmişti. Kızın iki kişilik fazlasıyla rahat duran küçük bir kanepe getirmiş olduğunu görünce biraz dona kalmış olsa da bir Hufflepuff'tan iyilik istediğini hatırlayınca durumun normal olduğunun farkına varmıştı. Kızın yanına oturduktan sonra kanepe için önce bir teşekkür etti. Sonrasında da kızın kulağına eğilip fısıldadı.
“Mari Profesör nerede?”
“Sanırım üstünü değiştirmeye gitti.”
Üstünü mü değiştirmeye gitti? Ne diye üstünü değiştirmesi gerekmişti ki? Kızın anlamaz yüzünü görmüş olacak ki Mari konuşmaya devam etti.
“Biz sınıfta profesörü beklerken masanın altından gecelikleri ile çıktı da.”
Bunun üzerine istemese de sessizce gülmeye başladı Regina. Kızçemiz böyle güle dursun sınıfa bir dehşet’ül vahşet girdi. Gülerken bir anda öksürmeye başlayan kızımız gözlerine inanamadı. Bu güzel varlık niye buradaydı? Yoksa profesörleri o muydu? Bu kadar güzel bir insan niye profesör olurdu ki? İnsanlar sadece onu görmek için bile para verip üstüne sıraya girebilecekken niye veletler ders vermek istemişti? Bunu biraz düşündükten sonra kendini durdurdu Regina. Merlin’in bir lütfu karşısına gelmişken onu sorgulamak kabalıktı. Şu an buradaydı ve güzelliği ile onları kutsuyordu adam, bu yeterliydi.
Adama büyülenmiş gözlerle bakarken hediyeler dağıtılmıştı. Sınıftakiler hediyelerini açarken Regina o kutunun içinde ne olduğunu zerre umursuyor gibi durmuyordu. Gözlerinin önündeki manzara dururken başka şeylere dikkat etmek istemiyor gibiydi. Hem ders bitip de bu yakışıklısın bulunduğu ortamdan ayrılmak zorunda kalınca bakardı hediyesin. Şimdi önemli olan gözlerini doyurmaktaydı. Mari onu birkaç kez dürtüp hediyeye bakıp bakmayacağını sorsa da en sonunda vazgeçmişti. Çevresinde ne olduğunu umursamıyor gibiydi kız.
Ve herkesin dakikalar önce fark ettiği konuşan kafatasını da tam bu yüzden profesör kendini tanıtmaya başlayıp bölününce fark etmişti. Kafatasını görmesi ile birkaç saniyelik bir dikkat dağılması olmuş olsa da yine pür dikkat profesörü dinlemeye koyulmuştu. Konuşan bir kafatası fazlasıyla ilgi çekiciydi ama güzele bakmak varken kafatasının ilgi çekiciliği bile fazla dikkat çekici olamıyordu Regina için.
Tabii tüm bu ilgisi tam anlamıyla olmasa da Profesör Xavier Olineaux kendini tanıttıktan sonra öğrencilerden kendilerini tanıtmalarını isteyince geçmişti. İsmi dışında başka ne diyecekti ki? İsmi onunla alakalı üç şeyi özetliyordu zaten. Kim olduğunu, ailesini ve nereli olduğu sadece ismi ile anlaşılıyordu. Başka ne diyebilirdi. Aklına bir şey gelmiyordu. Ama yine de denemesi gerekecekti.
“Ben Regina Alexandrovna Romanovna. Sanırım kendimle alakalı ismim dışında öyle çok söyleyebileceğim bir şey yok. Ama yazmayı seviyorum. Bu yeterlidir umarım. Bunun dışında biçim değiştirme dersinin en çok ilgimi çeken ders olduğu ile alakalı bir yalan söylemek istemiyorum. Fakat sizin dersi nasıl işleyeceğiniz konusunda birkaç sorum var. Masanızdaki kafatası çoğu arkadaşımın ilgisini çektiği gibi benim de ilgimi çekti. Ama ben daha çok derslerinizde bunun dışında başka başka ilginç şeyler gösterecek misiniz bize onu merak ediyorum. Ah bir de bir sorum daha var. Kabalığımın bir mahsuru olmaz diye umuyorum. Cildiniz öyle güzel parlıyor ki hakkında soru sormamak mümkün değil. Cildiniz için hangi bakım ürünlerini kullanıyorsunuz merak etmiştim.”[/justify]
-
[justify]Uyanamıyorum. Yatağa yapıştım sanki. Kışın cidden bu yataktan çıkası gelmiyor insanın. Yatakta bir sağa bir sola dönüyorum, arkadaşlarım kalkıyor giyiniyor kahvaltıya falan iniyor bende tık yok. Pijamalarım üstümde yatağın altında takılmaktan daha iyi ne yapabilirim ki ? Derse falan gideyim de yani ne gerek var? SYB olsa yada Karanlık Sanatlar belki gidebilirim ama diğer derslere hiç gidesim yok. Gene hastayım falan mı desem? Biraz tebeşir tozu falan yutsam iş tamam aslında da neyse belki Eadwig bebeğimi görürüm.
Yorganı üzerimden atıyorum, attığım gibi soğuk hava üzerime üzerime koşuyor. Lan! Bu yüzden yorganı tekrar kapatıyorum ve uyku pozisyonuna geçiyorum. Bu bir hata oluyor çünkü bir saatliğine daha uyuya kalıyorum. İlk ders go brrr.
Uyandığımda yatakhaneye asılı saate baktım. Anasını satayım saat on olmuş. Kalk lan kalk kalk. Yorganı bu sefer üzerimden şak diye attım. Soğuk zemin sıcacık ayaklarımla buluşunca bir küfür patlattım ister istemez. Terliklerim nerde benim. Kesin o Eurus gacısı atmıştır bir yere. Neyse koş. Ne dersi vardı, ay siktiret bulurum. Pijamamın üstüne sadece cübbemi geçirdim. Gömlekti kazaktı pantolondu etekti kim uğraşacak şimdi. Koş anasını satayım koş.
Koşarken yatağımın kenarına attığım çantamı aldım. Hızlı hızlı açtım ve ders programımı çıkardım. Biçim Değiştirme dersi varmış. Bunun profesörü değiştiydi dimi. Tanrım ne olur Cynthia gibi malın teki olmasın. Adamın da ilk dersine geç kalıyoruz. Neyse ceza meza verir napalım alıştık Cynthia karısından. Değdi ama ya ne güzel uyudum var ya. Rüyamda Edgar ile dövüşüyorduk. Kıyamam ki ben bebeğime. Umarım onunla kapışmam hiç bir zaman o sabaha kadar sevsin beni Romeo Romeo.
Koridorlardan bebeğini kazanda unutmuş bir anne gibi hızlı hızlı koşarak geçtim. Bir tane birinci sınıf bebesi de benim gibi geç kalmıştı. İksir sınıfının yerini sordu dedim yedinci katta, arasın dursun mal. Bir şey olmaz ama ya iksir profesörü kral hoca. Hoş çocuk benim adımı söylerse sıkıntı. Adımı bilmiyodur ama.
Sınıfın kapısının önüne geldiğimde. Birilerinin birilerine havyar dediğini duydum. Havyar mı yeniyor lan içerde? Zengin yemeği değil mi o? Bu profesörde zengin piçin teki değildir umarım. Yalnız iyi koştum. Baya güzel koştum yalnız. Güzel koştum yani baya iyi. Kapıyı tıklatıp açtım. İçeride kızıl saçlı bir adam. Adam di mi lan bu ? Kadın olmasın, yok ama memesi yok. Ay bu haliyle kadınsa çok üzülürüm ama tahta gibi ya kıyamam. Kadınadam profesörün arkasında bir şey var kafatası.
"Ben ... ananskm yoruldum.. Franziska... ayh Strömm. Slytherinin en süper cadısıyım. Arkanızdaki kafatası yüzünden canım kelle paça çekti. Fransada bir Osmanlı restoranı varda. Böyle hayvanın ayaklarından bir de kellesinden yapıyorlar kaynatıp falan. Şifa şifa. Neyse yerime geçiyorum ben." Yerime geçerkende Ares'e fısıldıyorum. "Götü güzelmiş."
-
Profesörün kurallarını okuduğum gibi tiksindim kendisinden. Neden? Ben kuralları seven bir adamım. Belli bir gelenek vardır Hogwarts'ta. Profesör, profesördür. Öğrenci, öğrencidir. Sen kuralları koyarsın biz de uyarız. Gelip ne bok yerseniz yiyin derseniz anarşi olur. Bu dersliğin sonu çöplük olacak. Zindandan 1. kata çıkarken mutfaktan 3-5 sandalye kaptık evcinlerinin tüm engellemelerine rağmen. Sonra da dersliğe girip bir kenara fırlatarak üstüne kurulduk. Şu halimize bak. Defter yok, kitap yok. İşsiz güçsüz bir muggle gibi oturuyoruz. Bacağımı diğerinin üstüne atmış, üçgen çizmişim. Duvara yaslanmış gelen gideni kesiyorum. Herkes oturacak şey getirmiş. Gazete serip oturan var lan. Profesör şu öğrencileri bu duruma düşürmeye utanmıyor musun? Düzen ulan düzeeeeen. Her neyse bir ara herkesi susturan bir kafatası bağırmaya başladı. Uçuyor falan. Ulan dedik bu mu profesör? Dersliği düzenleyememiş tabi vücudu yok. Oldukça mantıklı geldiydi ama değilmiş. Bizim profesör uyuyormuş. PUAJAJAJAJAAHJDSKLSAJDAS!
ULAN!
Herif dersliğin sorumluluğunu almadığı gibi uyanamamış! Valla bir anda gülmeye başladım herif gelip özür dilerken pijamasının içinde. "Gerçekten mi?" dedim. "Bu ders bir şaka olmalı. Yatak odası zaten dersliğin yanındayken dersliğe geç kalmayı başarabilmesi inanılmaz." Yanımdaki arkadaşlarımla gülmeye devam ettik. Kafatası bizi götümüzden ısırmakla tehdit ettiğinde de "Ya tamam, kafa açma sen de." dedim. 5 dakika boyunca profesörün ne kadar düşüncesiz olduğu ile ilgili bir kaç cümle daha söyledim. "Annem duysun şu soytarılığı da görün. Dersliği bize dizdirir, geç kalır... Odamı falan kullanın demiş abi. Gryffindor'lular-" Kuzenime baktım direkt. "Kız atarlar odasına. Hiç düşünemiyor mu? Rezillikten başka bir şey değil." Ki zaten gelip tekrar özür diledi. Gece uyuyamayıp masanın altında uyuyakaldığını söylediğinde de gözlerimi devirip "Gereksiz bilgi veriyor. İşimiz var bununla." dedim bizimkilere. Zaten özür diye verdiği hediyeden de anlamadığım bir bilmeceli çocuk oyuncağı çıktı. Dalga mı geçiyor nedir? Hediyelerden sonra oluşan uğultuda ben de profesörle ilgili bir sürü rahatsız olduğum şeyi arkadaşlarıma açıklıyordum ki kızın teki arkadaşllarrr susalmm prof bekliyorrr falan yapmaya başladı. Bu böyle susalım diye bekleyecekse işleyemeyiz ki dersi. Zaten Biçim Değiştirme ne ya? Leş ders. Vereceksin bize Yönetim Kanunu dersi.
Profesörün derse geçecek diye beklediğimiz, ancak onun yerine yanındaki kafatası tarafından bullylendiği. Bu dersin tanışma dersi olacağını söylediği zamanlardan sonra ben iyice kalkıp gitme isteğiyle doldum. Ki zaten istediğinizi yapın diyordu değil mi bu? İlk haftanın dersini sallamıştı zaten, şimdikini de tanışma olarak geçiştiriyor. Bir şey öğretecek mi bize? Benim çocuklara işaret ettikten sonra "Gidelim." dedim. Millet kendini tanıtırken ayaklandık. Bu sırada da Strömm pijamalarıyla daldı içeri. Aha al, çok seversiniz birbirinizi. Kız yere oturacakken "Geç yerimize otur." diye bizim mutfaktan çaldığımız sandalyelere yönlendirdim onu. Profesörün yanından "Tanışma kısmını pas geçiyoruz biz. Zaten herkesi tanıyorum." diyerek geçtim. "Kütüphanedeyiz." diye profesörün "İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz." dediği kütüphaneye doğru ilerledik.
