Büyücedünya RPG

İngiltere Büyücedünyası => Azkaban Hapishanesi => Konuyu başlatan: Cwénhild Muirghéal - 30 Mart, 2022 22:10:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Başlık: Üç
Gönderen: Cwénhild Muirghéal - 30 Mart, 2022 22:10:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
(https://i.pinimg.com/236x/54/a3/19/54a319357ae8f8a0215fa538d107ce55--woman-portrait-chiaroscuro-painting.jpg)

[justify]Uykunun geride bıraktığı mahmur gözler titreşen ışıkların aydınlatmaya çabaladığı taştan mabedin detaylarını yavaş yavaş kadının zihnine iletiyordu. Duvarlardaki taşların çatlakları paslanmış demirler ve farelerin tüylü kuyrukları hepsi idrak ediliyordu. Uyumuş yahut tekrar ruh emiciler tarafından ziyaret edilmişti. Her ikisinin sonu ve başı aynı oluyordu zaten. Rahat bir uykuya yatamıyordu. Rahatsız şilte, soğuk ve farelerin cırıltısı kadının bilinçli bir uyku haline geçişini mümkün kılmıyordu. Sadece ve sadece bedeni yorgunluktan bitap düştüğü zaman gözleri kapanmayı kabul ediyor ve bilinci pes ettiğinde uykuyu andıran ama kesinlikle uyku kadar rahatlatıcı ve güzel olmayan bir baygınlık haline geçiyordu. Rüya görmüyordu, uyuduğunu hissetmiyordu. Bayılıyor, bilinci kapanıyor ve bilmediği bir süre zarfı boyunca hayattan kopuyordu. Uyandığında kaç saat geçtiğini bilmiyor neler yaşandığını bilmiyor bu yüzdende aslında hiç uyumamış gibi hissediyordu. Gözlerini ne zaman kapattığını ve ne zaman açtığını bilmemek insanın benliğini ve ruhunu zorlayan bir tecrübeydi. Dinlenmesi gerekirken kendini daha yorgun buluyordu her seferinde. Belkide hiç uyumuyordu. Sadece uyuduğunu zannediyor, derin düşüncelerinin içindeki okyanusta boğulduğu boşlukları uyumuş gibi sayıyordu. Bilinmezlik ve belirsizlik hayatının dümenini eline almıştı. Bir gün gelecek ve o bu hücrelerin kapısı açılacaktı. Pis kokuyu, pis şilteyi ve farelerin seslerini geride bırakacaktı. Lakin bunun ne zaman olacağını bilmiyordu. Üç ayın üç günü mü bitmişti, üç saati mi bitmişti yoksa üç ayın üçüncü ayının son üçüncü gününde miydi bilmiyordu. Delirecek gibi hissetti. Başını ellerinin arasına aldı. Daha önce bu kadar şey hissetmiş miydi? Ölüme yaklaştıkça, burada çürüdükçe daha da canlı hissediyordu. Zira yaşamanın, özgürce nefes almanın kıymeti anlaşılıyordu. Daha önce burun kıvırdığı şeyler onun için yavaş yavaş lüks haline geliyordu. Ölüm, onu canlı hissettiriyordu ve canlı hissetmenin bedeli şüphesiz ki çok ağırdı.

Kırmızı saçlarına aklar düşmüş kadın hücrenin penceresinden dışarıyı izliyordu. Dışarıyı izliyor, ancak dışarıyı göremiyordu. Karanlık denizin içinde yüzen balıkların yaşam mücadelesinden bihaberdi. Kayalıkların üstüne konmuş martıların şarkılarını duyamıyordu. Bulutların sessiz dansını izleyemiyordu. Sadece bakıyor ve soğuk denizin ufak bir parçasını görebiliyordu. Resmin tamamı ona kapatılmıştı. Sınırlı manzaradan sıkılmıştı. Kadın şiltenin üzerinde kafası ellerinin arasında dalıp gitmiş ve yitip giden Cwénhild'e döndü. Bakışların onun üzerine çevrildiğini hissedince irkildi Cwénhild. O gözlere kendi gözlerini kilitledi. Yaşlı bir kadın ve yaşlılığı yaşayan bir kadın sadece gözleriyle bir savaş vermekteydiler. Birbirlerini süzüyor, tartıyor ancak konuşmaktan kaçınıyorlardı. İlk sözü kim söylerse savaşı başka bir boyuta o taşıyacak ve çatışmalarını daha da şiddetlendirecekti. Şiddetle, şiddetli hazlarla doğan iki kadının bu vahşetten kaçınması komikti. Sessizliği bozan Cwénhild olmadı, saçlarına aklar düşmüş kızıl saçlı kadında bozmadı. Rüzgar, yahut dalgaların kayalıklara karşı yaptığı sonsuz intiharda değildi. Kızıl cübbesi ve kukuletasıyla içeriye süzülen Carmilla bozdu sessizliği. Uzun zamandır sessizliğini koruyan ve ikiliyi kendi kaderlerine terk etmiş gibi görünen Carmilla'nın bıçak kadar keskin ve iki aşığı birbirinden ayıracak kadar soğuk deniz gibi sesi duyuldu iki kadının kulağında.

