17 Nisan, 2026 09:08:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Uldin Buzkurdu

Sayfa: [1]
1
Rusya / Ynt: -FB- Eski defterler
« : 31 Mayıs, 2023 20:17:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube]https://youtu.be/2EBvIFInDC8[/youtube]

Son Bölüm

Çocuğun yol boyunca ateşi daha çok çıkmış ve kendinden geçmişti, belli belirsiz sesler duyuyor ve bulanık görüntüler görüyordu. Bunları gerçek ve hayalden ayırt etmek epey zordu, sanki havada süzülüp sallanıyormuş gibi hissederken gözlerinin önüne parlak ışıklar vurmaya başlamıştı.

"O iyi olacak mı?"

Telaşla sorulmuş bir soruydu bu. Bu kız sesinin sahibin kim olduğunu bilmiyordu ancak defalarca bunu duymuştu. Gözlerini her açtığında yarım yamalak ışıklar görüyor her kapadığında ise saatler geçmiş oluyordu sanki zaman algısını tamamen yitirmişti. Ancak her seferinde çocuk o karanlığa teslim olmamaya çalışıyordu, gücünü toparlayabildiğinde gözlerini yarım yamalak açıyor dayanabildiği kadar dayanıyordu. Fakat bu çok ama çok uzun zaman sürdü onun için, artık buna dayanacak gücü kendisinde bulamıyordu. Bu sefer çabalamadı, kendisini bıraktı ve o belli belirsiz ışıkta kaybolarak bir perde gibi karanlık sardı etrafı.

"Hm...Bunun ilk seferin olmayacağı kesin."

"Ne? Neredeyim ben?"

"Bir yerde misin?"

"Nasıl yani?"

"Etrafına bir bak ne görüyorsun?"

"Görmek... Görmek zor, karanlık bile yok. Hatta etraf diye bir şey yok."

"O zaman bu hiçlik nasıl bir yer olabilir? Hiçbir şey deneyimlemiyorsun."

"Sen kimsin?"

"Ben o son anım"

"Son an mı?"

"Belki seni hâlâ tutan benimdir maalesef."

"Kötü bir şeymiş gibi söyledin."

"Bazıları için kötü olabilir."

"Benim için kötü mü?"

"Buna karar vermek ister miydin?"

"Nasıl yani?"

"Yıldızlar mı toprak mı?"

"Yıldızlar"

"Hmm..."

"Hadi ama- korkuyorum bile diyemiyorum fakat bana yardım etmelisin."

"Mükemmel zamanlama."

"Ne?"

Daha sonra sanki yıllar geçti, bir ses duymaya başladı. Ağlayan bir kız sesi, ardından anımsadığı bir cümle tekrar etti.

"O iyi olacak mı?"



Yavaş yavaş yokluğun pençesinde sıcaklık hissetmeye başladı, karanlıkta, hiçlik üzerinden kalkmaya başladı. Gözlerini hafif aralamıştı, yanan ateşin sıcaklığını hissedebiliyordu hatta omuzunda ıslaklık bile hissediyordu. Uzun süre çınlama sesi duydu sonrasında ise boğukluktan giderek netleşen ağlama sesi. Birisi ağlıyordu ama neden? Olamaz gözleri tekrar ağırlaşmaya başlamıştı şimdi tekrar kendisini o yere atmak istemiyordu var gücüyle...

"Aaaargh!"

Var gücüyle doğruldu. Kan ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Bakışlarını yavaşça kaydırdığında Alçin'i gördü, başucunda oturmuş şok geçirmiş bir halde ona bakıyordu.
Uldin mırıldandı.

"Su"

"Ne?"

Bir an kendini gelen Alçin hemen kalkarak çadırın içinde bir uca koşturdu. Bir tas ile geri döndü ve bir elini Uldin'in sırtına götürüp diğer eliyle de tasın altından tutarak içmesine yardım etti.
Çocuk su içince biraz daha kendisine gelmişti. Etrafa bakındı, köşede uyuyan kurdu gördü. Demek geri dönebilmişti.
Alçin Uldin'e nazikçe sarılarak. "Senden umudumu hiç kesmedim" dedi ama Ak saçlı çocuk buna tepki göstermedi. Aklında sadece tek bir soru vardı.

"Diğerleri nerede? Annem nerede?"

Çocuğun uyanamaması bir yana dursun kız bu sorunun sorulmasından korkuyordu. Yavaşça geri çekildi, bakışlarını kaçırıp başını eğdi.

"Baban ve Bayçu ağabey dışarıdalar."

Tamam onlar iyiydi ama bu tam yanıt olmamıştı. Neden annesinden bahsetmemişti? Ak saçlı çocuk bunu düşünce içi titredi, felaket bir korku hali onu kapladı. Elini uzatıp kızın yanağını tuttu. "Alçin, annem nerede?" Diye sordu çaresizce.
Ancak bir yanıt alamadı, anlamıştı. Çocuk o anda ne ağlayabildi ne başka bir şey hissedebildi. Acısı çok büyüktü ve şuan bu şokun etkisindeyken değil, bir gün bir ara dayanamayıp mahvolacaktı.
Sanki şuan ona bu gerçek değilmiş gibi geliyordu, sanki her an dışarıdan içeriye annesi gelip başını okşayacak ve uyandığı için sevinecekmiş gibi geliyordu. Kızın gözlerinin içine bakarak "Anladım." Dedi ve üzerinden yorganı attı, yataktan çıkmaya çalıştı ama ikinci adımında kendisini yerde buldu. Kız hemen onun kalkmasına yardım etti ve kolunun altına girerek onu destekledi.
"Uldin dinlensen ya!" Çocuk onu dinlemedi, yürümeye çalışınca mecbur kız ona ayak uydurmaya başladı. Zaten kızcağız ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Çadırı aralayıp dışarıya çıktıklarında temiz ama bir o kadar soğuk havanın içine dolduğunu hissetti. Bakışlarını meydana çevirdi, Halk meydana toplanmış tartışıyordu. İçlerinden biri çocuğu fark etti ve bağırmaya başladı. " Hey bakın o Uyanmış!" Bunun üzerine kısa sürede pek çok kişi Uldin'in etrafına toplandı. Diğerlerine seslenen tıknaz adam şöyle dedi.



"Vay vay demek uyandın ha! Biz de merak ediyorduk beyimiz ne zaman öylece yatıp bizi sömürmeyi bırakır diye?"

Uldin ona bir şey demeden önce baştan aşağıya süzdü Alçin ise Uldin'den gözlerini ayırmıyor ve onda bir farklılık görüyordu. "Uldin..." diye mırıldandı ama çocuk bunu duymadı. En sonunda Ak saçlı çocuk konuştu.

"Havlamadan önce bir adım öne çık ve adını söyle."

"Ne? Seni bücür bana emir mi veriyorsun?"

"Duymadın mı?"

"Hahahaa!"

Tıknaz adım sallana sallana birkaç adım atarak ona yaklaşırken "Merak ediyorum bu cesaretin nereden geliyor, şu kız olmasa ayakta duramayacak gibisin de" dedi ve Alçin'i ittirmeye çalıştı ama kız Uldin'ı bırakmamak için direniyordu.
Ak saçlı çocuk yanında ki kıza şöyle dedi.

"Sorun yok, ayakta durabilirim."

Kızın canı yanıyordu ve istemeye istemeye çocuğun kolunu bıraktı, çocuk ise ayakta durmayı başardı, yere düşmedi. Tıknaz adam bundan çok keyif alıyor gibi bir hali vardı.

"Hahaha! Bana bak bücür, sen sormadan söyleyeyim. Senin yüzünden sürülerimizi kaybettik, şimdi bu insanlar açlıktan ne yapacaklar?"

"Bunu telafi ederim."

"Sen hiçbir şeyi telafi edemezsin! Biz de buradan göçeceğiz, baban olmasaydı sana neler yapacağımı ben bilirdim."

"Bana bunları söylemek için mi havalı havalı yürüdün?"

"Seni - ap"

Tam çocuğun saçını tutacaktı ki bir el onun kolunu tuttu ve adam şöyle dedi.
"Çocuğuma dokunursan seni öldürürüm!" Ardından adamı tutup itti ve ekledi. "Ne biçim insanlarsınız? Burada karşınızda bir çocuk var çocuk! Size söylüyorum sürülerinizi geri getireceğim. Siz kaybettiğiniz insanlığınıza yanın!"

Kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başladı, içlerinden bazıları oradan ayrılıp dağıldı. Artık kendisini kalabalığın sözcüsü gibi gören tıknaz adam şöyle dedi.

"Asanı ver o halde, senin bir işler çevirmeyeceğin ne malum?"

"Ne gibi işler çevirebilirim ki?"

"Biz bilmeyiz, o ruhları çağırıp hepimizin sonu olabilirsin!"

"Al!"

Adam asasını fırlattı sonra ekledi. "Dağılın!" Tıknaz adam sanki eline bir servet geçmiş gibi asayı eline aldı.
Adam çocuğunun yüzüne bakmadan içeriye girdi. Alçin Uldin'e gülümsedi ve ona veda etti. Ak saçlı çocuk ise topallayarak çadırın içine girdi.

"Ne yapıyorsun baba?"

"Duymadın mı? Sürüyü geri getireceğim"

"Bu senin değil benim işim."

Adam başını kaldırdı ama çocuğa bakmadan konuştu "Görüyorum ki boyun küçük ama aklın büyük" sonra çocuğa başka bir şey demeden eline aldığı bir çanta ile çadırın dışına yürüdü ki çıkmadan durdu ve
"Belki bu sana şuan bir şey ifade etmiyordur. Sen Aşina soyundansın" dedi ve çıkıp gitti. Çocuk topal bacağı ile ona yetişemedi kendi kendine söylendi. "Aşina? Neden böyle bir şey dedi?"

Aradan birkaç gün geçmişti, babası ise hâla dönmemişti. Uldin tüm günlerini çadırda geçiriyor, ağabeyi ise dışarıda çalışıyordu. Alçin ise her gün Uldin'i ziyarete geliyordu. Bugün de sıradan bir gündü Ak saçlı çocuk sırtını yatağa vermiş kollarına gömülmüş sessizce duruyordu. Karşısında ise Alçin tüm gün onu konuşturmaya çalışmıştı.

"Uldin, sana bir şey göstereceğim. Geçen gü-"
Çocuk onun sözünü keserek sordu "Neden hâlâ buradasın?"
Kız bir an şaşkınca başını salladı. "Anlamadım, beni görmek istemiyor musun?"
Çocuk başını kaldırıp ona baktı ve "Neden beni görmek istiyorsun? Sonuçta hepinizin aç kalmasının nedeni benim, Benim beceriksizliğim." dedi.
Sol gözünden bir damla yaş süzüldü.
Çocuk uzun zaman sonra ilk defa ağlayacak gibi olsa da belli ki kendisini tutuyordu.
Kız gülümsedi, onun gülümsediğini gören çocuk sordu.

"Neye gülüyorsun?"

"Senin düşüncene çünkü beceriksiz değilsin."

"Ne demek değilim dün hiç yemek yedin mi?"

"Tundra 'da tek başına günlerce hayatta kaldın, kurt sürülerinin saldırılarından kurtuldun. Sence beceriksiz misin? Arkadaşların sana lakap bile taktılar."

"Lakap mı?"

"Evet buzkurdu, beğendin mi?"

"Hayır beğenmedim"

"Ah..."