-
"Tanıştığıma memnun oldum, Lucien. Piyano çalmaktan hoşlanıyorsan odamın üst katında bir tane var, bir gün bize bir şeyler çalarsın belki. Ayrıca hiçbir düşünce boş değildir, bu boş olarak isimlendirdiğimiz farklı düşünceler zaten bizi bir şeyler yaratmaya iten asıl kaynaklardır, çoğu biçim değiştirme büyüsü boş düşünceden doğmuştur. Sesimin renk tonundan kastının ne olduğunu bilmiyorum ancak hoşuna gitmesine çok sevindim ve haklısın, derslerimizde neredeyse hiç teorik işleyiş olmayacak. Kendini tanıttığın için çok teşekkür ederim." dedi ve söz almak isteyen diğer öğrencilerine döndü. Kendi odasından alınmış olan bir koltukta sıkış tepiş oturan üç öğrencisini fark etti, onlara bakarken ortadakiyle göz göze geldi. Öğrenci de anında ayaklandı, kendini tanıtmaya başladı. Boleyn soyadını duyunca tek kaşını kaldırdı, şimdiden gözünde belli bir profil oluşmaya başlamıştı ancak önyargılı olmak istemediği için düşüncelerini zihninden yok ederek dinlemeye koyuldu.
"Tanıştığıma memnun oldum Samuel, dersime ilgili olman beni ne kadar mutlu etti bilemezsin. Dersliğe erken gelmeniz kesinlikle sorun değil benim için, gelmişken farklı şekilde değerlendirebilirdiniz ancak..." dedi, doğru kelimeleri aramak için duraksadı. "Aynı benim gibi derse olan heyecanınızdan uykusuz kaldığınızı varsayıyorum. Ah, koltuğu ödünç almanızda sorun yok, aslında rahat bulup kullanmanız cidden hoşuma gitti. Duyuruda belirttiğim gibi bu kapıdan içeri girdiğiniz an gördüğünüz her şey size ait. Gerçi... Üç kişi için biraz dar değil mi sizce de çocuklar?" koltuğun iki yanına düşen kitapları, oturdukları koltuğun tıpatıp aynısına dönüştürdü. "Böyle rahatsanız ne ala gerçi. Keyfinize göre takılın, kullanmasanız da olur." dedi kıkırdamadan önce, Samuel'in iki arkadaşıyla da tanıştıktan sonra kitapları koltuk niyetine kullanan bir Ravenclaw öğrencisine döndü. Sorduğu soru karşısında bir anlığına şaşırmış, bastırmaya çalışsa da ağzını kapatarak kıkırdamıştı.
"Ah! O gazeteyi çok takip ediyorum İngiltere'ye yerleştiğimden beri. Tanıştığıma çok memnun oldum Ares, annen kadar parlak biri olduğunu düşünmemde sakınca yoktur umarım. Beklentilerim yükseldi şimdi... Ayrıca, şampuanımı piyasada bulabileceğini düşünmüyorum çünkü özel olarak yaptırıyorum ancak ilgiliysen sana da yaptırabilirim." dedi. Hemen ardından söz almak için söz alan Slytherin'li bir cadıya yöneltti dikkatini. Kendisi gibi soylu bir ailenin iyi yetiştirilmiş bir evladı olduğu apaçık ortadaydı. Kızın selamlamasına karşılık olarak gülümsedi, sağ elini göğsüne götürüp sol elini arkasına atarak hafifçe öne eğildi, aynı ailesinin ona öğretmiş olduğu gibi. 'Kafatası' sorusuna kadar her şeyi gülümseyerek dinliyordu, sonra ifadesi hafiften değişse de zoraki bir şekilde güldü. Bu soruyla birlikte kafatası sinirle uçarak kızın dibine kadar girdi.
"Bana bak şeker kız-" diyordu ki Xavier tarafından tutulup geriye çekildi. "Barbatos, leydilere böyle davranılmaz. Hatta direkt kimseye böyle davranılmaz ama görgü kurallarını biraz yavaş öğreniyor gibi bir halin var." dedi Xavier ancak Barbatos oralı olmadı, Xavier tarafından tutulurken konuşmaya devam etti. "Havyar bana sahip değil, ben ona sahibim! Aklından geçen her bir düşünceyi duyuyorum, bana bağlı yaşıyor! Köpeğim gibi bir şey, ki öyle de olmalı, BEN Kİ ŞEYTANLAR KRALI, TANRILARA DENK VARLIK BARBATOS! DÜNYADA, HAYIR, EVRENDE VAR OLAN EN GÜÇLÜ BÜYÜCÜ!" diye lafa başladığında profesör iç çekerek eliyle kendi alnına vurup çaresizce "Başladı yine..." diye mırıldanıyor. "Barbatos, vücudunun geri kalanı bile olmayan bir adam için çok konuşuyorsun. Bırak da dersimi işleyeyim, hm?" diye sordu nazikçe. Adının Barbatos olduğunu öğrendiğiniz kafatası ise sinirli sinirli homurdanarak öğrencilerle uğraşmaya gidiyor.
"Cidden çok özür dilerim. Memnun oldum Sophia. Büyük bir ailenin tek çocuğu olmak, en büyüğü olmaktan daha zor olsa gerek... Gösterişli şeylerden hoşlanmana sevindim, cübbendeki broşu beğendiğini varsayıyorum o yüzden. Güle güle kullanman dileğiyle! Biçim değiştirmeye bu kadar ilgili olman o kadar mutlu etti ki beni... Dersi teorik işlemeyeceğiz ancak herhangi bir araştırma, deney veya proje yapmak istersen beni burada bulabilirsin, her şeye açığım. Ve... Uhh..." dedi gözucuyla Barbatos'a bakarken. "Yeterince açık mıydı bilmiyorum ama... Maalesef ki sahip olduğumdan değil, kendi kendine bir şekilde geldi ve kurtulamıyorum." mahcup bir şekilde gülümseyerek söz isteyen başka bir öğrencinin yanına ilerledi.
"Paul, tanıştığıma cidden çok memnun oldum ancak akıl sağlığına değer veriyorsan bu acımasızlığı kendine yapmazsın. Ancak evet, bu 'konuşan kafadan' bulma ihtimalin çok düşük olsa da var. Sayıları çok az olsa da dünyanın her yerine dağılmış durumdalar, nasıl bulabileceğinizi söylemeyeceğim gerçi... O bir yana dursun, sınıfımda ne kadar yetenekli öğrenciler varmış böyle? Neredeyse hepsi biçim değiştirmeye ilgili, sanatla ilgilenenler de var... Belki kullanabiliriz bunu." derken gözleri parlıyordu, aklına çeşit çeşit fikir geldiği ifadesinden anlaşılıyordu. Sonraki öğrenciye geçti. Bu öğrenciler Xavier'ın bakım rutiniyle ne çok ilgileniyordu öyle!
"Tanıştığıma memnun oldum Regina, ayrıca dürüstlüğün için teşekkürler. Yazı yazmayı seviyorsan..." bakışları tiyatroyla ilgilenen öğrencisine döndü. "Paul'la birlikte ilginç bir şeyler çıkarmanızı cidden o kadar isterim ki! Evet, en az Barbatos kadar ilginç şeyler göstermeyi planlıyorum aslında size. Biçim değiştirme dediğimiz şey sonsuzdur ve ne kadar kapsamlı olduğunu bu yıl kendiniz deneyimleyerek öğrenin istiyorum. Ve sorun kaba değil ancak çocuklar, bakım rutinimle bu kadar yakından ilgileneceğinizi tahmin etmezdim!" dedi gülerek. Arkadan Barbatos "KARI MISIN LAN SEN?!" diye bağırmaya yeltenmişti ki, görünüşe göre Xavier'ın sabrı taşmıştı. Çünkü deminden beri sakin ve tatlı olan profesör, anlık sinirle eline geçirdiği kalın bir ansiklopediyi hızla Barbatos'a fırlatarak zavallı yaratığın duvara amele sümüğü gibi yapışmasına sebep olmuştu. Hiçbir şey olmamış gibi sakince gülümseyerek lafına devam etti. "Cinsiyetçilik hoş bir şey değildir çocuklar. Neyse... Afrodit Tozu, Venüs Damlası gibi birkaç ürünü karıştırarak kendi hazırladığım şeyleri kullanıyorum Regina'cığım. Kullanmak istersen hiç çekinme, odamdan bulabilirsin." Afrodit Tozu ve Venüs Tozu kolay bulunabilen malzemeler değillerdi ve bir kutusu için açık arttırmalar yapılıyor, binlerce galleona satılıyorlardı. Xavier ise bunu sanki pazardan rahatlıkla alıp kullanıyormuş gibi anlatıp geçmişti, başka bir öğrenci konuşacak mı diye bakınırken içeri giren pijamalı öğrenciye dikkat kesildi. Yataktan çıkar çıkmaz geldiği belli oluyordu, kız nefes nefese konuşurken Xavier gülümseyerek izledi kızı.
"Ettiğin küfrü duymadım Franziska, tanıştığıma memnun oldum. Bugünlük geç kalmanı görmezden geleceğim çünkü kendim de geç kalmışken kimseye kızma gibi bir lüksüm olduğunu düşünmüyorum. Slytherin'in en süper cadısı olduğunu umarım yıl içinde de bize kanıtlar ve binadaşlarının göğsünü gururla kabartırsın! Ayrıca..." dedi yüzüne muzip bir gülümseme yerleşirken. "Şu kelle paça hakkında biraz bilgi edinsem iyi olacak sanırım, diyorlar ki uçan sihirli kafatasları pişince özel güçler kazandırıyormuş insanlara."
"HAYIR KAZANDIRMIYOR, HAVYAR, BENİ YERSEN SENİ VAR YA...!" diye çığırmaya başlayan Barbatos, ağzına sokuşturulan bir kağıt topu yüzünden susmak zorunda kalıp sinirle masaya geri oturmuştu. Xavier ise sınıfa bakınmaya devam ederken birkaç öğrencisinin havalı havalı kalkıp gittiğini gördü. Gülümseyen yüzünü ciddi bir ifade almış, tek kaşını kaldırarak izliyordu çocukları. Masanın üstündeki resimli sınıf listesine bakarak çocukların ismini bulmaya çalışırken Barbatos ise hızla kalkıp sarışını cübbesinden çeke çeke Xavier'ın yanına getirmişti. Xavier da listede bu çocuğun adını bulabilmişti; Eadwig Alger Boleyn.
"Barbatos, soylu delikanlıları bu şekilde çekiştirmek ayıptır. Eminim ki Bay Boleyn de temiz ve düzgün imajını korumak isteyecektir, kıyafetlerini bozmuş olman onu rahatsız ediyor belli ki." dedi ciddi şekilde. Diğer öğrencilere yaptığının aksine ifadesiz bir şekilde bakıyordu. Duruşu değişmiş, daha özgüvenli, nereden geldiğini göstermek isteren bir hal almıştı. "Bay Boleyn, Barbatos'un kusuruna bakmamanızı rica ediyorum. Anlayabileceğiniz üzere kendisi görgü kurallarından yoksun ve kabadır, saygın insanlara nasıl davranması gerektiğini bilmiyor." Bakışlarını Barbatos'a çevirdi ve keskin bir bakış attı, bu hareketiyle Barbatos sus pus kesilmişti. Görünüşe göre Xavier baskınlığını gösteremiyor değildi, canı istemiyordu. "Annenizin bu 'soytarılığı' duyması benim için sorun olmayacaktır, kendisiyle yakın zamanda görüşmüş olduğum gerçeğini göz önünde bulundurunca... Fakat Victorine Hanım'ın oğlundan beklenmeyen hareketler sergilemeniz cidden çok üzücü bir durum. Daha... Saygılı bir tavır beklerdim Boleyn'lerin başına geçecek kişiden. Ah, yanlış anlamayın tabii ki bu dediğimi. Sizi serbest bırakmış olmam, dersime kafanıza göre girip çıkabileceğiniz anlamına gelmiyor. Sanıyorum ki istediğiniz gibi kullanma hakkını ders dışı zamanlarda veriyordum, duyurudaki cümlenin yanlış anlaşılabileceğini düşünmemiştim. Böyle bir durum söz konusuysa özür dilerim ancak hayır Bay Boleyn, size verdiğim haklar arasında dersimi bölmek ya da katılıp da keyfinizce ayrılmak yok. Ders bitince kütüphaneye uğrayabilirsiniz." çocuğu baştan aşağı bir süzdü, sonra getirdiği sandalyelere baktı.
