İngiltere Büyücedünyası > Hogwarts Bahçesi
Yol I: Başlangıç
(1/1)
Diana Destinee:
[justify]
Odaklanamıyordum. Bir elimi başıma yaslayarak dirseğim ile de masadan destek alıyor, diğer elimle de önümde duran büyülü kalemin azalan mürekkebini parşömenin kenarında bir hiç ediyordum. Hiçbir anlamı olmayan dairelerin çeperinde geziyor, kutular çiziyordum. Çizdiklerimin içlerini karalıyordum ardından, tıpkı zihnimi kurcalayan kargaşanın sonucuna ulaşmak ister gibi. Sıkılıyordum. Farkında olmadan kuvvetli nefesleri alıp dışarıya verirken önümde duran iki öğrenciyi de sık bir biçimde rahatsız ediyordum. Birkaç kez bana dönüp "Destinee... Sıkılıyorsan derse girmemek senin tercihin. Biraz daha sessiz olur musun?" diye terslediklerinde onlara kızmıyordum. Son zamanlarda çevremde olup bitenlere yetişmeye çalışmak, sevdiğim insanların ruhlarına göğüs kanat germeyi neden bilmem, sorumluluğum gibi hissediyordum. Bilhassa onun için, buruşturulmuş mektubu okumamın hemen ardından...
Yaklaşık dört beş gün öncesinde tarafımıza gelen mektuplar süslemişti masanın etrafını. Kimine kızıyordu ailesi, kimine de güzel hediyelikler yollanmıştı dünyanın dört bir yanından. Benim aldığım mektup her zamanki gibi ayaklarımın üzerinde dimdik durmayı öğütlüyordu bana. Boyun eğmemeyi. Zaten on sekiz yılımın yarısında bunun için 'eğitildiğim' söylenebilirdi. Ama o gün bambaşka bir şey olmuştu. Samuel okuduğu mektubu masanın bir köşesine adeta fırlatmıştı. Kucağıma saklanması gereken aile sırrının düştüğünü bilmeden mahremiyetini korumak uğruna kağıdı doğrudan cübbemin cebine atmıştım. Samuel'i bir daha asla göremedim. Eadwig'i de. Ortalıkta mutlak söylentiler vardı fakat dimdik durduğum ayaklarımın üzerinde gocunmadan eğilebileceğim bir çocuktan gerçekleri işitmek ilk tercihim olurdu. Üstelik, öylesine bir çocuk değildi Samuel benim için. Adlandıramadığım, anlamlandıramadığım ve adını bilmediğim birçok şeyin karşılığıydı. Sanki hissedebileceğim güvenin zirve noktasıydı mesela. Yanında durduğumda tenimin aldığı alev, içimi kıpır kıpır eden herşeydi. Fakat bunlara bir anlam yükleyemiyordum işte. İnsan daha öncesinde kokusunu duymadığı bir şeyin nasıl koktuğunu, tadına bakmadığı bir şeyin damakta bıraktığı lezzeti nasıl asla bilemezse Samuel'a karşı duyduğum hissiyatın da bir cevabı yoktu. Onu kaybetmekten korkuyordum. Sanki onu yıllardır tanıyormuş ve hayatımdaymış gibi hissediyordum. Arkadaşlıklarımı tamamı ile seviyordum fakat onda farklı bir şey daha vardı: sevdiğim her anda onu yanımda görmek istiyordum.
Sınıfın ortasındaki saat bir tamı gösterdiğinde dersin bitişine dair profesörün sesi ayaklanmama sebep oldu. Diğerleri kitaplarını ağır aksak bir biçimde hazırlarken sınıftan ilk çıkan ben olmuştum. Dün gece ortak salondayken kafamda oluşturduğum plan tamamıyla olmasa da belliydi. Ufak -tamam belki de o kadar ufak sayılamayacak- eksiklikler elbette vardı ancak bir yola çıktı mı gerisi peşin sıra gelirdi, öyle değil mi?
Acele ile ilerlerken bir yandan eteklerimi tutuyor, diğer yandan kitaplarımı kucaklıyordum. Attığım her bir adım kalbimi sanki heyecandan daha fazla söküyordu. Son yılımda böylesine bencilce bir şeye kalkışmak konusunda endişeler yaşıyordum fakat endişelerim şu an dinlemem gereken yüreğimin yalnızca kıyısında kalıyordu. Orada, yanında olmam gerektiğini biliyordum. Söylenenler doğruysa, ki gerçeklik payı okuduğum mektuba göre çok yüksekti, destek olmalıydım. Hislerime dair anlamlandırdığım tek şey buydu: sadakat. Arkadaşlığımıza veyahut aramızdaki şey her ne ise ona sadık olmalıydım. Yanında durmalıydım. Ayaklarımın, bilhassa da kalbimin rotası o yöne çevriliyordu yalnızca.