Sohbet Alçin'in umduğu gibi gitmemişti ama yüzünde ki gülümseme değişmedi.
Yine günler geçti ve yine babası geri dönmemişti. Uldin hiç kimse yokken biraz erzak ve muhtelif malzemeler ile şafak vakti yola çıkmıştı.
"Seni bulacağım baba" diye kendi kendine tekrar ediyordu. Buz tutmuş ormanlardan geçti, karlı tepeleri aştı. Kamp kurdu dinlendi. Bu sefer daha hazırlıklıydı ve en önemlisi gözü hırstan başka bir şeyi görmüyordu. İz arayarak İki gün boyunca yol aldı, ölen hayvanların, biçilen ağaçların, önceden yakılmış kamp ateşlerinin ve nadiren bulabilirse ayak izlerini takip ediyordu. En sonunda ufukta birini gözlerine kestirdi, ancak bu işte bir terslik vardı çünkü kişi hareketsizdi. Kalbi parçalanacak derecede hızla atmaya başlayınca o kişiye doğru koşmaya başladı. Gittikçe daha da görüntü netleşiyor ve görüntü netleştikçe çocuğun içinde ki korku büyüyordu. Koştu koştu koştu...

"HAYIIIR HAYIIIIR ! HAYIIIR YAPMA N'OLUUR"



Feryatlar ederek kendisini yere attı. Başını kaldırıp bakmaya korkuyordu. İçinde ki umut hızlıca kaybolurken başını kaldırmadan sordu. "Baba?" Ancak bir cevap gelmedi tekrar etti. "Baba Ne olur cevap ver!" Yine bir ses duymadı. Saatlerce ağlayıp gökyüzüne bağırdı, feryatlar etti. Öyle ki sesi kısılmıştı, dökecek gözyaşı bile kalmamıştı. Neredeyse Soğuktan ellerini hissedemiyordu, doğrulup ayağa kalktı ve gözyaşlarını koluna sildikten sonra sakince. "Daha iyisine layıktınız" dedi. Sessizce oradan uzaklaşarak kabileye geri döndü. Hem babasını kaybettiğine hem de onu öyle bırakmak zorunda olduğuna çok üzülüyordu. Geri dönüp ağabeyine durumu bakışlarıyla anlattığında sandığının aksine ağabeyi sadece ona sarılıp "iyi olacağını" söyledi.
Aylar geçti, yanında gelen yavru kurt belli bir büyüklüğe ulaşmıştı artık. Sabahları rutin gidiyor ve gece geri dönüyordu.
Çadırda keder dolu günler geçirirken dışarıdan bir ses duydu. "Çık dışarı çık!" Uldin dışarıya çıktı ve tıknaz adama baktı.

Adam yere tükürerek "Ağabeyin nerede" diye sordu.

Uldin soğuk bir tavırla "burada yok" dedi.

Adam tebessüm etti "güzel" sonra esnedi ve " Ağabeyin burada yoksa işim kolay" dedi.

Uldin kollarını birleştirip
"sen neden bahsediyorsun?" Diye sorarken

Adam onu umursamadan yürümeye başladı. "Anlamadın mı çocuk? evini soyacağım. Önceliğim yemek tabii ama-" sonra kahkaha atarak ekledi. "Birkaç tane de o güzel İrge'nin külodundan bulursam"

Uldin'in beynine kan sıçradı, Irge annesinin adıydı ve bu aşağılık varlığın annesine saygısızlık yapmasına izin veremezdi. Hiç düşünmeden Çadırın içine doğru koştu. Tıknaz adam ise onu görüp arkasından seslenmeye devam etti.

"Hahaha, şaka yapmıştım. Gidip annenin kıyafetlerini saklamana gerek yok bücür. Ama sen yine de önlem al belki de yapmamışımdır ha?" Sonra etrafında dönerek diğer insanlara baktı birkaç kişi onun yanına yaklaşıyordu, içlerinden biri

"Burada neler oluyor?" Diye sordu.

Tıknaz adam arkasına döndü ve
"Hey hey kendi işinize bakın. Ben açım aç! Anladınız mı? Dağılın hadi kış kı- AAAgh"

Adam birden kendisini dizlerinin üzerinde buldu. Herkes bir an ne yaşandığına şaşırmıştı hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ak saçlı çocuk hızlıca koşarak adamın sırtına fırlattığı Nacağı çekti ve baltayı adamın kafasına sapladı. Kimse müdahale etmedi. Çocuk tekrar etti, tekrar vurdu, tekrar, tekrar, tekrar.
Kalabalıktan birkaç kişi sağa sola kusmaya başladı. Cesaretini toplayanlar ise ona bağırdılar.

"ULDİN DUR ARTIK!"

Çocuk onları görmezden gelerek devam ediyordu ki birisi sırtından tutup onu geriye fırlattı. Çocuk başını kaldırdığında bu kişinin Bayçu olduğunu gördü. Herkes şok içerisindeyken Bayçu adama doğru yürüdü bir süre onu inceledikten sonra geri döndü ve Uldin'i tutup sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Issız bir alana geldiklerinde Ağabeyi Uldin'i yumruk atarak onu yere düşürdü. Sonra birkaç kez daha vurdu ve dövmeye başladı.

"Seni aptal, bir de katil mi oldun? geri zekâlı, aptal aptal aptal aptal!" öfkeyle çocuğu dövüyordu çocuk ise hiç konuşmuyordu. Bayçu yorulup birkaç adım geri çekildiğinde, ağzı yüzü kan içinde olan çocuğun gözlerine baktı. Gözlerinde hiç pişmanlık görmüyordu.
"hiç mi?" diye sordu. Çocuk ise sanki bunu anlamamış gibi başını hafifçe yana çevirip ona aynı gözlerle bakmaya devam etti. Bayçu mırıldandı "yazık..." sonra sordu "Neden yaptın bunu seni canavar?" bu sefer Uldin ağzını açıp cevap verdi. "Annemize hakaret etti." Bayçu başka bir şey demedi, çocuğu tutup kaldırdı ve kolundan çekerek çadıra götürdü. Onu içeriye sürükleyip dışarıya çıktı. Günler boyunca kızgın kalabalığın sesi hiç durmadı, ağabeyi de eve ancak geceleri girdi. Aradan birkaç hafta geçmişti artık konuşan eden yoktu. Uldin dışarıya çıktığında herkesin sessizce toplandığını gördü. Yine toplandıklarına göre yine kendisine bir sıkıntı çıkacaktı. Kalabalığın arasından Alçin çıkıp onun yanına geldi ve çocuğun ellerini tuttu.
"Uldin, ne yaptın bilmiyorum ama... Biz gidiyoruz, biz yani çoğumuz. Buraya sana veda etmeye geldim." dedi ve gözleri yaşardı. Uldin Alçin'e sarıldı ve mırıldandı. "Üzgünüm" başka bir şey diyemedi. Sonra kafileden biri Alçin'i tutup çekiştirdi ve "Onunla konuşma" diye uyardı. Kafile harekete geçerken Alçin son kez uzun uzun Uldin'e baktı, elini salladı. Bu sefer gülümsemiyordu.
Kafile sert koşullara dayanamamıştı ve yaşayabilecek topraklar bulma umudu ile göç etmişti. Geriye çok az insan kalmıştı. Ancak babası artık olmadığına göre, geriye kalanların evlerini ısıtacak, onların hastalıkları ile ilgilenecek birisi yoktu. Geriye kalanlarda, bir buçuk yılda ölüp gitmişlerdi. Koca kafile içerisinde artık sadece üç kişi vardı. Ağabeyi, kendisi ve bir kurt. üçü de ağzını açmıyordu, haftalarda hatta çok uzun bir zaman birlikte yaşadılar
yemek ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlardı, Uldin bunun üzerine fikirler üretmeye çalışıyordu ve Birgün o fikir karşısına çıktı. Ak saçlı çocuk yalnız başına yine keşfe çıktı, uzaklarda sarp bir kayalığın girintisinde kartal yuvası gördü, birkaç gün onu gözlemledi, yalnız başına yaşayan bir kartaldı. Uldin bir gece tek başına sessiz sedasız yaklaşarak kartalı yakaladı ve gözlerini bağladı, onu geri götürüyordu, sonra durdu ve başını gökyüzüne kaldırdı. semavi gökyüzü, yıldızlarla donup taşıyordu. Çocuk bir iç çekti ve Kartaldan özür diledi.



Bundan sonra ki amacı onun direncini kırıp kendisine itaat ettirmekti. Onu bir ipin üzerine bağladı, kartal her ne zaman uyuyacak olsa ipi sallayarak buna engel oldu. Bunu belirli bir süre devam ettirdi ve onu aç bıraktı. Uykusuz ve aç hayvana daha sonra et vererek yavaş yavaş yeme ve kendisine alıştırdı tabi bu sırada her gün abisinden.
"Boş işlerle uğraşıyorsun, bu hayvan sana kin tutar, hala bir aptalsın" gibi şeyler duyuyordu. Ancak Uldin'e doğrudan söylenmiş sözler değildi bunlar, ağabeyi kendi kendisine konuşuyormuş gibiydi. Aradan zaman geçti, çocuk şimdi yanında iki hayvanı ile birlikte ava çıkıyordu, kartal yakalıyor kurt koşup kartalı avdan uzaklaştırıyordu. Böyle böyle işler daha kolaylaşmıştı, ancak çocuk ne kadar marifet sergilerse ağabeyinin ona olan gerginliği de artıyordu. Çocuk bir gün yalnız başına dolaşırken, bir buz kütlesinin üzerinde babasının asasını gördü, asayı almak için buz kütlelerinin üzerinden zıplaya zıplaya geçmeye başladı. Asayı almayı başardı da ancak dönerken üzerine bastığı kütle kırıldı ve birden kendisini soğuk karanlık suyun dibine batarken buldu.
Gözlerini kapattı, çırpınmak yerine hiçbir şey yapmadı, ölümü olgunca sanki eskir bir dostuymuş gibi karşılıyordu. Fakat yine ölmedi, ağabeyi suyun içine dalmış ve onu karaya çıkartmıştı. Şimdi sırıksıklam bir halde soğuktan titreyerek birbirlerine bakıyorlardı, Bayçu derin bir nefes aldı, ayağa kalktı bir adım attı ki... Yere düştü.  "Ağabey! Ağabey!" Çocuk telaşla bağırdı çağırdı yanıt alamadı, Bayçu'yu tutup çevirdi ve nabzını kontrol etti, yaşıyordu ama cevap vermiyordu. Onu kurtla birlikte eve kadar sürüklerdi, yatağa yatırdı. Hemen bir ateş yakıp ıslak kıyafetlerini çıkardı, kurt kürkü olduğu için onun yanına uzandı, doğal olarak onu sıcak tutabilmek için çabaladılar ama nafile Bayçu gözlerini açmadı. bu geceye kadar sürdü, sonra gözlerini açtı evet ama çok az konuşabiliyor anlaşılmaz tek kelime ancak söyleyebiliyordu. Ak Saçlı çocuk onun yanına geldi ve elini tuttu.
"Seni kurtaracağım ağabey" dedi. Sonuçta çocuk bir şamandı, yani işler bu hale gelmese olacaktı. Şuan hiçbir fikri yoktu ama bir yolunu bulacaktı. Bu sefer günlük rutinleri yine değişmişti, ağabeyi hasta yatağında yatarken köpek onun yanında, Uldin ise keşiflere çıkıyor, otları bitkileri karıştırıyor sınırlı bilgileri ile ilaçlar üretmeye çalışıyordu, bu ilaçları zehirlenme ihtimaline karşı önce kendisi kullanıyordu. Keşifleri sırasında kara kaplanmış taş yazıtlar buldu. Bu yazıtlara "Bengütaş" denirdi, Bengütaş ölümsüz taş anlamına gelirdi. Bu yazıtlarda ki Runik Türkçe'yi Uldin çok az okuyabiliyordu, şansına ki burada eski Şamanlar hakkında da yazılar vardı. Çocuğun tüm günü, avcılık, bitkiler, bengütaş tercümesi ve dönmeden önce eski yıkılmış bir tapınağa gidip, ellerini gökyüzüne açarak dua ediyordu. Ne yaparsa yapsın işe yaramıyordu. Birgün çocuk bengütaşların tercümesini tamamladı, işin kötü yanı bu hastalığın, birisinin benzer bir duruma düştüğünde nasıl kurtarılacağına dair iksir tarifi bengütaşın son bölümlerinde yazıyordu. Çocuk çok sevindi, sonunda aradığını bulmuştu ve bir çözüm olacaktı. En hızlı yollardan koşarak evine gitti. "Ağabey, ağabey!" içeriye girip Bayçu'nun yanına geldi, geldi ama
geç kalmıştı...
Bayçu ölmüştü.
çocuk hiçbir şey demedi, sadece dışarı çıktı ve ayaklarının onu götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir tepenin üzerine çıktığında durdu ufukları seyretmeye başladı. Sonra bağırmaya başladı, durdu bir kez daha bağırdı, bu sırada elinde asasını tutuyordu. İçinde büyük bir acı, büyük bir ateş vardı. Feryatlı bir şekidle bağırmaya devam etti, gözlerinden sürüsüne yaş akıyordu. Birkez daha birkez daha derken sonunda yüreğinde yanan ateş parladı. Üzerinden ve asasından fırlayan bir ateş deryası her yeri sardı, yakıp kül etti. Bu korkunç manzara karşısına donakalan çocuk gördüklerine de ayrı şaşırmıştı.
ilerisinde uzanan karla kaplı arazi yerini sarılığa bırakmıştı.



