Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası

Nasıl gitti?

<< < (2/2)

Samuel Raymond Boleyn:
Patlattığım kadehin ardından kıyafetlerime sıçramış şarap lekeleri bu kasvetli ortamı daha da kana buluyordu. Akrabalarımıza ilk defa karşı çıkıp dilimin ucuna geleni söyleyebilmek... Gerçek miydi bütün bu olanlar? İçimde dolan sinir geçmemişti, ama bir yandan da o kadar iyi hissediyordum ki kendimi. Yüzüme banyoda su tuttuktan sonra aynada kendime dikmiştim bu sefer gözlerimi. O kadına ve diğerlerine defolmalarını söylerken beni nasıl gördüklerini düşünerek sırıtmıştım. Yüzlerindeki küçümser bakışların yerini endişeye bıraktığını görmek... Bundan daha fazla tatmin edici az şey var. Artık kendimi tutmama gerek olmadığını o kadar net görmüştüm ki. Önümde hiç, ama hiçbir şey yoktu. Ben şu an tamamen kendi kararımla buradaydım. İki hafta sonra çocuk bile sayılmayacaktım, reşit oluyordum. Ne kaldı ki şunun şurasında? Artık benim ne yapıp yapamayacağıma karar veren annem babam, amcam yengem veya bir başkası yoktu önümde. Aynen öyle.

Kapıyı geri açtığımda elinde kıyafetlerle beni bekleyen Fhatma ile karşılaşmış, getirdiği siyah gömleği ve ceketi üstümdeki okul üniforması ile değiştirmiştim. Ardından Eadwig beni bulana kadar kendimi bir odaya, Victorine'in çalışma odasına, kapattım. İstediğimi yapabiliyor olma duygusu öyle hoşuma gitmişti ki, odasını karıştırırken zevkten dört köşe olmuştum. Her ne kadar devirdiğim şarap kadehlerinin sayısı boyumu aşarak okuduklarımı sonradan unutturacak olsa da, bulabildiğim bütün defterleri inceleme hevesiyle dolup taşmıştım.

Kuzenimle mezarlığa geçene kadar sarhoş olmuş sayılırdım. Aç olduğum için normalden çok daha çabuk etkilemişti kırmızı içki. Belki de Victorine'in şarabının kalitesindendi alkol etkisinin artması. Mezarının başında beklerken ne yapmam gerektiğini bilemiyordum, gelip geçenleri ve taşın üstünde yazanları izledim sadece. Onunla var olan anılarımı, bana attığı nefret dolu bakışları düşündüm. Ondan ne kadar korktuğumu anımsadım. Eadwig için ne kadar üzüldüğümü, bir yandan da Victorine ile anlaşmayı nasıl başardığını çok merak ettiğimi hatırladım. Sorun bende miydi yoksa iyi olan gerçekten Eadwig miydi diye kaç kere fark etmeden o küçücük aklımda kurup durduğumu... Hepsi geride kalmıştı bunların. Bir yandan kuzenimin kendinden geçmiş halini gördüğüm için çok üzülüyor, bir yandan da bir daha ortaya çıkmamaları için dualar ediyordum. Bu Eadwig için bir dönüm noktasıydı, farkındaydım. Onun için özgürlüğün kapıları açılmıştı. Artık beni çok iyi anlayabilirdi. İstediğini yapabileceğini fark ettiğinde hala bu adada bu kurallara bağlı kalmayı istiyor olacak mıydı?