"Siz de haklısınız tabii, bu şekilde ders işlemek rahat olmayacaktır." Asasını sandalyelere yöneltti ve en ortadakini kocaman, konforlu bir kral tahtına, yanındakileri ise nispeten daha küçük ancak aynı rahatlığa sahip asilzade koltuklarına çevirdi. Gülümseyerek Eadwig'e döndü, "Umarım sizi memnun edebilirler, layıklar mı bilmiyorum ama... Eğer ki dersime yeterince katılırsanız, gittiğiniz ortamda size yakışan tahtlara oturabileceksiniz Bay Boleyn. Yılın geri kalanında bu huzursuzluğu yaşamamayı ve dersime en çok katılanlardan biri olmanızı umuyorum." dedi ve çocuğun arkadaşlarıyla birlikte oturmasını bekledi. Eadwig oturduğunda Xavier aniden bir şey hatırlamış gibi kıpırdandı, "Bay Boleyn." dedi. "Dersten sonra ofisime gelmenizi rica ediyorum." Bunu demesiyle birkaç öğrenci "oooOOOOoOoOoooOO" demeye başlamıştı ki Xavier hepsini susturdu, "Cezaya kalmayacaksınız, Yönetim Kanunu dersi vereceğim size. Aile yönetme deneyimlerimin hepsini size aktarabilmek fena olmazdı." dedi ve masasına oturdu.
"Çocuklarım, sanıyorum ki hepsi bu kadar. Hala vaktimiz olduğuna göre derse hafiften giriş yapabiliriz! Bu dersin ilk kuralı ise... Profesörünüz ne derse koşulsuz şartsız inanıp yapmak. Biçim Değiştirme'nin temelinde hayalgücü yatar çocuklar. Bu yüzden sizden kendi sıralarınızı getirmenizi istedim, odamdaki koltuğu almanız çok hoşuma gitti mesela Samuel. Alırkenki amacınız her ne kadar benim isteğimden farklı olsa bile iyi bir iş başardınız, tebrikler. Ben sizden en rahat olacağınız şeyi getirmenizi istemişken bana inanmayanların veya ciddiye almayıp rastgele bir şeyler getirenlerin olduğunu görmek üzücü. Gördüğüm üzere Ameterasu ve Lucien, kendi yapmış oldukları sıralarda oturuyorlar, oldukça da rahat duruyor!" dedi çocuklara şefkatle gülümseyerek.
"Sıra meselesini kapatalım, tamam... Bazılarınızın söylediği gibi ders tamamen uygulamaya bağlı olacak çocuklar, sıkıcı teorik dersler midemi bulandırıyor. Yılın sonunda biçim değiştirme büyüleriyle harikalar yaratabiliyor olacaksınız, her kitapta yazan yok efendim fareyi kedi yapmakmış da bilmem neymiş de, o saçma sapan büyülerle işimiz olmayacak bizim. Hayal gücünüzü aktif kullanarak beni şaşırtmanızı istiyorum!"
"Havyar, Havyar, ben anlatayım mı devamını, ne olur anlatayım, kaç yüz yaşında adamım bak benden iyi kaynak mı var bu çocuklara?" dedi Barbatos heyecanla. Xavier ise ona hiç güvenmediğini gösteren bir bakış atmışsa da çocukların eğitimini ön planda tutmalıydı. Barbatos'un cidden çok ilginç şeyler bildiği su götürmez bir gerçekti ve öğrencilerini de bundan mahrum bırakmak istemezdi, gülümseyerek başıyla onayladı.
"Bakın bana bebeler! Biçim Değiştirme büyüleri aynı havyarın dediği gibi hayal gücüne bağlıdır, sonsuzlardır yani! Ben bir zamanlar şu Boleyn bebesinden bile daha yakışıklı, zengin bir adamdım. Şaraptan çeşmelerim, güzel güzel cariyelerim, bitmeyen param vardı... Ama siktiriboktan bir biçim değiştirme büyüsü beni bu hale soktu! İnanabiliyor musunuz, beni, beni, yüce Barbatos'u!" diyerek konudan sapıyordu ki, Xavier'ın boğazını temizlemesiyle konuyu değiştirdi. "Neyse işte. Şimdi dersin ilk uygulamasına geçiyoruz! Hobbaaa!" diyerek en üst raflardaki rastgele bir kitabı aldı ve bir öğrencinin oturmakta olduğu sırasına fırlattı. Öğrencinin biraz önce oturduğu yer artık kanlı canlı bir kutup ayısıydı! Profesör panikleyip geri eski haline çevirecekti ki, öğrencisinin bu durumdan gayet memnun olduğunu ve ayının da arkadaş canlısı olduğunu fark edip vazgeçti.
"Cansız maddeleri canlılara çevirmek çok zevkli, değil mi sümüklü bebeler? Şimdi de canlıyı cansıza dönüştürelim!" diyerek Xavier'ın asasını elinden aldı Barbatos, eli yoktu tabii ki, havada süzdürüyordu. Yerde gezinmekte olan küçük bir tırtılı kocaman bir şarap şişesine çevirdi. Xavier ve Barbatos'un da bakışları şişeye yöneldi, iştahla bakıyorladı şişeye. Lanet yaratık, profesörün derste içemeyeceği gerçeğinden faydalanarak şişeyi ağzıyla kaptığı gibi kafasına dikti, şişeyi masanın bile arkasına gidecek kadar öteye fırlattı. Birkaç öğrenciyle birlikte Xavier da şişenin olduğu yere dönmüş, zavallı tırtılın eski haline döndüğünü ancak paramparça olduğunu görünce önüne dönmüştü. Bir öğrenci seslendi, "İÇKİNİN TADI NASILDI?!"
"Böcek gibiydi..." diye hüzünle cevapladı Barbatos. Sonra sırıttı. "Şimdi de güzel bir canlıdan rastgele bir dönüşüm göreceğiz çocuklar!" dedi, bir iksir şişesini Xavier'ın üstüne fırlattı. Profesörünüz bu hamleyi beklemiyor olacak ki, kafasına çarpan şişeyle beraber masanın arkasına doğru düştü. Birden bire masanın arkasından gökkuşağı gibi rengarenk, parıl parıl bir duman yükseldi. Birkaç saniye sessizlik oluştu, duman dağılırken profesörden hareket gelmedi.
------
-Profesöre ne olduğuna bakmaya gidebilirsiniz, yerinizde durabilirsiniz, kafanıza göre takılın ama profesöre ne olduğunu yazmayın, orada bırakın.
-
[justify] “Ne demek o satıcılar sizi kandırdı? Nasıl olabilir böyle bir şey ya? Bakanlık ile iletişim kurmadınız mı? Şaka gibi. Hafta sonu babam mektup yazacağım ve söylediklerinizi birebir aktaracağım. Ev cinlerine sarı parlak saç çıkaran iksir diye kaşıntı iksiri kitlemişler. Büyücü dünyası giderek üçkağıtçılar ile dolmaya başladı. Hem siz nasıl kandınız ki buna? Ama… Endişe etmeyin. İsimlerini tek tek bana veriyorsunuz… Tabii size gerçek isimlerini verdiklerini zannetmiyorum. Tamam… Durun, durun…” Hevesle krem rengi el emeği göz nuru kendim ördüğüm çantamdan muggle işi kalemlerimden birini çıkardım. Parşömeni ararken cinlerden birinin sorusuna kocaman gözlerimi heyecanla belertip sorusuna karşılık verdim. “Ne yapıyor olabilirim? Size yardımcı olmaya çalışıyorum. Resmim iyidir. Bu tiplerin görünümü sizin anlatımlarınız ile çizmeye çalışacağım. Hadi, daha fazla vakit kaybetmeyelim, anlatın bakalım.” Dediğimde durdurulamaz bir şekilde hızlı konuştuğumun farkına varıp biraz soluklanmaya karar vermiştim. Çok sık yapıyordum bunu. Heyecanlanınca kendini kaptırıyordum hemen. O sırada çantamın derinliklerine attığım parşömen parçasını bulamayınca etrafa bakınmaya başladım ama yine aynı cin tarafından bölündüğümde elimi yüzüme kapatıp başımı umutsuzca salladım. “Ne? Geç mi kaldım? Olamaz. Ya da olur. Neden olmasın? Size yardımcı olmadan gitmeyeceğim bir yere. Ekiyorum dersi bugün.” derken surat ifadem çok netti. Ancak üç beş cinin aynı ağızdan konuşmasıyla bunu ders sonrasında tekrar geri gelmenin iyi bir fikir olacağını da düşünüyordum. ”Hayır, derse gidiyorsun. Biz burada olacağız. Bizim için yapmak istediğin şeye oldukça minnettarız ama derslerini engellememeli bu. Hem geri geldiğinde sana lahana çorbası yaparım bak. Önce derse git gel de.” Lahana çorbası mı? Merlin aşkına, bu cinler beni benden iyi tanıyor olabilirlerdi. Gözlerimdeki ışıltı neredeyse koca mutfağı aydınlatacak kadar genişlemişti. Tezgâhtan hoplayarak kalktım. Üstümü başımı düzgünce toparladıktan sonra duvarda asılı olan saate bakıp çok geç kalmamış olduğumu kendimi çaresizce inandırmaya çalışmayacaktım bile. Cinlere gülümsedim. Daha fazla vakit kaybetmeden oradan ayrılırken “Bekle beni lahana çorbası!” diye neşemi yansıtarak koşa koşa çıkmıştım.
Bir merdiven, iki merdiven, üç merdiven… Şöyle kaykılayım, aman çarpıyordum az daha, çekilin, daha hızlı, çabuk çabuk diye Hogwarts’ın koridorlarında ince ses tellerimi parçalıyordum. Yanlış kata çıkmışım işte. Hayıflanmaya vaktim yoktu. Yine de kendime söylenmeye devam ederek birinci kata inmek için koşturuyordum. Biçim Değiştirme güzel dersti ama yorucuydu. Var olanı değiştirmek mantığıma sığmıyordu. Bütün ders boyunca sinir olacağım şeyler gösterecekti yeni profesör kesin. Anlamsızlığını dile getirip tartışmaya girmemek için dilimi kilitli tutmuştum yıllardır ve yine bunu yapmaya devam edecektim. Nihayet sınıfa varabildiğimde derin bir soluk aldım ve profesörün durdurmasına izin vermeden koşarak içeri girdim ve dudaklarımdan onca nefessizliğe rağmen anlaşılır cümleler dökülmüştü. “Charlotte Vera Rillian, altıncı sınıf. Geç kaldığım için çok özür dilerim. Bir daha olmayacak Profesör….. Olineaux.” Soyadını son anda hatırlamıştım. Göz teması kurmaktan da kaçınmıştım sebepsiz yere. Lakin… Bir sorun vardı. Şaşkınlıkla bana bakan birkaç tipi umursamadan etrafı süzdüm. Sahi ya! Kendi yerimizi kendimiz mi bulacaktık ne yapacaktık öyle bir şeyler vardı. Eee ben bir şey getirmemiştim. Gerçi gerek de yoktu. Merdivenlere destek olan ağaçlar oradaydılar. Herkes için. Şu an en çok benim için oradaydılar. Tırmanacaktım. Sıkıldıkça bir daldan bir diğerine geçerdim. Baya kalın eski ağaçlardı bu iki ağaç. Aralarında fısıldayarak beni misafir etmek istediklerini işitebiliyordum. Kızın birinin öksürmesiyle dikkatim dağılınca merakla çevirdim bakışlarımı. Niye ki? Kaş göz işareti yaparken gösterdiği yere baktım hemen. Ayakkabılarımı mutfakta unutmuşum. Hay aksi! Ben de diyorum neden bu kadar ferah hissediyorum kendimi. Kıza omuz silkerek önemsediğim bir detay olmadığını gösterdim. En kolay çıkış güzergahını kafamda belirleyip kollarımı sıvayıp koyuldum tırmanmaya. Kollarım biraz güçsüzdü benim. Çıkmaya çalışırken çok zorlandım ama ses çıkarmadan hızlıca halletmiştim. Kalın dala vücudumu yerleştirir yerleştirmez dalı okşamaya başladım. Çantamı da minik dal çıkıntılarından birine doğru asarken içinden örgü bir bez çıkardım. Gökkuşağının bütün renkleri üzerindeydi. Malum havalar soğuyordu ve ben ağaçlara örgüler örüyordum. Binanın içinde olması onun üşümeyeceği anlamına gelmezdi. Yüzümde büyük bir mutlulukla dala yerleştirmeye çalıştım. Belki profesör ile konuşup zamanla tamamen kaplayabilirdim onu. Profesör… Evet, onu düşünmüşken derse odaklansam iyi olurdu. Ayaklarımı sallayarak sınıf arkadaşlarımın hepsini karşımda görebildiğimden keyifle onları incelemeye başladım. Tahtı görünce bir an afallasam da üstünde durmayarak göz gezdirmeye devam ediyordum ki adının Barbatos olduğunu fısıldaşmalar doğrultusunda anladığım ve yadırgamamaya çalışarak -bu çok büyük ayıp olurdu- dinlemeye çalıştım. Gerçekten… ama gerçekten…. Biçim değiştirme beni beklenmedik şekilde çok fazla zorluyordu. Canlıyı cansıza dönüştürmek… Hmmm. Hoşuma gitmedi.Ne yapalım? İlgiliymiş gibi davranmaya çalışıp bir şeyler kapmaya çalışacaktım. En azından deneyecektim. Dikkatimin saniyesinde yine yeniden dağılmasıyla ağaçla konuşmaya başladım. İçimden tabi. Ne kadar da güzelsin… Yalnız mı hissediyorsun burada? Ailen var mıydı? Nasıl geldin buraya? Yoksa hep burada mıydın? Hikayeni anlatsana bana… Kopan gürültüyle irkilip olduğum yerde sendeledim. Az daha düşecektim. Kendimi sağlama almaya başarınca karmaşaya yönelttim bütün ilgimi. Yığılan cüsseyi gördüğüm zaman göz bebeklerim büyüdü. Yığılıveriyordu profesör orada. “Ayyy!” diyebildim bir panikle. Aşağı inmeye hazırlanıyordum şimdi. Profesöre ne olduğuna bakacaktım. [/justify]
-
Profesör Olineaux'un koltuğunu ödünç almış olmamızdan hoşnut olduğunu dile getirmesiyle bu adamın gerçekten de kurallarla sıkıntısı olduğunu ve bu dersin bir fiyasko gibi geçeceğini anlamıştım. Her an her şey olabilirdi bu derste, tetikte kalmak gerekiyordu. Ayrıca onun gibi uyuyakaldığımızı belirttiğinde de pek bir anlam verememiştim neden böyle dediğine. Dersten önce çok uyuduğunu söylüyordu herhalde diyerek çok da üstelemedim bu konuyu kafamda. Sıkıştığımızı fark edip bize aynısından iki koltuk daha yaratınca gözlerim parlayarak gülümsemeye başladım. Oh be! Normalde ceza yerdik, bu adam bizi daha da ödüllendiriyor. Kral! Clayton ve Edward da olayın etkisiyle gözlerini aralamışlardı ve neler olduğunu anlayınca gülümseyerek kalkıp yanlardaki koltuklara geçtiler. Onlar da kendini tanıttıktan sonra Clay bana dönüp bunun nasıl gerçekleştiğini sorunca -az önce uyukladıları için takip etmemişlerdi pek- ben de anlatmaya başladım heyecanla. Derken konuşmaya başlayan kuzenimi görmemle yüzümün geri solması bir oldu. Kendini beğenmişliğini göstermese olmayacak çünkü , değil mi? Bir de yengemden bahsetmiyor mu her yerde... Kafayı yersin.