Çocuk tebessüm etti. Ancak bu tebessüm içinde çok anlam barındırıyordu.
tekrar geri döndü.
kabilede son ölen kişiyi, kendisi gömdü. Artık korumasını gerektiren birisi yoktu, bu yüzden zalimleşmesini gerektiren bir durumda kalmamıştı. Geriye kalan vakitlerini sessiz bir melankoni içerisinde geçirmeye başladı. Önü açılan yoldan yeni karlı topraklarda yürüyordu.
bu böyle devam etti, gün geçtikçe yaşı ilerledi. Tabii Ruslar gelene kadar.






 

2
Rusya / Ynt: -FB- Eski defterler
« : 20 Mayıs, 2023 03:12:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
2.Part

Sabahın erken saatlerinde, Uldin uyanıp iki kat giyinerek hızlıca dışarıya çıktı. Kafasında bir fikir vardı ve bu fikir sayesinde Ağabeyinin zorbalıklarından uzun süre kurtulacağını umuyordu. Tüm hayatı onun somurtkanlığı ile geçmişti, hayır Uldin kendisini kanıtlayacaktı, kimse onun hakkında ileri geri konuşamazdı. Beklediği gibi abisi henüz sürüyü hazırlıyordu, Uldin'i fark edince. Ona döndü ve derince esneyerek;

“Git buradan Uldin, aptallıklarına ihtiyacım yok”
“Buraya geldim çünkü sürüleri ben güdeceğim”
“Bunu nasıl başaracaksın peki? sağa sola asanı sallayarak mı?”
“Sen yapıyorsan ben de yapabilirim değil mi?”
“Değil.”
“Korkuyorsun demek.”
“Öyle mi? öyle mi? e hadi bakalım görelim seni çömez çocuk.”

Dedi ve sürüyü bırakıp buzlu ormanlara doğru yürümeye başladı, Uldin onları birkaç kez seyretmişti ne kadar zor olabilirdi ki? ahırın içerisine doğru yürüdü önce üç basamaklı merdiveni ittirerek atın yanına getirdi, sonra eline aldığı eyeri basamaklara çıkarak ata yerleştirdi, gerçekten ağırdı. Önce diğer tüm eşyaları yerine yerleştirdi, kendisi için ekstra bir kıyafet de almıştı. Çitin kapılarını açtı ve hemen atın üzerine çıktı, atın eyerini tuttu ve diğer eliyle kamçıyla yavaşça atın kıçına vurdu ve at sakince yürümeye başladı. Sürünün yanından ilerliyordu, ne tarafa gideceklerine karar vermek için üzerlerine sürüyor ancak bu fayda etmezse ip ile bağladığı en öndeki ren geyiğinin ipini çekiyordu. Sürüyle birlikte epey yol aldı, şimdi buradan bakınca artık köy gözükmüyordu. Attan kendisini sarkıtarak indi şimdi Sıra onları gözetlemekteydi, hiç gözlerini ayırmıyordu çünkü Ren geyikleri başına buyruk hayvanlardı. Sürü karların ve likenlerin altında, ağaçların diplerinde ki yosunları ve çeşitli otları yiyordu. Her şey tıkırında işliyordu değil mi? Elbette hayır. Aradan epey vakit geçmişti ve geri dönme zamanı yaklaşmıştı ki Uldin kendisinden beklenenden belki fazlası olarak uzaklardan gelen bir hareketlenmeyi fark etti. Evet bu bir kurt sürüsüydü, ren geyiklerine saldırmak için harekete geçmişler ve sürü halinde ani bir saldırı gerçekleştiriyorlardı.
Bu duruma göz bebekleri kocaman açılmış minik çocuk

"Yo hayır!" Diye tekrar ede ede bir çıkar yol bulmaya çalıştı. En sonunda yine kendisinden beklenebilecekten fazlasını akıl etti. Kurtlar iyice yaklaştığında atın eyerinden bir bıçak aldı sonra atın kıçına vurdu ve hızlıca sürünün en arkasına doğru koşmaya başladı, sürü çoktan panik olmuştu. Hareketlenmeye başlayan ren geyiklerinden birinin ipini çekerek onu durdurdu ve
"Bağışla beni!" Diyerek onun atar damarına bıçağı sapladı. Yakaladığı bir diğer geyiğin üzerine kendini atarak boynuzlarından tutundu. Sürü ivmeleniyordu, epey hızlandıklarında bakışlarını arkaya çevirdi, Kurtlar geyiği paralarken anlaşılan sürüden birini feda etmek işe yaramıştı. Öte yandan işin kötü tarafı, epey zaman geçmiş ve sürü dağılmıştı. Sadece Uldin ve bu geyik dışında hiçbiri etrafta görünmüyor daha da kötüsü minik çocuk nerede olduğunu bile bilmiyordu.

Uldin geyikten indi, yanında ki çantadan çıkardığı ip ile onu boynuzlarına asarak tutup çekiştirmeye başladı ve bir ağaca bağladı, önünde etrafı ormanla çevrilmiş buz tutmuş bir göl vardı. Orada bulunan bir taşın üzerine oturup dizlerine çekilip sindi.

"Ne yapacağım ben? Ne kadar aptalım, abim haklıymış, burada ölüp gideceğim, ölmeliyim de! Sonunda benden kurtulacaklar."



Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı, içi bir alev deryası gibi parlayan bu çocuğun çaresizliği, ölüm kadar acıydı ona hayır ölümden daha fazlası. Yanağından her akıp giden yaşın yansımasında sevdikleri vardı. Böyle devam ederse kısa süre sonra bu paniğe dönüşecek ve bu çocuk çok sürmeden ölecekti...Ancak o anda, o derin çaresizliğin içinde bir şey oldu. Yine kendisi kadar acı bir yakarış duydu minik kulakları. Nedendir bilinmez korkmadı bu sesten, bu sese ve onun sahibine kendisini yakın hissetti, hayır o bizzat kendisi gibiydi. Burnunu çeke çeke sesin kaynağına doğru yürüdü. Karların arasında bembeyaz tüyleri ile bir kurt gördü hemen birkaç adım ötesinde ise ölen annesini... bir kurt nasıldır bilinmez burada can vermiş, geriye ise yavrusu kalmıştı. Yavru onun başında ağlar gibi iniltiler çıkarıyordu. Çocuk ona yaşlı gözlerle baktı, içi parçalandı; dizlerine çöküp küçük yavruyu kollarının arasına aldı.

"Sen de tıpkı benim gibisin..."

Uldin'i yaşatacak olan şey buydu, kendisi için değil, başkası için hayatı pahasına mücadele etmek. Başka canlar alma pahasına olsa bile...
Ancak şimdi ne yapacaktı? Kurt’un ne zaman öldüğünü bilmiyordu bu yavrunun ne kadar zamandır aç olduğunu kestiremiyordu. Kurdu yere bıraktı ve çantasını kurcalayıp işe yarar bir şeyler bulmaya çalıştı, abisi her yola çıkışında yanına neler alıyordu? Küçük Bir kürek, İki yanı yaprakla sarılmış kuru bir peksimet buldu. Güzel iki gün ona yetecek kadar vardı. Tahtadan ve bakırdan birer kupa buldu, bununla ne yapabilirdi? Daha çok ip, kendi yedek kıyafeti, sargı ve içki. Eğer yaralanırsa bir şey deneyebilirdi. Kupayı eline aldı, düşündü düşündü... Sonunda bir fikir aklına geldi, onun için çok çılgınca bir fikir. Ağacın yosununu kemiren ren geyiğinin yanına gitti ve dizlerine çöküp kupayı iki bacağının arasına sıkıştırarak geyiğin memelerini tuttu ve onu sağmaya çalıştı.
Bu onun epey zamanını harcadı desek yalan olmazdı.

"Hadi N'olur! Benden esirgeme!" Diye geyiğe kızıp duruyordu. Ancak en sonunda bunu başardı ve bardağın bir kısmını doldurabilecek kadar onu sağdı.
Hemen yavruya döndü ve elini de altına koyarak ona sütü içirdi, yavru uysal davrandı. En azından onu doyurabildiği için memnundu ancak hava kararmaya başlamıştı, artık bir ateşe ve barınacak bir yere ihtiyacı vardı ayrıca gece yarısı hem geyik hem kendisi saldırıya uğramamalıydı. Kısa süre düşündü ve aklına yine bir fikir geldi, ancak bu saldırıya karşı çok koruyucu olmayacaktı. Oralarda bulunan kardan ve buzdan bir tepeyi küreği ile kazmaya başladı, küreğin arka tarafı ise kazmaydı. Yaklaşık iki saat boyunca kazdı, şansı yaver gitti ve bu tepe arkasına daha geniş bir yere açıldı geyiğini bile buraya sokabilir ve ona sarılarak ısınabilirdi. Yavruyu da çantasının içinde tutarak (tabi çantayı kapatmıyor) kucağında gezdirmeye başladı. Toplayabildiği kadar kuru ot, dal parçası, kozalak vs. Topladı. Bunları da elbisesi ile kurulamaya çalıştı, hepsini derleyip toplardı. Gün son ışıklarını dağıtıyordu. Abisinin eşyalarının yansıra Uldin'in yanında asası vardı, ancak o henüz hiçbir büyüyü bilmiyordu. Uldin, defalarca kez ateş yakmaya çalışıp başaramadı bu durumda asasını kullanmaya çalıştı. Asasını savururken kıvılcımlar fırlattığını vs. hayal ediyordu. Peki başaralı oldu mu?
Evet birkaç kez etrafına değişik olaylar yaşattıktan sonra asasından kıvılcım çıkarabilmeyi başardı. Ateşi tutuşturdu. Uldin bunun üzerine kupasına kar doldurdu ve bu kupayı ısıtmaya başladı. Keşke eriyen karı depolayabilseydi, ancak bu kısmen mümkündü. Eriyen karın suyunu içti, bir kez daha eritti. Ren geyiği, kurt ve Uldin sığınanın kısmen içinde uyumaya başladılar. Çocuğun şansı yaver gitti herhangi bir saldırı ile karşılaşmadı ve gece kar yağmadı. Eğer kar yağsaydı açtığı çukurun içi dolar ve ölürdü.

