Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık

Sancı

(1/1)

Uldin Buzkurdu:
Şimdi tek başınaydı, emperyalizm pek çok insana olduğu gibi onun da hayatını mahvetmişti. Bir sokağın başında durmuştu. Açık tundradan bu şehire gelmesi, sırf havasından dolayı zaman zaman başını döndürüyordu. Sokaklar, pis kokulu su birikintileri, atların dışkıları ve çöplerle doluydu. Çoğu evlerin önünde, çamaşırların asılı olduğu teller vardı ve bu çamaşırlar da sokakları kirleten unsurlardan biriydi.
Sokakta yürüyen insanlar, karanlık giysiler giymişti ve yüzlerindeki ifade genellikle korku veya kaygıydı. Hırsızlar, dolandırıcılar ve diğer suçlular, gizlice sokaklarda dolaşır ve insanların değerli eşyalarını veya paralarını çalardı. Sokaklarda, fakirlerin barındığı gecekondu evleri de vardı. Bu evler, çoğunlukla ahşap veya tuğladan yapılmış ve sıkışık bir şekilde sıralanmıştı. Evlerin arasındaki dar sokaklarda, insanlar bir arada yaşamak zorunda kalıyorlardı. Uldin ise dönemin karanlığına gömülmüş, kenar mahallerinden birinde Bay "Çatlak Kafa" diye bilinen adamın işlettiği bir otelde kalıyordu. Sokaklarda, arada bir dilenciler de görünürdü. Genellikle sakat veya hastalıklı olan bu insanlar, para veya yiyecek istiyorlardı. Bazı dilenciler, karanlık sokaklarda insanların korkularını kullanarak onları tehdit ederlerdi. Eğer bir saniye durup bu manzaraya bakarsanız, bu dönemin toplumun alt kesimleri için nasıl çatışmalar yarattığını görebilirdiniz. Elbette Ak saçlı adam için bu inanılmayacak bir manzaraydı.
Uldin elleri paltosunun cebinde yürümeye başladı, başına geçirdiği şapka ile yüzünü gizliyordu, bunu yapıyordu zira farklı görünüşünden ötürü insanlar sık sık ona bakıyordu. Her zaman bu karanlık ara sokaktan geçerken, orada bulunan yan kesicilerin hiçbiri ona bulaşmazdı. Hayır, bir büyücü olduğu ve onları korkuttuğu için değil. Çünkü zaten birkaç kez soyulmaya kalkılmış ancak cebinde para olmadığı için bırakılmıştı. Bu sokaktaki sessizliği bozan yalnızca atların nöbetçi çığlıkları ve uzaklardaki hırsızların fısıltılarıydı. Bu karanlık sokak, onun için artık sıradan hale gelmişti. Biraz ilerleyip köşeyi döndükten sonra başını kaldırarak etrafa bakarak yürümeye başladı. Sokaktaki evlerin pencerelerinin, bazıları ışıkla aydınlatılmıştı, bazılarıysa karanlıkta kalıyordu. Bazı pencerelerde, hüzünlü melodilerle birlikte şarkı söyleyen kadınlar vardı. Uldin, bu kadınların da hayatlarının ne kadar zor olduğunu biliyordu. En sonunda bu karanlık sokaktan kurtulmuştu, ortalama şıklıkta bir dükkâna girdi.

"Bay Black" diye seslendi ve çok geçmeden yaşlı, bir çerçevesi çatlamış gözlülük bir adam resepsiyonun arkasındaki odadan çıkageldi.
“Uldin, değil mi?”
“Evet her seferinde bunu soruyorsunuz.”
“İlacı getiriyorum bekleyin.”
Adam kırmızı perde ile kapatılmış odaya girdi ve elinde küçük bir şişe ile geri döndü ve "İşte bu." Dedi. Elindeki şişeyi masaya koydu. Uldin şişeyi nazikçe geri vererek;
"Size daha önce söylemiştim Bay Black, ilaca ihtiyacımız olmayacak. Bana lütfen adresi belirtin ve eşyalarımı verin."
İhtiyar adam bakışlarında bir şüphe yerleştirerek, onunla göz temasını kesmeden elini tezgâh altına uzattı ve bir pelerin ile Katana çıkardı.
"İlaç olmadan nasıl olacak?" diye sordu.
Uldin eşyalarını aldı ve giyindi şimdi Kılıcını saklayabileceği bir yer vardı.
"Efendim, eğer başarısız olursam beni polislere ihbar edebilirsiniz, yerimi yurdumu biliyorsunuz. Meraklanmayınız ben bir Şifacıyım." dedi.
İhtiyar hala ona inanmıyordu şişeyi ve adresi uzattı. Uldin ikisini de aldı ve şöyle dedi.
"Bu ilaç onu iyileştirmez, siz söylediniz. Ancak acısını dindirecektir ama göreceksiniz ki onu iyileştireceğim. Zaten benim gibi biri dışında başka şansınız kalmadı." dedi ve dışarıya çıktı.

