Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Küllük Yürek
(1/1)
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=8yBB2bPfuZE[/youtube]
Diagon ve Knockturn Yol'ları arasında geçiş yapan sokaklardan biri üzerinde yürüyordu Siyah giyimli adam. Günün oldukça erken saatlerindeydi ama varacağı yere geç kalmak istemiyordu, bu konuda günün ilki olması kendisi için önemliydi. Az da olsa yağmak ve yağmamak arasında kalan Yağmur damlaları, yerlerini gündüz çiği ve kalkmaya yüz tutmuş olan sisin içinde yönü belirsizce düşüşen kar tanelerine benzer ufak su damlacıklarına bırakmışlardı yarım saat önce. Adamın varmak istediği yer Diagon Sokağı'nın parasal açıdan çok da varlıklı olmayan bölgelerinden birinde bulunuyordu; az iş yaptığı anlaşılabilir durumdaki bir rehinci dükkanı ve vitrini tahta kalaslarla döşenerek kapalı duran boş bir dükkanın arasındaki pis bir çıkmaz sokakta saklanmış gibiydi bina. Dış cephesi soyulmuş boyası ve kararmış pencere kenarlıklarıyla eski güzelliğine göre herhangi bir özelliği kalmayan üzgün bir döküntü durumuna düşmüştü. Rengi soluk, gümüş kaplaması yer yer kabarıp dökülmüş olan süslü ve işlemeli kapı zili paneline çakılı ve olağanca "A. L. Trayhearth" yazan soluk bir çerçevecik aradığını bulduğunu gösteriyordu.
Büyücü ara sokaktaki bakımsız ve yıpranmış apartmanın dışında kaygılı ve gergin biçimde durdu. Önümüzdeki günlerde yapması gereken bir işi ve üstesinden gelmesi fazladan zor bir görevi vardı. Nedense bir şeylerin ters gideceği sezginden kurtulamıyordu ve yapmak üzere olduğu eylemlerin kendisi üzerindeki ağırlığı anlayacak "dışarıdan" biriyle konuşması gerekiyordu. En yakın dostları, dertleştiği barmeni, herkesten bile daha yakın olan öz kardeşi bile yeterli gelebilecek gibi değildi bu konuda. Zilinin çalışmadığını bildiği apartman kapısını eldivensiz eliyle iterek açtı adam. Dışı gibi içi de kılıksız bir yerdi; girişin birkaç adım ötesindeki ana salonda ziyaretçilerin içki siparişi verebilecekleri ve diğerleriyle konuşabilecekleri, şu an için bar tezgahının arkasında boş bardakları temizleyen sahibi dışında alıcısız duran küçük bir bar bulunuyordu. Barla gür sakallı ve boz tavırlı; huysuz, bir insana göre orta yaşlı sayılabilecek bir Cincüce ilgileniyordu. Eski püskü görünümüne karşın, bu yerin kendine özgü bir çekiciliği vardı. Yine de adam bu kuruluşu sık sık misafir olmaya gelen diğer erkekler gibi kullanan biri değildi, buraya eksik kalan isteklerini gidermek için gelmemişti. O nedenle giriş alanının ötesine doğru kurumla yürüyerek ilerledi; bardaki yaşlı "Mengenedil" Urgragg'ın sorgulayıcı ters bakışlarını yanıtsız bırakarak. Yürüdüğü koridor normalde alışıp bildiği apartmanlara göre daha darca bir biçimde ilerliyor, bir dizi özensizce üretilmiş ve ustalıktan uzak oymalar taşıyan süssüz kapıların kapalı tuttuğu odalara doğru açılıyordu. Ortama koyu bir loşluk katarak duvarları ışıklandıran toz dolu camlarıyla can vermeye yakın bir yılgınlıkla çalışan lambalar asılmış, çok yerde ise duvar kağıdı yırtılıp altındaki eski tahta ve tuğlaları ortaya çıkarmış olan koridor; her biri önemsiz yaşamlarını tatmak istedikleri beğenileri para karşılığı yaşadıkları insanlarının ayrı odalarına açılan kapalı kapılarla sıralanarak dairelere ayrılmıştı. Adam koridorun en sonuna doğru yollanıp sağ tarafında kalan son kapıyı çaldı dingince.
"Kim o?" diye tanıdık bir ses içeriden seslendi.
"Benim. Alpharian." diye yanıtladı katil. Verdiği yanıt Ryan değildi, hayır; başka insanların yanında olduğu gibi kendi değilmişçesine o koruyucu kimliğine bürünmeyecekti. Kendi olarak, kendisi için gelmişti buraya...
