İngiltere Büyücedünyası > Apples & Oranges
Kendi işinin patronu olma stajı
(1/1)
Das:
[justify]"Evet! Evet güzelim. Benim direkt ejderha ile sevişen arkadaşım da var. Ben sana onu da getireceğim! Yumurtayı arkadaşlar omlet yapıp yemiş. Haftaya bir tane daha sipariş edeceğim. Söz direkt kapına, dükkanına getireceğim hiç merak etme!"
Ejderha yumurtası satacağımı söylediğim adamın omzuna elimi koymuş yüzümdeki gülümseme ile konuşuyordum. Üzerimde artık sürekli giydiğim mavi süslü takım elbisem, saçlarım arkaya jölelenmiş. Gençler size bir şey söyleyeyim mi? Siz yokken ben biraz parayı kırdım gibi. Ne kadar şerefsiz herif varsa hepsini Azkaban'dan kurtarmaya başladım. Böyle olunca da her türlü yeraltı kişisini tanır oldum. Eh, hediye falan da gönderiyorlar. Ben de onları ya satıyorum, ya da çeşitli iyilikler karşısında hediye ediyorum. Tam bir aracı adam oldum! Cornelia Bakanlıkta arada görüşüyoruz. Blaze nerede hiçbir fikrim yok. Yine uzaklaştı gitti.
"Az sağa." Yanımdaki adama bir dakika işareti yapıp tekrar "Sağa lan! Chadwick! Çocuğun boyu kısa oğlum, sağa doğru kaldır şunu!" dedim. Dükkanın önündeydik. Tekrar boyattığım tabelayı ölü Chadwick ve korkunçlu çocuk Andy'e astırıyordum. Andy'i yakın bir zamanda Cornelia getirmişti. Manyak mıdır nedir saçma sapan canavar gibi çocuk. Sürekli sövüp duruyor bize. Benim için sorun yok. Cornelia işe giderken bırakıyor lavuğu, ben de burada iş yaptırıyorum. "Ya Andy, defol git üstüne çıkacak sandalye bul müşteri kaçacak senin yüzünden." diyerek şöyle bir tekme attım kıçına çocuğun. Sonra tekrar yumurta sözü verdiğim adama dönüp "Ağabeyim bak, sana karşı mahçup oldum ben. Elimde yeni bir parça var çok özel, herkese göstermeyeceğim bir şey. -Chadwick, bırak tabelayı özel parçayı getir bakma öyle davar gibi- Dünya kupasında Stéphane Mondragon'un altında patlayan Nimbus." Chadwick içeri gidip bir kutu getirdi içinde gerçekten parçalanmış bir Nimbus süpürge parçaları vardı. İkimiz de tutup açtık adam görsün diye. "Nasıl?" diye sordum o gülüşümü bozmadan. "Stéphane Mondragon, bunun üstüne binmiş abi. Poposu, memeleri her şeyi değmiş bu parçaya. Hoşuna gitti dee mi? Seni köftehooor! İşini biliyorsun ha! Geç içeri çocuklar ilgilensin senle abim. Kral adamsın."
Adamı sırtından ittirerek içeriye, dükkana soktum. Bu sırada Andy gelmiş, kendisine tabure getirmişti. Chadwick ile birlikte tabelayı takmaya devam ettiler. Ben de öyle, sağa sola diye yönlendiriyorum bunları. İşleri bittiğinde şöyle güzel giyinimli bir velet geldi. Bu lavuk bizim evsiz çetesi için fazla iyi giyinimli ve yaşı da büyük. Buna velet denmez. Ergen denir. "Hayırdır birader?" diye sordum içeri girmesin diye. Staj için geldiğini söylediği anda da "Haaa!" dedim. Unutmuşum staj ayağına reklam vermiştim tanınmak için. "Staj tabi ya! Stajyerimiz gelmiş." diye elimi uzattım ergene sıkmak için. "Alexander Turner." diye tanıttım kendimi. "Avukat, girişimci, bilirkişi. Egnast Twinkle'ı tanır mısın? Eski başseherbaz, yeni gizem dairesi başkanı. Ondan öğrendim tüm teknikleri. O adam var ya, bu günlere gelebilmek için çatısız evde kalmış, köpek maması yemiş! Ne emek verenler var bir bilsen. Çok kral adamdır Twinkle. sürekli gelir hal hatır sorar. Der bir isteğin var mı diye."
Ben ergene kolpa atarken dandirik Knockturn sokağının az ötesindeki sokaktan bir çocuk çıka geldi koşarak. Yanıma gelip "Gabriel abii!" diye bağırdı. Bizim Kirby'ydi bu evsiz veletlerden. Kaç kere dedim artık dükkanın yanında Gabriel deme bana diye. Salak işte çocukken düşürmüşler sanırım hafızası kötü. "Abi, Sihirli Yaratıklar Düzenleme'den geliyorlar. Terzi, cincüce yerine çocuklara kulak takıp sattığını ihbar etmiş."