Profesörün yanındaki değişik bir evcil hayvan olduğuna inandığım kafadan oluşan agresif yaratık kuzenime saldırınca kahkahayı patlatmıştık hep beraber. Eadwig'i severim ama, hak ettiğini bulduğunu görmek de güzel bir his. "Annenizin bu 'soytarılığı' duyması benim için sorun olmayacaktır, kendisiyle yakın zamanda görüşmüş olduğum gerçeğini göz önünde bulundurunca... " Vayy, Boleynleri mi tanıyormuş bu adam? Yengemle nasıl bir görüşme gerçekleştirmişlerdi acaba, o kadar da pis bir imada bulunacağını sanmıyorum adamın. İş hakkındadır. "Şşt sizinkileri tanıyormuş ya." Edward bana seslendiğinde sadece "Hıhı." şeklinde bir tepki verdim. Ne yapayım ya, beni hiç ilgilendirmiyordu bu olaylar. Sadece ciddi bir şekilde Profesör'ün diyeceklerini dinliyordum, sonunda laf sokacağım ayağına kuzenime bir taht yarattığında neredeyse bu duruma karşı çıkmak için ayağa kalkıyordum ki kendimi tuttum. Kuzenim somut olarak sınıfın bir köşesinde kendi krallığını kurduğunda biz burada basit bir koltukta oturuyorduk, bazıları ise yerde gazetelerde veya iki üç kitabı birleştirerek rahat etmeye çalışıyorlardı. Bu muydu şimdi eğitimde eşitlik? Bizi özgür bırakmakla bu bir miydi? Her ağlayana istediğini vermek, ses çıkarmayanların sürünmesine göz yummak... Bu dersin işleniş biçimi şimdiden hoşuma gitmemeye başlamıştı bile. İyi niyetli ama kötü sonuçlu bir düzen kuruluyordu.
Ders hakkında konuşmaya başlayınca bütün hevesim kırılmış bir şekilde sınıfın arka taraflarına doğru yerleştirilmiş koltuğunda, solumda oturan Edward'a dönerek "Tam bir fiyasko." dedim. "Niye? Koltukta oturuyoruz daha ne olsun?" dediğinde göz devirdim. Adam karşımızda tahtta oturuyordu. Ha, komik duruyordu orası ayrı ancak istediğini elde etmişti. Edward'ın beni anlamayacağını fark ederek sağ tarafımdaki Clayton'a yaklaştım. "Şunlara bak. Ne sanıyorlar kendilerini? Kafasına da taç koyalım çok istiyorsa." Clay güldü kısaca. "Bırak ya, evciliklerine devam etsinler." Hah, işte bu. İşte bu yüzden Clayton'ı seviyorum.
Biz kendi aramızda konuşurken dikkatimiz dağılmıştı, Profesör'ün asasının uçan hayvanı tarafından çalındığını görünce ilgimizi tekrar çekmişti sınıfın ön tarafları. Neler oluyordu gerçekten? Bir anda ortada büyük bir şarap şişesi beliriyor, ardından bu şişeyi kafatası içiyor sonrasında da bir solucana çeviriyor? Profesör de olanları endişeyle izliyordu bunlar yaşanırken. Lan asasız büyü yapamıyor musun, durdursana hayvanını! OF! Bu da yetmiyormuş gibi Profesör bayıldı! Bekledik ama kalkıp kendini göstermiyordu geri, sınıfta da büyük bir sessizlik oluşmuştu. Ayağa kalktım hızla ve gökkuşağı renginde dumanlar çıkan masaya ilerlemeye başladım. "Bir şey olduysa sınıf başkanlarıyla beraber hastane kanadına taşımamız gerekiyor Profesör'ü."
-
Lucien, kendisini tanıttıktan sonra sessizce oturup diğerlerini dinlemeye ve profesörün sesinin renginin tadını çıkarmaya başlamıştı. Sınıftaki diğer öğrencileri pek tanıdığı söylenemezdi, genelde Slytherin ortak salonundan, hatta yatakhanesinden mümkün olduğunca çıkmayan ve Ameterasu dışındaki insanlarla olan etkileşimini olabildiğince az tutan genç büyücünün çok fazla insan tanımaması anormal değildi tabi. Sınıftaki öğrencilerin çoğuna göz aşinalığı vardı, ama ne isimlerini öğrenmek ne de arkadaş olmak gibi bir gayesi olmadığı için hiçbirini tanımıyordu. Ama diğerlerini dinlerken, ister istemez bir üstünlük duygusuna kapılmıştı, kendisinin en iyi olduğu konusunda yanılmadığının kanıtı gibiydi konuşan "sınıf arkadaşları".
Biçim değiştirme kitabını eline alıp can sıkıntısıyla karıştırdı. Kitapla boş boş bakışmak bile sınıftakilerin profesöre hangi bakım ürünlerini kullandığını sormalarını ve öğrenmek istemediği şeyleri anlatmalarını dinlemekten iyiydi sonuçta. Sonunda ismini öğrendikleri şu tuhaf varlık da üstüne tuz biber olmuştu tabi. Eh, dürüst olması gerekirse insanlardan daha çekilebilir duruyordu.
Yanındaki kız tarafından dürtüldüğünde boşluğa dalıp gitmişti. Ameterasu, büyük bir heyecanla fısıldadı. "Luci luci, şu Barbatos çok şirin değil mi? Şuna bak, arkadaş olmak istiyorum!" Ameterasu'nun bu hallerine alışmasına rağmen hala bir insanın böyle olabilmesini reddeden genç büyücü 'ciddi misin..' ifadesiyle bakmaktan başka bir şey yapmadan önündeki kitaba geri döndü.
Sınıftan birisi, sanki ders yokmuşçasına pat diye kalkıp gitmeye çalışınca kafasını kaldırıp bu salağa bakma ihtiyacı hissetti. Diğer insanların yaptığı aptallıklar onu ilgilendirmezdi, adını birkaç saniye önce duymasına rağmen ilgisini çekmediği için unuttuğu bu çocuğun saçma tavrı dikkatini çekmişti sadece. Profesör'ün imalı hareketine hafifçe gülümesemekle yetinip tekrar kendi düşüncelerine döndü, ta ki kül rengi sesi duyana dek.
Barbatos'un eline bir asa vermenin hayatını en az %80 riske soktuğunu düşünen Lucien, hem bu tuhaf şeyin herkesi öldürme ihtimaline karşı tetikte olmak için, hem de anlattığı şeyleri bir parça merak ettiğinden derse odaklandı. Barbatos'un bir tırtılı içki şişesine ve birisinin sırasını bir ayıya dönüştürüşünü izledi dikkatle. Sonunda manyak şey şişeyi profesörün kafasına attı!
Masanın arkasından çıkan dumanın hayra alamet olmadığını sezen genç büyücü, kafasındaki 'bi haltlar olacağını biliyordum' düşüncesi ile profesörün masasının yakınına koştu.
-
Selamını verip sorusunu sorduktan sonra karşındaki profesörünün de kendisini selamlaması, yobaz ayak takımından ziyade şimdi kendisiyle eşit denebilecek düzeyde bir soyluyla karşı karşıya olduğunun göstergesiydi. Bu selamlama genç kızın keyfini yerine getirmiş olacak ki hafifçe gülümsedi. Çok olmamıştı ki cırtlak bir sesle, kendisine doğru uçan kafatasıyla neredeyse burun burunaydı. Ne kadar burnu olmasa da, bulundukları durumda birbirlerine oldukça yakınlardı. Gözleri olması gereken yerlerde siyah büyük çukurları ve ağzından çıkan dumanın görüntüsü ve kokusu genç cadının karşısındaki görüntüye tiksintiyle bakmasına yetmişti. Kendisine yapılan bu saygısızlığın kabul edilemez olduğunu dile getirecek iken araya giren profesör ile Sophia sessiz kaldı. Adının Barbatos olduğunu öğrendiği, kafatası kendi ve Profesör Olineaux hakkındaki yorumlarına devam ederken sarışın cadı düşündü.
"Gerçekten bir dolandırıcı mı, yoksa bir zamanlar çağının en güçlü büyücüsü mü?"
Onu düşüncelerinden çıkaran şey profesörlerinin sesiydi. Kendisine dönüp tekrar konuşmaya başladığında safir mavisi gözleri dikkatle biçim değiştirme profesörlerinin üzerindeydi. Özürünü hafifçe kafasıyla kabul ederken, söyledi.
"Verdiğiniz broş için teşekkürler profesör. Onu en güzel davetlerde kullanacağımdan hiçbir kuşkunuz olmasın. Dersimizin teorik olmaması beni mutlu etti."
Sözünü bitirdiğinde yavaşça kadifemsi koltuğuna oturarak, yerine yerleşti. Profesör son olarak kafatası hakkında konuştuktan sonra kendisine baktı. O an karşısında mahcup bir gülümseme ile duran adama acıdığını hissetti. Böyle baş belası olan bir kafatası ile kim uğraşmak isterdi ki? Fakat kafatasının dedikleri doğruysa dünyanın en güçlü büyücüsü bir zamanlar kendisiyse bu oldukça işe yarar olabilirdi. Uçan ve konuşan bir kafatasının dediklerinin doğruluk payı olduğuna dair elinde kanıt yoktu. Belli ki bu onun bir uydurmasıydı. Ama araştırmaya değer bir mesele olabilirdi. En yakın vakitte uçan kafatası hakkındaki araştırmalarına başlamalı, ilk kaynağı olarakta profesör ile konuşmalıydı.