Tüm bunların sabahında kendisi de ölmediğine hayret ederek çevresine bakındı. Hem geyik hem de yavru kurt yaşıyordu. Güzel, şimdi yapması gereken yolunu kaybetmeden çevrede dolaşarak daha iyi fırsatlar aramasıydı veya dönüş yolunu. Uldin geceden erittiği suyun ve yaktığı ateşin hâlâ durduğunu gördü, elbette ateş sönmek üzereydi ama o az ısısı suyun tekrar donmasını engellemişti. Uldin suyu içti ve hazırlanıp yola koyuldu. Avare avare dolaştı ama nafile, hiçbir iz veya fırsat yoktu. Bu böyle birkaç gün sürdü, ateş yaktı, kar eritti, geyik sağdı, sığınak yaptı. Saldırıya uğramadı ancak birkaç kez uyurken karla kaplandığı ve ateşin söndüğü oldu, bu sebepten ötürü uyanıp duruyordu ki vücudu da artık buna alışmıştı o istesin istemesin hayatta kalmak için gece birkaç saatte bir uyanıveriyordu. Bazen geceleri ağlama krizlerine giriyor ve bu onun daha çok üşümesine neden oluyordu, kendisi anlam veremiyordu ama böyle hissediyordu. Bu yüzden ağlamayı bıraktı, çünkü hastalanırsa kesin ölürdü. Son gezisinde ona umut veren gelişmeler yaşandı, çok çok eskilerden kalma ilkel taştan bir tapınak buldu. Hatta bu bir kurgan olabilirdi, evet bu bir kurgandı zira çevresinde taştan yüzler vardı. Uldin düşündü?

"Ölülerimizi eşyaları ile birlikte gömeriz, onu yağmalamalı mıyım?"

Neden burada bir kurgan olduğunu bilmiyordu, hiç buralara insanların geldiğini görmemişti ancak anlaşılan bu epey eskiydi. Uldin uzun uzun düşündü ve sonunda şu kararı verdi "Ona saygısızlık yapamam" zaten istese de yapamazdı çünkü çok korkardı, şu an bile çok korkuyordu. Ancak; ölüm korkusu, ruhani varlıklara duyduğu korkudan üstün geldi. Bu türbenin yani kurganın içinde, geyikle birlikte barınacaktı.
Uldin biraz olsun rahatlamıştı nedeni ise hayır, barınak bulduğu için değil. Burada yatan kişi için neredeyse ilkel bir tapınak yapılmış olmasıydı, bu o kişinin çok iyi ve güçlü birisi olduğu anlamına gelirdi. Buralarda eskiden böyle birinin yaşamış olmasının düşüncesi onu iyi hissettirdi. Kurganın içerisine girdi ve gördü ki burada bir mezar yoktu, belki de artık mezara dair bir işaret yoktu. İçerisi bomboştu.

"Acaba yanlış mı anladım?"

Çocuk yavru kurt için etraftan bulduğu otlar ile bir yer hazırladı sonra geyiği de içeriye soktu, dışarıda bıraksa ölür giderdi. Bu yerden ayrıldı çevrede gezinmeye devam etti, bir şey bulamayıp geri döndü. Ertesi gün yavruyu besledi, suyunu içti, açtı. Tekrar dışarıya çıkıp yol aldı, yolların birinde beyaz kutup tavşanlarına denk geldi. Çok aç olduğu için bu açlığı bastıramıyor ve kendisi de yabanileşiyordu, Eline bir taş alarak sinsice tavşana yaklaştı, taşı fırlatıp onu kafasından vurdu. Ardından koşup tavşanı yakaladı ve boynunu kırdı.
Uldin bu varlığa uzun süre baktı, gözlerinden birkaç damla sızıp düştü. Bir anlık açlık hiddetiyle Yaptığından pişman hissediyordu. Ancak teslim olmamalıydı, eğer teslim olursa yanında ki yavru yaşayamazdı. Tavşanı geri götürme kararı aldı ancak yolda beklenmedik bir durumla karşılaştı. Karanlık ormanın içerisinde bir çift mavi parlak göz belirdi, ardından ise hırlama sesleri duydu. Hemen bıçağını çıkardı ancak bu mavi gözlerin üzerine geldiğini hissedince kaçmaya başladı, arkasına bile bakmadan koşuyordu ki bir anda kar zeminin çökmesiyle bilinmezliğe doğru düştü. Kendisine gelmesi çok uzun sürmemişti, etrafına baktığında her yer buzdandı ama çıkışı görebiliyordu. "Şükürler olsun ki bir şey olmadı" dedi, dedi ama...
Fark etti ki ayağı kan içindeydi. O fark edene kadar bir acı hissetmemişti ama şimdi bacağı felaket derecede yanıyordu. Elinde ki bıçağın üzerine düşmüş ve bıçak dizine girmişti. Korku dolu gözlerle dizine bakıyordu, artık umut kalmamıştı ama pes etmeye de niyeti yoktu. Gözünden yaş gelse de Gülümsedi, "Sorun değil."
topallaya topallaya ve bazen de sürünerek tapınağa geri döndü. İçeriye girdikten sonra direkt çöktü ve kıçını yerden kaldırmadan kendisini sürükleyerek çantaya ilerledi, sargı bezini ve içkiyi çıkardı, yavru kurdun başını okşadı. Yine her zamanki gibi kuru otları, dalları topalladı Uldin artık asa olmadan da ateş yakabildiği için zor olmadı. Bıçağı olduğu yerden çıkarırken yüksek sesle acıyla bağırdı, sonra bunu yaptığına da pişman oldu. Yarasının üzerine şişeden alkol döktü ve yine bağırmamak için kolunu ısırdı. Bunu yapmayı babasından görmüştü. Sargıyı bıçakla kestikten sonra dizini sardı. Ateşin başında yarım saat kadar uyuduktan sonra geri uyandı ve yakaladığı tavşanı elinden geldiğince derisinden ayırıp, kesip, pişirip yedi.
Bu son yaşanan hadisenin üzerinden bir buçuk gün geçmişti. Uldin zaman her ilerlediğinde kendisini daha kötü hissediyordu. Aşırı halsizdi, çok üşüyordu ve alnı deli gibi yanıyordu.
Bu geceyi de sağ atlatmayı başardı ama ertesi günün öğle vakitlerinde artık ayağa kalkamayacak bir haldeydi, sonunda vaktinin geldiğini anladı. Yavru kurda seslendi;

"Özür...Dilerim seni koru- koruyamadım."

Bu halsiz haliyle ancak bunu dile getirebildi, yanan ateşe bakıyordu, gözleri kararmaya ve içi ısınmaya başladı gözlerini kapatıp kendisini teslim etti...
Diye düşünürken birden yüksek bir ses duydu "ULDİN! ULDİN!" bu sesin ne olduğunu, kime ait olduğunu bile hatırlamıyordu artık. Muhtemelen son anlarında garip şeyler görüp duruyordu o kadar.




3
Rusya / -FB- Eski defterler
« : 28 Nisan, 2023 00:55:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
devam edecek.

çocukluk yılları.

Uzun kürklü parka ceketinin kapüşonunu çıkarıp etrafına bakındı, bu tepenin üzerine kadar ağzını ve gözlerini kapatarak yürümüştü. Her yer buz ve kar ile kaplıydı. Uzakta karlı dağların bulutlu zirvelerine bakınırken buldu kendisini. Yüzüne soğukluk esiyor ve saçını dalgalandırıyordu. Zaman  zaman o dağların zirvelerine ışınlandığını hayal ederdi, oradan dünyayı seyretmek ne muhteşem olurdu. Denizden gelen buzulları da merak ederdi, biliyordu ki buzullar birbirlerinden kopar ve denizde yol alırdı. Acaba kıyıya gelen buz kütleleri nerelerden ulaşmıştı? Rüzgarın sakin uğultusu kulağına gelirken, çevresindeki sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerinde hissetti ve ardından yavaşça dışarı verdi. Nefesinin buharı uçtu gitti. Yürümeye devam etti, Kar altında kalan bitkilerin arasından ayaklarına kadar uzanan karların çıkardığı hışıltıyı duyuyordu. Çok çok eskilerde büyük büyük dedelerinden biri de belki onun gibi bir çocukken bu yollardan yürümüştü. Annesine aile hikayelerini sormayı severdi, eskiden çok tanınan bir aile olduklarını biliyordu. Her hikayede Kırgızlar, Kumanlar, Sabirler, Hakaslar ve daha nice kabilelerin öykülerini duyardı. Acaba nasıl olmuştu da buraya gelmişlerdi? Bildikleri kadarıyla çok uzun zamandır dışarıda bir farklı bir yerden insan ne görüp ne duymuşlardı. Çetin kış geçit vermiyordu, bazı akşamlar ateş etrafında toplanılan şenliklerde insanların bir kısmı her zaman göç etmekten bahseder, sonra vazgeçerlerdi. Tepeden yürürken bir ses işitti.  “Uldin buraya gel!” Sese dönüp baktığında arkadaşlarını gördü, onu çağırıyorlardı. Tepeden aşağıya inmeye çalışırken ayağı kaydı ve kıçının üzerinden kayarak düştü, Kara gömülmüştü. üzerinde bir çift el hissetti ve başını kaldırırken Alçin'i gördü. Alçin Al yanaklı, sarı saçlı, açık kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümseyerek “İyi misin?” diye sordu. Uldin ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Gülümseyerek “Evet. Ne yapıyorsunuz?” dedi. Kız onun elini tuttu ve beraber yürüyerek diğer arkadaşlarının yanına gittiler. Çadırının tekinin önünde durdular. Bu çadılar Babasının büyüleri sayesinde İglo kadar sıcak olurdu. Çadırlar ahşap çubuklardan yapılmış bir iskelet üzerine kürk, deri veya keçe kaplama örtülerle örtülerek oluşturulurdu. Bu örtülerin alt kısmı genellikle kısa, yüksek kısımları ise daha uzundu. Çadırın üzerinde ayrıca genellikle bacaları bulunur, böylece içeride ateş yakılabilecek ve ısı sağlanabilirdi. çumlar sıcak tutmak ve soğuk havayı dışarıda tutmak için tasarlanmıştı. Çadırın aralığından birbirlerini iterek içeriye bakmaya çalışıyorlardı.
 
Uldin “İçeride ne var?” diye merakla sordu.
Alçin ona döndü ve “Baban.” diye cevapladı
Uldin aralığa yaklaşarak “Babam mı?” diye sordu.
“Evet şimdi ruhları çağırıyor bak!” diye yanıtladı kız.

