Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası

Victorine Odette Boleyn Hayatı ve Yalanları

(1/1)

Victorine Odette Boleyn:
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=06ht9MyJLT4[/youtube][/spoiler]

Bölüm I: Unutulmuş Çocukluk Anıları
⸻⸻⸻⸻⸻ ♕ ⸻⸻⸻⸻⸻
1833
[justify]Bir sonbahar gününün berrak ışığı altında, kırmızıyla turuncunun en güzel tonlarına bürünmüş ağaçların dalları, rüzgârla aheste aheste sallanıyor, bir dinginlik katıyorlardı ortama. En tepelerden bir yaprak, bu tempoya ayak uyduramamış olacak ki, tutunduğu daldan koptu; gökte süzülmeye ve kendine ait bir tempoyla dans etmeye başladı. Ta ki, yer çekimine yenik düşüp, çizdiği dairesel figürlerle küçük kızın bukleli saçlarına konuncaya kadar. Elinde porselen bir bebek vardı, nazikçe altın sarısı saçlarını tarıyordu, sanki azıcık kaba davransa bütün saçları dökülecekmiş gibi dikkatli ve özenliydi.

Ne eteğinin çim lekesiyle kirlenmesi ne de saçlarına konan yapraklar umurundaydı o anda, zaten konaklarına döndüğünde hizmetçiler onu temizleyecekti. Bir kere bu haliyle evin içinde dolaşmasına izin vermezdi dadısı, leydi olmakla ilgili bir ton öğüt verecek, ‘bir hanımefendi hiçbir zaman eteğini kirletmemeli Victorine’ diyecekti. Ama küçük kız, yetişkinlerin eteğinin çamur olmasını neden bu kadar dert ettiğini anlamıyordu, o sadece oyun oynamak istiyordu. Ondan çalışmasını istedikleri dersler ilgisini çekmiyordu, piyano ve Latince öğretmenleri moronun önde gideniydi ayrıca.

-Victorine! Çimlerde ne yapıyorsun, üstün başın leke olmuş!

Fırfırlı beyaz elbisesi dizlerinin bir karış altında biten al yanaklı tatlı mı tatlı bir kız çocuğu geliyordu uzaktan; yüzündeki endişeli ifadeye rağmen bebek mavisi gözleri, uçuşan etekleriyle masallarda anlatılan iyilik perilerine benziyordu. Çimlerdeki kız oralı bile değildi, bir şarkı mırıldanmaya ve bebeğinin saçını taramaya devam ediyordu kendi halinde.

-Tori, hadi lütfen! Anne kızacak!

Anne öfkeli biriydi gerçekten, herkes ondan korkardı ve bir kere kızdı mı kimse onun elinden kurtulamaz, onun öfkesiyle baş edemezdi. Bir şekilde karşısındakinden üstün gelmeyi başarırdı anne, sanki karşısındakini büyülerdi o bağırırken konuşamasın diye. Küçük kız kimsenin ona karşı koymaya çalıştığını görmemişti, anlamadığı şeylerden biriydi bu, anneye karşı çıkmak zor değildi ki, onu neden gözlerinde bu kadar büyütüyorlardı? Anne onun gözünde o kadar büyütülecek biri değildi, Victorine diğerlerinin aksine anneden korkmuyordu.

-Ama oynamak istiyorum.

-Olmaz, yemek saati geldi.

Victorine nasıl dik başlı ve asiyse, en büyükleri de bir o kadar kuralcıydı, bu yüzden anne en çok onu severdi. Ablası Proserpina’dan nefret etmesinin nedeni buydu, eğlencesini sırf annenin gözüne girmek için bozmaya geldiğine inanırdı. Kız başında öylece dikiliyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve onu yemeğe götürmeye kararlıydı.

Küçük bir süre bebeğine baktı düşünceli bir ifade ile ve en sonunda pes etmiş gibi kalktı yerinden. Dizlerinin biraz altında biten pudra rengi eteğinin her yanında yeşil izler oluşmuştu, bir leydinin elbisesi nasıl görünmemeliyse aynen öyle görünüyordu. Büyük olan onunla gelmesi için elini uzatmıştı ancak Victorine bildiğini okuma kararı almıştı. Bebeğini ablasının elinin arasına tutuşturup koşmaya başladı.

-Victorine!