Kısa bir sessizlik anından sonra yuvasında dönen bir kilidin sesi koridorda duyuldu. Gıcırdayarak açıldı kapı, koridordakinden daha canlı bir loşlukla ışıklandırılmış odasındaki kadını sergileyerek. Kadın üzerinde bedenini zar zor kapatan ipek bir gecelik giyiniyordu, saçları da uykudan yeni kalkmış birine göre bile çokça dağınık ve karışık durumdaydı. Yaptığı işinin Doğa'sına karşın; bu kendine özel, tek kişilik gündüz genelevini hem alıcılarının hem de alanındaki diğer çalışanların saygısını kazanarak, belirli bir saygınlık ve incelikle yönetiyordu. Üstüne de genç yaşına göre oldukça çarpıcı bir dış görünüşü ve bulunduğu odayı kısacık bir anda aydınlatıp sıcacıklaştırabilecek güzellikte bir gülümseyişi vardı. Kadının kendisi bile sıcak ve konuksever bir varlıktandı, Alpharian için de her zaman içten bir söz ya da sıcakkanlı bir kulakla sorununu dinlemeye hazırdı. Onu görmek her seferinde daha önce hiç görmediği ama hep kendisine anlatıldığı güzel bir günbatımını ilk kez görmek gibi geliyordu bazen bu adama.
"Alph, n'apıyorsun burada?" diye sordu kadın şaşkınlıkla, adamı onunla ilgili olan düşüncelerinden koparıp.
"Biriyle konuşmam gerek, Ashley." diye yanıtladı eşzamanlı olarak odaya adımını atarak. Kadın kapıyı arkasından kapattı ve onu odanın köşesindeki yıpranmış bir koltuğa buyur etti çok sorgulamadan. Büyük bir koşturmacadan çıkmışçasına koltuğa yavaşça bıraktı adam kendini, dışarının soğukluğu üzerinden akıp koltuğum kumaşına geçiyordu sanki. Alışkın olsa bile odada gözleri gezindi adamın; içerde ortamın havasında gizlice süzülen tütsü ve parfüm kokusu, biraz önce de algıladığı gibi koridordakinden daha canlı bir ışıkla ama yine de normal koşullara göre loş kalan odada asılıydı. Duvarlar koyu Kırmızı renge boyanmış, soluk ve süslü duvar halıları ile yaldızlı çerçeveleri boşlukları süsleyen eski Muggle işi tablolarla donatılmıştı. Diğer eşyalar ise her biri yıpranmışlık ve yaşanmışlıklarını ortaya koyan alımlı kadife kanepeler ile kalın kumaşlı ağır koltukların uyumsuzluğuyla döşeliydi. Yine, yaptığı uğraşına karşın neredeyse gösterişsiz giyinirdi Ashley; yumuşak ipekten ya da pamuktan yapılma, üstüne tam oturmayan elbiseler giymeyi severdi. Alpharian'ı oturttuktan sonra hatlarıyla ilgili detayları gözlemleme eğilimde olan birine karşı hiçbir açık bırakmayacak olan geceliğinin üstüne de bu elbiselerden birini geçirip koltuğun yanındaki ayak uzatma sehpasına oturmuştu. Ayrıca seyrek olarak makyaj yapardı bu kadın, Doğal güzelliğinin açıklama gerektirmeyecek ölçüde yeterli oluşuna kanıt olarak ortada olmasını yeğlerdi. Gözleri sıcak kehribar renginde; yatıştırıcı, yumuşak ve soylu bir ışıkla parlıyorlardı.
Adam ister istemez bu kadının güzelliği ve gülümsemesine dalıp giderken bulabiliyordu kendini böyle işte. Ancak usundaki yükün ağırlığıyla Alpharian koltuğuna daha da derince gömüldü; fiziksel olarak bitkin, duygusal olarak tükenmişti.
Önce koltuğun kolluğuna yaklaşıp, sonra da adamın koluna sarılarak "Sorun ne?" diye sordu genç kadın.
"Başarıyla sonuçlandırmam gereken bir iş var..." dedi adam, sesi bir fısıltıdan yalnızca biraz daha fazlası olarak çıkabilmişti; "Bu zor bir görev ve daha da önemlisi bunun sonucuyla başa çıkıp çıkamayacağımı gerçekten bilmiyorum." diye devam etti. Sözlerini bitirdiğinde adamın ayrı renkte irisleri olan gözleri yine kadına odaklanmıştı.. ama haksız da sayılmazlardı. "Ah, Ashley Lynne Trayhearth..." diye içinden iç geçirdi kendi kendine Alpharian.
