Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık

Ve Tanrı kadını yarattı...

(1/1)

Fëanor Black:
Aşkın, insan ruhunda gerçekleştirdiği değişim ister istemez fark edilir. Her kim, ben aşk ile değişmem derse o kişi yalan söylüyor demektir. İnsan âşık olduğunda, etrafındaki, her gün görmüş olduğu güzelliklerin farkına varır. Bu durum, mutsuz olduğunda ise tam tersi bir seyir göstermektedir. Her gün geçtiğin o yolda karşına çıkan minik kediye gülümseyerek bakar, eğilerek kulağının arkasını okşar, sesindeki tınıyı fark ederek ruhuna doğanın güzelliklerinin dolmasına izin verirsin. Mutsuzken ise, belki o kedinin kulağını yine okşar, mırıltısını dinlersin, ama ruhundaki bir parça bunu sıradan bir şeymiş gibi yapar. Ya da hiçbir şekilde evden çıkmaz, güneşli havayı bir kenara bırakarak kapalı odanın verdiği kasveti içine alırsın. Mutluyken aynı gökyüzüne bakar geleceğinin güzelliklerini düşünürsün, mutsuzken aynı gökyüzüne bakar, koskoca evrenin seni mutsuz eden yanlarını düşünerek geleceğini mahvedersin. Bu döngü bu şekilde sürüp giderek büyürken, hiçbir şeyin olduğu yerde kalmadığını görürsün. Acı bile aynı değildir aslında. O an, hiçbir zaman geçmeyeceğini düşündüğün kalbindeki sızıyla aynı gökyüzüne bakarken, bir süre sonra yine aynı yerden yine aynı gökyüzüne baktığında ruhunda çok fazla şeyin değiştiğini fark eder, üstesinden geldiğin olayları düşünerek mutlu olmaya çabalarsın. Önemli olan o anı olabildiğince hasarsız atlatmaktır. Her ne kadar bu durum kolay olmasa da, yaşadığımız süre zarfında bir şekilde üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Her şeye mecbur olduğumuz gibi, güçlü olmaya da mecbur bırakılıyoruz.

Feanor da, zor olsa da eşinin ölümünün verdiği bunalımın üstesinden gelmeye çalışıyordu. Artık eskisi gibi üzülmüyor, yaşamına devam etmeye çabalıyordu. Nereye kadar üzülecekti? Hayat, her ne olursa olsun devam etmiyor muydu? Üzüldüğünde de aynı şekilde ilerliyor, mutlu olduğunda da aynı şekilde ilerliyordu. Hatta mutlu olduğunda zaman, nasıl geçtiğini fark ettirmiyordu, hızlıca geçip gidiyordu. Feanor'un farkında olmadan hayata tutunmasını sağlayan olay da, Haziran ayının son zamanlarında, arkadaşının evine gittiğinde gerçekleşmişti. Oysaki oraya gitmek dahi istememişti. Kimseye anlatamadığı acısını kendi içerisinde yaşayıp, bir yağmur gibi gelip geçmesini dilemişti. Şimdi ise, acaba o eve gitmeseydi neler olurdu, diye düşünüyor, böyle bir şey yapmadığı için şükrediyordu. Eğer oraya gitmeseydi uzak kaldığı kızı ile hiç tanışamayacaktı ve aradan bir sene kadar zaman geçmesine rağmen, aklından çıkmayan ölen eşinin düşüncesini, bir süre daha içinde taşıyacaktı. Bir süre sonra, ruhunda bir umut ışığı daha oluşmuştu. Çocuğun gözlerindeki ışıltıdan, konuştuğunda yüzünde beliren sakin gülümsemeden belli etmese de, ruhunda onu tanıma heyecanıyla kavruluyordu. Bir daha hayata dair umutlarını yeşertmeyeceğine kendine söz vermiş olsa da, o gece gerçekleşen herhangi bir şey, hayata çekiminden alı koyamıyordu kalbini.

