17 Nisan, 2026 09:50:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Deli  (Okunma sayısı 32 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bartemius Rosier

  • Bakanlık Çalışanı
  • 5. Seviye
  • İleti: 19
  • 718 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Bartemius Rosier
  • Güç Puanı: 15
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Emre
  • Meslek: Seherbaz
  • Cemiyet: -
  • Biçim Değiştirme Gücü: 5
  • Lanet Gücü: 12
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: 5
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 2
Deli
« : 03 Eylül, 2022 22:41:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Psikiyatr bozuntusu herif her halde arayıpda bulmuştu burayı. Cidden buluşmayı yapmak için daha iç karartıcı bir yer seçemezdi. Ortam aydınlık ve beyazdı ama belki de floresan ışıkların etkisinden hastaneye benzer bir havası vardı. Sanki kötü bir şey olmadan gelmeyeceğiniz bir yerdi. Aslında burada olan elemanlardan hiç biri hayatının bir yerinde bir bozukluk olmasa burada olmazlardı ya. Bende dahil. Devletin umutsuz vakalar için bu kadar uğraşması garipti. Daha öncede bir çok kez dediğim gibi ben olsam benimle uğraşmaya bu kadar kasmazdım. Sanırım başkan olmamam insanlar açısından iyi bir şeydi. Gerçi ben marş olarak 'Bohemian Rhapsody' nin okunduğu ve kiliselerde ekmek ve şarap yerine bir kasa bira verildiği bir ülkede yaşamak isterdim. Sıkıntıdan düşüncelerimin ne kadar saçma şeylere kaydığını fark edince çaprazımda oturan elemanın saatine bakmaya çalıştım, başaramayınca neredeyse boş olan odayı incelemeye giriştim. Odanın köşesindeki su giderlerine ve fayans duvarlara bakılırsa burası duş yada ameliyathane olarak kullanılmıştı. Ya da aklıma başka bir şey gelmiyordu. Hayal gücümün sınırlarını zorluyordum. Thomas denen herif yakın bir zamanda buraya damlasa iyi olurdu yoksa gerçek anlamda delirecektim. Peki çoğu insanın yargısına göre ben zaten ''deli'' yada ''kaçık''tım ama bu oda gerçekten beni sınırlarıma doğru zorluyordu. Solumda oturduğu metal sandalyeden kayıp düşecekmiş gibi duran adam odaya girdiğimden beri belki de yüzüncü defa gözlüklerini düzeltti. İçinde olduğumuz oda soğuk değildi ama adam ensesinden aşağı buzlu milkshake dökülüyormuş gibi titriyordu. Titreme yüzünden gözlüğü aşağı kayıyordu, yeniden gözlüğünü düzeltiyordu. Hiç bitmeyecek bir döngü içine girmiş gibiydi. Herifi tutup sandalyenin ucundan gerisine çekmek istiyordum yoksa tıpkı gözlüğü gibi birazdan kıçını yerden toplaması gerekecekti. Tekrar gözlüğünü düzeltti. Belkide bir tikti. Düzeltirken arkasına doğru bakar gibi oldu, son anda vazgeçip önüne döndü. Gözleri korkmuş gibi kocaman olmuştu. Bir anlığına aklımdan ''Hey dostum, sakin ol biraz arkanda hiç bir halt yok.'' demek geldi ama vazgeçtim. Eleman büyük ihtimal bana bakıp gözlüğünü düzeltirdi ki, bu hareket cidden sinirime dokunmaya başlamıştı. Gözlüklünün yanında oturan kızıl saçlı herifte rahatsız olmuş gibiydi. Hiç durmadan sağ elinin parmak uçlarıyla sol elinin parmak boğumlarına sonrada sol elinin parmak uçlarıyla sağ elinin parmak boğumlarına vuruyordu. Şimdi bir kaç kez üst üste izleyince bu harekette tıpkı gözlük gibi sinirime dokunmuştu. Dediğim gibi bu odada biraz daha kalırsam cidden delirecektim.

'Ayna kötülüğü yansıtmaz, yaratır. Bu yüzden aynaya uzun uzun bakmamalı, sadece göz atmalı.’

Şu an aynaya dik dik bakıyordum işte. Asıl ironik olanı ise ''ayna''dan nefret etmiştim.