Cenaze sonrasında şatodaki balo salonunda, Eadwig'in yanındaki tekli koltuklardan birinde olabildiğinde sessiz bir şekilde oturmaya kendimi zorluyordum. Tam da düşündüğüm gibi, hemen adanın durumu muhasebesine girişilmişti. "Son zamanlarda babanız ile görüştüğümüz bazı konular vardı Eadwig. Adadaki kiliselerde çalışmalar yürüttüğümüzü biliyor olmalısınız, fakat son zamanlarda düzenlemek istediğimiz birkaç özel kutsal rutin için dostlarımız olan birkaç rahibeyi misafir etmek istiyorduk. Kendilerinin Boleynlere de iyi dostlar olabileceğini düşündüğümüzden sizleri tanıştırmak için babanızın onayını almıştık. Biliyorum tabii şu anda bunları düşünmek vazifeniz değil muhakkak... Fakat bu birliktelik sizin gibi genç bir adam için de-" Gülerek sözünü kesmiştim adamın. "Madem zamanı olmadığını biliyorsunuz, ne diye açıyorsunuz konuyu Bay Godwinson? Sizce bu çocuk şu anda EVLİLİK düşünebilecek biri gibi mi gözüküyor gözünüze?" Sohbetten uzaklaşıp gittiği her halinden belli kuzenimi işaret etmiştim sinirle."Eğer bir sorununuz varsa, bir süre kendi başınızın çaresine bakın bir zahmet. Sadece size değil, bundan sonra sırayla gelecek herkesin de duyması adına söylüyorum. Tanrı aşkına biraz akılla hareket eden yok mu şu koca ailede?"  Zaten genelde sessiz olan Godwinsonlar, kendilerini açıklamaya çalışsalar da kısa sürede suspus kesilmişlerdi. Fakat diğer bir yandan söze atlayan, giyinip kuşanmış ve sert bakışlarıyla bir süredir etrafa korku saçan  Lancasterlardan Aston'du. "Samuel, Samuel..." diyordu. "Neden sözü kuzenine bırakmıyorsun ha? Burada hepimizin geleceği için bunların konuşulması mühimdir. Siz, yaşınızdan ötürü bunun ehemmiyetini göremiyor olabilirsiniz fakat asırlardır süregelen işleyişimizin devam etmesi için Boleyn varisinin başa geçmesi şart! Bu kişinin Eadwig olacağı yıllardır aşikardı, hiç kimse şaşırmasın!" Ayağımı sallamaya başladım adam konuşurken. "Elbette ki bu el değişikliği yakın zamanda beklenmiyordu ancak olanla ölene çare yok. İşimize bakmamız gerekir!"

"Bakın efendim, kim sizin işinize bakmanıza engeller ören? Bakınız. İşinize bakınız. Fakat ben size bu süregelen işleyişteki en büyük sıkıntıyı dile getireyim isterseniz: siz, ki koskoca adamlarsınız, iki gün sorunlarınızı kendi başınıza çözemiyor musunuz Bay Lancaster? Beni yanlış anlamayın, benim veya Eadwig'in yaşı bu gereksinimi anlamaya yetmeyebilir. Fakat sizi, annesini kaybettiğini öğreneli daha 24 saati geçmemiş bir çocuktan tam olarak hangi sebep beklentiye sokuyor açıklar mısınız?"

Başkası atılmıştı söze tabi, durur mu hiç. "Evet, Raplh'ın oğlu Samuel haklı! Kimdir bizi bu iki çocuğa layık gören? Söyleyin, Boleynlerden kim kaldı? Bizi bırakıp giden anneyle babanın çocuğuna nedir bizi hürmete sürükleyen?" Kadın bana kalırsa haklıydı, fakat bunun ne yeri ne de zamanıydı.

Ne zaman toplanılması gerektiği ve Hogwarts bitene kadar sorumluluğu kimin kaldırabileceği konuşulmaya başlanmıştı. Eadwig'e baktığımda tüm bu olanları kaldıramadığını anlayabiliyordum. Bu laf dalaşını çıkaran bendim, konuyu kapatmasını da bilmeliydim. "Bu, Bayan Lancaster, çok farklı bir günün konusu. Ayrıca muhattabı da takdir edersiniz ki, biz değiliz. Evinize gidip istediğiniz kurala karşı çıkabilirsiniz fakat biz bugün buraya sadece yasımızı tutmaya geldik. Bundan sonrasında günün anlam ve önemi dahilinde ekleyecek sözü olmayana yanımızda olduğunuz için teşekkürlerimizi sunarak yolcu ediyoruz. İyi akşamlar herkese." Ardından bir şarap daha almak için kenardaki içki masalarına doğru ilerlemeye başladım. Belki de çok kabaydım, belki de fazla cesur. Belki de gerçekten beni ilgilendirmeyen konularda yorum yapıyordum ama umurumda değildi. Başıma bir şey gelmeyecekmiş gibi, son günümmüş gibi konuşuyordum önüme gelenle. Biri beni pişman edene kadar da durabilecek gibi hissetmiyordum.

