[justify]“For the moon never beams, without bringing me dreams
Of the beautiful Annabel Lee;
And the stars never rise, but I feel the bright eyes
Of the beautiful Annabel Lee;
And so, all the night-tide, I lie down by the side
Of my darling—my darling—my life and my bride,
In her sepulchre there by the sea—
In her tomb by the sounding sea…”
Rosalind, kendi halinde yazarlık ile uğraşmaya başlamasından ölümüne kadar pek çok hikaye yazmıştı. Kimisi kendinden bir parça taşırken, kimisi olmak istediği kişi ya da bulunmak istediği bir yeri anlatmıştı paragraflarca ancak hiçbir zaman kendini anlatmamış, anlatamamıştı. Sözcükler bir türlü parşömen parçasına dökülmek bilmemişti zihninden. Bazen, içinden geçenleri kimseye açamayacağını düşündüğü anlarda denemişti bunları yazmayı, ama her seferinde parşömen parçasını buruşturup atmıştı. Neden kendini anlatacaktı ki hayal gücüyle yaratabileceği topraklarda dolaşmak varken? Neden güvenli bölgesinin kapılarını aralayacaktı aptal bir bunalım uğruna? Düşüncelerinin zihninde güvende olduğuna inanıyordu, bir başkasını ilgilendirmezdi. Fakat bunun yanlış olduğunu, çok değer verdiği o ‘güvenli bölge’si tarafından yavaş yavaş zehirlenmeye başladıktan sonra anlayacaktı. Kontrol halen kendi ellerindeyken cazip bir seçenekti düşünceler âleminde yaşamak, çünkü dünyevi yaşantının bunaltıcı temposundan yalnızca o zaman uzaklaşabiliyordu kısmen de olsa.
Derken bir şeyler üst üste binmeye başlamış, sahip olduğu duvarlar fazla yüke maruz kalmıştı, dolayısıyla çatlamaları kaçınılmazdı. Zihnindeki uğultularla o zaman tanışmıştı Rosalind, ve sesler içeride birileri işkence lanetine maruz bırakılıyormuş gibi çığlık atıyordu adeta. Bir şeyler tersti, ne kadar süre bu şekilde yaşadığınıysa hatırlamıyordu; tek bildiği artık kafasını koparıp atmak istediğiydi, hiçbir şey düşünmek istemiyordu, sessizliğe ve en çok da huzura ihtiyacı vardı. Tabii, kimse içinde kopan bu tufanları görmedi, bozulmuş kişiliğinin bir parçası bildiler beceriksiz dışavurumlarını. Ve arkasından ‘o kız hasta’ dediler.
Haklılardı belki de, hastaydı gerçekten ama ne zaman bundan şikâyet etmişti ki?
Perde arkası pek çok insanın umurunda değildi, kendi doğrularına göre yargılar, etiketler yapıştırır ve buna göre yaşamalarını isterlerdi. Rosalind hiçbir zaman o dar korseleri giyip sosyeteye mükemmel kız evlat izlenimi veren biri olmak istememişti, evet, gözlerin onun üzerinde olmasını severdi ancak işin içine zorunluluk girdiği zaman bundan nefret ediyordu. O sadece yazar olmak istemişti, adının kapağın üstünde olup olmaması önemli değildi -ki zaten bulundukları dönem gereği böyle bir şey söz konusu bile olmazdı- ve bir kişinin bile olsun okuduğunu görmek yeterdi ona. En azından düşünceleri birilerine ulaşmış olacaktı.
Bu hayali hiçbir zaman gerçekleşmedi ve gerçekleşemeyecekti de; Rosalind Faith Lacroix, 1 Eylül 1865 Tarihinde öldü, yani bedenen.
Bir şeyler onu buraya, Hogwarts’a, bağlı tutmuş, gidememişti annesinin ona anlattığı büyülü bahçeye. Yeterince istememişti belki de ölümü ya da sadece korkmuştu. Her şeyin, sevdiklerini ve yaradanın ona sunduğu nimetleri terk etmenin, bir bedeli vardı; o ise bu eyleminin sonucunda lanetli bir hayatla cezalandırılmıştı, artık dünyevi yaşamın bütün zevklerinden mahrumdu, çikolatanın tadını o kadar özlemişti ki! Ama en kötüsüyse yazamıyor oluşuydu, kaçmak istediği düşüncelerinin içine geri dönüşü olmaz bir biçimde saplanmıştı. Ödediği en ağır bedel işte buydu.