O bunları düşünürken, profesör yavaş yavaş tüm öğrencilerle tanıştı. Dersin sonuna doğru vakitleri kaldığını fark ettiğinde hafiften derse giriş yapmak istediğini belirtti. Sophia düşüncelerini kafatasından uzaklaştırıp, dikkatini karşısındaki adama verip dinlemeye başladı. Profesör Olineaux, Biçim Değiştirme'nin hayal gücünden ibaret olduğundan bahsederken dersin komutasını Barbatos aldı. Bir raftan aldığı kitabı öğrencilerden birinin sırasına fırlatmasıyla, sıranın aldığı şekil bir kutup ayısından başka bir şey değildi. En son ülkesinin doğu kesimlerinde görmüş olduğu bu hayvanın kendi doğasına göre oldukça sakin ve uyusal olması genç kızı şaşırttı. Profesörü de şaşırtmış olacak ki sırayı eski haline çevirmekten vazgeçmiş gibi gözüküyordu. Kafatasının daha ne yapabileceğini merakla beklerken, profesörlerinin asasını havada kavrayıp, asanın yardımıyla küçük tırtılı şarap şişesine çevirmesi genç kızı kafatasının asa kullanabilmesinden daha çok şaşırtmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış daha ne olabileceğini beklerken, bir iksir şişesinin profesörlerinin üzerine dökülmesi bir olmuştu. Masanın arkasından duman yükselirken, profesörleri hareketsizdi. Sophia korkuyla oturduğu yerden kalktı ve ellerini ağızına kapatarak korkuyla bağırdı.
"Profesör... O-o hareket etmiyor... Yoksa...yoksa o...ÖLDÜ MÜ?!"
-
Genç cadı panikle bir yandan cübbesini giyerken diğer yandan ablasından hatıra kalan kolyeyi bulmaya çalışıyordu. Ne akla hizmet çıkarmıştı ki onu? Şimdi onun yüzünden kahvaltıya geç kalacaktı. Geç uyanmanın verdiği endişe ile hazırlanırken aklına Profesörlerinin gönderdiği mektup gelmişti, işin ucunda herhangi bir şaka yoksa dersliğe vardığında bomboş bir sınıfla karşılaşmalıydı. Bu yüzden evinden getirdiği pratik japon tarzı masalardan götürmeyi planlıyordu dersliğe, zaten çok güçlü olduğu söylenemezdi.
Reina hazırlıklarını tamamlamış, yerde rahat bir şekilde oturmak için yanına minderini ve gerekli ders araç-gereçlerini almıştı, ortak salondan çıkarken garip bir görüntü vereceğini düşünse de kimsenin durumu ondan farklı değildi ve bu durum mavi cübbeli cadıyı bir nebze rahatlatmıştı. Reina kahvaltıya bu yükle inmek istemediği için doğruca dersliğin yolunu tuttu. İçeri girmeden önce derslikte öğrencilerin olacağını tahmin etmemişti lakin sınıfta güzelce konumlandırılmış mor bir koltuk ve üzerinde üç öğrenci bulunuyordu. Diğer öğrencilerin yaratıcılığına karşın getirdiği masaya göz ucuyla baktı, genç cadı abartıdan hoşlanmazdı bu yüzden önemsemeyerek minderini ve masasını önlerde olacak şekilde yerleştirdi. Yerleşmesinin ardından bulunduğu odayı incelemeye başladı, tam karşısında öğretmenler masası ve üzerinde bir… kafatası? Bulunuyordu. Ürktüğünü belli etmemeye çalışırken tüm duvarları kaplayan kitaplık ilgisini çekmişti, eğer çekingenliğini üzerinden atabilirse ders çıkışı kitapları incelemek çok isterdi.
Reina ders başlayana kadar gelen giden öğrencileri izlemiş, dikkatini ise önünden aniden fırlayan kafatası dağıtmıştı. Uçarak öğrencilere bağırıyor, bunun karşısında ise tüm öğrenciler susmuş bir şekilde olayı izliyordu. Sessizliği bozan öğrencinin sorusuna karşılık beklediği cevabı almıştı. Bu çirkin şey kesinlikle mektuptaki Profesör olamazdı- derken Reina oldukça maliyetli görünen pijamalarıyla beraber masanın arkasından çıkan adama karşın şaşkınlığını gizleyememişti. Dersin asıl Profesörü olduğunu düşündüğü bu adam masasının dibindeki kapıya doğru koşarak tekrardan ortalıktan yok olmuştu. Reina daha fazla bu yaratık ile baş başa kalmaya dayanamazdı, bu yüzden olabildiğince hızlı Profesörün gelmesini diledi içinden… Bir süre sonra tekrardan ortaya çıkan Biçim Değiştirme Profesörünün az önceki halinden eser yoktu... Kızıl saçlı adam bir asa hareketiyle masasının altındaki hediyeleri öğrencilerine dağıttı. Reina o masanın altına neler sığabildiğini açıkçası merak ediyordu, dersin başından beri masının neredeyse dibinde oturuyordu ve ne hediyeleri ne de uyuyan Profesörlerini fark edebilmişti. Pakete olabildiğince zarar vermeden açan cadı içinden çıkan hediyeyle beraber yüzündeki tebessüme engel olamamıştı. Elini deri kaplama defterin üzerinde gezdirirken verdiği hissiyatla gözleri istemsizce kapanmıştı. Bu derste öğrenecekleri ile defteri doldurmak için sabırsızlanıyordu.
Yerde oturmanın verdiği rahatlık ile bir yandan Profesörünü dinlerken söze giren yaratığa göz devirmeden duramamıştı, etrafta kahkalarla beraber uçan yaratık kızıl saçlı adamın büyüsüyle beraber bir süreliğine susturulmuştu. Enerjisinden ödün vermeyen adam kendisini tanıtmış ve aynı şekilde öğrencilerden de kendilerini tanıtmalarını beklemişti. Kendisi hakkında konuşmaktan pek haz etmese de ‘gelenek gelenektir’ diye düşünmeden edemedi. Gönüllü öğrencilerden sonra kendisini tanıtmak için az önceki pozisyonunu bozmuş dizlerinin üzerine otururken söze girmişti:
-Adım Reina Carter efendim, İngilterede babamla beraber yaşıyorum. Genel olarak sanatın her türlüsünden hoşlanırım. Uygulamalı olarak dersinizde pek bir başarı gösterebileceğimi sanmıyorum ama yardımlarınızı açığım… diyerek sözlerini sonlandırdı.
Sessizce diğer öğrencileri dinleyen Reina, sınıf arkadaşlarının ne kadar çok yönlü olduğunun farkına varmıştı. Farkına vardığı bir diğer olay ise Profesörlerinin öğrencileri olağanüstü bir ilgiyle dinlemesi ve yanıt verirken kullandığı kelimelere dikkat edişiydi. Bir eğitimciye yaraşır şekilde davranıyordu (dersin ilk kısımları görmezden gelindiğinde). Genç cadı bazı sebeplerden dolayı olabildiğince asa kullanmaktan kaçınırdı, bu yüzden uygulamalı derslerle oldukça başı beladaydı lakin bunu aşması için içten içe kızıl saçlı adamın yardım etmesini umuyordu… Genç cadı kendi kendine düşüncelere dalmışken Biçim Değiştirme Profesörünün halihazırda hoşlanmadığı yaratığa ansiklopedi fırlatmasıyla gerçekliğe dönmüştü. Adamın hiçbir şey olmamış gibi sözlerine devam etmesi hayret ediciydi. O sırada gözü pijamalarıyla dersliğe giriş yapan cadıya takılmıştı, üslubunun oldukça ilginç olduğunu düşünmüş lakin Profesörlerinin dert etmediğini görünce o da umursamamıştı. Dersin huzurunu bozmaya yemin etmiş yaratık tekrardan çığırmaya yeltense de ağızındaki kağıt topu yüzünden öfkeyle masaya oturmuştu, bu yakınlık Reinayı rahatsız etse de gözlerini Kızıl saçlı adamdan ayırmamaya çalıştı.
Genç cadı Profesörlerini dikkatle izlerken mimiklerinin değiştiğini fark etmiş ve kızıl saçlı adamın baktığı yere gözlerini dikmişti. O sırada yaratık hızla Slytherin öğrencisini cübbesinden çekiştirip Profesörün yanına kadar sürüklemişti. Sarışın öğrencinin davranışları gerçekten saygısızdı ve Reina bu duruma kayıtsız kalmak istemese de Profesörünün sözlerini dinlemek için kendisini tuttu. Beklediği gibi kızıl saçlı adam gerektiği cevabı vermişti, birkaç öğrenci düşüncesine göre ortalığı karıştırmak istiyordu ki hep bir ağızdan ‘ooOOOOooOO’ demeye başladılar, neyse ki hepsi susturuldu.
Cadı mavi cübbesini düzeltip dersi dinleme pozisyonuna tekrardan geçmişti, biraz daha ders içeriği konuşmaya başladıkları için heyecanlanan cadı dersin tamamen uygulamaya olduğunu öğrenmesiyle karmaşık duygular içerisine girmişti, dersin başında kendisine hediye edilen defter şimdilik boş kalacak gibi duruyordu. Adamın ders ilerleyiş biçimi her cadı ve büyücü için inanılmaz gelirdi, Reina ‘cadı’ ismini ne kadar hak ediyor tartışılırdı tabii.
Heyecanla araya giren yaratık dersin kontrolünü ele almış gibi gözüküyordu, Reina açıkçası ondan bu tarz numaralar beklemiyordu. Kitaplığın en üst raflarından aldığı kitabı rasgele bir öğrencinin sırasına fırlatmıştı, bir anda etten kemikten bir kutup ayısına dönüşen sıra çoğu öğrenci gibi genç cadıyı da dehşete düşürmüştü… Kızıl saçlı adamın elinden asasını alan yaratık bir tırtılı şarap şişesine dönüştürüp kafasına dikmişti- tabii bunların hepsi derste oluyordu. Barbatos öğrencilere rasgele bir dönüşüm göreceklerinin haberini verdikten sonra beklenmedik bir şekilde iksir şişesini Biçim Değiştirme Profesörlerinin üzerine fırlattı, başına çarpan cisimle beraber masanın ardına doğru düşen adamın bulunduğu yerden dumanlar yükselmeye başladı. Reina panikle ayağı kalkmış ve Profesörlerini kontrol etmek için yere çömelmişti.
-
[justify]Kumral saçlı oğlan, nefes alış verişi koşturmasından ötürü düzensizleşmiş bir şekilde dersliğe doğru ilerliyordu. Geç kalmıştı. Çok geç kalmıştı. Cadı avcılarının elinden kurtarıldığından beridir kabuslardan muzdarip idi oldum olası kendisi adına tatlı olan rüyaları. Bölük pörçük uykuları, saatlerce yatağında uykuya dalamadan kıvrandığı geceleri genellikle sabahın ilk ışıklarının kendilerini göstermesine doğru vücut direncinin anca bitmesine, bu sebeple de sabah derslerine uyanmakta güçlük çekmesi anlamına geliyordu. Bu sabah da işte böyle bir ders günü sabahı idi André için.
Profesörün kendi sıralarını getirmelerini istemesini garip bulmuş olsa da ortamlarda ilginç sohbetlere gebe olduğu kesindi öncesinde. Büyük Salon'daki yemek saatlerinde, arkadaş ortamlarında, Hufflepuff Ortak Salonu'ndaki şömine başı muhabbetlerinde; özetle her yerde herkes bu konuyu zaman zaman gündeme getirmiş, birçok espriye ve birçok uygulanacak esprili fikrin zikredilmesine gebe olmuştu. Fakat kendisinin farklı olmasını umduğu, havalı olduğunu düşündüğü bir fikri vardı. Sınıfa geldiğinde cebinden yere bir taş bırakacak, ufak bir Resifors ile onu bir sıraya çevirecekti. Minik bir koltuklama tılsımı da yaparsa... Voilà!
Sınıfın kapısını aralayıp abidik gubidik oturma düzeniyle birbirinden alakasız mobilyalara oturan herkesi gördüğünde yüzündeki özür dilemeye hazır mahcubiyet istemsiz ince bir tebessüme yer bırakmış olsa da tanıdığı bir ses sahibinin, Sophia'nın kopardığı feryat, bir anlığına kalakalmasına sebep olmuştu. Profesörün başına her ne geldiyse o kadar dikkat çekici olmalıydı ki kim bilir kaç dakika geç kaldığı dersin dersliğinin kapısını açtığında kendisine neredeyse kimse dönüp bakmamıştı bile.
Hızlıca profesörün olduğu tarafa doğru ilerledi, en azından insan hareketliliğinin olduğu ve bu sebeple profesörün de bulunduğunu düşündüğü yöne. Charlotte, Samuel, Lucien, Reina... Kalabalıklaşıyordu çevre anbean. Gelir gelmez girmeye çalıştı söze ve "Ş-Şey, selamlar... P-Profesöre b-belki şey mi d-denesek..." diye kekeledi Samuel'ın hastane kanadını dile getirmiş olması üzerine. Eğer ölmediyse belki de ayağa kaldırmanın bir yolunu biliyor olabilirdi okuduğu bazı tılsım kitaplarından. Asasını çekti sarı işlemeli cübbesinin sol cebinden ve ağzını araladı: "R-Re-Ren-ner..." ancak sözleri tamamlayamadı.