Ak Saçlı Uldin epey uzunca bir yol yürüdü sora sora da olsa, sonunda belirtilen adrese vardı. Burası yoksul bir gecekonduydu. Ahşap duvarlarla çevriliydi ve tek katlıydı. Kapısı, birkaç yıpranmış basamakta biten küçük bir verandaya açılıyordu. Veranda, daracık bir sokakta bulunan diğer evlerle birleşiyordu. Kapıya yakın bir köşede, açık bir pencere vardı. Uldin kapüşonunu çekti ve kapıyı direkt, el altından büyü ile açarak içeriye girdi, giriş ile mutfak aynı yerdeydi, çevrenin seslerini dinlerken ev sahibi birden önünde belirivermişti;
"Sen kimsin ne istiyorsun bizden!"
Adam elinde küçük bir revolver tutuyordu. Uldin "O oğlanı iyi etmeye geldim" diyerek adamı sakinleştirmeye çalıştı. Adam önce şaşırdı, sonra kahkaha attı ancak bu kahkaha kötülük kralının kahkahası değildi. Belli ki tehlikeye karşı verdiği istemsiz bir tepkiydi. Sonra silahı Uldin'e doğrulttu. Uldin ise bir ayağını geriye atıp, dizlerini hafifçe kırarak katanasının kabzasını tuttu. Adam
"O kılıçla beni mi öldüreceksin? Dene bakalım" dedi..
.. ve 6 kez ateş etti.
Ak Saçlı üzerine gelen tüm kurşunları kılıcı ile kesmişti. Bu marifet karşısında ki adamın Ecel ile karşılaşmış gibi titreyen dudaklar ve eller, sırtını verdiği duvardan yere doğu kayıp düşmek, kekelemek. İşte bu tepkiyi veriyordu. Uldin onun yanına yürüdü ve;
"Hayır seni öldürmeyeceğim, kurşunlardan korunacağım." dedi.
Adamın yanından geçip giderek diğer odaya girdi. Burada bir çocuk duruyordu, elbette o da korkmuştu ancak cesaretinden ödün vermemeye çalışıyor gibiydi. Uldin dizlerinin üzerine çöküp çocuğa;
"Duyduğuma göre baban seni dedenden gizleyip, bir de tedavi olmanı reddediyormuş. Merak etme baban iyi ona bir şey olmadı." dedi, sözlerini bitirmesinden hemen sonra üzerine arkasından öfkeyle koşan adamı hissetti ve onu bir hamlede dizlerinin üzerine serdi. Adam bayılmıştı.
"Bir süre yerde oturur ama sonra kalkar emin olabilirsin."
Sonunda çocuk konuştu;
"Ne istiyorsun benden!"
Uldin gülümsedi ve asasını çıkararak;
"Hiç, sadece hastalığını anlatmanı" demişti ancak devamını getirmesine gerek kalmadı, çünkü çocuk üç kez öksürdü ve üçüncüsü kanlıydı. Şaman asasını birkaç kez sallayarak büyülü sözler fısıldadı. Şimdi o Muggle çocuğu hiç olmadığından daha sağlıklı hissediyordu. Uldin hiç kimse ona tepki vermeden evden hızlıca uzaklaştı. Şimdi yine o dar karanlık ara sokaklarda dolaşıyordu. Tanrıya şükür ki ne bir polis ne de başka bir grup başına bela olmamıştı diye düşünürken, boynunda bir asa hissetti;
"Asanı ve kılıcını ver!"
Sonra etrafını birkaç serseri sardı. Kendisini tehdit eden ses bir kıza aitti. Uldin asasını ve Kılıcını yere atınca kız birkaç adım geriye çekildi. Kıza "Küçüğüm, sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordu.
Hemen ardından ise serserilerden birisi;
"PATRON İLE DÜZGÜN KONUŞACAKSIN KÖPEK!" diye bağırdı.
Uldin tepki vermedi ancak kıza “Sen kimsin?” diye sormaya devam etti.
Kendisini işaret ederek;
“Bana Alte derler, sen ise benim bölgelerime girip işgüzarlık yapıyor ve insanları korkutuyorsun.” dedi.
“Senin bölgelerin mi?”
Küçük kız sırıtarak yanıt verdi; “Ne sandın?”
Şaman ceplerini açarak; “Benden alabileceğin bir şey yok ne param var ne de başka bir şeyim.” diye söylendi.
Küçük kız küçümseyici bakışlarını esirgemeden; “İstersem senden pek çok şey alabilirim fakat görüyorum ki gerçekten yoksulun tekisin. Sen eskiden tanıdığım birini anımsatıyorsun bu yüzden bu seferlik canını bağışlayacağım.” diyip bir dizinin üzerine eğildi.
Şaman gözlerine bakarak; “Eskiden tanıdığın birisi için canımı bağışlıyorsun. O zaman senin için özel birisi, arkamdan sinsice geldin ama bunu hissetmedim. O kişi bir suikastçi miydi, yoksa casus muydu?” diye sordu.
Casus kelimesini duyunca kızın göz bebekleri büyüdü. Uldin anlamıştı;
“Evet seni bir casus yetiştirmiş…”
“Bu seni ilgilendirmez, yoluna devam et.”
“Ya asamı alınca sizi öldürürsem?”
Serseriler kahkahalar attılar. Sonra kız meydan okudu: "İstiyorsan dene."
Uldin bu kıza bulaşmayarak başını hayır anlamında sallayıp eşyalarını alarak uzaklaştı. Aslında sevinmişti çünkü burada ondan başka büyücüler de vardı. Elbette buna emindi ama onlarla nasıl irtibata geçeceğini bilmiyordu artık belki bir şansı olabilirdi.