Yapraklar ezildi, çimenler hışırdadı. Büyük afallamış bir halde peşinden bağırırken küçük kız ağaçların içinde gözden kaybolmuştu çoktan. Pek düşünmeden o da daldı ormana kardeşini geri getirmek adına koşmaya başladı, bir yandan küçük kıza sesleniyordu.

Gezinmelerine izin verilen alanın sonuna ulaştığında durdu ve sağına soluna bakındı. Burayı geçtikten sonra etrafı kaplayan ağaçlar daha da sıklaşıyor ve ne olduğu belirsiz tehlikeli varlıklara ev sahipliği yapıyordu.

-Victorine Odette Boleyn!

Victorine, tesadüf odur ki, burada değildi, sınırı geçmiş olmalıydı. Altın saçlı kız, kalbinin küt küt atmaya başladığını hissetti. Yemek saatinde sofrada olmamaları bir yana bir kuralı çiğnemişlerdi, anneye sunacak hiçbir mazereti yoktu bunun için. Tam da o sırada bir çığlık koptu ormanın içinden.

Proserpina sesi tanıyordu, kardeşinden başkasına ait değildi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, bir yetişkini çağırmaya mı gitmeli yoksa sesin geldiği yere mi koşmalı ikileminde kalmıştı. Eğer ormandan ayrılırsa her şey için çok geç olacağından korkuyordu fakat tek giderse kardeşinin yardım çığlıkları attığı her neyse ikisine birden zarar verebilirdi.

Bir çığlık daha koptu ormanın içinden, bu sefer ses daha yakından geliyordu. Gözünü kararttı, ağaçların içine daldı. Geçtiği her ağacın dalına kırmızı bir kurdele bağlarken kardeşine seslenmeyi sürdürüyordu.

-Victorine!

Elindeki kurdeleler tükenmek üzereydi fakat kardeşini halen bulamamıştı, daha fazla ilerlerse geri dönemeyebilirdi. Sonuncu kurdeleyi de bir dala bağladığı sırada az ileride bir hışırtı sesi işitti. Korkusunu görmezden gelmeye çalıştı ve bir kez daha sese doğru ilerledi.

-Tori eğer şaka yapıyorsan bunu ödeyeceksin!

Gördüğü şeyle adeta nefesi kesildi, dondu kaldı. Koyu kürklü, devasa, kurt görünümlü yaratık, salyalarını akıta akıta yanında ufacık kalan kız kardeşinin üzerine yürüyordu. Gözleri alev alev yanıyordu, kardeşi bir kedi gibi köşeye pusmuş, ağlıyordu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Hızlı davranırsam belki onu şaşırtırım diye düşüncesiyle yerden bir taş aldı ve bütün gücüyle yaratığın üzerine doğru attı. Hiçbir etkisi olmamıştı. Kararlılıkla yeni bir taş aldı, bu sefer daha büyüğünü seçmişti.

-Koş Victorine!

Kurt durdu, kafasını ona çevirdi ve sivri dişlerini göstererek hırladı. Kız yerden bir taş daha alıp fırlattı.

-Koş Tori, koş!

Kurdun bir anlığına dağılan dikkatini fırsat bilen kız koşmaya başladı ondan beklenmeyecek bir hızla. Fakat kurt avını kaybetmek istemiyor olacak ki dosdoğru kızın üzerine atıldı. Her şey kaşla göz arasında oldu, kurdun harekete geçtiğini gören Proserpina da kendini öne atmış ve yaratıkla kardeşinin arasına girmişti, sivri dişlerin kurbanı olmayı göze alıyordu biri zarar görecekse bu kendisi olmalıydı.

Kurdun sivri dişleri onun taze tenine saplanmadı.

Gözleri fıldır fıldır dönen gudubet bir kadın belirmiş yerinde. Çökmüş gözaltları, kemiklerine yapışan derisi ve eski püskü giysileriyle mezarından yeni kalkmış gibiydi. Anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyor ve bir inferi gibi ağır ağır ilerliyordu. İki kız için de tanıdık bir simaydı bu fakat herhangi bir yorumda bulunmak yerine büyük olan küçüğün elini tuttuğu gibi ağaçların arasına doğru fırladı.

Bir kovalamaca başladı ağaçların içinde. Yaşlı bir kadının gövdesiyle kurdunkiyle birleşmiş öncekinden daha da korkunç bir forma bürünmüştü, Proserpina o üçüncü biçimini aldığında ne ile karşı karşıya olduklarını çözmüştü. Sıradan bir yaratık yoktu peşlerinde. Onları avlamaya kararlı olan şey bir Böcürt’tü. En çok korktuğun şeyin bedenine bürünen bir şekil değiştirendi.

