[justify]
Ahhh! Sesi beynimin içinde yankılanıyor resmen. Dişlerimi aralamadan nefes aldım iç geçirerek. Arada iplerden kurtulurum umuduyla kollarımı falan hareket ettiriyorum ama nafile. Tırnağıyla yanağımı çizmeye başladığında elimden geldikçe kaçırdım kafamı. Yine de oraya odaklanmayı başardı. Kanattığını anlamadım ilk. Sadece tokat yüzünden sızlayan yanağıma ekleme olduğunu düşünmüştüm. Ta ki, dolunayüzlüm parmağını, bu çizdiği yere götürüp oradan kan alana kadar...
Lan? Kanımı... Dönüp baktım kızın yüzüne. Dudaklarına götürdü kanımı ve... AAAAAH! Bu çok fazla! Daha da zorlamaya başladım kollarımı kurtarmak için. Beyaz dudaklarına renk veren kanım değil, benim dudaklarım olsun lan! Dürüst bir tüccar mıyım diye sordu.
"Öyleyim." dedim inatla. Kolumu kurtarmaya çalıştım ama başaramayınca
"Off!" çektim bir. Dolunayüzlüm bana eziyet etmeye kararlıydı. Hoşuma gidiyordu gerçekten ama bağlı kalmak, aksiyon alamamak içimde bir yerlerde bir şeyleri kırıyordu sanki. Çenemden tutup kafamı kaldırdı. Derin derin nefes alıp kurtulmaya çalışıyordum iplerden. Kız da iyice oturdu kucağıma. Ellerini boğazıma sardı. Usulsüz bir şey yapıp yapmadığımı sordu tekrardan. Mantıklı düşünemiyorum ki. Düşünemiyorum bile. Derin derin nefes alıp arada bir iplerden kurtulmak için uğraşıyordum. Bir kurtulsam...
"Ihhh!" Ne kurtulması? Boğazımı sıkmaya başladı hafiften dolunayüzlüm.
Şimdi burada bir duralım mı?
Size bir hikaye anlatmıştım taa kaç zaman önce. Prens Lucian'ın Dağ'dan kaçma hikayesini. Hatırladınız mı? En tepesi altınlarla dolu olan Dağ'ı tırmanmaya çalışmıştı prensimiz ama başaramamıştı bir türlü. Bazen geceleri Dağ'ın mağaralarına girmek zorunda kalıyordu. Oralarda sürekli dövüşmesi gerekiyordu düşmanlarla. İşte bazı günler mağaralarda böyle boğulduğu oluyordu. Dağ da bu tarz şeylerden hoşlanıyordu belli ki. Benim bildiğim tek şey, Lucian'a bunu yapmasının sebebi onu bir hiç olarak görmesiydi. Peki hiç kimse miydi Lucian? Bir prensti o. Dağ'dan kaçtıktan sonra prens olduğunu hatırlamak için çok uğraşmıştı. Tekrar Dağ'ın anısı gün yüzüne çıkmasın değil mi? Bunu siz de istemezsiniz, ben de istemem. Lucian'ı gülen, eğlenen, eğlendiren bir prens olarak biliyoruz. Öyle kalsın bir süre daha.
Buyrun devam edelim.
"Doğru...? Ben... " Konuşamamıştım garip bir şekilde. Çoğunlukla konuşamamazlık yaşamam. Hep söyleyeceğim şeyler olur. Beynim çalışmıyor gibi. Üstelik bana sanki bir böcekmişim de ezmek istiyormuş gibi bakması... Sanki-
Bodrum kapısının açılması ile dolunayüzlüm ellerini boğazımdan çekince derin derin nefes almaya başladım. Üstümden kalksa da boş boş duvara baktım bir süre. Elinde iki bardakla Ölü Chadwick gelmiş, andaval gibi bakıyordu kapıdan bu sırada. Beni bağlayan ipler çözüldü yavaş yavaş. Büyüyü bozmuş olmalıydı. Yutkunup yerimde doğruldum. Bir yerlerim ŞAHA KALKMIŞ olduğundan öyle kolayca ayağa kalkabileceğimi düşünmüyordum.
"Şey... Chadwick..." Elimle yüzümü boydan boya ovduktan sonra kanayan yere orta ve yüzük parmağımı sürüp baktım kanıyor mu hala diye. Evet kanıyordu.
Boğazımı temizledikten sonra
"Geç kaldın oğlum neredesin on saattir ya? Hanımefendi alışverişini yaptı gidiyordu. Değil mi hanımım?" dedim eski halimi takınmaya çalışarak. Ulan dolunayüzlüm, aklımı başımdan aldın yemin ediyorum. Şahlanmış yerlerimi pantolonumun içinde görünmeyen, düzgün bir yerlere getirmeye çalıştım. Salak Chadwick de sanki daha demin bakanlıktan gelen kadını üstümde beni boğarken basmamış gibi artık ne getirdiyse onları belgelerin olduğu masaya koydu. Ayağa kalktım. Rastgele gidip eşyaların içinden Felix Felicis formülünün yazılı olduğu parşomeni tuttuğum gibi dolunayüzlümün eline tutuşturdum.
"Buyrun hanımım ihtiyacınız olan şey." dedim.
"Daha sonra tekrar belgelere bakmaya gelin özletmeyin kendinizi. Ama rica ediyorum, bir dahakine tek bir konuya BAĞLI kalmayalım da birbirimizi SIKBOĞAZ etmeyelim olur mu?"[/justify]
RP SONU