Büyük bahçeye çıktığımda önce tatlı bir rüzgar karşıladı beni. Hava soğumaya başlamıştı. Gözlerim bir kenara oturmuş, yine yazdan kalan çiçeklerin bir yanına geçip yapraklarını okşamaya çalışan Charlotte'a çevrildi hızlıca. Şanslıydım ki onu aramak zorunda kalmayacaktım. Düşüncesizce mi hareket ediyordum, emin olamıyordum. Samuel'i Charlotte'tan hala kıskanıyordum. Samu'nun bu kıza bir zamanlar abayı yaktığını elbette biliyordum. Kafasında bitirmiş gibi hareket etse de bazen yine de geçmişte var olan hislerin üzerime yıkılmasından korkuyordum. Sanırım içten içe kabullenmekte zorlandığım bu sevginin oluşturduğum bu güçlü duruşu kolaylıkla ezip geçmesi fikrinden de çekiniyordum. Fakat bir yandan Charlotte ve Eadwig'i sıklıkla yanyana gördüğüm olmuştu. Aralarında var olan çekim bir benden yana mı kendini kabul ettiriyordu, bundan emin değildim. İçimi rahatlatmak adına böyle bir çekimin varlığına inanıyordum belki de.
Yanına vardığımda kısaca boğazımı temizledim beni fark etmesi için yardımcı olarak. "Selam." dedim kısaca. Charlotte ile belki de geçmiş yıllarda pek parlak değildi aramızdaki yıldızlar. Geçmişimdeki ben ile asla gurur duymuyordum. Cadının belki de birçok kişiye halen tuhaf gelen davranışları ergenliğe adımını yeni atmış beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. İlgi çekmeye çalıştığını düşünüyordum. Bu yüzden de hareketleri komik geliyor, onunla alay ediyordum. Ancak büyüdüm. Charlotte hiç değişmediyse, her zamanki o cıvıl cıvıl kız çocuğu olarak nasıl kaldıysa ben de akıllanmıştım artık. Kimseyi sevdiği ve ilgilendiği şeyler için yargılamıyordum.
Bize uzaktan baksanız yanyana en son gelecek iki kişi olarak duruyor olabilirdik o an. Belki birkaç büyücü kenara geçmiş saç başa kavga etmemizi bekliyor, belki bir kısmı asalarımızı çıkarıp düelloya tutuşmamızı kolluyordu. İkisi de olmayacaktı. Aklımdaki şey bu değildi. "Konuşmamız lazım. Çok önemli." diyerek etrafı kolaçan ettim önce. Saçlarıma dokunup yüzüme değen saçları bir kenara çekerken göz ucuyla etrafa bakındım. Dinlenmek istemezdim. Bu konuda Charlotte'a nasıl güvenebileceğimi hala bilmiyordum fakat yüreğim bir şekilde onun da Eadwig'i benim Samuel'i merak ettiğim kadar merak ettiğine inanıyordu. "Birkaç gündür Samuel'a ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum dediğim, okulda yok. En son beş gün önce bakanlıktan bir kadın ile okuldan ayrılmış ve Eadwig de yanındaymış. Demek istediğim, senin bildiğin herhangi bir şey var mı?" diye sordum. Ben konuşmaya başladıkça cadının yüzündeki gülümseme eksilmişti. Yerini rahatsız eden endişeli bakışlar kaplamıştı. "Charlotte, biliyorsun. O benim çok sevdiğim bir..." Bir ne? Arkadaşım mı? Hayır. "Birisi. Yani benim için gerçekten önemli." diyerek toparlamaya çalıştım. Neden karşımdakinden hissettiğim şeyleri saklamaya çalışıyordum? Geçmişte yaptığım zorbalığın karşılığını araladığım perdedeki sırlarla alabileceğim fikrinden ürküyordum. "Seninle hiçbir zaman iyi bir başlangıç yapmadığımızı biliyorum. Gerçekten, geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyorum fakat kusura bakma." diye omuz silktim.
"Charlotte..." dedim sesimi daha net bir şekilde sunarken. Tonlamamı kıstım, cadının kulağına doğru yanaştım. "İyi olduğundan... olduklarından emin olmalıyız. Kulağa hoş bir fikir gelmeyebilir, biliyorum. Ama okuldan uygun bir boşlukta ayrılıp yanlarına gitmeliyiz." derken yutkundum. Uygun bir boşlukta ayrılmak demek müstehcen sessizliklerin yaşandığı saatlerde okuldan kaçmak demekti. "Ben gideceğim. En kısa vakitte. Nasıl olacağını bilmiyorum fakat sana da sormak istedim zira Eadwig ile aranızda geçen şey her ne ise ona nasıl baktığını gördüm. Üstelik siz büyük salonda..." diye söylerken pot kırmışçasına dudağımı ısırdım. Sanırım yanıma bir suç ortağı arıyordıum. "Neyse. Ne düşünüyorsun?" diyerek başımı sallandım. Ayaklarımı birbirine dolayıp bacaklarımın üzerine kitaplarımı çekerken anın stresini geçiştirmek için yerdeki çimenlerle oynamaya başladım.