Kadının odakları üzerine çeken çarpıcı, köşeli yüz hatları vardı. Yüksek, çıkık elmacık kemikleri, keskin bir çene çizgisi ve tatlılıkla dolgun dudakları; kayıtsız bir gevşeklikle dalgalı biçimde sırtından aşağı dökülerek inen alevli Kızıl saçlarından var olan bir perdeyle çerçevelenmişti. Burnu, yanakları ve omuzlarının üstü uçuk serpintilerle yerleştirilmiş çillerle süslü soluk benizli teni, güzellik açısından yetkin ve eksiksizdi. Ayrıca tanıştıkları ilk günden beri sık sık sessiz ve genellikle çekingen olmasına karşın, Ashley'in Deniz Halkı'nın bir parçası olmasa bile insanları kendisine çeken gümbür gümbür sessizlikte bir güçü vardı. Dinine karşı sarsılmaz bir adanmışlığı da vardı kadının ve kendini bu inançlarının yaptığı her eylemde ona yol gösterip rehberlik ettiğini düşünürdü. Zorlu yaşantısının deneyimleri onu sessiz ve melankolik bir havada bırakmıştı ama, mutluluğunda takılgan bir şakacılığı dolaylıca ortaya koyan bir yaramazlık çizgisinin izlerini de taşıyordu. Çelişkili ikilemleri de vardı; dinibütün bir Hıristiyan ve bir fahişeydi ama, kendi yolundan gitmeye devam ederek aykırılıklarıyla barışıp yaşantısını sessiz bir alımlılıkla sürdürmüştü bugüne dek. Kuşkusuz Londra'nın yıkıntı bir bölgesinde, yoksul bir ailede büyüdüğünden, zorlu bir çocukluk geçirmişti. İçinde bulunduğu koşullardan kaçmak için seçeneksiz kalan Ashley, belki olması gerekenden çok daha genç yaşta fahişeliğe yönelmek zorunda kalmıştı. Tehlikeli ve aşağılayıcı bir işti ama ona sağ kalması için gereken parayı kazandırabiliyordu. Zaman içinde Büyücedünya'nın tehlikeli yeraltı Dünyas'ında yolunu bulma becerisini kazandı ve küçük ama bağlılığı olan bir alıcılar kitlesi kurmayı başarmıştı. Koşullar ne olursa olsun, Ashley işi konusunda hırçınca bağımsız ve yeringenliksiz kaldı. Yaşamını devam ettirmek için yapması gerekenlerden utanması düşüncesini geri çevirdi ve kimsenin ona kötü davranmasına ya da ondan yararlanmasına hiç izin vermedi. Gücü ve dayanıklılığı, onu tanıyanlar için bir esin kaynağıydı ve Diagon Yolu'nun pis yeraltı Dünyası'nda bir tür efsane olduğunu bile öne sürebilirdi Alpharian. İkili kadının daha o günlerine gelmeye çok yaklaştığı bir zaman diliminde tanışmışlardı ve kadın onu geçmişinde yaptığı tüm kötü eylemlerini anlatırken dayançla dinlemişti bugün olduğu gibi. Bugün de olduğu gibi Ashley, Alpharian'ın üzerinde ve usunda taşıdığı acı ile suçluluk duygusunu anlatışını dinlerken yüreği burkulmuştu. Böylelikle kadında adama karşı derin bir sevecenlik duygusu yeşermişti. Adam ona kendini anlattıkça kadın da ansızın, ister istemez kendi öyküsünü ona anlatırken bulmuştu kendini; anne ve babasının zamansız ölümlerini, sonrasında hasta düşen küçük kız kardeşine bakabilmek için neden fahişelik yoluna düşmek zorunda kaldığını ve inancı ile seçtiği işi bağladaştırıp ara yol bulmaktaki zorlanışını uzun uzun anlatmıştı. Alpharian'ın ise özenle dinleyip de kendisini yargılamamış olması onu çok şaşırtmıştı, böylelikle adamda da kadına karşı derin bir sevecenlik ve yakınlık duygusu yeşermişti...