Hala unutamıyordu o rahibenin, cadı avcısının sözlerini; büyücülerin muggle'lara yüzlerce yıldır etmiş olabileceği zulümü. Artık mümkün olmasa dahi büyü yaparsa sırtına yirmi kamış yeme ve yemek hakkını kaybetme ihtimali canlandı zihninde. Tüm bunlar, kendisini ifade edebilmeyi büyüler ile, tılsımlar ile hayatında ilk defa başarabilmiş oğlan için acı vericiydi. En büyük ilhamı, en büyük özgüveni artık en büyük korkularını, çekincelerini ve travmalarını barındırıyordu çünkü. İşte şu anda da kalakalmıştı belki de yerde yatan kızıl saçlı adama yardımcı olabileceği bir anda. Elinde asası ancak zihnindeki fikirlerden ettiği şüphe sonucu işe yaramaz halde...[/justify]
-
[justify]Ares iyi bir gözlemci ve dinleyiciydi, çevresini analiz etme ve çıkarımlarda bulunma konusunda rakip tanımaz bir yeteneğe sahipti ancak bu durum canı istemediğinde tersine dönebiliyordu. Profesör Xavier Olineaux teker teker öğrencileri yanıtlamaya başlamıştı ve genç büyücü kendi sorusu geçtikten sonra derse olan dikkatin büyük çoğunluğunu daha çekici birine vermeye karar vermişti: Eurus’a.
Yeşilli cüppenin içindeki kız arkadaşı sınıfa girdiklerinden beri pasif agresif bir ifade ile sessizce otuyordu yanında, kollarını göğsünde birleştirmiş ve bolca göz devirmişti. Yüzündeki ifadeye rağmen büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu, hatta genç büyücünün gözünde ayrı bir çekiciliğe sahip oluyordu. Profesörün konuşması arkada sürerken kızın kahverengi bukleleriyle oynamaya başladı eliyle.
İnsanların ömrünün çok uzun olmadığı bu devirde on altı yaşındaki bir ergen bazı eylemleri gerçekleştirmek üzerinde uzun uzun düşünmeye ihtiyaç duymazdı. Ares’in halen derste olduklarını göz ardı edip kız arkadaşının dudaklarına bir buse kondurduğunda da aklından tek bir şey geçiyordu. Dünyanın en güzel kızıyla sevgiliydi.
Eurus’un aklından geçenleri okuyamıyordu fakat kız onu itmemişti, anın tadını çıkarabilirdi, fazla ileri gitmeden tabii. Büyülü anları bir trajediyle noktalanmak durumunda kalmıştı, olayların nasıl bu raddeye geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Sınıfta bir kaos vardı ve öğrenciler “profesör öldü!” diye bağırıyorlardı. Sınıfı terk edip kalan zamanı buluşma noktalarında geçirmeyi mi teklif etmeliydi? Kararsızdı.[/justify]
-
[justify]Regina profesörün sınıftakilerle konuşmalarını tüm dikkatini vererek dinledi. Adamın gözlerinin içine aşkla bakıyordu ama kendisini tanımıyorsanız bu bakışın sıkıldığındaki bakışlarından tuhaftır ki pek bir farkı yoktu. Yanında oturan Mari kızın aklından geçenleri görebiliyordu tabii. Hogwarts’a ilk geldiklerinden beri tuhaftır iyi anlaşıyorlardı. Çoğu Regina’nın Mari’yi kullanmak için kıza yakınlaştığını ve bu ilişkinin tamamen Regina’nın çıkarları üzerine kurulu olduğunu düşünse de ikili birbirlerine her zaman karşılıksız yardım ediyordu. Mari arkadaşının bakışlarının asıl manasını anlamıştı anlamasına ama ağzından çıkacak herhangi bir lafla ders çıkışında kızın soğuk tavırlarına katlanmak zorunda kalmaktan korkuyordu. Regina sevmezdi insan içinde böyle şeyleri konuşmayı çoğu onun Mari ile yalnız kaldıklarında konuşmalarını duysa içine bir şeylerin kaçtığını bile düşünebilirdi.
Mari arkadaşını dürtüp ona ‘Profesörü gözlerinle yemesen mi artık.’ dememek için kendisini zor tutarken Regina da kendisini profesörü gözleriyle yememek için zor tutuyordu. Profesör Xavier Olineaux kuzeni Samuel’e kapıdan girdiklerinde gördükleri her şeyin onların olduğuyla alakalı bir cümle kurarken gülmeden edemedi genç kız. ‘Bu istersek onun da bizim olduğu anlamına gelmez mi?’ Mari’nin kulağına eğilip bunları söylemekten kendini son anda alıkoyabildi.
Sıra kendisine geldiğinde ondan önce konuşan çocukla alakalı bir şey demişti profesör ama aldırış etmedi bunlara. Aldırış etse de adamın son sözlerini duyduğunda her şeyi unuturdu zaten. Odasına girmek için açık davet olarak görebilir miydi bunu? Evet. Evet görebilirdi.
O bu düşüncelerle güle dursun tanışma faslı devam etmekteydi. Binadaşı Fransizka koşturarak sınıfa girmiş, Kuzeni Eadwig soytarılığından laf yemiş sonrasında profesörün odasına düpedüz davet almıştı. Tabii bunlardan kızın dikkatini tek çeken o davet olmuştu. Suratı asılmıştı. Ama kendini hızlıca toparladı Regina. En azından çalıştı.
Tanışma faslı kapandıktan sonra çoğunluğun asıl eğlenceli bulacağı kısımlar gelmişti. Kafatası bir şeyler söylüyordu ama ders dinlemeye istekli gelmeyen Regina pek de dikkatle dinlemiyordu bunları. Kendisi daha çok profesörlerini kesmekle meşguldü. Konu ne olursa olsun daha sonra kendisi çalıştığında her zaman daha iyi öğreniyordu zaten. O böyle düşüne dursun profesör kafasına iksir şişesi yemişti. Şaşkınca dönüp bir Mari’ye baktı Regina. Profesöre ne olduğunu anlamak için oturduğu yerden ayağa kalktı ve bir iki adım çekingen bir şekilde ilerledi. Bir duman yükseliyordu adamın düştüğü yerden bu dumanın çekilmesini beklerken birkaç adım daha ileri gitmişti genç cadı. Duman dağılmaya başladığında ne olduğuna bakmaya ve anlamaya çalıştı Regina.[/justify]
-
Profesörün arkaya çakılmasıyla bazı öğrenciler istiflerini bozmadan hayatlarına devam etmiş, bazıları ise insanlık edip adamın başına üşüşmüştü. Baktıkları yerde profesörden geriye sadece cübbesinin kaldığını gören çocuklardan biri, daha da detay vermek gerekirse André, korkuyla çığlık attı, "AAAH! P-PR-PROFES... PROFESÖR YO-YOK OLMUŞ! N-NE-..?!" Bunu demesiyle tam bir keşmekeş başlayacaktı ki aklı başında bir öğrenci olan Samuel cübbeyi kaldırıp bakmayı akıl edebilmişti. Bu hareketiyle birlikte sonunda ne olduğunu görebildiler, sekiz dokuz yaşlarında küçük bir çocuk kocaman gözlerle, korku içinde onlara bakıyordu.
[spoiler]
(https://i.hizliresim.com/mzoosi3.png)
[/spoiler]
Bir kız "Yiaa, tipe bak oy kuzuuum!" diyerek çocuğun yanağını mıncırmaya çalışınca küçük çocuk irkilip ağlamaya başladı. Siyah saçlara sahip olan başka bir Slytherin öğrencisi, kızı tersleyerek kızıl çocuğu kucağına aldığında çocuk şaşkınlıkla kendini kucağına alan kişiye baktı, şaşkınlığı sayesinde ağlaması kesilmişti. Birkaç kişi çocuğun tatlılığına karşı ilginç sesler çıkarıp, 'Tipe bak!', 'Yerim seni!', 'Yaa şeker şey!' gibi şeyler söylerken Samuel ortamı sakinleştirip durumu kontrol altına alabildi ve Barbatos'a dönüp neler olduğunu, düzeltip düzeltemeyeceğini sordu. Barbatos'un ise bu sonucu beklemediği belliydi.
"Uhh, havyar?" diyerek çocuğa yanaşmasıyla zavallıcığın korkuyla çığlık atıp Lucien'e, kucağında durduğu öğrenciye sımsıkı sarılıp 'korkunç yaratıktan' saklanmaya çalışması bir oldu. Lucien, minik Xavier'ı sakinleştirirken Barbatos iç çekerek, "Bizim havyar bu, tıpatıp aynı kokuyor." dedi. "Düzeltilir düzeltmesine sarı olmayan Boleyn bebesi ama madem öğrencisiniz, alın size yeteneklerinizi gösterip binanıza puan kazandırma fırsatı!" Aniden havaya fırladı ve sınıfa seslendi.
"BEBELER! İsteyenler çıkabilir, gidin hadi. İsteyenler ise hav-... Profesör Olineaux'u geri çevirmeye çalışabilir. Birkaç saat veya bir iki güne kendiliğinden geri dönüşecek zaten ama yeteneklerinizi göstermenizde sakınca yok! İçeride bulunan her şeyi kullanabilirsiniz, takılın kafanıza göre..." Lafı bittikten sonra çıkan öğrencileri tekrar durdurdu, aklına bir şey gelmişti. "Ödeviniz, kendi biçim değiştirme büyünüzü tasarlamak. Sadece tasarlayacaksınız ama, denemeye kalkmayın! İnciğine cıncığına kadar tasarlayıp sonraki ders getirin, duruma göre dönem veya yıl boyunca derslerin yanında bir de onla uğraşacak olabilme ihtimalimiz var! Hadi çıkın gidin şimdi."
Tabii, bu bağırmaları bebiş Xavier'ı biraz daha ağlatmıştı sanki...
----
Barbie'yi duydunuz, denemek isteyenler deneyebilir. Çok lazım olursa en son bitirmek için dördüncü bir rp daha atarım. Çıkanlar isterlerse rp yazmasa bile olur ancak yazmayacaklarsa bana site içi mesajla veya discorddan belirtsinler.
-
Lucien, profesörün olduğu, daha doğrusu artık olmadığı yere yaklaştığında boş bir cüppeden başka bir şey göremedi. Birisi korkuyla profesörün yok olduğunu söylediğinde gözlerini devirmemek için kendini zor tuttu, böyle bir durumda gözlerini devirmemeliydi. Şükürler olsun ki birisi cüppeyi kaldırmayı akıl etmişti.
Cüppenin altındaki şey Lucien'in görmeyi beklediği en son şeyden bile fersah fersah uzaktı. Profesörleri küçük bir çocuk olmuştu! Kızın birisi minik bir çocuk olmuş profesörlerini ağlayınca sinirlenen Lucien kızı tersleyip çocuğu kucağına aldı, ağlaması durunca gülümsedi hafifçe. Cüppeyi kaldıran çocuk Lucien'in tüm bunların sorumlusu olduğunu düşündüğü Barbatos'a beler olduğunu sorduğunda tuhaf varlığın şaşkınlığını sezse de hala şüphelenmeden edemiyordu.
Barbatos'un korkan profesör çığlık atıp korkuyla Lucien'e sarıldığında genç büyücü onu sakinleştirmesi gerektiğini düşündü. Çocuğun saçlarını hafifçe okşarken Sakin ol, sana zarar veremez. Korkmana gerek yok, tamam mı? dedi şefkatli bir sesle. Bir yandan da altın rengi diye düşündü, profesörün çocuk halinin sesinin rengi çok hoş bir altın sarısıydı.
Barbatos'un söylediklerini dinlerken her ne kadar onunla ağır bir laf dalaşına girmek istese de kendisini tuttu, şu an profesörle ilgilenmesi gerekiyordu.
-
Ortak salonda, şöminenin karşısına kurulmuşum, kucağımda Reverie.. Ah huzur...
Ortalıkta kimse yoktu, bu da biraz işkillenmeme sebep oldu. Kesin bir şey unuttum
"Reverie, ben yine bir şeyi unuttum galiba"
"meow"
"Bence de"
"meoow"
"Şşt, anneye öyle denmez"
Reverie'yi okşarken gözlerimi kısıp neyi unuttuğumu düşünmeye başladım. Sabah dişlerimi fırçaladım, Reveire'yi besledim, ödev mi unuttum acaba - DERS! HAY LANET DERSİ UNUTTUM! HEM DE EN ÖNEMLİ DERSİ!