Kafasının içerisinde dolanan karmakarışık düşüncelerini duvarda asılı duran saatin gong sesi bastırmıştı. Silkelenerek kendine geldi, sandalyesinde doğruldu.Feanor masasının hemen solundaki çekmeceyi çektiğinde en üstteki bulduğu kahverengi kapaklı dosyayı eline aldı. Kırmızı yazılar ile üzeri yazılmış ve bakanlık mührü olan bir dosyaydı. Eve pek iş getiren birisi değildi ama bu dosyayı bitirmesi gerekiyordu ve daha bitmemişti kaç gecedir de büroda sabahlamaktan canı çıkmıştı ve en iyi yöntemin bu olduğunu düşünmüştü."Bay Black?" dedi zarif bir ses, büyücü tüm düşüncelerinden kurtulurken bakışlarını malikane hizmetlisi kadına çevirdi. "Efendim, on dakika sonra aile mülkiyetleri için toplantı başlayacak" dedi, büyücü başını onaylarcasına salladıktan sonra kadın mermer zemine vururcasına ses çıkaran topuklu ayakkabılarının sesi eşliğinde kapıya doğru yürüdü. Büyücü başını arkaya doğru yaslayıp derin bir nefes çekti, geçmiş geride kalmışken şimdi ye bakması gerekiyordu.Büyücü oturduğu koltuğun kollarını sıkıp onlardan destek alarak doğruldu. Üzerinde ki gömleğini düzelttikten sonra çekmecede bulunan dosyayı eline aldı. Dosyaya göz atarken arkasında duyduğu ses ile bakışlarını cama çevirdi. Tanımadığı bir baykuş tam da camın önünde duruyordu, binanın bazı yerlerinde hava almak için açılabilecek bazı camlar bulunuyordu ve bu kuş onlara yabancı olduğundan düz camın hemen önünde duruyordu. Büyücü hemen az ilerde duran küçük cama yöneldi ve camı açtı. Kuş bunu fark edip zıplayarak büyücüye yöneldi, genç adam baykuşun ayağında ki küçük ruloyu alıp üzerinde ki mavi fiyongu çözdü. Küçük ip parmakları arasında kayarken baykuş havalanıp camı terk etmiş büyücü de ona gelen mektubu okuyordu. Buruk bir parşömen ve kır çiçeklerinin kokusu bir birlerine karışmıştı. Bir kaç cümle sonra mektubun kimden geldiğini öğrenmişti, büyücü dünyacınca zengin ve güçlü bilinen bir kişi tarafından tarafına davetiye almıştı.

Küçük parşömeni çekmecesine koyduktan sonra yüzündeki sinsi gülümsemeyi sildi. Toplantıdan sonra düşünecekti bu konuyu. Aklını kurcalayan binlerce soru vardı ve hepsi bir kaç kapıya açılsa da son kapı belliydi. Kalbe giden yolda tüm duvarları yıkmaktan geçiyordu ama büyücü o duvarları diri tutmakta kararlıydı.

Yardımcısı tarafından müzenin yerini öğrenmişti.Siyah gömleğinin düğmelerini iliklerken bakışlarını duvardaki saate çevirdi. Gümüşi renkteki saat yedi buçuğu gösteriyordu. Müzenin bulunduğu yer çok uzakta değildi ama büyücü bu gece cisimlenmek istemiyordu. Hava almak için muggle arabasıyla gitmek istiyordu, o yüzden erkenden hazırlanmayı seçmişti. Dolabın çekmecesine yönelip babasının ona hediye ettiği saatini aldı. Deri kayışı koluna dolayıp ince pimi küçük delikten geçirip koluna oturttu. Saatin tik takları kulaklarına dolarken her zamanki gibi onları da umursamayıp duyularını başka yöne yöneltti. Mutfağa yönelip dolaptan çıkardığı şarabı paketin içine koyduktan sonra asasını sehpanın üzerinden alıp garaja indi. Cebinden çıkardığı anahtarları ile siyah arabasının kapısını açıp müzeye doğru yola çıktı.

Elinde ki küçük kağıtta müzenin burası olduğu yazıyordu. Yan yana dizilmiş bitişik evler huzurlu görünümü veriyordu ama her ev dubleks gibi bir apartmandı. Müze ise bütün avizelerin mumlarının yanması sebebiyle ''Ben buradayım!'' diyordu.Feanor hızlı adımlarla müzenin kapısına yöneldiğinde arkadan bir el omzuna dokundu.. İçinde ki ürpertiyle beraber arkasına dönen Feanor eski dostu ile karşı karşıya gelir.Onu nacizene davet eden büyücü Hugo Hernandes'den başkası değildi.Feanor eski arkadaşına sıkıca sarılırken,Hugo ''Bir Black ailesinden birisini böyle davetlerde görmeyeli uzun zaman olmuştu.Özellikle de Bakanlık Büyüceşura üyesi olan birisi olarak benim davetimi kabul edeceğini pek zannetmiyordum.''diye kıkırdayarak konuşur.''Tebrik ederim Feanor.''Feanor aldığı tebrik üzerine gülümseyerek ''Benim ve ailem için bir onurdur Hugo,teşekkür ederim.'' dediten sonra birlikte müzeye girerler.