Uldin aralıktan baktı, içerisi yün ve kürkler ile kaplanmıştı, ortada ise küçük bir masa duruyordu ve masanın üzerine bir kap yemek vardı, bir köşesinde Şaman kıyafetleriyle babası otururken diğer köşesinde beti benzi atmış bir adam duruyordu. Sonra şiddetli bir rüzgar esintisi oldu ve hava kararmaya başladı, çadırın üzerinden eline doğru buzlanmaya başladı ve Uldin birden elini çekti. Gökyüzünden siyah duman çadırın içine doğru dolmaya başladı, Şaman tepksiz iken adam gözlerini açmış titreyerek bekliyordu. orada bulunan herkesin içini korku kaplamıştı, bu yaratık birden adamın ruhunu emmeye başlamıştı ki Şaman kolunun altından çıkardığı asası ile bir ışık kalkanı yaymaya başladı. Sonra bu yaratığı bir kutuya hapsetti. Bunu gören çocuklar kaçıştılar tabiki. Soluklanırken Alçin elini Uldin'in omzuna koydu ve  “Bu harikaydı ve çok korkunçtu! Uldin, mutlaka akşam meydana gel olur mu? Görüşürüz arkadaşlar.” diyerek oradan ayrıldı. Sonra her biri dağılıp başka yöne gitti. Uldin bakışlarını kaldırdığında uzaklardan ağabeyinin yaklaştığını gördü, peşinde bir sürü ren geyiği dolaşıyordu. Uldin onun yanına yürümeye başladı ve abisi bunu fark edince olduğu yerde durup beklemeye başladı. Uldin yanına kadar gelince abisi ona yüzünü çevirmedi aralarında konuşmaya başladılar.

“Ne istiyorsun Uldin?”
“Sadece seni gördüm ve-”
“Ve geldin.”

Ağabeyi ren geyiklerini sürmeye devam ederken Uldin de onu takip ediyordu. Nedense hep ona karşı tavrı soğuktu, Uldin bunun üzerine tahminler yürütür ama düzgün bir neden bulamazdı.

Eldivenlerini çıkarırken “Ağabey” diye seslendi “Neden böylesin?”
Abisi Boyçu ona dönerek “Nasıl?” diye sordu. Uldin devam etti.
“Hep üzgün gibisin.”
“Hmm, bunu sen anlayamazsın.”
“Neden anlayamam ki?”
“Daha çocuksun çünkü.”

Çocuk şaşırdı ve biraz da üzülmüştü ancak hiçbir şey demedi. Abisi ren geyiklerini götürürken kendisi de çadıra girmişti. Anneleri kaynayan kazanın başında oturmuştu, rengi epey soluktu ve çok hasta görünüyordu. Öyleydi de zaten ama Uldin ve Ağabeyini görünce onlara dönüp gülümsemekten, iyi olup olmadıkları hakkında bir sürü soru sormaktan ve nicesinden kendisini alıkoymuyordu. Uldin annesinin yanına bir tabure çekip oturdu ve iki eli de yanaklarında ateşi seyretmeye başladı, kadın çocuğunun saçlarını seviyordu. Ağabeyi hiçkimseyle konuşmadan üzerinde ki parka ceketini çıkarıp yatağına oturdu ve çıkardığı bir dal parçasını bıçağı ile yolmaya başladı. Bunu çok sık yapardı. Aralarında çok uzun sürmeyen dialoglardan ve sessizce oturuşlardan sonra epey zaman geçmişti ve çocuğun şaman babası çadıra girdi, üzerinde ki başlığı çıkarıp bir kenara koydu ve “Uldin, beni dinle.” diyerek içeriye doğru ilerledi, tüm gözler ona çevrilmişti. Adam yatağının altından bir kutu çıkardı ve kutunun içini açtı, ateşin ışığı yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Uldin ayağa kalktı ve “Nedir o?” diye sordu. Adam kutunun içerisinden çıkardığı bir asayı ona uzattı ve “Deneme vaktin geldi.” dedi. Çocuk uzun zamandır bu anı bekliyordu, sevinçle ve heyecanla hemen gidip asayı eline aldı ama ne yapacaktı? ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bakışlarını babasına çevirdi, babası “Durma salla hadi” dedi bir elini havaya savurarak. Çocuk asayı salladığında köşede duran tahta at birden derince çatladı. Annesinin de babasının da gözleri açılmıştı “Birdaha dediler” Uldin yeniden Asayı salladığında odada duran bir mum alev aldı ve sonra alev sönerek ufak bir ateşe dönüştü.
Çocuk gözleri parlayarak sordu “Ben de sizin gibi şaman olacağım değil mi?”
Babası gülümsedi ve elini omzuna koydu.
sonra konuşmaya başladı “Bak oğlum, eğer se-”
“Saçmalık!” birden sözü kesildi ve ağabey elinde ki tahtayı ateşe atarak dışarıya çıkıp gitti. Annesi ayağa kalkmaya çalışarak “Bayçu!” diye arkasından seslendiyse de babası onu durdurarak. “Boş ver, geri dönecek elbet.” dedi. Çocuk yaşanana bir anlam veremiyordu ama onu “sen git uyu” diyerek başlarından savdılar. Ertesi gün olduğunda bu rutinler devam etti, ancak bir gece vakti Uldin dışarıda işeyip çadıra geri dönerken ahırın içerisinde ışık ve iki gölge fark etti. Sesizce yaklaştığında babasının ve ağabeyinin konuştuklarını anladı ve onları gizlice dinledi.

“Böyle davranmayı kesmelisin Baycu'”
“Beni azarlamayı bırak!”
“Büyü yapamaman ne senin suçun ne de o kardeşinin ne de bizim!”
“Bu yüzden gözünüzde hiç değerim yok değil mi?”
“Nasıl bunu söylersin?”

Uldin biraz daha yaklaştı, abisinin ve babasının gölgesi çok hareketliydi, zaten hararetli bir tartışma içerisindeydiler ve hem sesleri yükselip dururken hem de odada dönmeler, el kaldırmalar görünüyordu. Gölge işaret parmağı ile işaret ederek. “Bu dikbaşlılığın hepimize zarar verecek!” dedi. Sonra ağabeyi söze başladı ve konuşma devam etti;
“o işe yaramazın teki!”
“yeter yoruldum, şimdi gidip kafanı topluyorsun ve yarın yine sürülere sen bakacaksın.”
“Neden bir seferliğine ona bırakmıyoruz bu işi, sana işe yarar olduğumu ve onun işe yaramaz olduğunu kanıtlamama izin versen ya?”
“O daha küçük bir çocuk ve senin kardeşin”

Uldin anlamıştı, ağabeyi büyü yapamıyordu, ancak kendisi işe yaramaz bir aptal değildi. Birden içeriye girerek “Tamam kabul!” diye bağırdı. “Sürülere yarın ben bakacağım.” Babası elini alnına koyarak derin bir iç çekti ve “İzin vermiyorum, şimdi defolun gözümün önünden!” diyerek onlara bağırınca bu konuşma sona erdi. İkisi de çadıra geri döndüler ve bu süreçte hiç birbirleriyle konuşmadan kendi köşelerine çekildiler.

4
Birleşik Krallık / Ynt: Koza
« : 12 Nisan, 2023 21:02:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Çay içmek ve uyumakla geçen bir günün ardından masaya kafasını koymuş uyuyordu. Elinde hissettiği karıncalanma ile gözlerini açtı, Joan karşısında duruyordu. Dilini dışarıya çıkarmış bir hevesle duran köpeğe tebessüm ederek "Dönmene sevindim" dedi. Sonra oturduğu yerden kalktı ve esneyerek pencereye yürüdü, dışarıya baktığında bugün tanıştığı kızı görmüştü. Dün gece bavulundan çıkarıp yıkayıp temizlediği kıyafetleri dolaptan çıkardı ve üzerine gömleğini, yeleğini ve ceketini ve siyah paltosunu giydi. Sonra saçlarını bağladı ve kurdun yemeğini koydu. Bu sefer kılıcını almadan sadece asasını yanına alarak daireden çıktı. Çatırdayan ahşap merdivenlerinde ağır adımlar atarak aşağıya indi. Şimdi genç kadın karşısında duruyordu. Sağ elini göğüsünün üzerine götürerek onu selamladı.
 
"Merhaba, aslında bekleyeceğinizi düşünmemiştim. Umarım iyi vakit geçirmişsinizdir." dedi.

Sonra biraz başını eğdi ve o keskin mavi, çekik gözleri ile kızın gözlerinin içine durgun bir şekilde baktı ve

"Davetiniz için teşekkür ederim, aklınızdan neler geçiyor acaba?" diye ekledi.

5
Birleşik Krallık / Ynt: Koza
« : 11 Nisan, 2023 22:06:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Serseriler kaçmışlardı, zaten ne bekleniyordu ki? O ana kadar çok sinirli olan Ak Saçlı birden değişerek sessiz ve soğuk bir tavır aldı. Güneşin ışığı kızın arkasından üzerine düşüyordu bu yüzden çizgi gözleri ile genç kız baktı. Kadının Saçları, altın sarısı renginde ve dalgalarla hareketli bir yapıya sahipti. Saçları, güneş ışınlarının altında parıldayan doğal bir ışıltıyla doluydu. Gözleri, koyu zümrüt yeşili tonlarındaydı, pırıl pırıl parlayan gözleri ona oldukça çekici ve canlı bir görünüm veriyordu. Sonra içinden düşündü.
"Bu kadının zarafeti, sadece dış görünüşüyle değil, hareketleri ve duruşuyla da yansıyor. Adımları, hafif ve zarif, aynı zamanda kendinden emin bir şekilde ilerliyor. Takı ve elbise olmadan bile, bu kadının doğal güzelliği ve zarafeti ile herkesin dikkatini çekeceği kesin. O bir asilzade olmalı." Ondan sonra Sağ elini yavaşça gögüsünün üzerine götürdü ve selam verdi.

“Rica ederim, kabalığımı bağışlayın. Londra'da geçirdiğim vakitlerce anladığım ki, işlerin rengi çok hızlı bir şekilde tehlikeli olabiliyor. Teklifinizi kabul edeceğim ama izin verirseniz ki hayır demenizi kabul etmiyorum.”

sonra başını kaldırdı ve apartmana dönerek bağırdı. “Joan Buraya gel!” ardından bembeyaz tüyleri ile bir kurt apartmandan çıka geldi. Genç Şaman kadına döndü;

“İşte Joan, Can dostumdur. seni cehenneme gitsen de kadar takip edecektir, ayrıca tehlikeyi önceden fark etmek gibi bir huyu da var. Sana yoldaşlık etmesine izin ver. Geri döndüğünde görüşürüz!” dedi ve apartmana geri girip kayboldu.

6
Birleşik Krallık / Ynt: Uldin ile Tanışma
« : 11 Nisan, 2023 19:04:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ak Saçlı Şaman yardım ettiği adamın evine dönmüştü ve burada dinleniyordu. Bu adam ve kardeşi ile ahbap olmuşlardı, onlarla geçirdiği vakitlerden Britanya'da ki durum hakkında çok şey öğrenmişti. Geçen gece dövüştükleri kişilerin Cadı Avcıları olup olmadığı ise belli değildi. Kurtardıkları kardeş bu konuda yarım yamalak bir şeyler anlatmaktan öteye gitmiyor, doğru düzgün bilgi vermiyordu. Sorulduğu zaman hatırlamaya çalıştığında başının çok ağrıdığını söylüyor ve çekiliyordu.
Uldin koltukta oturmuş başını tutuyordu. Eski ve yıpranmış bir halı, odanın merkezine yerleştirilmişti. Duvarlar, sarımsı beyaz renkte boyanmış ve birkaç yerinde küçük çatlaklar vardı. Ahşap zemin, geniş tahta tahtaları ile kaplı ve kısmen aşınmış görünüyordu. Balkon kapısı sonuna kadar açıktı ve perdeler rüzgardan uçuşuyordu, gün batmak üzereydi ve güneşin kızıl ve sarı karışımı ışıkları odanın içine yumuşak bir şekilde yayılıyordu. koltuğunun karşısında büyük bir şömine yer alıyordu. Şöminenin üstünde, birkaç mumluk ve biblo sergilenmişti. Şöminenin etrafında, yüksek sırtlı iki adet koltuk ve birkaç küçük sehpalar vardı. Balkon kapısının hemen yanında, küçük bir çay masası ve yanında birkaç sandalye yer alıyordu. Bay Çatlak Kafanın oteline göre burası oldukça güzeldi, aslında kıyaslandığında her yer Çatlak Kafanın otelinden güzel olabilirdi elbette.
yan odadan minik ayak sesleri duydu, şimdi karşısında bembeyaz tüyleri ile kurdu duruyordu. Dün gece bitmeden büyük kardeş gidip kurdu geri getirmişti. Uldin onun başını okşayarak;
“Nasıl gidiyor Joan, keyfin yerinde mi?” diye sordu. Sonra masanın üzerinde duran metal tabakayı aldı ve içinden bir dal sigara çıkarıp dudaklarına götürerek yaktı. Tabaka Tomoe Gozen'e aitti ve üzerinde Japon güneş sembolü vardı. O zamanlarda nadiren içerdi ama bu memlekete geldiğinden beri sıklığı artmıştı. “Biliyorsun en kısa zamanda gidip teslim olmalıyız.” elini alnına götürerek mırıldandı. Birkaç dakika geçmişti ki kurt birden havlamaya benzer sesler çıkarmaya başladı, genelde havlamaz bazen ulurdu. Uldin elini alnından çekti ve “Sorun nedir?” diye sordu. Kurt balkona bakarak havlıyordu, Uldin balkona yürüdü ve çevresine bakındı, kısa sürede yaşanan olayı anladı.