"Duygularının yarattığı bu hücre, seni tatmin ediyor mu, Cwénhild Muirghéal?" Ses tonu alaycıydı, sinir bozucuydu. Carmilla'nın istediğini bu olduğunu biliyordu, sinir bozmak, buraya tıkılmış oldukları için hissettiği memnuniyetsizliğin onda yaşattığı keyifsizliğin intikamıydı. Cwénhild ise henüz bu kadınla savaşacak kadar gücünü toplamamıştı. "Bu hücre, özgürlüğümüzün anahtarı. Burada biraz duracağız daha sonra gitmek istediğimiz her yere gideceğiz." diye cevapladı. Cevap vermekten çok kadını geçiştirmek ve zaman kazanmaya çalışıyordu. Zaman kazanıp kadının amacını ve motivasyonlarını süzmeliydi.

"Bütün özgürlüğümüzü bir avuç aristokratın ve bürokrasinin eline bıraktıktan sonra bunları söyleme sebebin bizi eğlendirmek mi yoksa gerçekten bu kadar aptal mısın?" Carmilla öfkeliydi. Öfkesi bir volkan olmuştu ve gariban köylülerin üzerine püskürmek üzereydi. Bu öfkeyi tanıyordu, bu öfke onu o yapan şeydi. Seth'in deyimiyle onun yangınıydı bu öfke. Karşılık vermeye fırsat veremeden kadın tekrar konuştu. "Dökülen kanımız ve vazgeçtiklerimiz bizim özgürlüğümüzün temel taşıydı. Mutlak özgürlük. Biz buna sahiptik. Bir şarkı sadece zihnimizi harmoni ve müziğin doğru olması gibi kavramlardan soyutlayabildiğimizde mükemmelliğe ulaşır. Zira o zaman istediğimiz her şeyi yaparız ve bu özgürlüktür. Senin bizim için seçtiğin şey ise özgürlük değil, özgürlüğün kararmış bir parçası sadece. Özgürlük bunu yapabilir miyim diye kendimizi sorguladığımız an suyla yazılan bir yazı gibi kaybolur." Sözlerin ardından hücrede duyulan tek şey dalgaların ve rüzgarın sesiydi. Rüzgarın sesi narince fısıldarken dalgalar kadim bir hikayeyi haşin sözlerle anlatmaya çalışıyor gibiydi. "Çocuğumdan, etimden ve sevgiden uzak bir özgürlük. Bunlara ulaşamadığımız gerçeği senin özgürlük tanımını çürütüyor. Mutlak özgür olsaydık bir hastayı ziyarete gitmek için suretimizi değiştirmek zorunda kalmazdık. Küçük bir çocukla görüşmek için bir kadının zihnini boşaltmamıza sebep olmazdı. Her çıtırtı ve bilinmezliğe düşmanca yaklaşmak zorunda olmazdık. Senin özgürlüğün bir satranç tahtası bizde o satranç tahtasında hayatta kalmak için zorunlu hamleler yapan bir taş. Zorunluluğun olduğu yerde özgürlükte olmaz."