"Hadi lan?" dedim. "Ben satmadım onları oğlum. Alexander Turner ben, avukat. Git söyle Gabriel burada değilmiş de."
Tekrar ergene dönüp omzuna koydum elimi. Dükkanda kalırsam başım derde girebilir. "Gel." dedim buna. "Diagon yolunda yürüyelim, her başarılı iş vücudunu çalıştırmakla başlar. Ben ne yaparım, her gün en az 10.000 adım atarım. Bir de Norveç keçiboynuzu yerim. Ejderha eti. O da çok önemli. Adın neydi senin bu arada?" Ergen beyi de kendimle yürüterek Diagon yoluna doğru yürümeye başladım biraz hızlı adımlarla.[/justify]
Nathaniel Leo Lastrange:
Küçük bir kar tanesi sessizliğin içinde gök yüzünde onu bir anne şefkatiyle tutan buluttan koptu ve düşmeye başladı. Kendisinden daha soğuk rüzgarlar onu oradan oraya sürükledi hoyratça. Yıldızlar onu başlarıyla selamladılar, başka bulutlar meraklı gözlerle onu izlediler. Onun gibi kopup giden kar taneleri ona eşlik etmeye başladı. Birlikte süzülmeye devam ettiler. Beyaz bulutların bacalardan tüten dumanlarla griye dönüşüne şahit oldular, şehrin ışıklarının gökyüzünde parlayan yıldızların zarafetini yutuşunu izlediler, mehtabın tüm bu pislik ve keşmekeşin ardında geçip kendisini bulutların arkasına sakladığını gördüler. Betondan kulelere yaklaştıkça insanların hayatlarının çıkardığı gürültüyü duymaya başladılar. Pis kokuları, kesilen ağaçları yalnız çocukları ve üşüyen hayvanları gördüler. Kendilerinden başkalarını umursamayan ve doğayı kendi iradesine uygun gördüğü kalıba sokan beşeri gördüler, onlardan tiksindiler. Pencerelerin arasından düşerken insanların hayatlarından sahneler kazındı masum hafızalarına. Soba yanlarında ısınmaya çalışan aileleri, mutlu mutlu gülümseyen ve birbirine bir şeyler anlatan insanları... Bu insanları da sevdiler. Bizim kar tanemiz bir kadının kıvırcık ve ıslak saç tellerinin arasına düştü. Ona yol boyunca yarenlik eden arkadaşlarından bazıları kadının omuzlarına bazıları yanaklarına bazıları da kaldırım taşlarına indiler. Dünya da onlara ayrılmış sürenin son demlerine varmışlardı. Yavaş yavaş eriyip gittiler. Onlar bir çok şeye şahit olup bir çok ruhu görmüşlerdi lakin kimse onlardan haberdar olmadan öldüler.
Önden yürüyen kadının kısa topuklu ayakkabıları su birikintilerine basmaktan ıslanmıştı. Son bir kaç saattir ağır ağır yağan kar sahneyi eski dostu yağmura bırakmıştı. Yağmuru her zaman sevmişti, ardında bıraktığı toprak kokusunu ise daha çok severdi. Yağmur damlalarının özgürlüğüne özenmişti hep. Liverpool'daki evin camına çarpan damlacıkları izler ve bir gün onlar kadar özgür olacağı zamanı düşlerdi. O günün gelmesi 11 yıl sürmüştü lakin sonunda bulutların arasında süzülen bir yağmur damlası olmayı başarmış Hogwarts'a gitmişti.Daha sonraki yıllarda ise çocukluğunun ölümüyle kalbinin bahçesine ekilen tohumlar günden güne büyümüş, tomurcuklanmış ve sonunda yeşermişti. Bir ara sokağa girdi. Bir kaç lambası çalışmayan dar bir sokaktı burası. Lestrange malikanesine çıkan geniş, çiçeklerle bezenmiş güzel yollardan değildi. Çöp kokuyordu, fareler cirit atıyordu ve onları peşliyordu kediler. Rohan'ın çantasını çalan hırsızı devirdiği sokağa benziyordu.Önündeki kadının topuklu ayakkabısının kaldırım taşlarıyla her buluşmasında çıkardıkları tok ses boş sokakta yankılanıyordu. Gecenin sessizliğini yarıp geçen hançer darbeleri gibiydiler. Bu dar sokak çok daha işlek bir muhite çıkıyordu. Muggle toplumunun alışveriş yaptığı gece pazarlarından birine. Panth'e gitmeden önce bir şeyler alması gerektiğini biliyordu, çünkü bu bir zorunluluktu. Adamın dolabında alkol ve hazır yemek dışında bir şey bulunmazdı zira. Sessizce insanların kalabalığına karıştı. Sattıkları şey her ne ise onun en iyi olduğunu iddia eden satıcıların arasından geçti, bu satıcıların bazıları da yürüyenlere selam verip dükkanlarına davet ediyorlardı. Davet edilen arkadaş grubu adam orada yokmuş gibi davranarak insan akıntısında ilerlemeye devam ettiler. Bir anne çocuğunun yere attığı beresini yerden aldı, üstüne bulaşan karı temizleyip çocuğunun kafasına tekrar geçirdi bereyi. Sokağın ortasındaki süs havuzu soğuktan donmuştu, bu yüzden dilek dilemek için gelen insanlar bozuk paralarını hayal kırıklığı dolu bir ifade ile ceplerine geri koyuyorlardı. Gözlerini çevirdiği her köşede farklı bir hikaye vardı adeta. Bambaşka hayatlardan kesitlere tanık oluyordu. Yıllarca yaşayacak insanların hayatlarının çok minik bir kısmında oradaydı. Onlar onun farkında değillerdi, kimse onun ela gözlerini, siyah saçlarını, siyah mantosunu yada postacı çantasını görmüyordu. O oradaki insanlardan birisiydi diğerleri için. Kalabalığın bir parçası. Öndeki kadın için ise bu böyle değildi. Gördüğü her insanı dikkatle ama rahatsız edici olmadan inceliyordu. Yanından geçen bir kadının şapkasındaki detayları, başka bir adamın ceplerine tıkıştırdığı eldivenleri, köşede gazete satan çocuğun ayakkabılarının nereye kadar ıslandığını, bunları görüyordu. Gözlerini kapattığında hepsinin enerjisini hissediyordu sanki.