Atletli ve ağzında sigaralı bir şekilde!! Aşağıya gözlerini kısarak bağırdı. Ağzında ki sigaradan ötürü kelimelerin harflerini tam çıkaramıyor ve sesi kirli bir şekilde geliyordu. Tıpkı dayılar gibiydi.

“Lan bırakın kızı! **** Koduklarım.”
adamlar kafalarını kaldırıp balkona baktılar ve “Sen kimsin lan! belanı mı arıyorsun?” dediler.
Uldin orada eline geçirdiği bir saksıyı adamlara fırlattı ve “İndirmeyin beni aşağıya!” dedi.
adam ise saksıdan son anda kurtulmuştu ve saksı parçalanarak  etrafa toprak saçılmıştı. Elini kaldırarak seslendi “İNSEN NOLUR LAN KARI GİBİ KIVIRMA!”
Uldin bunun üzerine sigarayı dudağından çekti ve sigara tutan parmağı ile adamı işaret ederek “Bekle” dedi. Sonra birden apartmandan çıktı, ağzında sigara, üzerinde siyah kumaş pantolon ve beyaz atlet, diğer elinde ise Katana tutuyordu. Sonra adamlar el kol hareketi yaptılar “Eee ne olacak yani?” Uldin kılıcı kılıfından çıkarınca, içlerinden biri güldü ve “Aha bende de bu var!” diyerek iç cebinden bir altıpatlar çıkardı. Sonra ateş etti ama Uldin kurşunu katanası ile ikiye böldü.

Serseriler şaşkındı hep bir ağızdan “Nasıl olur? manyak lan bu!” dediler. Sonra kaçışmaya başladılar ama giderken “Bekleyin siz yeniden görüşeceğiz” demeyi de ihmal etmediler.

7
Birleşik Krallık / İki kardeş
« : 10 Nisan, 2023 23:54:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gecenin bir yarısı rahatsız edici yatağına uzanmış tavanı seyrediyordu. Duyduğu tek ses kurdun homurdanmaları, dışarıdan esen rüzgar, gece yarısı çalışan fabrikalar ve otel sakinlerinin sesiydi. Aşağıda ki katlarda bir adam şiddetli bir şekilde öksürüyordu, yan odada kalan kadın ise ağlıyordu.
Bu oteli tarif etmek gerekirse; Kapısı, zamanın ve hava koşullarının etkisiyle paslanmış ve aşınmış durumdadır. İçeriye adım atmanızla birlikte, kötü karanlık atmosfer sizi sarar. Holdeki eski gaz lambası, ortamı aydınlatmaya yetmez ve gölgeler karanlık köşeleri daha da belirgin hale getirir.
Koridor boyunca yürüdüğünüzde, odaların içindeki kasveti hissedersiniz. Oda kapıları eski ve paslıdır. Odalardan gelen ince ışık huzmeleri bile oda içindeki karanlık havayı dağıtamaz. Odalarda eski ve yıpranmış mobilyaların yanı sıra, yer yer görülen nem ve küf izleri, konaklamak istemeyeceğiniz bir yer olduğunu açıkça ortaya koyar. Her odanın içinde sayısız insanın sayısız karanlık hikayeleri yatmaktadır.
Yemek salonu, dar ve karanlık bir odadadır. Tek ışık kaynağı, tavanın ortasında asılı olan eski bir avize lambasıdır. Bu lamba bile yeterince ışık sağlamaz ve yemek salonu, hüzünlü bir atmosfere sahip bir yer haline gelir. Bu otelde geçirdiğiniz her vakitte, gaz lambalarının yetersiz aydınlatmasından doğan karanlık köşelerin her biri mutlaka bir sanrı görmenize neden olmaktadır.
İşte tüm bu oteli bay Çatlak Kafa işletir, zaten onun gibi biri dışında bu işi yapabilecek başka birisi olabileceği düşünülemez. Bay Çatlak Kafa geniş kafalı, epey seyrek saçlı, göz altları her daim morarmış gözüken, önden iki dişi olmayan, tükürerek konuşan sinirli aksi bir ruhtur. Uldin ona ruh demeyi yakıştırır çünkü Çatlak Kafa, kendisini sinirlendirmeyecek bir olay dışına genelde tepkisizdir. İşin ilginç tarafı Çatlak Kafa neredeyse hiç denecek kadar ücret alır, hatta çoğu zaman hiç almazdı.
Onun paraya değer vermeyecek birisi olduğunu düşünmek yanılgı olacağı gibi otelinin çok kötü olmasından ötürü ucuzculuk yapacağını düşünmekte doğru olmaz.
Ak Saçlı bu durum üzerine düşünerek bu adamın huysuz, sinir dolu bakışlarının altında bir gizem yattığını düşünmüştür.

Yataktan kalktı ve odanın içerisinde ki küçük şömineyi yaktı, şimdi közlenmiş odunun ateşte çatırdamasını duyuyordu. Dışarıda ki koridordan kapısının altına yansıyan gaz lambasının sönük ışığının bir an gölgeye kapanıp geri geldiğini gördü, birisi çok sessiz bir şekilde kapının önünden geçmişti. Kırık cam aralığından sızan ıslıklı rüzgâr, odanın perdelerini hafifçe sallandırıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Yakınlarda bu caddeye bağlanan, kullanılmayan çukurlu bir yol vardı. Bu yolun anayola bağlanan girişine doğru kargaların telaşla uçuştuğunu gördü. O yola dikkatini verdiğinde at sesleri duymaya başladı, belli ki birisi Londra'nın merkezine uzak bir kasabadan şu an bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Nedense içinden bir ses onun otele geleceğini düşündürtüyordu. Bu düşüncesi doğru çıktı, at arabasının sesi giderek arttı ve sonunda kesildi. Birisinin otele giriş yaptığını anladı. Kulağını yere dayadı ve gözlerini kapatarak sesi dinledi. Bay Çatlak Kafa'ya ait bir homurtu duyamadı, belki de uyuyordu. Ahşap zeminin çatırdamalarını duyabiliyordu ve ses giderek artıyordu. Adam yukarı kata çıktı, Uldin'in bulunduğu odanın kapısını itti, gördü ki içeride sadece bir kurt var. Daha başını kaşıyacak vakti bulamadan karanlığın içinden çıkagelen Uldin, adama arkasından asasını dayadı.

Soğuk bir tonda “Kimsin?” diye sordu.
Adam heyecanlandı “Ben...” devamını getiremedi.
Ak Saçlı üsteleyerek tekrar etti. “Sana Kimsin dedim.”
En sonunda adam cesaretini toplayarak “Ben senden yardım istemeye geldim ve sana yardım etmeye” diyebildi.
Uldin düşündü; bu adam rol yapıyora benzemiyordu, yeteri kadar güçlü de gözükmüyordu, onu bırakabilirdi.
Adamı iterek birkaç adım geriye çekildi, kurt ise önünde durmuş adama hırlıyordu.
Uldin asasını indirmeden;
“Neden burada olduğunu anlat, bir dakikan var!” dedi.
Adam cebinden çıkardığı mendil ile alnındaki teri sildi ve anlatmaya başladı.
“Sen Muggle'ların yanında birkaç kez büyü kullandın değil mi? Bakanlık bu durumu araştırmak için birilerini gönderdi ama onlara senden önce ulaştım. Yine de çok vaktin yok, buralarda bir yerlerde olduklarına eminim. Senden bu iyiliğim karşısında tek bir dileğim var. Sen kayıtsız bir büyücüsün, bu ülkede yenisin. Birazdan isteyeceğim şeyi onlara söyleyemezdim-”
Adam cümlelerini bitiremeden alt katlardan Çatlak Kafa'nın sesi duyuldu. “Siz aptalsınız, burada yaşayan herkes zaten tuhaf şeyler yapıyordur!”
Sonra adam ellerini birleştirip haklılığın verdiği cesaret tavrıyla “Geldiler” dedi. Uldin cisimlenmek için adamın elini tuttu ancak bir şey olmadı. Adam bunu anlamıştı ve “Cisimlenmeni engelleyecek bir büyü kullanıyorlar” dedi.
Uldin hızlıca pelerinini, katanasını ve bazı eşyalarını aldı ve kurda dönerek;
“Üst kata çık ben geri geleceğim.” diye tembihledi. Kapüşonunu çekti ve asasını kaldırarak tüm ışıkları söndürdü. Bunu yapmasının üzerinden birkaç dakika içerisinde çalışanlar koridora geldiler. İçlerinden biri asasını kaldırarak Lumos büyüsü yaptı ve çevreyi aydınlatmaya başladı. Tüm pencereler kapalıydı ve içeriye o asanın çevresi haricinde ışık gelmiyordu. Adam “Sanırım burada bir yerde olabilir, dikkatli ol Jack.” dedi ve koridor boyunca yürümeye başladı. Arkadaşı ise bağırdı “Orada gördüm onu!” Sonra bir ışın üzerlerine parladı, öndeki adam yere düşerken diğeri ise hamle yaptı. Asasından parlayan ışıktan karşısında pelerinli bir büyücü olduğunu gördü, ona gönderdiği Işın Ak Saçlı tarafından savuşturuldu ve ışın ahşap duvara çarparak patlama etkisi yarattı. Tozdan ve talaşlardan ağzını kapatarak öksüren çalışan üzerine gelen ışını savuşturamadı ve kendisini merdivenden yuvarlanmış halde buldu. Gözlerini araladığında iki adam alt katlara doğru hızlıca koşuyordu, tüm bunları gören Çatlak Kafa ise gülüyordu.
Adamla at arabasına bindiler ve kır yoluna girerek izlerini kaybettirdiler. Epey mesafe katettikten sonra adam arabayı durdurdu ve Ak Saçlı dışarıya çıktı. Adam yanına gelerek konuşmaya devam etti.