"Beşer, doğası gereği hiç bir zaman mutlak özgürlüğe erişemez." Hücrenin öbür köşesinden katılmıştı iki kadının arasındaki münakaşaya. "Senin..." dedi Carmilla'yı göstererek. "Senin bahsettiğin, özgürlükle birlikte gelen kaos. Herkesin, istediği her şeyi, istediği gibi yapması sadece kaosu getirir. Kaos, özgürlük gibi görülebilir. Fakat bir insan başka birinin özgürlüklerini, özgürlük kisvesi altında kısıtladığında yahut tamamen ortadan kaldırdığında yani tanrıyı oynamaya çalıştığında özgür olmaz. Tiran olur." Sonra Cwénhild'e döndü, yaşlı gözleri kadının yorgun gözleriyle buluştu. "Sen ise özgürlüğün huzur ve sükunet ile geldiğini ima ediyorsun. Korkmadan, korkacak bir şeyi olmadan yaşamayı özgürlük sanıyorsun. Mutsuzluğun bittiği yere ulaşınca özgür olacağın rüyasına kapılmışsın. İkinizde haklı olduğunuz yerlerin haklılığında haksızlığınızı göremiyorsunuz." Sonra durdu oturduğu tabureden kalktı ve Cwénhild'e doğru yürüdü. Kadının pislikle bezenmiş saçlarını okşadı ve şefkat dolu bir tonlamayla acı dolu sözleri söyledi. "Sen asla özgür olamayacaksın. Gittiğin her yerde gözler senin üzerinde olacak. Carmilla ismini kendine koyduğun gün özgürlüğünden vazgeçtin sen. Arkanda bıraktığın miras senin her zaman peşinde olacak, bundan asla kaçamayacaksın. İnsanlardan kaçsan bile, kendinden asla kaçamayacaksın. Sen kendi kendinin hücresisin."

Bu kadın şefkat gösterdiğinde bile dikenlerini gizlemiyordu. Gerçekleri söylemek uğruna bile olsa insan bu kadar yıkıcı olmamalıydı. "Ben bunu istememiştim. İstediğim şey özgürlük falan değildi." sesi vazoyu kırmış bir çocuğun suçluluğuyla seyreltilmişti. "Ben korumak istedim. Irkımı, çocuğumu ve sevdiğim herkesi korumak için korku duyulacak bir suretin arkasına sığındım. Korkunun ta kendisi olarak düşmanlarımızın üzerine çökmek istedim. Bir düşman her zaman sırasını ve zamanını bekleyecektir ancak korkmuş bir yürek asla harekete geçecek gücü bulamayacak, düşünceler asla icraata dökülemeyecektir. Yasak Ormanda seherbazlar tarafından kuşatıldığımızda bizi kurtaran bu oldu. Onların yüreğine ektiğimiz korku tohumlarının baş veren tomurcuklarıydı onların asalarını tutan. Bizi yok edebileceklerine inanmıyorlardı. O yüzden yok olmamak için çaba gösterdiler." Kızıl saçlarına aklar düşmüş kadın kafasını salladı. Carmilla ise öfkeyle köpürdü. Birazdan koparacağı fırtınayı önceden hissetmişti. Kadının mimikleri bunu haber ediyordu çünkü. "Sadece bunu mu istedin? Yalan söylemeyi bırak artık! Karşında aptal aşığın yada masumiyetini yitirmek üzere olan kızın yok. Sen intikam istedin. Canını yakan herkesten, buna göz yuman herkesten intikam istedin. Bunu yaparken de bütün dünyanın adını duymasını arzuladın. Sadece adın duyulsun diye masum bir kadını paramparça ettin! Avcılardan intikamını onları bir bir katlederek aldın. Sana yaptıklarını kanları ve canlarıyla ödediler. Yetmedi. İçindeki yangını söndüremedin, boşluğu dolduramadın. Boşluk seni yutmasın diye onu besledin. Kiliseler, avcılar, çocuklar ve kuruttuğun soylar içindeki kana susamışlığı dolduramadı. Öfkeliydin çünkü. Dünyaya karşı öfkeliydin, seni sevdiğini söyleyen adama karşı öfkeliydin, annene karşı öfkeliydin, o yobazlara karşı öfkeliydin. Fakat bu öfke kendine duyduğun nefret ve öfkeyle kıyaslandığında okyanusa düşen bir yağmur damlası gibiydi. Kıyaslanamazdı."