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
"Geçimini sağlamak için fahişeliğe düşmüş dindar bir Hıristiyan". Kulağa yazılmış üzücü öyküler arasında kolaya kaçılmanın en basmakalıp olanı gibi görünse de, Ashley daha iyi bir yaşamın düşlerini kurarak devam edemezdi, onu çevreleyen yoksulluk ve yeğinlikten hiçbir zaman için bir çıkış yolu görememişti. Şimdi de odasında "Öldürmek zorunda olan ama bunu zorunda kaldığı için yapan" bir yoldaşı vardı. Bir diğerinden çok da ayrı konumlarda değildi bu ikili. İlk günden beri Ashley, işinin kazandırdığı edinimler yardımıyla Alpharian'ın içini rahatlığa kavuşturmanın özel bir yolunu bulmuştu. Adamı hep o sıcacık gülümsemesiyle karşılar, kaygı ve sorunlarını dinlemek için zaman ayırarak ona bir fincan çay ya da bir bardak su ikram ederdi. Evet, belki bunları Davis ya da Miller ailesinin evine gittiğinde de yaşayabilir, Finn'in hazırladığı içkilerde de bulabilirdi belki ama onlarla eşit yerde bir insan değildi Alpharian; o mutlu aile tabloları yanında da bir başka kişiliğe bürünmek zorunda kalıyordu en yakın arkadaşlarının evinde bile, Scrinium'da ise Finn'le kalabalığın olmayacağı bir zaman diliminde baş başa kalmaları yoğunlukları nedeniyle Dünya'nın en olanaksız durumlarından biri olabilirdi. Ashley'in yanında Alpharian bir başka kişiliğe bürünmek zorunda kalmıyordu. İnsanlığa karşı taşıdığı olanca yabancılık ve yalnızlık içinde gerçekten kendi olabildiği, görev başında olup Topiarii Sanctionem adına kan döktüğü anlar dışında tek yer buraydı. Özellikle de Omegan'la göz göze gelmemeleri için odadaki tüm aynaları ortadan kaldırmasını da önemle dilemişti kadından; ikizi eğer Alpharian'ın bu Dünya'da böylesine yalnız bırakıcı bir yalnızlıkla yaşadığını bilseydi, tanıdıkları herkesle kavgalı olurdu kardeşine "iyi" bakmadıkları için. Hiç gerek yoktu bunlara...
Birlikte geçirdikleri kısa ve sıklıktan uzak süreler boyunca kadın Alpharian'la iletişime geçer, ona yaşamı ve aralarında yenisi var mı diye iyi bildiği ilgi alanlarıyla ilgili sorular sorardı. Alpharian'la aralarında güçlü bir bağ vardı ama bu diğer alıcılarıyla olduğu gibi tekrarlanmaktan gelip güçlenen bir alışkanlık durumundan çok öteydi; katili gördüğü belki dördüncü ya da beşinci buluşmalarıydı bu. Yine de adamın içindeki her duyguya ve düşünceye erişememiş, çözmesi eğlence ve dinginlik kazandıran bir bulmaca gibi adamla ilgilenmişti Ashley. Uzun sessizliklerle ya da içten duygularını ortaya erinçle döküşleriyle dolu dolu geçen bu buluşmalarda belki de kimseyle olmadıkları sağlamlıkta yakınlaşmışlardı. Siyah giyimli adam sık sık kendi deneyimleriyle ilgili öyküler anlatır, sanattan ve bolca eleştirdiği sanatçılardan söz eder, Doğa'ya karşı taşıdığı sevgi ile bağlılığı anlatmaya çalışır ve kadına tek oturumluk bir görüşmeden sonra varlığını unutacağı bir fahişeden daha çok, kazanmak istediği ve hiç yitirmek istemediği bir arkadaşıyla konuşuyormuş gibi yaklaşırdı.
Kadın ise buluşmaları boyunca rahat ve gerginlikten uzak olabilmesi için gereksinimlerine özen gösteriyordu. Adamın üzerindeki yabansı çekingenliğini atabilmesi için neredeyse her şeyi denemişti; ışıkları daha çok kısmayı, gramofonundan yumuşak müzikler çalmayı, görevleri sırasında aldığı yaraların geciken bakımları için dırdır etmeyi... Zorla üzerinden çıkarttığı gömleği (Adam inatla soyunmuyordu bu odada) ve kolundaki mekanik asa aracını üzerine oluyor mu diye denediği, inatla kendisini kaldırdığı sarhoş dansları gibi eğlenceli anları da olmuştu. Neredeyse bu odanın kapalı kapası arkasında başka bir Dünya'da, mutlu iki insan gibi davranabiliyorlardı ve bu ikisi için de başka yerde bulunabilecek bir şey değildi. Alpharian'ın gitme zamanı geldiğinde Ashley ona sarılır, ikisinin de duymaları gereken ve gereksinim duydukları yüreklendirici verici sözler söyleyerek yalnız olmadıklarını vurgulamaya çalışırdı. Değerli olduğu ve sevileceğini, her ikisinin de mutluluk ve başarıya değer olduklarını anımsatırdı. İnceliği ve acıma duygusunun yol göstericiliğiyle her ikisi için de güvenli, destekleyici bir ortam yaratmayı başarmıştı ve birlikte geçirdikleri süre boyunca kendilerinin önemsenmiş ve rahatlatılmış edildiğini sezdirebilmişti.