Orman bir uçurumun kıyısına geldiklerinde bitiyordu, bu sefer gerçekten gidecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Artık anneye hiçbir mazerette bulunamayacaktı, artık ölü olacaklardı. Böcürt üzerlerine doğru ağır ağır ilerlerken iki kız kardeş birbirlerine sarılmış kaderleriyle yüzleşmeyi bekliyordu çaresizce. Büyük olan gözlerini kapadı ve ona öğretildiği gibi dua etmeye başladı, aklına gelen tek şey buydu.

-Göklerdeki kudretiyle soyumuza hayat veren babamız, sana yalvarıyorum. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla.

-Rosie n’apıyorsun?

-Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun. Çaresiz kulunun duasına karşılık ver ve bizi kötü olandan kurtar.

Ağaçların arasında dördüncü bir sima belirdi, elinde tahta bir çubuk tutuyordu, çevik bir hareketle yaratığa doğru savurdu.

-Riddikulus!

Kudretli olan, küçük kızın duasını duymuştu sanki, imdatlarına yetişsin diye bir kurtarıcı yollamıştı. Kurtumsu varlık asadan çıkan ışınlarla küçüldü, küçüldü, ta ki ondan geriye doldurulmuş bir oyuncak kalıncaya kadar.  Kurtarıcıları, kurdu yerden aldı ve birbirine sokulmuş iki kıza döndü, bakışları daha çok küçük olanın üzerindeydi.

-Şatoda hesap vereceksiniz.

Kir ve toz içindeki iki kız birbirleriyle bakıştıktan sonra kafalarını salladılar.

Kudretli surları olan şatonun bahçesine girdiklerinde, görmek istedikleri son kişi karşılamıştı onları, yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle kardeşlerin titrek bacaklarıyla ona doğru gelmesini izliyordu, kollarını göğsünde bağlamış, mavi gözlerini kısmıştı. Küçük kız duraksayınca arkalarından gelen adam acımasızca itekledi.

Bahçeyi kaplayan kırmızı güller olanlara şahitlik etmemek için kapamıştı yapraklarını. Çünkü bu iki yetişkinin sinirlendiklerinde nasıl davrandıklarını biliyorlardı.

-Tam bir hayal kırıklığı… Yasak olduğunu bildiğiniz halde dinlememekte ısrar ettiğinizi görüyorum.

Kadının ses tonu buz gibiydi. Proserpina gözlerinin içine bakmaya cesaret edemediği için başını öne eğmişti, Victorine ise yaptığından utanan bir ifadeden uzak, kadının yüzüne bakıyordu manalı manalı. İkisi de tek kelime etmedi işleri daha karmaşıklaştırmamak için. Kadın yerine adam devam etti konuşmaya. Gök mavi gözleri gece gibi kararmıştı.

-Eğer seslerinizi duymasaydım başınıza neler geleceğini bir düşünün. Fikrin kimden çıktığını itiraf edecek misiniz?

Bir sessizli çöktü ortama, gereksiz bir soruydu bu, herkes biliyordu bütün yaşananların Victorine’in başının altından çıktığını. Ama neden ağzıyla itiraf edecekti ki? Konuşsa da konuşmasa da onu cezalandıracaklardı sonuçta. Umursamazca omuz silkmeyi seçti, büyük olansa utançla başını kaldırdı ve adamın gözlerinin içine baktı.

-Bendim. Victorine’e şaka yapmak istemiştim, orada Böcürt olduğunu bilmiyor-

Victorine yalanın saçmalığına dayanamadı ve kıkırdadı. Kadın, uzun kadife pelerininden çıkardığı elini havaya kaldırdı, durmasını istediği anlamına geliyordu bu.

-Yeterince dinledim. Victorine, biraz yürüyelim.

Küçük kız kadının uzattığı eli tuttu. Bir sonbahar günüydü ve yürüdüler sararmış yaprakların altında.

Victorine’in o güne dair anımsadıkları burada bitiyordu fakat Proserpina konuşabilseydi olayların devamında daha çok çığlık olduğunu anlatırdı. Anne, Victorine ile geri geldiğinde kardeşlerinin hasta olduğunu söyledi ve kızlar, onun uzunca bir süre odasından çıktığını görmedi.[/justify]

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git