Çeşit çeşit meyve sebze satan bir dükkana girdi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri meyvelerin yanında türlü türlü şifalı bitkiyi, onlardan ürettikleri karışımları satan ve buram buram baharat kokan güzel bir dükkandı burası. Orta yaşlarında olan bir çift ve onların üniversite öğrencisi oğulları tarafından işletiliyordu. Cam kapıyı iterek açtı, kapının üstündeki zil narince çaldı ve kapıdan giren müşteriyi içeridekilere bildirdi. Sıcak bir gülümsemeyle karşılandı, aynı şekilde karşılık verdi. Postacı çantasını girişin hemen yanına koydu ve bir sepet alıp reyonların arasına daldı. Biraz patates, biraz soğan, bir marul, bir kaç domates, bir iki biber aldı ve sepetine yerleştirdi. Daha sonra meyvelere yanaştı. Gözleriyle azıcık aradıktan sonra narları seçti ve hemen sepete attı dört tanesini. "Ben bu kırmızı şeyi tuttum." En son gidişinde götürdüğü 'kırmızı şeyleri' pek beğenmişti. Uzun zamandır gidememişti ve kendisini affettirecek bir şeylere ihtiyacı vardı. Gönlünü çalmanın kolay olmasını umuyordu. Aldıklarının parasını ödeyip tekrar kendini insan akıntısına bıraktı. Biraz yürüdü, bir sokak çalgıcısının yanına oturdu ve söylediği şarkıyı dinledi. Narlardan birini ona hediye etmekten kendini alı koyamadı, biraz da para verdi tabii. Daha fazla oyalanamayacağı kafasına dank ettiğinde adımlarını hızlandırdı. Yürüyerek istediği saatte varamayacağını anlayınca kendisine karanlık bir ara sokak seçti.
Uzun bir süre sonra o lanet sokakta bulmuştu kendisini elindeki broşürü tekrar kontrol ettikten sonra hayıflana hayıflana adrese doğru yürüdü.Sağda solda açık dükkanlar vardı ama hiç birisine dikkatini vermeden adrese ulaşmak istiyordu.Adrese geldiğinde garip iki kişi dükkânın tabelasıyla uğraşıyordu.Saçına başına özen gösterdikten sonra onlara yaklaşan Nathaniel "Hey iyi günler"demesine kalmadan kendisine ters yaklaşan uzun boylu herife "Sakin ol adamım ben buraya staj için gelmiştim.Yani yanlış adres ise gideyim." Demesiyle adam kendisine olan yaklaşımını çoktan değiştirmişOna samimi dahi olmaya başlamıştı.Nathaniel adamın söylediklerinin yarısından çoğunu dinlememişti.Çünkü ne dediğini anlamıyordu.En sonunda dükkandan çıkmışlar ve Diagon yoluna yönelmişlerdi...Nathaniel asa yapımcısı olmak için yanlış adamın yanına geldiğini hisseder gibiydi.Neler saçmalıyordu öyle...Ejderha eti mi yiyormuş! Ulan biz tavuk bulamıyoruz adamlar ejderha yiyor amına kodumun mübtezeli!Düşüncelerinden kurtulmaya çalışan Nathaniel "Nathaniel Leo Lastrange...Memnun oldum Bay Alexander...Bende şeyi düşünüyordum bütün bilgileriniz arasında asa yapımı ile alakalı bilginiz de var mı? Yani belki bu konuyla alakalı staj almamda başka birisine de gidebilirim..." diye kaçamak bir cümle kurmuştu.Ejderha ile seviştim dese tamam anlayabilirdi ama yemesi ona göre birşey değildi.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git