“Gelelim konumuza, az konuşalım çok iş yapalım. Kardeşim cadı avcılarına katılmak için yola çıktı. Onlardan birileri ile görüştüğüne eminim, bu yüzden bakanlığa gidemedim. Kardeşime bir zarar gelsin istemiyorum. Ben ise yardım almadan onu kurtaramam, seni bu civarlarda birkaç kez gördüm ve büyücü olduğunu hatta kayıtsız birisi olduğunu hemen anladım.”
Uldin boynunu çıtlatarak, umursamazca “Nereden anladın?” diye sordu
Çok bilmiş tavrıyla “Elbette avare avare dolaşmandan” dedi adam.
Ak Saçlı aynı tonda “Haklısın. Cadı avcıları kim bilmiyorum fakat sana yardım edeceğim.”
Adam gülümsedi “Biraz kolay oldu gibi.”
Uldin “Canım öyle istedi kardeşim. Beni diğer büyücü ve Cadıların da ortamına sokacaksın şimdi söyle nereye gidiyoruz?” diye sordu.
Adam epey keyiflenmişti. “İste benim adamım, elimi tut cisimlenelim.”
Uldin adama elini uzatırken “Ben senin adamın değilim” dedi ve birden cisimlendiler.

Kırsalda ıssız bir bölgeye geldiler, burada karşılarında bir depo vardı. Adam sordu "Ne düşünüyorsun?"
Uldin ise “Depo, yıllarca kullanılmadığı için zamanla çürümüş ve yıkılmaya yüz tutmuş durumda. Depo eski tuğla duvarları ve ahşap çatısı ile bir zamanlar sağlam ve kullanışlı bir yapıymış. Ancak şimdi çatısı yer yer çökmüş, tuğlaları dağılmış, duvarları çatlaklarla dolu. Depo içinde herhangi bir ışık kaynağı yokmuş gibi görünüyor ve sadece ay ışığından gelen zayıf bir ışıkla aydınlanıyor.” diyerek cevapladı. Sonra ekledi “Buraya daha önce geldin mi?” Adam başını evet anlamında salladı ve “Buraya daha önce geldim, ön giriş harici bir giriş yok.” dedi.
Deponun girişine doğru yürüdüler, kapıda paslanmış zincir ve kilit vardı. Asaları ile açmaya çalışsalar da bir şey değişmedi. Bunun üzerine Ak Saçlı kılıcını çıkarıp bir hamle yaptı ve kilit kırılırken, zincir ikiye bölündü. İçeriye girdiler Asaları ile Lumos büyüsünü fısıldadılar ve deponun ortasında duran bir sandalye gördüler. Sandalyede elleri kolları bağlanmış oturan birisi vardı. Adam hemen fırladı “Kardeşim!” ve onun yanına doğru koşup ağzında ki ipi çözdü, adamın ağzının her kenarı ipten yara olmuştu. Var gücüyle;
“NEDEN BURAYA GELDİNİZ! KAÇIN” dedi. Sonra hiçbir şey olmadı. Adam kardeşinin iplerini çözerken;
“Ee, böyle hayal etme- SİKTİR!” Karanlığın içinden bir gölge silüet fırlayarak Onların üzerine hızlı bir şekilde çullanacaktı ki Uldin ona asası ile cevap verince duman şeklinde kayboldu. Sonra başka bir silüet fırladı, Bunu da savuşturdu üçüncü... Dördüncü derken beşinciyi durdurmakta zorlandı ve omzundan yaralandı.

Uldin omzunu tutarken “Senin Cadı avcısı dediğin bunlar mı?” diye sordu ve sırt sırta verdiler. Gölgeler arka arkaya gelmeye devam etti sonu kesilmediği için bir noktada Uldin onları durdurmakta zorlanıyordu.
“KARDEŞİNİ ÇIKAR BURADAN!”
Adam telaşla sordu “Ama sen?”
“Siktir git lan işte!”
Bunun üzerine adam ve kardeşi AK Saçlıya kendilerini siper edip dışarıya fırladılar. Depodan uzaklaşıp dışarıdan seyretmeye başladılar. İçeride ne döndüğüne dair bir fikirleri yoktu. Sonra deponun içinden patlama sesleri gelmeye başladı ve alevler yükseldi. Adam şöyle dedi.
“Hadi be! o adamı sevmiştim.” tam arkalarını dönüp gidecekken uzaklardan bir silüetin yürümeye başladığını gördüler yanlarına gelince anladılar ki bu Uldin'di. Omzundan ve saçlarının arasından çimenlerin üzerine kan damlıyordu.
Uldin gülümsedi ve “Kolaydı” dedi. Iki kardeş şaşkınlıkla gözlerini dört açtılar, sonra büyük kardeş “Eve gidiyoruz sen de geleceksin hadi.” dedi ve uzaklaşarak kayboldular.
 

8
Birleşik Krallık / Sancı
« : 08 Nisan, 2023 02:19:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Şimdi tek başınaydı, emperyalizm pek çok insana olduğu gibi onun da hayatını mahvetmişti. Bir sokağın başında durmuştu. Açık tundradan bu şehire gelmesi, sırf havasından dolayı zaman zaman başını döndürüyordu. Sokaklar, pis kokulu su birikintileri, atların dışkıları ve çöplerle doluydu. Çoğu evlerin önünde, çamaşırların asılı olduğu teller vardı ve bu çamaşırlar da sokakları kirleten unsurlardan biriydi.
Sokakta yürüyen insanlar, karanlık giysiler giymişti ve yüzlerindeki ifade genellikle korku veya kaygıydı. Hırsızlar, dolandırıcılar ve diğer suçlular, gizlice sokaklarda dolaşır ve insanların değerli eşyalarını veya paralarını çalardı. Sokaklarda, fakirlerin barındığı gecekondu evleri de vardı. Bu evler, çoğunlukla ahşap veya tuğladan yapılmış ve sıkışık bir şekilde sıralanmıştı. Evlerin arasındaki dar sokaklarda, insanlar bir arada yaşamak zorunda kalıyorlardı. Uldin ise dönemin karanlığına gömülmüş, kenar mahallerinden birinde Bay "Çatlak Kafa" diye bilinen adamın işlettiği bir otelde kalıyordu. Sokaklarda, arada bir dilenciler de görünürdü. Genellikle sakat veya hastalıklı olan bu insanlar, para veya yiyecek istiyorlardı. Bazı dilenciler, karanlık sokaklarda insanların korkularını kullanarak onları tehdit ederlerdi. Eğer bir saniye durup bu manzaraya bakarsanız, bu dönemin toplumun alt kesimleri için nasıl çatışmalar yarattığını görebilirdiniz. Elbette Ak saçlı adam için bu inanılmayacak bir manzaraydı.
Uldin elleri paltosunun cebinde yürümeye başladı, başına geçirdiği şapka ile yüzünü gizliyordu, bunu yapıyordu zira farklı görünüşünden ötürü insanlar sık sık ona bakıyordu. Her zaman bu karanlık ara sokaktan geçerken, orada bulunan yan kesicilerin hiçbiri ona bulaşmazdı. Hayır, bir büyücü olduğu ve onları korkuttuğu için değil. Çünkü zaten birkaç kez soyulmaya kalkılmış ancak cebinde para olmadığı için bırakılmıştı. Bu sokaktaki sessizliği bozan yalnızca atların nöbetçi çığlıkları ve uzaklardaki hırsızların fısıltılarıydı. Bu karanlık sokak, onun için artık sıradan hale gelmişti. Biraz ilerleyip köşeyi döndükten sonra başını kaldırarak etrafa bakarak yürümeye başladı. Sokaktaki evlerin pencerelerinin, bazıları ışıkla aydınlatılmıştı, bazılarıysa karanlıkta kalıyordu. Bazı pencerelerde, hüzünlü melodilerle birlikte şarkı söyleyen kadınlar vardı. Uldin, bu kadınların da hayatlarının ne kadar zor olduğunu biliyordu. En sonunda bu karanlık sokaktan kurtulmuştu, ortalama şıklıkta bir dükkâna girdi.

"Bay Black" diye seslendi ve çok geçmeden yaşlı, bir çerçevesi çatlamış gözlülük bir adam resepsiyonun arkasındaki odadan çıkageldi.
“Uldin, değil mi?”
“Evet her seferinde bunu soruyorsunuz.”
“İlacı getiriyorum bekleyin.”
Adam kırmızı perde ile kapatılmış odaya girdi ve elinde küçük bir şişe ile geri döndü ve "İşte bu." Dedi. Elindeki şişeyi masaya koydu. Uldin şişeyi nazikçe geri vererek;
"Size daha önce söylemiştim Bay Black, ilaca ihtiyacımız olmayacak. Bana lütfen adresi belirtin ve eşyalarımı verin."
İhtiyar adam bakışlarında bir şüphe yerleştirerek, onunla göz temasını kesmeden elini tezgâh altına uzattı ve bir pelerin ile Katana çıkardı.
"İlaç olmadan nasıl olacak?" diye sordu.
Uldin eşyalarını aldı ve giyindi şimdi Kılıcını saklayabileceği bir yer vardı.
"Efendim, eğer başarısız olursam beni polislere ihbar edebilirsiniz, yerimi yurdumu biliyorsunuz. Meraklanmayınız ben bir Şifacıyım." dedi.
İhtiyar hala ona inanmıyordu şişeyi ve adresi uzattı. Uldin ikisini de aldı ve şöyle dedi.
"Bu ilaç onu iyileştirmez, siz söylediniz. Ancak acısını dindirecektir ama göreceksiniz ki onu iyileştireceğim. Zaten benim gibi biri dışında başka şansınız kalmadı." dedi ve dışarıya çıktı.