[/justify]
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Okul bahçesinin bir köşesinde düşünce deryamın uçsuz bucaksız sularında boğuluyordum. Adımlarım beni buraya ne ara getirdi onun bile farkında değilim. Yeni dönem, hiç umut ettiğim gibi olmamıştı. Fazla bir beklentim olduğu söylenemese de bir şeylerin değişeceğini veya en azından yüzümün geçmiş okul dönemlerine nazaran daha çok gülmesini istemiştim. Yine başaramamıştım. Derslerden istediğim verimi alamıyordum. Günlük aktivitelerime zaman ayıramayacak hale gelmiştim. Kasvetli hissediyordum kendimi. Bunun asıl sebebini ise içten içe bilsem de itiraf etmek hoşuma gitmiyordu. Duygularıma âmâ değildim yine de. Merak duygum beni bir tahtakurdu gibi kemiriyordu. Birkaç gün önce Samuel ile Eadwig’in müdürün odasına çağırılışı herkes tarafından tuhaf karşılanmıştı. İlk başta bir önemi yok gibi gözükse de o gün bugündür ortalıkta olmayışları okuldaki insanların çenesine vurmuştu. Bir sürü söylenti dolaşıyordu. Aralarından yalnızca bir tanesi katiydi. Başta mühim bir durumun söz konusu olduğunu düşünmüyor oluşum büyük bir yanılgıdan ibaretti. Söylenenleri doğrulayan birçok unsur var denilebilirdi. Uzun bir süredir toz pembe yaklaşamıyorum dünyaya. O sebeple merakımla birlikte endişem ayyuka çıkıyordu. Eadwig iyi mi? Sağlığı yerinde mi? Samuel ile birlikteler mi acaba? Birbirlerine destek oluyorlar mıydı? Bakanlık ile başları bela da mı? Çok soru vardı zihnimde uçuşan. Onu görmek istiyordum. Yüzüne bakmak ve ne durumda olduğu sadece gözlerine bakarak anlamak istiyordum. Son iki gündür beni uykularımdan eden göğsümün ortasındaki yangı boşuna değildi. Her bir hücremi saran bu sancıyı söküp atamıyordum. Ona ulaşmam gerekiyordu rahatlayabilmem için. Yine beni görmek istemesin, yine kaçsın, yine bahaneler uydurup bana kızsın ama sadece iyi olsun. Başka bir isteğim yok.
Burnuma baharı özleten ama sonbaharı müjdeleyen ekinezyaların o güzel kokusu ilişince adımlarımı bulundukları yöne doğru çevirmiştim. Neredeyse on beş dakikadır şuursuzca onların canlı renklerinin boğucu havayı nasıl delip geçtiğini izliyordum. Çömeldim. Dizlerimi kollarımın arasına alıp daha yakından bir bakış atmaya başladım. Narin yapraklarını sevmeye çalıştım. Bazı tomurcuklar yeni yeni açmaya başlamıştı. Açma sürelerini hızlandırmak için her türlü bitki çeşidi ile iletişime girerdim. Çiçeklere çok fazla değer verirdim. Umudumu yeşertirlerdi. Dile gelsinler veya gelmesinler yine konuşacaktım onlarla. İçimi başka kime veya neye dökebilirdim ki zaten? “Sizce iyi midir?” diye sordum usulca geniş yapraklarını görkemlice açmış olana. “Eadwig diyorum. Onun burada olmayışı garibime gidiyor. Sanki o kalın duvarları çatladı ve su sızdırıyor. O çatlak giderek büyüyecek. Duvarlarıyla birlikte benliğini de yıkacak. Onu tanıyorum… Canının yandığını hissedebiliyorum.” Yutkundum. Mektup atsam eline ulaşır mıydı? Hayır, ulaşsa da kaygılarım dinmeyecekti onu görene kadar. Çaresizce omuzlarımı düşürdüm. Neredeyse imkansızdı. En azından destek olmadan imkansız gibi gözüküyordu aklımdan geçenler. “Ne diyorsunuz? Sizce bir yol-“ derken bir sesle bölündüğümde önce irkildim. Şansın yüzüme güleceğini henüz bilmiyordum. Ekinezyalara başımı daha da yaklaştırdım. Konuştular mı? Gaipten sesler mi duymaya başladım? Yok artık Merlin’in sakalı! Silkindim hemen. Ensemde hissettiğim bir gerginliğin ardından çiçeklerimin üstüne düşen gölge ile arkamda birinin durduğunun farkına anca varabilmiştim. Şaşırtmıyorum kendimi. Başımı pozisyonumu bozmadan çevirdim arkaya doğru. Diana mı selam vermişti bana? İnanılacak şey değildi doğrusu. Gözlerimi kırpıştırdım. Sataşmak için gelmiş olamazdı. Yıllar ikimizi de değiştirmişti sonuçta. Çatılan kaşlarımı genişletip “Merhaba.” diyebildim normal bir ses tonuyla. Taş zeminlere de selam vermiş olabilirdi, emin olamazdım fazla iletişimimiz olmadığı için. Kaba gelen bir yanı vardı bana. Olgunluktan ziyade zırhlı gözüküyordu. Belki de içindeki çocuğu kaybedeli çok olmuştu. Diana’nın birkaç kez güldüğünü görmüş olsam da daha çok birilerine sesini yükselttiğinde denk gelmiştim hep. Ve bir de uzun zamandır genellikle Samuel’in yanında görmeye gözüm alışmıştı. Benden haz ettiğini sanmıyorum. Hele de Samuel ile aramızda geçen olaylardan sonra bana karşı bilenmiş olabilirdi. Sorun değildi ön yargılı yaklaşması. Öyle olduğuna inanıyordum ama kalbimde ona karşı olumsuz bir his yoktu. Çünkü uzaktan veya yakınlarında olmamdan bağımsız Diana’nın gözlerinin parladığını her koşulda görebiliyordum Samuel’in yanındayken. Mutlu olmasını isterdim onun da ama isteğimin aksine yüzü pek öyle söylemiyordu.