Kızıl saçlı herifin gözü bileğindeki saate kaydı. Pahalı görünüşlü, fiyakalı bir şeydi. Kısa saç kesimi ve gösterişsiz takımıyla pek de adama uymuyordu. Daha çok ödünç alınmış bir şey gibiydi. Gözlerim metal bacaklı üstünde sıcak su makinesi ve kurabiye olan masayı geçip duvarda olmayan ama olması gereken saati aradı. Kanımca en azından yirmi dakikadır burada oturuyorduk. Rahatsız, metal sandalyeler üstünde hemde. Thomas'ın geç kalmak için araba kazası yada ölmek gibi iyi bir nedeni olsa iyi olurdu. Sol tarafımdakilerin tiklerini de izlemekten sıkıldığım için sağ tarafıma baktım. Pek de iyi bir değişiklik olmamıştı. Tüyler ürpertici kız sağ tarafımdaydı. Son geldiğim hafta hikayesini anlatan kızdı, duvardaki pürüzler çok eğlencelilermiş gibi boşluğa bakarak sırıtıyordu. Başka bir yerde karşılaşmış olsak sorununun ne olduğunu sorardım (yada tepki verecek mi diye kafasına bir şey atardım, o an elimde bir şey olup olmamasına bağlıydı.) ama şu an ki durumumuzda sorununun ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Yine de o sırıtışın kapsama alanında olmak hoşuma gitmiyordu. Kızın yanındaki herifte sanki kızdan duyduğum rahatsızlığı görmüş gibi hafifçe gülümsüyordu. Tabii görmesinin imkanı yoktu, kafasını saran bandajların altındaki göz çukurları boştu. Kızıl saçlı adamın gözü yeniden saatine kaydığı sırada bodrumun kapısı açıldı. Thomas tamamen sağlam bir şekilde gözümün önünde duruyordu. ''Piç herif, umarım geç kalmak için iyi bir sebebin vardır.'' diyeceğim sırada arkasından bir kişi daha fayans zemine adım atarak odaya girdi. Adam o kadar normal ve hayal ettiğimden o kadar farklı görünüyordu ki, kız ellerini çırpıp ''Ryan!'' diye bağırana kadar gerçekten beklediğimiz adam olup olmadığından emin olamadım. Kıza istemeden tiksinmiş bir bakış attıktan sonra -tepkisi yüzünden- Thomas'ın ünlü Ryan'ına döndüm. Sonunda adamı kanlı canlı görebilmiştik. Şey, pekte canlı görünmüyordu ama... Yani herifin cildi bal mumuna benziyordu ve saçları kulaklarının altına gelecek kadar uzun olmasına rağmen saman gibi cansız görünüyordu. Cildi ve saçları o kadar dikkat çekiciydi ki, iki gözünün renginin farklı olduğunu bir süre herifin yüzüne dik dik bakınca idrak edebildim. Aslında gözleri o kadar büyüktü ki dikkatimi ilk onlar çekmeliydi. Göz kapakları biri mavi, biriyse neredeyse hastalıklı gibi görünen yeşil gözü zorlukla tutuyor gibi duruyordu. Thomas'ın önden gitmesini yada onu tanıştırmasını beklemeden kendini tam karşımdaki sandalyeye attı. Dış görünüş olmasa da en azından bir şeyi tutturmuştum. Zengin çocuğuydu kesin. Öz güveni bunu söylüyordu. Ya da küçük bir ihtimal bunları takmayacak kadar kafası uçmuştu. Herifle göz göze gelene kadar hala onu süzdüğümün farkında değildim. Normalde biriyle göz göze geldiğimde insanlar hiç zaman kaybetmeden kafalarını çevirdikleri için kıpırdamaya kasmadım. Ne var ki herifte takmadan bakışlarıma karşılık vermeye devam etti. Kaşımı kaldırarak karşılık verdim. O da aynı şeyi yaptı. Ya da yapmaya çalıştı. Kaşı yerinde kaldı ama yüzü sanki cilde yapışık bir maskeymiş gibi altında kaşı oynatması gereken kasın hareket ettiğini gördüm. Gariple, iğrenç arası bir şeydi. Sanki cildinin altında bir şey dışarı çıkmak için kıvranıyormuş gibi. Iyk-

“Bize kendini tanıtmayacak mısın Ryan?” diyerek ikimizi de içinde olduğumuz durumdan kurtardı Thomas. Ryan kafasını yavaşça ona çevirip baktı. Yüzünü göremiyordum ama onu tanıdığım şu otuz saniye için konuşursak ''Cidden? Biraz önce adımı söylemedin mi?'' bakışı attığına emindim. Thomas'ın kılı kıpırdamadı. Başkası olsa pis bakışlara bağışıklığı olduğunu söylerdi. Ben sadece bizim klasik Thomas piçi, diyordum. Beni herifin kaslarının hareket edebildiğine inandırmak için yazılı bir belge getirmeniz gerekirdi. Herif artık Thomas'ın ifadesiz yüzünden ne okuduysa bize dönüp konuşmaya başladı: “Ben Ryan Hellberg...” Duraksayıp omuzunun üstünden Thomas'a baktı. “Yirmi iki yaşındayım...” diye devam ederken gülmemek için dilimi ısırdım. Thomas seni cani köpek, ne yapmaya çalışıyordu? Daha önceki buluşmalara gelmediği için çocuğu ilk okul günlerine döndürüp cezalandırmaya mı? Neyse ki Ryan tekrar Thomas'a baktı ve o da başını sallayıp kendi koltuğuna oturdu. “Şimdilik bu kadar yeterli. Ryan'a sormak istediğiniz bir şey var mı?” Cehennemde narenciye yetişmeye başladığında beni çağır diyecektim ve dünyadaki insanların hepsinin de benimle aynı fikirde olacaklarına emindim ki, yanımdaki kız sevinçli bir şekilde iki elini de havaya kaldırıp heyecanlı bir şekilde sallamaya başladı. Neredeyse Thomas'a ona söz vermemesini söyleyecektim ama benden önce davrandı: “Evet Yuuko.”