"Sen iyi bir insansın Alpharian..." dedi Ashley elini adamın eli üzerinde tutup parmağının ucunu damarlarının üzerinde dolaştırarak "Güçlü bir duyuncun var ve yalnızca yaşayabilmek için yapman gerekeni yapıyorsun. Bu 'iş'lerin seni tanımlamasına izin vermemelisin.". Alpharian bir süre önce üstünden kalkmaya başlayan yorgunluğuyla birlikte kadının gözlerinin içine baktı, avuntu veren sözleri için kendini borçlu sayıyordu neredeyse. Yüzü ya da adıyla tanınıyor olsaydı, Büyücedünya'daki birçok kişi tarafından korkulacak yetenekli bir suikastçıydı. Kaba sertlikler içermeyen incelikteki ve kaslılık yönünden az da olsa sınırlı sayılabilecek hatları bulunan fiziğiyle; hedeflerine bakan keskin, delici bakışlar taşıyan gözleri vardı. Ayakları üzerinde de hızlıydı ve davranışlarında neredeyse kedimsi biçimde sayılarak görünmesini sağlayan alımlı bir inceliği vardı. Üstüne de içinde bulunduğu durumları analiz etme ve değişen koşullara hızla uyum sağlama konusunda keskin bir yeteneğe ulaşabilmek için kendini eğitmişti. Hepsine, her şeye ve yaptığı işine karşın Alpharian yüreksiz bir katil değildi ama. İkisi de iyi biliyordu bunu. Az konuşan bir adamdı, normal koşullarda eylemlerinin sözleri yerine konuşmasına izin vermeyi seçerdi. Rahat koltuğundan günlerdir hiç olmadığı seviyede yüksek bir erinç sezerek ayaklandı ve "Teşekkür ederim, Ashley" dedi, kendine de kadına da sonsuzluk gibi gelen çok uzun bir aradan sonra ilk kez gülümseyerek. Oturduğu yerden kalkmamış olan kadına doğru eğildi ve yanağından öptü, sonra arkasını dönüp odadan çıkmaya yollandı. Daha birkaç adım anca atmıştı ve Ashley'in ince parmaklı yumuşak ellerinin sağ elini tuttuğunu sezdi. Kadın adamın elini ellerinin arasında tutarak göğsüne götürmüş, neredeyse özellikle boynunda takılı olan haç kolyesine dokundurarak kapalı gözleriyle sessizce sözler okumaya koyulmuştu. Tanrı'dan onu korumasını ve görevinde ona rehberlik etmesini istiyordu.
Alpharian neredeyse bu kapıdan her çıkışında sorduğu alaycı soruyu yeniden sormuştu:
"Bu kapıdan çıktığımda ne yapacaksın, dizlerinin üstüne çöküp öpücüğümün günahını bağışlasın diye yine Tanrı'na mı yakaracaksın?"
"Kendim için değil, senin için..."
"Geri döneyim diye mi?" diye sordu katil, keskin bir gülücükle.
"Hayır..." diye yanıt verdi kadın; küçük bir kız gibi sağa-sola sallanıp gözerini kaçırarak ve yanağına kondurulan çocuksu temizlikte, yalın bir öpücükten çok daha fazlasını istediğini saklayamadığı belli belirsiz bir utançla;
"Bana yeniden ve daha fazla gereksinim duyman için..."
Koridorda yürürken omuzlarından bir ağırlığın kalktığını seziyordu adam. Ne olursa olsun onu anlayan ve destekleyen birinin var olduğunu bilmenin verdiği güvenle birlikte, artık göreviyle yüzleşmeye hazırdı.
"Hayırdır? Erken çıkmanı gerektiren bir eksikliğin falan mı var beyim?" Binadan çıkarken adımlarının durmasına neden olan ve kara tahtaya sürtülen paslı çivi sesiyle yarışabilecek rahatsızlık vericilikte olan Cincüce Urgragg'ın sözleri barda yankılanmıştı. Alpharian'ın bu herife harcayacak çok fazla zamanı yoktu ama cebinde bulabildiği birkaç bozuk parayı bar tezgahına atarken:
"Cenehhem'in dibine gitmeni söylemek isterdim ama seninle orada karşılaşmayı hiç istemiyorum!" demiş ve genelevden yıllar içinde olduğunun toplamından çok daha fazla rahatlamış ve mutlulukla ayrıldı.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git