Neden geldiğini öğrenmenin tek yolu vardı o yüzden.“Konuşalım tabi ki.” diyerek doğruldum. Söze girdiğinde tüm odağımı ona vermiştim. Benim için dikkatimi toplamak nadiren bu kadar kolay olurdu. O konuşurken dudaklarım tek çizgi halini almıştı. Yaşananlardan kaynaklı yüzüme konan zoraki gülümsemem giderek solmuştu. Olumsuzca başımı salladım haber almadığıma dair. “Senden ne eksik ne de fazla bir bilgim var maalesef.” Benim kadar konuşkan biri için bu kadar az cümle kurmak rahatsızlık vermişti. Temkinli yaklaşıyordum üstümde eğreti dursa da. Uzun bir süredir kendime çekidüzen vermeye çalışıyordum. Yer yer durgunluğum ve insanları şaşırtabilecek tavırlarım olabiliyordu. Olgunlaşmaktı belki de bilemiyorum ama değişime gebeliğin sesini işitebiliyordum. Eadwig ile aramızda yaşananlar sanırım yavaşca beni olgunlaştırıyordu. Bazı şeylere bakış açım değişiyordu. Çocuksu hareketlerimi bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde törpülemeye çalışıyordum. İnsanları daha farklı bir yaklaşımla incelemeye başlamıştım mesela. Bu yüzden karşımdakinin Samuel’i merak edişini daha iyi anlayabiliyordum. İçimde o hep sahip olduğum gençliğin getirisine erişebiliyordum. Samuel'in, Diana için söylediği kadar önemli biri olduğuna inanmaktan öte hissedebiliyordum verdiği değeri. Samuel benim için de önemliydi. Her ne kadar beni arkadaşı olarak görmese de…
Düşüncelerimin etkisi olan ufak bölünmüşlüğümü bir çırpıda toparlamalıydım hemen. Diana, geçmişimize değindiğinde ise kısaca “Sorun değil. Hepsi geride kaldı dediğin gibi.” diyerek destek çıkmak istedim ona. Sonuçta hiçbir zaman kinci birisi olmadım. Kulağıma yaklaşıp düşüncelerini özetleyip kaşla göz arasında Eadwig’e olan ilgimi dile getirmesinin yanı sıra bana anımsattığı olayla anlık kaşlarım çatılmıştı. O hareketi için Eadwig’e hala kızgındım. Özür dilemesini beklemiştim günler boyunca. Okuldaki insanlara malzeme vermesinden hala rahatsızlık duyuyordum. Özelimiz neden dillerde olmalıydı? Şu an Diana’ya kızmıyordum. Eadwig'in benden uzak durup yaşananları kabul edip etmemesi de umurumda değildi; bizim aramızda adlandıramadığımız bir 'şey' vardı yeterli ifadeler kuramadığımız ve herkesin de farkında olduğu. Bana kalırsa Diana'nın nasıl Samuel ile olan ilişkisi dikkatlerden kaçmadıysa o da bizi biliyordu. Kadın içgüdüsü. Yeni yeni aşina olduğum bir içgüdü.
Sırası değildi yine de bu konuları düşünmenin. Eadwig’e şu an kızgın da olamazdım. Merakımdan delirirken kızgınlığımın esamesi okunmazdı. Halihazırda, Diana bana gideceğini söylediğinde şaşırmamıştım. Sanki bunu bekliyormuşum gibi. Hem mektuptan daha iyi bir fikir olduğu açıktı. Aklımın ucundan geçmiş olsa da tek başıma böyle bir şeye kalkışamazdım ben. Düşünme payı bile bırakamamıştım. Beklediğim işaret bu olmalıydı aslında. Diana’nın gelişi bir çözüm yoluydu bana sunulan. Şimdi de hiç düşünme payı bırakmayacaktım. Ben de ses tonumu alçaltarak “Ne duruyoruz ki? İçimiz rahat etmeyecek. Onların da uzun bir süre okula geri dönebileceklerini sanmıyorum. Gitmeliyiz. Bunu kesinlikle yapmalıyız Diana!”diye söyledim. İkna edilmeye ihtiyacımın olmadığı açıktı. Yapmam gerekeni biliyordum. Bir anda fazla heyecanlanıp sesim yükselmişti de. Kontrol altına alınca devam ettim. “Onlarla ne şekilde karşı karşıya geliriz bilmiyorum ama en ufak fırsatı dahi değerlendirmeliyiz. En sonunda düşünmekten çıldıracaktım. Farklı bir yol düşünmeye cesaret edemiyordum aklımda dolansa da. Sonunda benimle aynı derdi paylaşan biri! Tek olmadığım için seviniyorum açıkçası. Birlikte bir çözüm yolu bulabiliriz, değil mi? Bana geldiğin için teşekkür ederim. Kesinlikle bu uğurda seninleyim. Ama… Bir saniye.” Yüzüme heyecanın getirdiği bir gülümseme yayılmıştı her ne kadar buruk gözükse de kendini tekrardan canlı hissediyordum. Saksıyı çalıştırma vakti gelmişti. Düşünceli şekilde civara bakındım. Aklıma bir şey geliyordu ama oldukça risk almamız gerekecekti. Döndüğümüzde başımıza ne geleceğini kestiremiyordum. Yeni müdürü henüz tanımıyordum ve dönem yeni açıldığı için şikayet edebileceğim bir sorun çıkmamıştı ortaya. Neden bunları düşünüyorum ki? Söz konusu Eadwig. Şu an risk almazsam daha ne zaman alacaktım ki? Elimden geleni yapmalıydım onun için.