Reveire'yi kucakladığım gibi oturduğum koltuktan fırlayıp yatakhane merdivenlerine uçtum. Of Beck of, bunu da unutmazsın ya! Derse giderken iyi görünmem gerek, pijamayla çıkmam mümkün değil. O yüzden bir yandan kıyafetlerimi giyip bir yandan saçımı şekillendirip bir yandan da kitabımı bulmaya çalıştım. Çok sürmeden hepsini halledip dışarı fırladım. Koridorlarda depar atıp sınıfa olabildiğince hızlı varmaya çalışırken bir yandan da kafamdaki listeyi kontrol ediyordum.
"Kıyafetlerim tamam, cüppe tamam, saçlarım düzgün, çant - çanta yok - LAN ÇANTA YERİNE REVERİE'Yİ ALMIŞIM!"
"meow"
"SEN NİYE MİYAVLAMIYOSUN YA, ÇANTA SANMIŞIM SENİ!"
"meow"
"Tamam özür dilerim bağırdığım için.."
Yatakhaneye gidip çantamı almaya üşendim, zaten geç kalmışım, bir de gidip gelmekle uğraşamam şimdi, hem sınıfa da varmışım neredeyse. O yüzden çantası ve kedili takılacağım bugün.
Sınıfın kapısına varıp yüzüme 'bir haltlar yapmak üzereyim' ifademi yerleştirip kapıyı çaldım, ardından kapıyı açıp "BABACIĞIIIIM!" diye çığırarak içeri girdim. Girdim ama, etraftaki kaosu görünce kalakaldım. Noluyor lan burada?
Masum masum ne olduğunu soracaktım ki siyah saçlı bir çocuğun - adı Lucien'di galiba - kucağındaki minik şeyi gördüm... o??
Kucağımdaki Reverie'yi koyacak bir yer ararken gözüm Ameterasu'ya ilişti. Az çok muhabbetimiz var, benim salak da seviyor bunu, o yüzden hızlıca yanına gidip kollarımdaki kediyi kucağına bırakırken "Ame, şuna iki dakika göz kulak olur musun?" diyip cevabını bile beklemeden Lucien'in olduğu yere doğru ilerledim.
"LAN NE OLDU BURADA, KİM BABAMI ÇOCUK YAPTI?!"
-
[justify]Koridorlarda boş boş dolanıyordu çocuk. Kendisine oldukça yabancı bu atmosfere alışmakta zorlanıyordu. Ama yeni edindiği arkadaşlarına veya mektuplarında annesine bunun üzerinden yakınamazdı. Onun alışık olduğu bir şey değildi dertlerinden konuşmak. Hem konuşsa ne diyecekti ki? Abartıyor olduğunun düşünüleceğine emindi. En sonun bu sadece bir okul değişimiydi. Hem de son senelerinde olan bir değişimdi abartmaya gerek yoktu.
Ağır adımları ile ilerlerken şu an aslında derste olması gerektiğini biliyordu. Biçim değiştirme dersi vardı ama daha o derse girmeye hazır hissetmiyordu kendini. Bu yüzden hastane kanadına gitmiş karnının ağrıdığı üzerine bir şeyler gevelemişti. Kendisini meşguliyetinden mütevellit bir iksir yollayıp göndermişlerdi. İksiri başta ne yapacağını bilememişti. En sonunda karnı ağrımıyordu. Ama yolda ilerlerken gerçekten karnı ağrıyan birini görünce kurtulmak için ona vermişti iksiri.
Şimdi ise ne yapacağını bilmiyordu herkes dersliklerindeyken nereye gidebilirdi. Hem Hogwarts’ı pek de iyi bilmediğinden kaybolma ihtimali de vardı. Şu an en azından I. katta olduğunu biliyorken ortak salona geri mi dönseydi? Ama geri dönerken kaybolma ihtimali de vardı. Derse girmediğine işte tam bu noktada bir tık pişman oldu ama son pişmanlık neye yarardı.
En sonunda biçim değiştirme dersliğinin kapısı önünde aynı dersi olduğunu hatırladığı bir binadaşını beklemeye başladı. Kızın adını hatırlamıyordu ama aklına başka fikir gelmemişti. Gelse de şu an bu seçeneği tercih ederdi. Çünkü bir yandan kendisi kabul etmek istemese de biçim değiştirme profesörünü görmek istiyordu. Xavier Olineaux, 'Fransa'nın Güzelleri' kitabının yazarı, babası denen kimse.
Karşısına çıkmayı istiyordu. Ama bir yandan da çıksa ne diyecekti ki. Sen benim babamsın diye yüzüne bağırmalı mıydı? Yoksa eline kitapta annesi olduğunu tahmin ettiği kadının sayfasını açık bu benim annem deyip işin matematiğini adama mı bırakmalıydı?
Kapının önünde beklerken bir kızın o sınıfa doğru ilerlediğini gördü. Derse istemeden bu kadar geç kalmak mümkün değildi. Büyük ihtimalle geç kalmak istediği için geç kaldığını düşündü Theo. Kız kapıya dönüp böylece Theo’ya da sırtını dönmeden önce kızın yüzüne bakma fırsatı olmuştu. ‘Güzel kızmış.’
“BABACIĞIIIIM!”
Bunu duymasıyla bildiğin aldığı nefesle boğulan Theo’nun aklından tek bir şey geçiyordu. ‘Merlin belanı vermesin Xavier Olineaux!’ Normalde sınıfa girmeyi düşünmüyordu ama bedeni onu dinlemeden hareket ediyormuşçasına kızın ardından sınıfa girdi.
Sınıfa girdiğinde bir profesör gibi görünen tek bir kişi dahi görememişti. Ama üzerinde o bilindik Hogwarts cübbesi olmayan birisi vardı. Daha çok Hogwarts’a gidemeyecek kadar küçük bir çocuk diyebilirdik bu miniğe. Dersin biçim değiştirme dersi olduğunu düşününce aklına gelenlerle gülmeden edemedi Theo.
“Profesör Xavier Olineaux?” ağzından çıkan bu sözlerin ardından sarışın bir Slytherin kız başını olumlu anlamda sallamıştı. Bunun ardından kahkahalara boğulan çocuk birkaç bakışa maruz kalsa da bunları umursamadı.
Sınıfa girerken baba kelimesini kullanarak bağıran kızın yeniden adamdan baba diye bahsetmesi üzerine ise kahkahası kesilmişti. Kıza bakıp konuşup konuşmamak arasında kaldı birkaç saniyeliğine ardından kendini tutamayacağının farkına vardı.
“Baba mı? Burasının bir okul olduğunu unuttun herhalde Olineaux. Hem çeviren her kimse senin tarafından bağırılmak yerine bu güzel şov için bir teşekkürü hakkettiğini düşünüyorum. Büyük ihtimalle geçici olan bir şey için bu kadar bağırmana gerek yok.”
Bu sözlerin ardından yüzüne kocaman gülümsemesi geri dönen Theo bebişin göz hizasına geldi ve çocuğu tutan slytherin bir şey diyemeden ağlayan ‘babasının’ saçlarını karıştırıp konuştu.
“Seni bebiş mi yaptılar? Yazık...” dudaklarını büzerek miniğin gözlerinin içine bakarken daha çok ağlamasını bekliyordu. Ama minik Xavier bir anda ağlamayı kesmiş ve Theo’nun elini tutarak kıkırdamıştı. Bu tatlı manzara karşısında sınıfın bir kısmından ‘Yiaaa~’ gibi bir ses yükselirken Theo.exe ulaşılamıyordu.[/justify]
-
[justify]Başarısız büyü girişiminin ardından profesörün yok olduğunu görmesi üzerine kopardığı feryat sonrası gözleri bir anda kararmış, dizleri boşalmıştı kumral saçlı oğlanın. Sırtını ve ağırlığını en yakın yere verdi düşmemek için. İnsanlar profesöre ne olduğunu görme amacıyla merakla yaklaşıp daracık bir alana sığıştıkça bölgedeki temiz hava oranı azalmaya, halihazırda kötü hisseden oğlanın toparlanabilmesinin iyice önüne geçmeye başlamıştı. Kısık fısıldaşmalar, belirgin konuşmalar ve bağrışmalar... Çevresinden tamamen kopan ve uzak taraftaki duvara apar topar yönelip sinen oğlan için her desibeldeki her bir konuşma farklı bir gürültü haline gelmeye başlamış ve tüm seslerin yekün kalabalığının etkisiyle göğsünün ortasında sıkışma hissetmesine, içinden çıkamadığı bir şekilde daralmasına sebep olmuştu. "...yıl boyunca ÇOCUK öldü sana zarar veremez senin tarafın. Sadece şov için büyünüzü... kullanabilirsiniz..."
Yıllar boyunca muggle çocukları ölmüştü büyücüler sebebiyle ve bunların hiçbiri büyücülere, kendisine zarar vermemişti. Bazı iyi büyücüler olsa bile bunlar çoğunlukla şov olarak kalmış, muggle'lara hakkıyla yardım eden bir büyücü komünitesi hiçbir zaman var olmamıştı. Aziz Michael Kilisesi'ndeki Rahibe Lucille'in öğretileri tekrar zihninde yankılanıyordu. Suratını avuçlarının arasına aldı, bacaklarını salarak kendisini yere bıraktı sırtı arkasındaki pervaza yaslanır pozisyonda. Binadaşı Maisie'nin kendisini sarsmasıyla kendine geldi: "André! André! Yine mi?.. Kendine gel, André!"
Kızın asasıyla suratına su çarpması sonrası kendine gelmiş ve asıl krizin kendisi değil, profesör olduğunun tekrar bilincine varmıştı. "T-Teşekkür ederim... Profesör... P-Profesör gerçekten y-yok mu oldu?" diye karşılık verdi dostuna. "Profesör... Şu anda çocuğa dönmüş. Galiba iki güne geçecekmiş ama şu sinirli yaratığın ya da büyücünün, her ne ise, dediğine göre. Düzeltmeyi deneyebilirmişiz istersek. Ders bitti ama, kriz falan da yok boş ver bunları, seni Ortak Salon'a götüreyim."
Sarı cübbeli oğlan, yavaşça doğrulmaya başladı: "Tekrar teşekkür ederim."
-Yine mi kilise?
Oğlan, kafasıyla onayladı hafifçe.
-Geçelim ortak salona, konuşuruz...
İki porsuk, kalabalığın çevresini dolaşırken insanlar sorunu henüz çözebilmiş gibi durmuyordu. André ise kendisini büyü yapabilecek gibi hissetmese de yanından geçtiği bir arkadaşına mırıldandı: "Finite belki çözer, yan etkisi de olmaz..." Aldığı tepkiyeyse belli belirsiz karşılık verip devam etti binadaşının kolundan destek alarak yürümeye.
-Hayırdır, millete talimat vermeye ne zaman başladın?
-Talimat değil, ben-
-Oysaki bana bayağı talimat gibi gözüktü...
-Ben sadece...
Küt saçlı kızın kıkırdamasıyla ara verdi itirazına. Bembeyaz kesilmiş olan yanaklarında utançtan da olsa bir kızıllık, canlılık belirtisi var olmuştu. Bunu fark eden kızın kıkırtısı yerini sıcak bir gülümsemeye bıraktı: "Can sıkıntısı sana yakışmıyor. Ama en basit şeylere utanman hiçbir zaman sıkıcı hale gelmeyecek sanırım..."
-Sen ci...
-Bak, birazcık toparladın. Daha fazla itiraz falan istemiyorum.
Az önce yaşadıklarından sonra an içerisinde bu hale düşürüldüğüne inanamıyordu, gülümsedi şaşkınlık içerisinde: "Ya, sen... Sağ ol. Gerçekten."
-Hah işte şöyle! Dediğim gibi, sıkılmak sana yakışmıyor; sen böyle ne bileyim: Utan, minnettar falan ol...
-Hobi olarak?..
-İtiraz mı duyuyorum?
-Yo, yoo... Katiyen...
-Aferin...