“Nasıl yandın?”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Kıza o gün ikinci kez istemeden tiksinmiş bir bakış attım. Şey, insanlar araba kazası geçirdiklerinde bile bildiğim kadarıyla üzgün bir ses tonuyla ne sorulacaksa sorulurdu. Bir sırıtışla, nasıl yandın diye sormak benim bile ahlak sınırlarımı aşıyordu. Siktir et ahlak kurallarını, kızın sandalyesine şöyle güzel bir tekme attıktan sonra üstünde tepinmek istiyordum. Ne durumda olduğunu görmek için Ryan'a baktım. Gayet sakin bir şekilde gözlerini kırpıştırıp, boğazını temizledi. Sanki bunun sorulmasını bekliyordu. Belkide daha önce çok sorulmuştu. “İstemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin.”
Thomas'ı öpebilirdim. Burada bir sinir krizi görmeye dayanamayacağımın yanı sıra -Ryan'ın yüzü seğirmeye başlamıştı- duymakta istemiyordum. Yanmıştı işte. Tadının daha güzel olması için canlı canlı kaynar suya atılan ıstakozlar gibi işte. Nesini dinleyecektik ki bunun? “Sesinin nesi var?” İlginç bir şekilde gözlüklünün sandalyesini tekmeleyesim gelmedi. Belki de soruyu yumuşak ve daha çok onun için endişelenirmiş gibi sorduğu için, belki de gözlerinde arkasından aslanlar kovalıyormuş gibi bir bakış olduğu için. Sağ tarafımdaki bu kızla aynı odada kalmaktansa gözlüklüyü evime alıp beslerdim. Gerçi sonuçları pek iyi olmazdı. En son seherbaz görevinde aldığım japon balığı bile bir hafta hayata tutunamamıştı. Kız soruya ilginç değilmiş gibi burun kıvırıp kalktı ve üstünde su ısıtıcıyla kurabiyelerin olduğu masaya gitti. Ryan yeniden boğazını temizledi. “Boğazımdan ameliyat olmam gerekti...” diye üstün körü bir cevap verdi. Kız geri dönüp yerine oturdu, elinde kurabiye kutusu da vardı.
Ne çeşit bir ameliyat geçirdiğini ve doktorların ses tellerinin orada yanlışlıkla bir şey unutup unutmadığını merak ettim. Sesi keskin cam parçaları yutmuş gibi çıkıyordu çünkü.
Kız bana da bir kurabiye uzattı. Üstünde kırmızı renkli jel olan kare bir kurabiyeydi. İstemeyerek aldım, şu an o kadar uçuk hissediyordum ki kurabiyenin üstündeki jel bana püre haline getirilmiş beyin gibi geliyordu. Thomas başka sorusu olan var mı diye kafasını sağa sola çevirdi. Kız bu sırada kafası bandajlı adamada bir kurabiye verdi. Adam fındıklı kurabiyeyi ağzına atmadan önce parmağını üstünde dolaştırdı. “Kimsenin sorusu kalmadıysa bu haftanın tartışmasına geçelim. Bugün kimin sırası?” Bandajlı adam elini kaldırdı. Yüzünde artık o ufak gülümseme yoktu. Belki kurabiyenin tadı hoşuna gitmedi diye düşündüm. Ben benimkini sevmemiştim. “Oh, evet bu hafta senin sırandı Vincent.”
Adam kurabiyesini sonunda yutup cevap verdi: “Evet, benim sıram.” Yüzündeki gülümseme geri dönmüştü. Şey, belki de kurabiye hoşuna gitmişti.