Bir saniyem sessizliğimde üç dört dakikayı doldurunca dudaklarımı araladım sonunda karar verebilmişlikle. Hiçbir zaman planlı biri olmadım ama deniyordum. İstediğimde yapabileceğimi biliyordum tıpkı karşı gelmek söz konusu olduğunda başkalarına çıkarttığım zorlukları planlamam gibi. Kendimden daha emindim artık bu senenin başından beri. “Ne şekilde gideceğini bilmediğini söylemiştin. Benim bir fikrim var, Diana. Eğer şansımız yaver giderse Hogwarts sınırlarından çıkartabilirim bizi. Gerisini de düşünmeliyiz ama... Önce Hogsmeade’e gidip Domuz Kafası’na uğrayacağız. Her gün öğle sularında Wonk uğrar. Serbest kalan bir ev cini. Hogwarts mutfağında konuşurlarken duymuştum. Değerli eşya karşılığında çalışır.” Work, tehlikeli ama zeki bir cindi. Aynı zamanda deli saçması bir konuşma mizahı vardı. “Çalışma şeklini nasıl bildiğimi sorma.” diye ekledim gözlerimi kaçırıp. Ailem ile farklı bir iletişim yolunu tercih ettiğimiz oluyordu babaannemden kaçındığımız için, pek de sorun yaratacak bir şey değil. Her neyse. “Bir ihtimal bize yardımcı olabilir. Hafta sonu iznimizde bunu kolayca yapabiliriz. Yani… Sanırım.” Kabataslak bir şeyler söylemiştim. Diana ile ince bir şekilde tasarlarsak planı Samuel ile Eadwig’e ulaşabilirdik. Ne olursa olsun bunu yapabilirdik.
Diana Destinee:
[justify]
Yalnız olmayacaktım. Bunu duymanın biraz da bedenimde yarattığı gevşeme ile birlikte sırtımı dikleştirip ayaklarımı kıpırdattım. Kendimi bir sürünün çobanı gibi hissediyordum; iki kişilik bir sürünün... Varlığımı istemeden Charlotte ile kıyaslama haline büründüm. Gözümü karartıp her şeyi göze almışken bu fikri öne sunduğum için Samuel'i hak eden kişinin kendim olduğunu düşünüyordum. Bu düşünceye kapıldığım sınırda kendime korkunç bir şekilde kızdım. Yarış içinde olamazdım, olmamalıydım. Şu an Samuel'i kazanmak üzerine kendi üzerime bahis oynayamazdım.
Charlotte'un aniden gelişen bu neşeli ve heyecanlı hali beni panikletiyordu. Parmaklarımı dudaklarıma götürüp cadının kulağına yaklaşarak "Şşşt!" dedim kaşlarımı çatarken. "Sessiz ol Charlotte." diye uyarı yaptığım sırada eski konumuma geriledim. Doğru yapıp yapmadığımdan, Charlotte yanımda gelmesi gereken doğru kişi miydi, emin olamıyordum. Bu tür atılımlar için bana fazlasıyla kontrolsüz geliyordu. Heyecanını, merakını, hissettiği endişeyi kontrol etmekte zorlanacak ve ileriye doğru attığımız üç adımı dört adım geriletecek gibi görünüyordu. Dudaklarımdan çıkan fikre biraz da pişmanlığın eşlik etmesiyle birlikte başımı iki yana sallayarak yanıt verdim. Yolculuğumuzu ölçüp biçiyordum. Şu an planın kabul edilebilirliği ve yüreğimizden geçenlere en nihayetinde ulaşma fikri beni alevlendiriyordu. Kendi zihnimden geçenleri muhakkak biliyordum. Yalnızca Charlotte'un Eadwig ile arasındaki husus her ne denli kuvvetli bundan emin olamasam da yola koyulduğumuzda bu genç cadının bambaşka bir yanını görmeyi umut ediyordum.