Yine gümüş nedamet yaşları döktüğü elem dolu bir gecede amaçsızca süzülüyordu Hogwarts’ın her bir köşesindeki örümcek ağına kadar ezberlediği bahçeye bakan koridorlarında. Bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu bilinmeze uzanan arazide. Rosalind, ayazın bir zamanlar teninde yarattığı etkiyi hatırlamaya çalışmıştı, betimleyebilecek doğru kelimeleri bulabiliyor olsa da bir porselen bebek kadar hissizdi, kaybettiklerinden bir diğeri.
Baharda açan beyaz zambaklar kadar tanıdık bir melodi erişti kulaklarına, saydam bedeninin o tarafa süzülmesine izin verdi adlandıramadığı bir duygu ile. Sözlerini biliyordu, defalarca duymuştu. Yaklaştıkça daha da yükseldi melodi, kendisi de eşlik ediyordu şimdi istemsizce. Yaşayan hiçbir varlık bulunmadığı için boş denebilecek bir odaya kadar sürdü yolculuğu, usulca yaklaştı içerdekinin yanına.
Hayalet kız kardeşlerin şarkısının bu dünyadan olmayan tınısı tüm şatoda yankılanacaktı.[/justify]
[youtube width=400]https://youtu.be/LtAXmO0FNj0[/youtube]
Ne uykudur ne ölüm;
Yaşarken ölenlerinki.
Doğduğun ev,
Gençlik günlerindeki dostların,
Yaşlı adam ve genç kadın,
Günün yorgunluğu ve onun ödülü,
Yitip gitmekte tümü,
Anılara karışmakta,
Elde tutmak ne mümkün.
— Ralph Waldo Emerson
(https://pngimage.net/wp-content/uploads/2018/06/linea-separatrice-png-6.png)
Cecilia dünyayı sallama mücadelesinde yenik düştüğünde ve kendini tik'leyip tak'layan, bir saniyeye üç yaşamı sığdıran ölümün konuşkan simasına teslim ettiğinde gökyüzü kirli bir kırmızıyla aydınlanmış, onu gözlerini kapatıp ruhunu dünyanın pencerelerinden sızdırırken durdurmaya çalışmıştı. O da durmuştu. Tren hareket ederken tekerleklerine tutunmuş (bir kere öldükten sonra yapabilecekleri şaşırtıcıydı), suratlarını camlara dayayıp birkaç kanlı ceset görme umuduyla rayları izleyen fanilere aldırmadan gözünü gittikçe yaklaşan Hogwarts'tan ayırmamıştı. Belki de ayıramamıştı. Bir kere o okula girdikten sonra koridorların içinde ilerleyip binanın duvarlarından geçmiş, çimenlerin üzerinde süzülerek yasaklı yerlerde dolaşmıştı; ama sonsuza kadar genç kalacak kız ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Hogwarts arazisinden bir daha çıkamamıştı.
Kardeşleri oraya nasıl geldiklerini hatırlamıyor gibiydi; onlar yaşamın yasını tutuyor, yaşayanlardan ve onlara güzel anılarını yaşatanlardan uzak duruyorlardı. Kendilerini melankoliye teslim etmiş, gülümsemek nedir unutmuşlardı. Çürüyüp giden birer ceset olduklarının farkında, hayatlarını boşa harcayıp harcamadıklarının tereddüdündelerdi, sahip olmadıkları günler merak ederken geçip gidiyordu. Zaman onları sonsuzlukta yalnız bırakmıştı.