Uzunca bir yol yürüdükten sonra Çatlak Kafa'nın oteline vardı, odasına geçti, kurdu besledi ve uykuya daldı. Çığlık sesleri yüzünden gece yarısı uyanıverdi. Kurt sanki ona bir şey anlatmak istiyor gibiydi;
"Ne oldu? Bu sesler ne? Tuvaletin mi geldi? Aç mısın?"
Kurt odadan çıkarak üst kata doğru yürümeye başladı Uldin ise onu takip etti. Çığlık sesleri her katta azaldı ve sonunda kesildi. Üst katta kapısı açık bir odadan içeri girdiler, yerde kan vardı ve kan izi yatağa kadar sürüyordu. Yatakta ise bir kadın beyaz geceliği ile beti benzi atmış bir şekilde uzanıyordu. Üzeri kanlanmıştı, Uldin başını çevirdiğinde sandalyede oturup sessizce ağlayan bir adam gördü. Adam kollarına gömdüğü başını kaldırmadan ağlamaklı sesi ile şunu söyledi:
"Doğum…"
Başka hiçbir şey demedi. Ak Saçlı kadına yaklaştı ve elini nabzına koydu, atıyordu. Kadın epey terlemişti ve son anlarını yaşıyordu ortada bir bebek ise yoktu. Kocası başını kaldırıp bakacak gibi değildi sadece ağlıyordu. Uldin Kadının gözlerinin içine bakarak;
“Lütfen bundan kimseye bahsetme.” Dedi ve asasını çıkardı. Bir süre sonra bir bebeğin ağlama sesleri bütün otelde yankılandı. Adam ise ancak bu bebeğin sesini duyunca başını kaldırıp bakmaya kendinde güç buldu. Kadının rengi yavaş yavaş kendisine gelirken, nefes alıp vermesi de düzeliyordu. Uldin kucağında tuttuğu sarıp sarmaladığı bebeği adama verdi.
"Sen bir Aziz misin?" diye sordu adam. Uldin ona cevap vermedi. Kapıya döndüğünde tüm otel sakinlerinin orada toplandığını gördü bunun üzerine dudaklarından şu cümle döküldü;
"İnsanlar acı çığlıklarına, karanlığa değil. Bu karanlık dünyada bebeğin ağlamasını duyunca, bir umut ışığını görünce geldiler."

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git