Gitmek, bir rotanın peşine dizilmek kolay olabilirdi ancak rotayı hesaplamak bir fani hayatında hiçbir vakit kolay olmamıştı. Bizi en çok zorlayacak olan şey okulun açık olduğu şu dönemde bu çılgınlığı göğüslemekti. At adamlara güvenemezdik, uç uç tozu ile istediğimiz yere şu an için gidemezdik. Derin bir iç çekerken "Keşke baykuş olma imkanımız olsaydı." dedim. Charlotte'a bu fikrin ne denli parlak geleceğini tahmin edebiliyordum. Bir hayvan olsa baykuş mu olmak isterdi bunu bilmiyordum ancak ben bir baykuş olmayı kesinlikle tercih ederdim.
Düşüncelerim cadının sesiyle bölündüğünde söylediklerine kulak kabarttım. Hogwarts'tan çıkış biletimizi bulduğunu ifade ediyordu. Söylediklerine göre Hogsmeade'e gidecektik önce, ardından da Domuz Kafası'na. Bu son iki yıldır sıklıkla arkadaşlarımı çekiştirdiğim yerlerden birisiydi ve göze batacağını zannetmiyordum. O devam ettikçe başımı salladım. Wonk isimli bir ev cininden bahsediyordu. Sanırım kendisini görmüştüm ancak hiçbir zaman iletişim kurma girişiminde bulunmamıştım. Bir ev cinine güvenmenin ne denli sağlıklı olacağını düşündüm. Bizi rahatlıkla başkalarına anlatabilirdi. Ev cinlerine kötü davrandığım yoktu üstelik canlılık haklarını elbette savunuyordum ancak benim himayem altında olmadıkça bu küçük yaratıklara nasıl güvenebileceğimden bir türlü emin olamıyordum. Charlotte fikrini öne sürdüğünde bir elimin parmak ucuyla saçlarımı düzelttim. "Güvenebilecek miyiz?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. "Böyle bir noktada hatalı bir yolda ilerlemek istemiyorum Charlotte ve inan bana şu an en son isteyeceğim şey bir ev cininin yaptığımız her şeyi ortalığa savurması." dedim.
Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Derin bir nefes aldım. Odaklanmaya, daha yoğun düşünmeye ihtiyacım vardı. Başka ve daha güvenilir bir yol aklıma gelmiyordu. Her koşulda sanki Samuel ile aramdaki mesafe gittikçe açılıyordu ve buna katlanmak istemiyordum. "Tamam." dedim aniden. "Tamam, dediğin gibi yapalım. Çünkü şu an en makul yol bu görünüyor. Ayrıca... Bunu düşünerek daha fazla zaman kaybetmek istemiyorum." Bana kalsa haftasonunu bile beklemeden bu gece gizlice Hogsmeade'e kaçmayı öne sürerdim fakat bu aptallığın daniskası olurdu. Böyle bir hareket için kendim de dahil olmak üzere kimse benimle gurur duymazdı.
"Yarın herkes sabah kahvaltısındayken göl kenarında buluşalım. En erken saatte. Böylelikle çok fazla dikkat çekmeden erkenden yola koyulmuş oluruz. Wonk bize yardım ederse, iskeleye vardıktan hemen sonra adaya giden ilk yük gemisine sıvışabiliriz. Ancak eğer yardım etmezse... Bilmiyorum. Bir çaresini bulmak zorundayız. Yola koyulduktan sonra geri dönmem." dediğimde etrafıma bakındım. Kendimi sürekli temkinli hissediyordum. Kimse işitmemeliydi aramızda geçen bu konuşmaları. "Wonk, değerli eşyalar ile çalışıyor demiştin değil mi? Tam olarak ne gibi değerli eşyalar? Umarım bir burnukla anlaşmaya tutuşmuyoruzdur." diye suratını okumaya çalıştım genç cadının. Bu sırada zihnimden yola giderken çantanın içerisine neler sıkıştırabileceğimi geçiriyordum. Belki tanınmamak için bir şal, siyah bir hırka... Belki bir şans iksiri bile işimizi görebilirdi. Sahte bir seyahat belgesi bile hazırlamayı aklımdan geçirmedim değil ancak bu sahtekarlığın anlaşılması durumu bizi kolaylıkla ele verebilirdi. Bu yüzden bir şeyleri gizlice yürütmek daha net olacaktı.
"Yanımıza giderken bir şeyler almalıyız." dedim fısıltıyla. Anlamamış olabileceği ihtimaline göz devirerek "Kendimizi koruyabileceğimiz bir şeyler." diye düzelttim. Charlotte'un ilk saldırı mekanizması eli değil dili olurdu muhakkak, bunu tahmin etmek zor olmazdı. "Büyü yapamayız. Büyü yapmaktan kaçınmak zorundayız. Bu yüzden her şeyle karşılaşabiliriz. Her ne ise. Kendimizi gizleyebileceğimiz bir şey de olur. Ya da istersen yalnızca Wonk ile sen ilgilen. Daha önce bir anlaşmaya vardığını düşünürsek sen bu yolu hallederken diğeriyle ben ilgilenirim." diye bir iş paylaşımı sundum ona. İkimizin de farklı uzmanlık (!) alanları olduğunu söylemek yalan olmazdı. O tatlı suratıyla birilerini ikna etmek konusunda daha başarılı sayılırdı. Benden daha sabırlı olduğu da aşikardı. Ben ise planlarım bozulduğunda hiddetleniyordum. Oluşturduğum rotada birilerini ikna etmek için yalandan tatlı bir surat göstermekten çok karşımdakiyle burun buruna gelmek genellikle ilk tercihim oluyordu.