Ak Saçlı Uldin epey uzunca bir yol yürüdü sora sora da olsa, sonunda belirtilen adrese vardı. Burası yoksul bir gecekonduydu. Ahşap duvarlarla çevriliydi ve tek katlıydı. Kapısı, birkaç yıpranmış basamakta biten küçük bir verandaya açılıyordu. Veranda, daracık bir sokakta bulunan diğer evlerle birleşiyordu. Kapıya yakın bir köşede, açık bir pencere vardı. Uldin kapüşonunu çekti ve kapıyı direkt, el altından büyü ile açarak içeriye girdi, giriş ile mutfak aynı yerdeydi, çevrenin seslerini dinlerken ev sahibi birden önünde belirivermişti;
"Sen kimsin ne istiyorsun bizden!"
Adam elinde küçük bir revolver tutuyordu. Uldin "O oğlanı iyi etmeye geldim" diyerek adamı sakinleştirmeye çalıştı. Adam önce şaşırdı, sonra kahkaha attı ancak bu kahkaha kötülük kralının kahkahası değildi. Belli ki tehlikeye karşı verdiği istemsiz bir tepkiydi. Sonra silahı Uldin'e doğrulttu. Uldin ise bir ayağını geriye atıp, dizlerini hafifçe kırarak katanasının kabzasını tuttu. Adam
"O kılıçla beni mi öldüreceksin? Dene bakalım" dedi..
.. ve 6 kez ateş etti.
Ak Saçlı üzerine gelen tüm kurşunları kılıcı ile kesmişti. Bu marifet karşısında ki adamın Ecel ile karşılaşmış gibi titreyen dudaklar ve eller, sırtını verdiği duvardan yere doğu kayıp düşmek, kekelemek. İşte bu tepkiyi veriyordu. Uldin onun yanına yürüdü ve;
"Hayır seni öldürmeyeceğim, kurşunlardan korunacağım." dedi.
Adamın yanından geçip giderek diğer odaya girdi. Burada bir çocuk duruyordu, elbette o da korkmuştu ancak cesaretinden ödün vermemeye çalışıyor gibiydi. Uldin dizlerinin üzerine çöküp çocuğa;
"Duyduğuma göre baban seni dedenden gizleyip, bir de tedavi olmanı reddediyormuş. Merak etme baban iyi ona bir şey olmadı." dedi, sözlerini bitirmesinden hemen sonra üzerine arkasından öfkeyle koşan adamı hissetti ve onu bir hamlede dizlerinin üzerine serdi. Adam bayılmıştı.
"Bir süre yerde oturur ama sonra kalkar emin olabilirsin."
Sonunda çocuk konuştu;
"Ne istiyorsun benden!"
Uldin gülümsedi ve asasını çıkararak;
"Hiç, sadece hastalığını anlatmanı" demişti ancak devamını getirmesine gerek kalmadı, çünkü çocuk üç kez öksürdü ve üçüncüsü kanlıydı. Şaman asasını birkaç kez sallayarak büyülü sözler fısıldadı. Şimdi o Muggle çocuğu hiç olmadığından daha sağlıklı hissediyordu. Uldin hiç kimse ona tepki vermeden evden hızlıca uzaklaştı. Şimdi yine o dar karanlık ara sokaklarda dolaşıyordu. Tanrıya şükür ki ne bir polis ne de başka bir grup başına bela olmamıştı diye düşünürken, boynunda bir asa hissetti;
"Asanı ve kılıcını ver!"
Sonra etrafını birkaç serseri sardı. Kendisini tehdit eden ses bir kıza aitti. Uldin asasını ve Kılıcını yere atınca kız birkaç adım geriye çekildi. Kıza "Küçüğüm, sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordu.
Hemen ardından ise serserilerden birisi;
"PATRON İLE DÜZGÜN KONUŞACAKSIN KÖPEK!" diye bağırdı.
Uldin tepki vermedi ancak kıza “Sen kimsin?” diye sormaya devam etti.
Kendisini işaret ederek;
“Bana Alte derler, sen ise benim bölgelerime girip işgüzarlık yapıyor ve insanları korkutuyorsun.” dedi.
“Senin bölgelerin mi?”
Küçük kız sırıtarak yanıt verdi; “Ne sandın?”
Şaman ceplerini açarak; “Benden alabileceğin bir şey yok ne param var ne de başka bir şeyim.” diye söylendi.
Küçük kız küçümseyici bakışlarını esirgemeden; “İstersem senden pek çok şey alabilirim fakat görüyorum ki gerçekten yoksulun tekisin. Sen eskiden tanıdığım birini anımsatıyorsun bu yüzden bu seferlik canını bağışlayacağım.” diyip bir dizinin üzerine eğildi.
Şaman gözlerine bakarak; “Eskiden tanıdığın birisi için canımı bağışlıyorsun. O zaman senin için özel birisi, arkamdan sinsice geldin ama bunu hissetmedim. O kişi bir suikastçi miydi, yoksa casus muydu?” diye sordu.
Casus kelimesini duyunca kızın göz bebekleri büyüdü. Uldin anlamıştı;
“Evet seni bir casus yetiştirmiş…”
“Bu seni ilgilendirmez, yoluna devam et.”
“Ya asamı alınca sizi öldürürsem?”
Serseriler kahkahalar attılar. Sonra kız meydan okudu: "İstiyorsan dene."
Uldin bu kıza bulaşmayarak başını hayır anlamında sallayıp eşyalarını alarak uzaklaştı. Aslında sevinmişti çünkü burada ondan başka büyücüler de vardı. Elbette buna emindi ama onlarla nasıl irtibata geçeceğini bilmiyordu artık belki bir şansı olabilirdi.

Uzunca bir yol yürüdükten sonra Çatlak Kafa'nın oteline vardı, odasına geçti, kurdu besledi ve uykuya daldı. Çığlık sesleri yüzünden gece yarısı uyanıverdi. Kurt sanki ona bir şey anlatmak istiyor gibiydi;
"Ne oldu? Bu sesler ne? Tuvaletin mi geldi? Aç mısın?"
Kurt odadan çıkarak üst kata doğru yürümeye başladı Uldin ise onu takip etti. Çığlık sesleri her katta azaldı ve sonunda kesildi. Üst katta kapısı açık bir odadan içeri girdiler, yerde kan vardı ve kan izi yatağa kadar sürüyordu. Yatakta ise bir kadın beyaz geceliği ile beti benzi atmış bir şekilde uzanıyordu. Üzeri kanlanmıştı, Uldin başını çevirdiğinde sandalyede oturup sessizce ağlayan bir adam gördü. Adam kollarına gömdüğü başını kaldırmadan ağlamaklı sesi ile şunu söyledi:
"Doğum…"
Başka hiçbir şey demedi. Ak Saçlı kadına yaklaştı ve elini nabzına koydu, atıyordu. Kadın epey terlemişti ve son anlarını yaşıyordu ortada bir bebek ise yoktu. Kocası başını kaldırıp bakacak gibi değildi sadece ağlıyordu. Uldin Kadının gözlerinin içine bakarak;
“Lütfen bundan kimseye bahsetme.” Dedi ve asasını çıkardı. Bir süre sonra bir bebeğin ağlama sesleri bütün otelde yankılandı. Adam ise ancak bu bebeğin sesini duyunca başını kaldırıp bakmaya kendinde güç buldu. Kadının rengi yavaş yavaş kendisine gelirken, nefes alıp vermesi de düzeliyordu. Uldin kucağında tuttuğu sarıp sarmaladığı bebeği adama verdi.
"Sen bir Aziz misin?" diye sordu adam. Uldin ona cevap vermedi. Kapıya döndüğünde tüm otel sakinlerinin orada toplandığını gördü bunun üzerine dudaklarından şu cümle döküldü;
"İnsanlar acı çığlıklarına, karanlığa değil. Bu karanlık dünyada bebeğin ağlamasını duyunca, bir umut ışığını görünce geldiler."

9
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 07 Nisan, 2023 01:20:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Uldin Buzkurdu - (Ai çizim)

10
Yetişkin Karakter Başvuruları / Uldin Buzkurdu
« : 07 Nisan, 2023 01:06:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Uldin Buzkurdu

Karakterin Yaşı:25

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: doğunun ve batının felsefesini okumuş felsefeci, sert koşullarda yaşadığı için fazlasıyla metanetli, onura önem verir, süregelen yalnızlıktan ötürü bazen uzunca sessizliğe gömülebilen birisidir. Tüm bunlara rağmen kafasının çok karıştığı ve intikam duygusunun ateşlendiği olur, böyle zamanlarda fazlasıyla merhametsiz olur. Sanatçıdır.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Uldin kadim bir şaman soyunun son üyesidir,  Tundrada doğmuş ve büyümüştür. Rus imparatorluğu nüfuzunu bu bölgelere henüz yeni ancak hızlı bir şekilde genişletmektedir. Bu bölgede yaşayan insanlar engin kış şartlarına dayanmak zorundayken yine bu sebeplerden ötürü başka bölgelere de göç edememiş, gidenlerde asla geri dönmemiştir.  ancak zamanla kendi bölgesinde yaşayan insanların sayısı giderek azalmış ve en sonuncuyu da kendisi gömmüştür.  Çok kısa sürede Rus İmparatorluğu'nun sürgün ettiği insanların aileleri bu bölgelerde kasabalar kurmaya başlamış, bu insanlar ise madenlerde çalışmaya başlamıştır.  bu insanlarla pek çok kez etkileşime girmiş olsa da elbette yabancılara tavrını ortaya koymuş, onlarla olabildiğince iletişim kurmamaya çalışmıştır. Uldin sabahları rutin işlerini görür. saat 15-16 arasında ise bir tepeye çıkarak engin tundranın, donmuş ormanlarına ve denizin üzerinde yüzen buz kütlelerine bakarak, elinde ki Morin Huur çalgısını çalar ve düşüncelere dalardı. Onun yalnızlığına en büyük çare çocukluğundan beri yanında olan,  bir kurttu. Bu kurt gerektiği vakitlerde,  Bu Kurt zeki ve sadıktı, sabahın erken saatinde çıkıp gider, akşama doğru sahibinin yanına dönerdi.
Hayvanlar da ondan kaçmazdı, soyu gereği doğaya minnettar yaklaşırdı,  bu yeni yerleşimcilerin etrafa verdiği tahribatı onarır, yeni fidanlar diker, kirletilmiş suları yaptığı büyüler ile temizler ve hayvanların beslenme ihtiyaçlarını giderirdi. Uldin ağaçların yapraklarına esen rüzgarın çıkardığı sesi referans alan  bir enstrüman ve başka enstrümanlar icat etmişti.
Bir gün bir gece uyumak üzereyken dışarıda duyduğu bir sese uyanmış ve kontrol ettiğinde bunun ölmek üzere olan birisi olduğunu görmüştü. bu insanlar ile her ne kadar temasa geçmek istemese de bu adama acıdı ve onu evine götürüp tedavi etti, bir büyücü için bunu yapmak elbette zor değildi. Bu adam işlediği suçlar nedeni ile madencilerin kurduğu kasabadan uzaklaştırılıp ölüme bırakılmıştı. Bu adam eski bir müzisyendi ve Uldin ile geçirdiği vakitlerde Uldin ondan teorik piyano, pratik keman öğrendi. hayatını kurtardığı birisinin ona düşmanlık beslemeyeceğini düşünerek gardını indirdi ve yanında büyü yeteneklerini gizlemedi ancak; bu onun epey başını ağrıtacaktı.
Bu adam kendi suçlarından haklanmak için, ilk fırsatta kaçmış ve Uldin'i kliseye, kasabalılara büyücü ve paganist olduğunu ifşa etmişti.
Uldin bu bölgenin yerel kolluk kuvveti tarafından tutuklandı ve Rus İmparatorluğun Japon tehdidine karşı Vladivostok bölgesine dizilmiş, askeri kışlaların, olduğu bölgeye götürülmüştü. Uldin burada bir süre tutuklu kaldı ancak kısmen kurdun sayesinde buradan kurtulmayı başarsa da kaçışının son anlarında sahilde yaşadığı bir patlama sonucu günler sonra gözlerini Japon imparatorluğu kıyısında  bir gemide açtı.
Ölmek üzereydi ancak bir kıyı sahilinde yerel halk tarafından sahiplenerek kurtarıldı. Japon İmparatorluğu o dönemleri modernleşme yolunda restorasyon dönemlerini yaşamaktaydı. burada Tomoe Gozen isimli bir büyücü ve samuray ile tanıştı, bu geleneğin giderek yok olduğu bir dönemdi. Bu adamdan epey ileri seviyede Kılıç sanatını öğrendi, öte yandan karıştığı bazı olaylar sonucu İmparatorluk tarafından isyancı grupların içinden birisi olarak görüldü. Uldin o zamana kadar insan öldürmek gibi ekstrem bir durumu yaşamayı isteyecek birisi değildi ancak ismi birkaç suikastte geçmişti, belki gerçekten yapmıştı, belki yapmamıştı. Tomoe Gozen ölmeden önce Kılıcını Uldin'e miras bırakmıştı. Bu noktada Uldin artık onu buraya bağlayan bir şey kalmadığını fark etti bu ülke içinde gerekli vefasını tamamlamıştı. Japonya macerasını bir kenara bıraktı. Bu ülkede bir iç savaş çıkacağı belliydi. Tüm bunlardan sonra sadık kurdu ile birlikte Portekizlilerin ticaret gemilerinden bir tanesine bindi ve İngiltere'ye kadar uzanan bir yolculuğa çıktı.
en son Britanya'da avare avare dolaşmakta ve bazı işleri yapıp cevre edinmekte.


İstediğiniz Meslek: (Diğer)

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip:

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:3
Lanet Gücü: 15
Tılsım Gücü: 10
İksir Gücü: 3

[Spoiler] Oktaryus Ironheart Rpleri [/spoiler]

Sayfa: [1]