Cecilia'nın zihniyse hayatın bulanık fotoğraflarını toparlamış, sararmış bir albümüyle canlanmıştı; ölüm kararını veren ilk o olduğu içindi belki, insanları izlemekten hep zevk aldığı, iyi ve kötüye hep saygı duyduğu için ödüllendirilmişti fanilerin yanından ayrılmamakla. Çünkü onlarla konuşmayı seviyordu. Onları izlemeyi, eğlenmeyi hep bir ayrıcalık olarak görmüştü ve yaşamın kendisine küstü diye yaşayanları sevmeyi bırakamazdı. Ödüllendirilmişti. Şakalar yapıyor, duvarlar arasında taklalar atarak ilerliyor ve portrelerle laflıyordu; artık hayata saygı duymak zorunda olmadığı için korkacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Tanrı oradaysa bile yaşlı suratını bulutlardan göstermeye her zaman olduğu gibi çekinmişti.
Bazen yalnız kalıyordu. Herkesten uzaklaşıyor, tavanlar boyunca süzülüyor ve en yüksek kuleden de yükseğe, kimsenin onu bulamayacağı yerlere ilerliyordu. Bir kere etrafındaki sesler kesiliversin, onu gözleyenler zamanın karar verdiği döngüde uykuya kısılsın, Cecilia ağlamaya başlıyordu. Hayattayken çektiği her şey için, aldığı darbeler, açtığı yaralar için yas tutuyordu; kardeşlerinin hayatına son verdiği için pişmanlık duyuyordu. Biri hariç, diye düzeltirdi kendini böyle zamanlarda, biri hala benim bir zamanlar yürüdüğüm koridorları aşındırıyor, şimdi hıçkırıklarımla titreyen camlardan dışarı bakıyor ve bir zamanlar benim de yaptığım gibi, yaşamaya değip değmediğini düşünüyor. Bazı yaraları ölüm bile kapatmıyor.
O uzun zaman öldüğü için üzülmemeliydi, kendini böyle telkin ediyordu. Hayattayken yasını ne kadar uzun tutmuştu, hatırlıyor muydu, bir hayalet gibi evin içinde dolandığı geceler fotoğraf albümünün sayfalarını kaplamıyor muydu, kendini hep etkisiz hissetmemiş miydi o? Dokunduğu şeyler hep kırılmıştı ya, bir illüzyon gibi tıpkı, eski haline gelmişti sonra. Bembeyaz veya simsiyah giyinirdi o; hayattayken hep yalnız başına vakit geçirmek ister, kendini diğerlerinden uzak, şarkı söyleyenlerin sesini duyamayacak, gülümseyişlerin tadını alamayacak kadar ırak hissederdi. Ve şimdi ölmüştü, Merlin, ne kadar şanslıydı, ölmüş ve sonunda yaşamanın neye benzediği hakkında bir fikir edinebilmişti! Melankoliyi arkasında bırakabilmişti, gölün karanlık suları arasında gezinirken suyun da ötesini görebilmeyi başarmış, bütün sesleri duyabilmişti.
Kız kardeşinin mırıltısını duymuştu. Zavallı kardeşi düşmek için yalvaran bir portre gibi sallanıyordu hayatın çürümüş, örümcek ağlarıyla çevrili duvarlarında. Feda ettiği yeteneğinin yasını tutmaya çalışıyordu o anda mırıltılarıyla; sanki ağlıyordu da, titrekti mırıltısı; dudakları hayattayken söylediği şarkıların ve ölmeden önce tattığı kanın çekmesiyle kurumuştu, ses tellerini zorluyordu. Artık zaman bir anlam ifade etmediğinden midir nedir, tam da Cecilia düşünürken bunları, üzülürken diğerinin çektiği acıya; Rosalind'in tok sesi de eklendi şarkıya. Şarkı artık sakin bir laciverte bürünmüş göğe kadar ilerledi, gölün içinde yürümekte olan hayaletin de önünden geçti, onu gözleri dolarken izlemeye mahkum etti. Yine de usulca gülümsedi Cecilia, gölden çıkmadan, yumuşak sesiyle eşlik etti şarkıya. Üç ölü yaşamı anarken, zaman bir anlığına da olsa gösterdi kendini ve sessizce tik'leyip tak'ladı onlara; elbette, hiçbiri bunu fark edemedi.