[/justify]
Charlotte Vera Rillian:
[justify]
Bulunduğum an içerisinde adrenalin vücudumdan taşıyordu resmen. Diana ile plan yapmaya çalışıyorduk sahiden değil mi? Bizim için değerli olan şeylerin peşinden gidecektik. Cesur olmalıydım. Vazgeçmek diye bir kelime tedavülden kaldırılmıştı artık benim nezdimde. Son derece de kararlıydım, yeni döneme başlarken pes etmeyeceğim konusunda iç sesimle anlaşmaya varmıştım her halükarda. Kendimle olan motivasyon ekleme sürecim bittiğinde vücut dilime yansıyan sevincimle birlikte karışan heyecanımın baskınlığını dizginlemem gerektiğinin bilincine Diana'nın uyarısıyla hemen bir çekidüzen verdim.Omuzlarımı dikleştirirken ses tonumu ayarladım, normal bir günmüş gibi ve biz sürekli Diana ile sohbet eden iki arkadaşmışız gibi. Aksi halde olduğum yerde sevinç çığlıkları atacaktım. Boğazımı temizleyerek "Tamam, tamam... Sakinim." dedim. Sakin olmazsam bana güvenebilecek gibi gözükmüyordu zaten Diana. Kırıcı bir tavırdı bu sergilediği. Dudaklarım çizgi halini tekrardan benimserken "Böyle bir durumda bizi zor duruma sokar mıyım sence? Biraz inancın olsun." diye söylediğimde kırgınlığımı lanse etmemeye çalışmıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Hem kırılmanın da vakti değildi. Çok anlaşamadığımız malumdu. Ortak değerler üzerinde buluşabilsek yeterdi. Kendimi üzmeyecektim. Yüzüm gevşerken Diana'da fikre sıcak bakmaya başlamış gibi duruyordu. Hafta sonunu beklemekten başka çaremiz yoktu. İşte, bu noktada ben de Diana'nın az önce söylediği gibi kanatlı bir hayvan olmak isterdim. Kesinlikle bir baykuş olmazdım ama bulunduğumuz anda yol kat ettirebilecek herhangi bir kanatlara sahip canlı olsam yeterdi.
Diana aklından geçen planlamayı sunduğunda başımı salladım. Dikkat çekmememiz gerekliydi. En ufak hata bizim başımıza çorap örebilirdi. Özellikle de okuldaki öğrencilerinin birçoğu bize Eadwig ile Samuel'i sorarken kendimi daha çok tetikte olmak zorunda hissediyordum. Bir şey biliyormuşuz da saklıyormuşuz gibi davranıyorlardı. Diana'nın da başına sürekli bir kalabalığın üşüşüp kızı bunalttıklarını görmüştüm. Bana göre işin garibi ise bana da bir şeyler sorulmasıydı. Eadwig ile olan iletişimimiz malumdu. Evet, ev adresini biliyor olabilirdim ama olan bitene dair hiçbir şey bilmiyordum. İnsanların gözünün bu kadar çok bizim üzerimizde dolandığının daha önce hiç bu kadar farkında olmamıştım. Ayrıca, söylentilere göre Bakanlık işin içindeyse gizliliğin üst düzey olduğu kanısındaydım. O yüzden doğrusu ne ise gittiğimizde öğrenecektik. Mühim olan mevzuyu öğrenmek de değildi. Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanların yanında olmak istiyorduk, ne olursa olsun. Kararlı bakışlarımla onayladım Diana'yı o yüzden."Gün ışımadan bile çıkabilirim ortak salondan. Olabildiğince erken buluşmaya çalışalım uygun olursa. Umarım yokluğumuz kahvaltıda fark edilmez." derken aynı odayı paylaştığım kızlara halsizlik numarası çekmeyi düşünüyordum. Hastalandığım zaman huysuz olduğumu bildikleri için yanıma hiç yaklaşmayacaklarını önceki deneyimlerimden öğrenmiştim. Uyurgezer olduğumdan sabahları yatağımda olmamam gözlerine batmazdı da. Buraya kadar hiçbir sorunum yoktu. Wonk'un çalışma stilinin sorusuyla zihnimden koparıldığımda elimi çeneme götürdüm düşünceli bir tavırla. Kulağımda bir yandan da Gryffindorlu cadıdaydı. Büyü yapamayacağımız aşikardı. Kendi güvenliğimizi de düşünmemiz gerekliydi. Adaya gitmenin tehlikeli bir yolculuk olacağını ikimizde biliyorduk. Kafamda her söylediğini toparlamaya çalışıyordum. Çenemi sıvazlarken kıstığım gözlerimi araladım. Dedikleri gayet uygundu bana. Hazırlıksız yola çıkmamız büyük aptallık olurdu. Yavaş yavaş sessizleştiğim noktadan girecektim konuya. Wonk, kişileri gözlemlerdi. Karakteristiğine uygun bir şey isterdi. Her verileni o yüzden kabul etmezdi. Gerçek bir değeri olmalıydı karşı tarafın sunacağı eşyanın. Başımı yana yatırıp Diana'yı süzdüm şöyle bir. "Önce Wonk konusunu halledelim. Hmm..."