Birinci sınıftan beridir birbirinin arkasını kollayan ikili, Hufflepuff Ortak Salonu'na gitmeye devam ettiler. Maisie henüz her şeyi açıklamamıştı André'ye: Ödev bekleyebilirdi; öncesinde konuşulacak olaylar, edilecek sohbetler ve içilecek sütlü çaylar vardı...[/justify]
-
Benimle birlikte sınıftan birkaç kişi de korkuyla masaya koşmuştu, arkamdan gelen tiz çığlık sesleriyle hafif irkilmiştim. "Sakin olun, çözeceğiz." dedim arkamı dönmeden kızlara ve Profesör'ü görebilmek için önüme geçen birkaç kişiyi sağa sola ittim omuzlarından. "Açılın, açılın. Nefes alsın biraz. Bütün sınıf üstüne çökmeyelim arkadaşlar." diye yüksek sesle milleti uyarıyordum. Bir yandan da gerçekten adamın ölmemesini ve sadece kısa bir baygınlık yaşıyor olmasını umut ediyordum. Andre, Lucien ve Reina benden öndeydi. Daha fazla itemeyecektim onları, ilgileniyor gibilerdi. Sınıfa döndüm herkes sakin kalsın diye. "İlgileniyoruz şimdi hemen. Burada başka BİNA BAŞKANI YOK MU?" dedim benden başkasını göremeyerek. Eadwig ne halta hizmet hala oturuyordu acaba? Bu muydu sorumluluk duygusu Merlin aşkına adam sana taht verdi ya! O sırada gözüme Ares ve sevgilisi ilişmişti. Onlar... Öpüşüyorlar mıydı? "Yeri mi burası Ares! Çık git bari!" diye bağırdım sinirle. Başka yer mi kalmadı? Profesörümüz bayıldı arkadaşlar! Kafayı yiyeceğim bu insanlara. Meslek arkadaşı falan olacağız ileride, inanılır gibi değil.
"AAAH! P-PR-PROFES... PROFESÖR YO-YOK OLMUŞ! N-NE-..?!" Andre'nin çığlığı ile bir anda sınıfta kaos başladı. Ben de korktum tabi, YOK OLMAK ne demek çünkü? Nasıl yok olmuş olabilir? Cübbesi oradaydı. Sınıftaki herkes ayağa kalkınca "Durun!" diyerek gelmemelerini anlatmaya çalıştım ve masanın arkasına geçtim hızla. Baktım, cübbe duruyor yerde. Hafif bir yükselti de var ama Profesör kesinlikle çok daha büyüktü az önce. Bir azalma söz konusu olduğu doğru. Yok mu olmuş peki? Elimi sıraya koyup eğildim biraz üzerine. Kızıl saçlarını görebiliyordum. Evet, kesinlikle bir kafa vardı orada. Cübbeyi tuttuğum gibi çektim aldım yerden ve... Bir çocukla yüzleştim. Daha 10 yaşında var yoktu. Korkulu gözlerle bize bakıyordu o da. Bir şey diyemedim yani, kaldım öyle ilk. Bu sırada durumu garipsemek yerine çocuğun ne kadar tatlı olduğunu düşünen kızlardan biri beni iterek çocuğun yanına geçti ve yanaklarını koparırcasına sıkmaya başladı. Korktu tabi çocuk da, ağlamaya başlayınca Lucien aldı kucağına. Ben bu sırada ne yapacağımı bilemez bir halde saçlarımı karıştırmaya başlamıştım. Hani bir sakatlık, baygınlık ne bileyim o tarz bir şey olsa verecektik şifacıya, o ilgilenecekti. Ama şimdi... Profesör küçülmüştü? Ve kimse nasıl düzelteceğimizi düşünmüyordu bile. Ne kadar tatlı olduğunu söyleyip elden ele dolaştırmak istiyorlardı adam- çocuğu yani. İki sene sonra mezun olacak bu insanların asla büyümüyor oluşu beni bazen çok ümitsizliğe düşürüyor. Ne olacak, üç sene sonra beraber Bakanlık'ta nasıl çalışacağım ben bunlarla? Biliyorum, hepsi ya öyle ya böyle girecekler. Ben de öyle. Aynı işi mi yapacağız, benim kadar hak ediyorlar mı? Sinirlenmiştim ama sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldım. "Herkes yerine geçebilir mi?" diye bağırdım sınıfa. "Çocuk sevmeye gelmeyin şuraya, Profesör o! Şimdi de düzelteceğiz." Ama nasıl?
Yanımdaki uçan kafaya döndüm çaresizce. Nasıl hitap edeceğimi de bilmiyorum. "Pardon. Yardım edecek misiniz? Profesörümüz yaklaşık bi 20 yaş gençleşti de, fark etmişsinizdir." dedim alaycı bir şekilde. Barbatos ise bu durumu fırsata çevirip adamın üzerinde büyü denememizi, bu şekilde binamıza puan kazandırabileceğimizi söyledi karşılık olarak. ŞAKA GİBİ. Bazıları sınıftan çıkmaya, bazıları ise ellerinde asalarıyla masaya doğru yürümeye başladığında edişeyle insanları iterek Lucien'ın yanına yürüdüm ve çocuğa ellerimi uzattım kucağıma almak için. "Biçim Değiştirme Profesörümüz üzerinde büyü denemeyi aklımızdan geçirmesek daha iyi olur. Lucien başka bir Profesör çağırır mısın buraya? Andre-" Andre sınıfta değildi artık. O zaman... "Rebecca, sen de şifacıya haber verebilir misin? Ben de Profesörü yatak odasına götüreceğim." Kalabalıkta korkmuştu, yatağına yatırıp uyumasını sağlamak gerekiyordu. Başka bir plan gelmemişti o an aklıma.
-
Paniği yavaş yavaş azaldığında, sınıftaki öğrencilerden bazıları öne çıkararak cüppeyi kaldırdılar. Onların bu eylemleri cüppenin altına saklanmış gizemi gözler önüne sermişti. Sarışın cadı biraz tereddütle daha da yaklaştı, kalabalığı yarıp tam ortaya gelebildiğinde gördüğü şeye gözleri inanamadı. Karşısında büyük gözlerini belertmiş bir şekilde kendilerine bakan yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyordu.
Gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırıp daha da dikkatli baktı kızıl saçlı oğlana, o gerçekten biçim değiştirme profesörlerinden bir başkası değildi. Bir yanı bu durumu nasıl düzelteceklerini düşünürken, diğer yanı karşısındaki çocuğun bir burnuk kadar tatlı olduğunu kendisine bağırıyor ve yanaklarını sıkıştırıp, ona ne kadar tatlı olduğunu bağırmak istiyordu. Fakat kendini dizginledi. Bu arzusunu bastırdı. Olması gereken buydu kendini rezil edip, onurunu tehlikeye atamazdı. O sırada bir kızın, kendisine hakim olamayıp profesörlerini çimdiklemesiyle küçük çocuk ağlayarak bir Slytherin öğrencisinin kucağına koştu.
Sophia kıza öldürücü bakışlar atarken, ağlaması durmayan miniğe ve onu sakinleştirmeye çalışan öğrenciye baktı.
Slytherin de öyle birinin olduğunu daha yeni fark etmişti. Zira birkaç kez karşılamış olmalılardı. Sonuçta aynı binaya mensuplardı. Karşılaşabilecekleri fazlasıyla alan vardı, fakat zihni karşısındaki Slytherin'li büyücünün varlığını reddetmek istercesine göz ardı etmişti.
Diğerleri profesörlerini düzeltmek adına uğraşırken, kafatası bir şeyler anlatıyor durum hakkında bilgilendirme yapmaya çalışıyordu. Sophia karşısındaki çocuğa daha da dikkatli ve tatlı bir gülümsemeyle yaklaştı. Küçük çocukların huyuna gidilmeliydi öyle değil mi? O sıra da bir bağırış kopararak gelen kırmızı cüppeli kıza bakakaldı. Tüm gözler Gryffindor'lu cadıya yönelirken, o bunu önemsememiş, bir deliyi andıran ifadeyle babasını kimin çocuk yaptığını sorgulamıştı. Bu demek oluyordu ki karşılarında duran cadı Profesör Olineaux'un kızı olmalıydı. Sophia böyle bir şeyi daha yeni fark ettiğine şaşırmadı. Böyle şeyleri çok önemsemezdi zaten. Onu hayal kırıklığına uğratan tek şey, Profesör Olineaux gibi saygıdeğer bir adamın böyle utanılacak bir kızı olmasıydı. Kızın bu hareketlerine sadece göz devirmekle yetindi. Düşündüğü tek şey buna kimin neden olduğu muydu? Neden duruma bir el atıp, babasına yardım etmek için uğraşmıyordu. Daha da karmaşık hâle gelmeye başlayan bu olay herkesin aralarında fısıldaşmaya başlamasına ya da sınıfı terk etmelerine neden olmuştu.
Genç cadı yaşadıkları durumu değerlendirdi. Profesörün çocuk kalmasını kendisi için hiçbir sorun teşkil etmiyordu. Onu kendi haline bırakmak sorun olmazdı. Karşılarındaki profesörleri şimdi bir burnuk kadar tatlı olsa da onu tek başına bırakmalı ve her şeyin yoluna girmesini beklemeliydi. Gönlü buna çok el vermese de bazı öğrencilerinin o bunları düşünürken profesörü bu durumdan kurtulmak için bir şeyler yapmaya başladığını fark etti. Şifacı ve profesörler sınıfa üşüşmeden önce gitmek daha makul geliyordu sarı saçlı kıza.
Küçük çocuğun önünde durup, derste kendisini tanıtırken yaptığı gibi selamını verdi ve kızıl saçlı oğlana parlak bir şekilde gülümsedi.
"Ders için teşekkürler profesör. Size yardım etmek isterdim. Fakat şuan ki durumunuzda, tatlılığınızın herkesin gözleriyle şahit olmasını tercih ederim."
Kolundaki çantasını düzeltirken derslikten ayrıldı. Sınıfın içerisinde bulunan masası ve koltuğu için bir ara Slytherin'li öğrencilerin yardımını istemesi gerekecekti. Bunu aklına not alırken, bugünkü derslerinde yaşadığı şeyler onun hafızasında uzun bir süre yer edecekti. En azından profesörlerinin sevimli suratını unutmamayı diliyordu.
-
Reina tereddütle kendisi gibi birkaç öğrenciyle beraber öğretmeni kontrol etmiş ve adamın ardından sadece cübbesinin kaldığını görmüştü. Genç cadının aniden kaşları çatıldı, herhangi bir hamle yapmada çekindiği için içeri sonradan adımını atan sarı cübbeli büyücünün yanlarına çömeldiği gibi sözlerine kulak verdi. Görünüşe göre kimse ne yapması gerektiğini bilmiyordu. "Herkes öncelikle sakin olsun..." Diye fısıldadı Reina lakin kimsenin onu kaale alacak durumu yoktu. Anın paniğine kapılmayan bir öğrenci cübbenin altını kontrol etmeyi akıl etmiş ve tüm öğrenciler tahminen sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk ile karşı karşıya kalmışlardı. Şaşkın gözlerle karşısındaki manzarayı izleyen cadı çocuklarla ilgilenmek konusunda ne kadar berbat olduğunu bir kez daha hatırlamıştı, küçük kardeş olduğu için genelde uğraşılması gereken taraf o olurdu çünkü.
Etrafında neler dönüp bittiğini anlayamayan bir çocuğa yapılabilecek en kötü hamlelerden biri fazla temas uygulamaktı. Kumral saçlı cadı bunun olacağını görmüş ki küçük çocuğun yanaklarını sıkmaya çalışan kız karşısında sadece göz devirebilmişti. Küçük profesör yanağının sıkılmasından rahatsız olmuş olacak ki aniden ağlamaya başlamıştı ve bu her şeyi daha da zora sokuyordu... Neyse ki Gryffindor bina başkanı durumu biraz olsun kontrol altına alabilmişti, kendisinin aksine cidden işleri çözebilen arkadaşları için Reina kendisini geri saflara atmıştı, Bir iç güdüyle profesöre yardım etmek için öne atılsa da yardım edemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden çocuğun sakinleştiğinden emin olduğunda üstüne basılan cübbesini silkeleyip adımlarını çıkışa doğru yöneltmişti ki duyduklarıyla bir anda durdu.
Barbaros Profesörün kendi kendine düzelebileceğini söylemesine rağmen bina puanı kazanma iddiasıyla öğrencilere öğretmenlerinin üzerinde istedikleri büyüyü deneyebileceklerini söylemişti. Böyle bir saçmalık olamazdı! Özellikle bir 'çocuğun' üstünde deneme tahtası gibi rasgele büyü kullanmaktan daha kötü ne olabilirdi ki? Sinirle arkasını dönmüş itiraz edecekken Samuel bunu yapmayı akıllarından bile geçirmemeleri gerektiğini açık bir dille ifade etmişti... Reina yaratığın verdiği ödeve oldukça bozulmuştu, adeta asa kullanmamaya yemin etmiş cadı şimdi bunca işi kendisi yerine yapma zahmetine girecek birini bulmalıydı- hızlıca son kez sınıfa göz attı, artık yapacak başka bir işi kalmadığını da fark etmişti bu yüzden bir kaç parça eşyasını alıp hızlıca derslikten ayrıldı.