Cwénhild şiltesinden fırladı. Bu sözler otokontrolünün ellerinden kayıp gitmesine sebep olmuştu. Kafesi açılmış bir hayvan gibiydi. Burnundan soluyordu. Göğsü hızlıca kalkıp iniyor, bu soğuk hücrede olmasına rağmen avuç içleri terliyordu. Carmilla ile karşı karşıyaydı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor birbirlerini tartıyorlardı. Görebildiği bir tuzağın içine kendi adımlarıyla girmişti. Bunun farkına vardığında kendini biraz daha ahmak gibi hissetti. Kadını boğazından tutup arkasındaki duvara yapıştırmak istedi. Güzel kokan yıkanmış saçlarını kendi kanıyla boyamak etini yarmak ve bedenini ölümün soğuk ellerine teslim etmek istedi. Pek tabii bunu yapamazdı. Her şey kafasının içindeydi çünkü. Bu yüzden de karşısındaki kadın tam olarak ne hissettiğini, ne düşündüğünü biliyordu. Çünkü aynı şeyleri aynı anda oda düşünüyordu. "Sen kimseyi korumak istemedin. Sen sadece unutulmamak istedin. Bu dünyada bir iz bırakmak, önemli hissetmek istedin. İsimsiz bir mezar taşından fazlası olmak istediğin içinde beni yarattın. Kendi yapamayacağın şeyleri yapabilmek için beni yarattın. Aldığımız onca can, arkamızda bıraktığımız cesetler yığını... bunları ben yapmadım, sendin hepsi. Bunu biliyorsun. Bu gerçekle yüzleşmekten korktuğun için beni yarattın. Atın dizginleri elindeydi, atın üstündeydin ama kırbacı vuracak cesaretin yoktu. O yüzden Carmilla adını aldın. Bu adı aldın ve ölümsüz oldun. Yüzyıllar sonra bile adının anıldığından emin oldun. Ama nefret ile ama fanatikliklede olsa ismin anılacak, tebrik ederim amacına ulaştın." Kızıl saçlı kadının yüzü yavaşça değişti. Cübbe düştü, saçları bozuldu üzerinde kan ve pislikle bezenmiş bir paçavra vardı. Sessizliği bozan kadın sessizlikten daha sessiz bir biçimde aralarından ayrılmıştı. Yaşlı kadına döndü. Tanıdık bir yüzü vardı. Annesine benziyordu ama annesi değildi. Kendisine benziyordu ama kendisi değildi. Bu kadını tanımıyordu, o yüzden kendisi yaratmış olamazdı. "Yanılıyorsun." dedi kadın, sesi kendinden emindi. "Ben senin ilk yarattığınım. Göğüslerin baş vermeden önce ben yanındaydım. Kadınlığın ilk kanıyla korktuğunda ben senin yanındaydım. İlk kez can aldığında, ilk kez bir can yarattığında ve öldüğünde ben hep oradaydım. Sen var olduğun sürece de burada olacağım. Yanı başında."

"Kimsin sen?"

"Bir anne istedin. Annen seni reddettiğinde bile ona olan özlemin dinmedi. O ölmeden onu çoktan gömmüştün fakat bir parçan her zaman anne özlemiyle yanıp tutuştu. Korktuğun ve yalnız hissettiğin her an bu yüzden anneni düşündün."

"Ancak sen o değilsin."

"Değilim. Onu o kadar çok özlüyorsun ki beni yarattın. Annen olmayan ama annenin senin isteklerin doğrultusunda yarattığın bir yansıması." Cwénhild sessizce kadını izledi. Tabureden kalkışını ve pencereye doğru yürüyüşünü izledi. Bunun onu son kez görüşü olduğunu biliyordu. Pencereden içeriye parlak bir güneş ışığı süzüldü usulca.

"Bir gün annen ile buluşacaksın. O gün geldiğinde yaşlı ve bilge bir kadın mı olacaksın yoksa kendi yangınında yanmış bir ateş mi olacaksın? Bunu sadece sen biliyorsun."

Işığın aydınlattığı hücrede tek başına bir kadın taştan duvarların ortasında duruyordu. Kendiyle yüzleşmekten yorgun düşmüştü. Yanaklarına düşmüş göz yaşları soğuk rüzgarla karşılaştığında kurumuştu. Bir gerçek yavaş yavaş onun tarafından farkındalık kazanmaya başlamıştı. Artık tamamen, bütünüyle ve geri dönülemez bir şekilde yalnızdı.
[/justify]