(out: buradan sonra italik kısımlar telepatik!)
Herkes gittikten sonra sonunda küçük çöreklerden atıştırmayı bırakmış ve ev cinlerine güzel bir akşam yemeği hazırlatmıştık. Her zamanki yemek masasında, bu sefer ben babamın yerine oturmuş karşılıklı yemek yerken konuşuyorduk. Durumun kabus gibi olduğunu söylediğinde onaylayarak başımı sallamıştım. "Her seferinde uyanacak mıyım acaba diye bekliyorum ama devam ediyor hikaye." dedim şaşkınlığımı dile getirirken. Hayatının bittiğini söylediğinde içimden ona hem kızmış, hem de böyle bir düşüncede olduğu için acımıştım. İnsanlardan da, kendinden de nefret ettiğini dile getirdiğinde ben devraldım sözü. "Beni şimdi daha iyi anlıyorsun. Bazı insanlar, sanki onlardan nefret edelim diye böyle davranıyorlar Eady." dedim. Fakat bu insanlara neden kendini dahil ettiğini anlayamamıştım. "Sen, onların bu acizliğini görüyorsan farklı olmak için bir adım atabilirsin." dedim. Kanıbozuklar hakkında ettiği lafa yorum bırakmaya gerek duymuyordum, bu kendi fikriydi ve şu anda hak savunuculuğuna bürünmek için fazla yorgundum. "Ki bu adımı bugün beraber attık. Daha iyi bir düzen için yaptın bunu. Hatayı kabullenmekten daha cesurca bir hareket olamaz kuzen. Seninle... gurur duyuyorum." Hem de çok gurur duyuyordum. Ne yaşarsa yaşasın, çizgisini bozmamıştı. Ne benim gibi delirmişti, ne insanlarla saygı sınırını aşmıştı, ne de duygularına hakim olamayıp bardaklar kırmıştı şato duvarlarında. Üzüntüsünü yaşıyordu adam gibi. Bakanlığın onu kandırdığını düşünüyordu, sözlerini dinlerken düşüncelerim birbiri üzerinde sekiyor bir konudan diğerine atlıyordum. Keşke ne düşündüğümü ona konuşmadan anlatabilseydim. Bazı şeyleri dile getirmek beni zorluyordu. Ona bugün gördüğüm manzarayı ve insanların boktanlığını anlatırdım. "Kendilerini o kadar beğenmişler ki, suratlarına tükürmek istedim." derdim. "O kadar nefret ediyorum ki, sanırım sen olmasan bile, ben sırf bu insanları utandırıp kendime muhtaç etmek için aile işlerine girerdim." demek isterdim. Bunu söylerken beni anlamasını, neden böyle düşündüğümü görebilmesini isterdim. Ama utanıyordum işte. "O kadar bu aileyi umursamıyorum diyişim, lanet edişim, dalga geçişim ve reddedişlerimden sonra gelip de onlara hükmetmek istiyorum desem sen benle dalga mı geçiyorsun dersin çünkü. Anlamayabilirsin. Gözümü bürüyen bu hırstan iğreniyorum."

Bunların yerine annesinin intiharı konusunu dillendirdim. Bu konuda bir yorum yapmak zorundaydım. "Eadwig, bilmiyorum sen ne düşünüyorsun ama... Bana baskın olduğunu söylediklerinde, annene Bakanlık'tan birilerinin zarar verdiğini düşünmüştüm. Hatta o yüzden bu anlaşmayı kurmana şaşırmıştım bile. Fakat intihar ettiğini öğrendiğimizde, açıkçası bana Bakanlık'ın bir suçu varmış gibi gelmiyor. Sonuçta haberleri gördük, diğer Büyüceşura üyelerine de baskın düzenlenmiş. Hiçbirinin başına böyle bir şey gelmemiş." "Suçlu olduklarını biliyorlardı işte. Neden kabul etmek bu kadar zor?" "Hem şu..." "Bugün bunu bir kere söze dökmek yetti. İlla açıklamam mı gerekiyor? Aşağıdaki mahzeni bile bile saklayarak nasıl uyuyacaktın geceleri Eadwig? Bunu gerçekten yapabilir miydin?" "Yani sadece Büyüceşurayla kalmıyor ki suçları. Biliyorsun... Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Bugün gelenler de değil! Haklarında bir kanıt bulunmadığı için soruşturmaya dahil edilmemiş olabilirler, ama hepsi haberdardı bu yaşananlardan! Her birinin senin annenin ölümünde parmağı var o zaman! Üstelik gelmiş bir de senin, bizim yetkinliğimizi sorguluyorlar! Kim olduklarını sanıyorlar, aptal çıkarcılar hepsi. Sen olmasaydın, hepsini tek tek boğazlamaya ant içerdim ben kuzen."

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git