Kısa bir anın ardından devam ettim:"Wonk, dediğim gibi tuhaftır biraz. Ona gelenleri test etmeyi sever. İlk olarak seni tanımak için birkaç soru soracaktır. Özel sorular değil, elbette, merak etme. Az çok tanıdığım şekliyle yola çıkarak senden cesaretini temsil eden bir şey isteyebilir. Tabi, bu sadece benim öngörüm. Elinde elma ile bile gitsen senin için değeri olduğunu anladığında onu isteyebilir. Kandırılmak istemez, kim ister zaten? Pis bir ağzı da var. Wonk ile ikinci bir görüşme yapmayacağımız için önden götüreceğin eşyayı seçsen iyi olur."
Wonk'a elimde benim için önemi olan her şeyi vermiştim neredeyse. Köşeye acil durumlar-aile tarafından- için ayırdığım bir iki eşya vardı yalnızca elimde. Hala büyükannemlerle ilgili mektupları neden baykuş ile gönderemiyor olduğumu anlayamasam da sorgulamakla uğraşmak istemiyordum. Zamanı geldiğinde öğreneceğimden emindim. Her şekilde Eadwig için elimde ne var ne yoksa verecektim.
Düşünülmesi gereken bunca şey olması canımı sıkıyordu. Diana hazırlık işini kendi halledeceğini söylese dahi ben de elim boş gidemezdim ya. Belki şansımız yaver giderdi ve hiç büyü kullanımını gerektirecek bir durumla karşılaşmazdık ki büyü de kullanamayacak olduğumuz gerçeği plan yapma çabamızın en başından beri beynimin bir köşesini tırmalarken güveneceğimiz şey mantığımız ve kas gücümüz mü olacaktı? Diana'yı uzaktan tanımama rağmen farklı zeka türlerimiz ve farklı yeteneklerimiz olduğunu net bir biçimde görebiliyordum. Bu bizim için avantaj sayılırdı bana göre ancak o ne düşünürdü hiçbir fikrim yoktu. Yine de ihtiyacımız olabileceğini düşündüğüm birçok eşyayı çantama sığdırabilirdim. Limana gidecektik sonuçta. Akla gelen ve gelmeyen her şeye ihtiyacımız olabilirdi. Belki kılık değiştirmek için birkaç parça eşya uygun düşerdi. Yiyecek, içecek ve muggle parası iş görebilirdi. Şimdiden listelemeye başlamıştım gerekli olanları ama yatakhaneye gidince her şey kafamda daha da net bir hale bürünürdü. Kafamı sallayarak Diana'ya son düşüncelerimi iletmek için üst vücudumu biraz daha eğdim söyleyeceklerim duyulmaması için."O zaman anlaştık. Son hazırlıklarımızı yapıp yola koyulalım. Yan yana birlikte çok sık gözükmesek daha iyi olacağından eğer akşam yemeğinden sonra aklına bir şey takılırsa veya eklemek istediğin bir şey olursa az önceki çiçeklerin bulunduğu yerdeki taşlığın arasına not sıkıştırabilirsin, her ihtimali değerlendirelim diye söylüyorum yani..." Göz ucuyla çiçeklerin olduğu tarafı işaret etmiştim. Diana'nın bunu yapacağını düşünmesem de bize iletişim yolu açmak birden aklımda yer edinmişti. Onun için tuhaf olduğumu biliyordum. Benliğimi inkar edemezdim ya. Diana ile kanımızın hemen birbirine kaynamasını beklemiyordum ama ortak bir amaç uğruna birbirimizle anlaşabilirdik. Kızın garip bakışlarıyla daha fazla karşılaşmak istemediğimden kısa kessem iyi olacak gibiydi."Başka bir şey yoksa... Gideyim ben şimdi, görüşürüz (?)." demiştim şaşkın bir yüz ifadesiyle. Bulunduğumuz durumda göz önüne alınırsa iletişim konusunda harika değildim. Bir iki adım gerileyip etrafı kolaçan ettim hemen. Kalabalık bir Hufflepuff grubunun arkasından olduğum yerden atılarak aralarında kaynayıp geçtim hızlıca. Önce mutfağa uğramalıydım. Bizim mutfağın emektarlarının ağzından renk belli etmeden bir şey duymuşlar mı diye bilgi edinmeye çalışacak ve aynı zamanda da bize yolluk yiyecekler ayıracaktım. Bu işimin en kolay kısmı sayılabilirdi. Adımlarım arasında daha çok yeni günün nelere gebe olacağına dair düşünceler vardı. Ve, o da şüphesiz ki bilinmezlikten ibaretti.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git