Davete gelenler büyüce halkının çoğu tarafından saygı duyulan kişiler ve ailelerdendi.Feanor her karşılaştığı kişiye selam verip ve kendisine sunulan tebrikleri kabul ederek,müzayede için konulan sandalyelerin arkasında ki bara doğru yönelir.Ufak bar sandalyesi tarzı siyah sandalyeye kendini bırakıp,barmene ''İskoç viskisi,sek olsun lütfen''dedikten sonra arkasına yaslanıp sağ tarafta ki portrelere doğru bakmaya başlar...Bir portre de bir sürü küçük siyah güller ve tam ortasında inanılmaz derece de parlak kırmızı bir gül dikkatini çeker.''Bunca kötü insanın arasında nefes alan hala iyi birisi olmalı...'' diye iç geçirir.Viskisinden küçük bir yudum aldıktan sonra dostu Hugo'nun ileride bir kadınla sohbet ettiğini ve neredeyse hiç kimse ile ilgilenmediği kadar onunla ilgilendiğini fark eder.Bu onun merek iç güdüsünü gıdıklamaya yetmişti. Kimdi bu kadın? Yüzünü hala görememişti kadının ama yürüyüşü,bir şeyler anlatırken ki el hareketleri bir asilzade olduğunu aşikar ediyordu.Daha fazla merakına engel olamayan Feanor yerinden kalkıp,kalabalık topluluk arasından onları yararak kadına erişmeye çalışıyordu.Feanor ona yaklaşmaya çalıştıkça nedense ulaşamıyordu...Feanor belki bunun farkında değildi ama sanki bir şeyler buna engel oluyordu.En sonunda kadının yanından ayrılmış olan Hugo'ya ulaşabilmişti. Bütün merak ve heyecanı ile ''Hugo...Biraz önce konuştuğun hanımefendiyi ilk defa görüyorum.Ancak sen davet ettiğine göre tanıyorsun...Acaba bu güzel leydi kim ?'' diye sorduktan sonra Hugo ilk önce şaşırmış sonra yüzünde kocaman bir gülümseme ile ''Feanor seni ilk defa böyle görüyorum dostum...Kendisinin ismi Amélie Rosemarie Lavoiser benim en özel misafirim kendisi yıllardır Fransa'da bulunuyordu.Ancak artık İngiltereye tamamen yerleşecek çünkü Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulunda Simya Profesörü olarak göreve başlayacak.Kendisi ile tanışmanı çok isterim.Ailesini aslında tanıyor olman lazım simya konusunda gerçekten çok büyük başarımları ve çalışmaları var.İstersen sizi tanıştırabilirim?''

Feanor,Hugonun sözlerini neredeyse ağzından çıkan her kelimeyi her heceyi ezber etmeye başlamıştı.Farkında olmadan''Amélie...'' diye sayıklamaya dahi başlamıştı.Onu bu kadar etkiyen şey neydi..Kendisine cevap dahi bulamıyordu.''Amélie...'' sayıklamarı hala devam ediyordu.En sonunda Hugonun konuşması bittiğinde ise Feanor gülümseyerek ''Teşekkürler dostum galiba tanışmak için elimden tutmana ihtiyacım yok.'' diye kıkırdayarak yanından ayrılır. Feanor sağa sola Amélie'nin nerede olduğuna bakıyordu ancak onu bulamamıştı.Onun gitmiş olduğunu düşünerek omuzları yere tam düşecekti ki...Elbisesinden onu tanımıştı...Yüzünü ise ilk defa şuan görüyordu.''Sihir gerçekten olmalı...''diye kendi kendine konuşan Feanor,yürümüyordu sanki sırtından veela kanatları çıkmış ve aykları yerden kesilmiş bir halde ona doğru gidiyordu.Güzel cadının yanına geldiğinde yanında kimsecikler yoktu. Tanrıya şükürler ederek yanı başına gelir ve portreyi göstererek ''Bütün siyah güllerin arasında ki o kırmızı gül ne manaya geliyor?'' dedikten sonra kadına gülümseyerek bakar ve birden elini uzatarak ''Affedersiniz kendimi tanıtmam gerekiyordu...Feanor Black.'' der ve kadının uzattığı eline saygıyla eğilerek ufacık sıcak bir buse bırakır...''Benim için bir onurdur...''

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git