İnce sakallı, ince yüz hatlarına sahip olan cadı avcısının gözlerinde bin bir türlü laneti ve söylenmeyi görebilmek pekala mümkündü. Nitekim Zain'e olabildiğince çıkışmış olsa da, yoğun ve devamlı şekilde süren sinir harbi duyularını yormuş ve direncini törpülemişti. Nitekim kıvama da gelmişti en nihayetinde. Başında o sivri şapkası olmadan kel kafası açığa çıkmış, aldığı darbeler nedeniyle oluşan şişlikler birer boynuz gibi kabarmıştı tastamam kafatasında.
Seth Carter'ın maskesinin ardında ışıldayan gözlerinin tesiri de kolayca yayılmıştı belki bu sebeple cadı avcısının zihnine. Ayırt etmesi zor görüntüler belirecekti ilk önce, ardından da bir sihirli resim galerisini hızlıca turluyormuşçasına akın edeceklerdi müstakbel sihir bakanının zihnine. Boca edilen onca anıyı ayıklayabilmek bir hayli zordu. Nitekim Bay Carter'ın aklında dört adet mühim soru vardı.
O gece, Meredith’in Motke’yi öldürdüğünü söylemişlerdi. Beni düelloya çağıran Cadı Avcısı da adımı biliyordu. Bu bilgileri bizden kim taşıyordu onlara?
Başlarında kim vardı? Kimden emir alıyorlardı?
O gece Hoffman'ı katleden Cadı Avcısı kimin nesiydi?
Mühürü neden kırmışlardı? Kim kırmıştı?
İzbe bir sokağın karanlığında, bulanık bir görüntü... Bir dükkanı andırıyordu. Kapının üzerinde yazan numara güçlükle okunuyor, "138" veya "IBB" olduğuna dair tahmin yürütecek kadar anlaşılabiliyordu. Dükkanın kapısı aralandı... İçeride ise tozlu, eski püskü eşyalar... Ne olduklarını çıkarmak bu bulanık görüntüde pek mümkün değildi. Ve üstelik gece geç bir saatti. Tek tük gaz lambalarının yaydığı ışıklar ise üzerine kağıtlar, tüy kalemler ve moke derisinden pembe ve şık bir cüzdanla donatılmış masada sona ermekte, adeta masaya kurulmuş bir gölge tarafından emilmekteydi. Görüntü bu etrafına karanlık yayan masaya yaklaştı. Bir cansararın korkucu silueti belirdiğinde ise tam karşısında, Bay Carter dahi korkudan yerinden zıplayacak gibi oldu. Masanın hemen arkasında süzülmekte olan bu melun varlık, üzerindeki kara cübbenin kollarını birer pençe gibi kaldırıp uzandı görüntünün sahibine doğru.
"Kaçma!" dedi, hemen arkadan duyulan cılız bir kadın sesi. "Kaçarsan avını kovalar. Kardeşlerinin başlarına gelecekleri öğrenmeden, ölmek istemezsin." Görüntü sesin geldiği yöne döndü. Kimsecikler yoktu. Koyu bir sessizlik. Sanki şeffaf bir tülbendin arkasından görüyormuş gibi dünyayı, solgun bir manzarası o tozlu dükkanın.
Derken görüntüler birbirine girdi. Bir kasaba belirdi hemen arkasından da. Sokaklarında karalara bürünmüş, hacılara ve seyyahlara özgü sivri şapkalarla gezen erkekler, yanlarında ise beyaz önlüklerle süslenmiş uzun ve siyah etekli kadınların yürüdüğü bir kasaba. Mahkeme salonunu andıran bir bina... Tahtaları gıcırdıyordu merdivenlerini çıktıkça. İkinci katına kadar sokuldu görüntünün sahibi. Üç tane kızıl cübbeli zat gözüktü hemen ardından da... Ortalarında ise tekerlekli sandalyeye kurulmuş, genç bir oğlan. Basık alınlı, saçları dümdüz ve neredeyse alnını perdeleyecek perçemleriyle, bir farenin gözlerini andıran ufak noktalardan ibaret bakışlarını dikmişti önündeki kitaplara ve defterlere. Bir şeyler çiziyordu kalemiyle. Defteri kaldırdı ve kızıl cübbeli, yüzleri kendisine dönük halde ayakta bekleyen üçlüye gösterdi.
Beyaz bir gelinlik, kızıl bir kılıç, kara bir kedi ve soluk bir şırınga çizilmişti deftere. "Bu dördü..." dedi basık yüzlü genç oğlan. "Efendimizin bilgeliği ummanlara sığmaz! Bu dördü kurtaracak bizleri lanetten. Sizleri huzura kavuşturacak bu dördü."
Görüntünün sahibi belli ki eğildi yerlere kadar. Ahşap tahtalara gömüldü her şey. Tahtalara güçsüzce yansıyan odanın sarı ışığı hariç karanlığa gömülmüştü dünya. Ancak sesler susmadı. "Yedi mührü de kıracaklar. Her birinden vakıf olduğu güçleri alacaklar. Sonra da bizleri huzura kavuşturacaklar. Ne Corey'in laneti kalacak biz arındırıcıların üzerinde o günden sonra, ne de ölümle yaşam arasına sıkışmış atalarımızın azabı... Kurtulacaksınız Araf'tan... Ve bizler kıyameti getireceğiz efendimizin lütfuyla büyülülerin üzerine!"
Onaylayan homurdanmalar duyuldu belli belirsiz. Sonrasında ise hareketlenen sandalyenin tekerlerinden yayılan gıcırtılar. "Kalkın bayım!" dedi genç oğlan. "Deyin ki Aziz Michael kilisesinin koruyucusu Roseborough'a, azap çeken ruhların kurtuluşu yakındır. Beyaz olan, ilk mührü kırsın."
"Sonra Kuzu’nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, 'Gel!' dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı."
Görüntünün sahibi ilk kez konuştu. "Emriniz başım üstüne, Efendi Barebone!" Sesi, sorgudaki cadı avcısının tok sesini andırıyordu.