Önce Londra'daki isimsiz bir mezarlıktan alınmış kemikler bırakıldı kazana. Bu kemikler Randova'nın babasına aitti. İhtiyar Alfred bu sırada masaya yürüdü. Kırkayak elindeki bıçağı ona attı, Alfred yakaladı; kenara koydu. Bunu kullanmayacaktı. Belindeki baltayı aldı, dün saatlerce bilemişti. Ufacık bir sıyrıkla bile derin yaralar bırakabilecek hale gelmişti balta. Derin bir nefes aldı, baltayı bileğinin üzerine yerleştirdi. Ardından havaya kaldırdığı baltayı korkunç bir gök gürültüsü eşliğinde eline doğru savurdu. Yaşlı adam olduğu yerde titrerken büyük bir feryat kopardı. Kemik tamamen ayrılmamıştı. Ağlar gibi sesler çıkartarak tekrar kaldırdı baltayı tekrar sapladı. Koldan fışkıran kan masanın üzerine doğru sıçrarken, Kırkayak seri adımlarla masaya geldi. Kıkırdayarak eli aldı, Alfred yere çömeldi. Eti kimin vereceğine bir kumar karar vermişti ve Alfred hile yapmayan tek kişiydi. Raskov, Raynald'a ilerlerken; Kırkayak kazana yürüdü. Önce eti, sonra da kanı döktü. Kazan hiçbirine tepki vermiyordu. Kazanın altındaki ateş söndürüldü, bununla birlikte fokurdayan kazan aniden fokurdamayı kesti. Hızla soğumaya başladı. Raskov, Raynald'ı kazanın içine attı. Raynald kazandaki sıvıya tamamen battı ve dibe kadar çöktü.
"Şimdi son aşama.."
Dedi Raskov. Yanında özenle sakladığı yüzüğü çıkarttı.Safirle taçlandırılmış gümüş bir yüzüktü bu. Safirin içinde dönüp duran karanlık bir dumanı Raskov rahatça görebiliyordu. Onu da kazanın içine bıraktı ve tam bu anda gökyüzünden düşen bir yıldırım kazanın içine isabet etti.Raynald vücudunu inanılmaz bir şiddetle sarsan yıldırımla birlikte yüz üstü yattığı kazanın içinde sırt üstü döndü. Kazan fokurdamaya başladı, Raynald'ın sağ gözbebeğinden başlayan bir karanlık tüm irisini kapladı. Yıldırımın ve yoğun bir harcın altında kalışın etkisiyle refleksif olarak nefes almaya çalıştı. Bununla birlikte balçık-unicorn kanı karışımı burnundan ciğerlerine doğru ilerledi. Ciğerlerindeki korkunç yanmayla birlikte gelen yırtılma hissiyle gözleri kapandı. Birden kazan da, orman da, büyücüler de.. hepsi yok oldu. Raynald sonsuz bir okyanusun içinde buldu kendini. Ağır ağır dibe batıyordu. Bir dip akıntısı başladı sonra. Raynald büyük bir hızla sürüklenmeye başladı. Belki bir mil, belki yüz bin mil.. Vücudu soğuğun etkisiyle bir kağıt kadar beyaz olana kadar sürüklendi. Akıntı kesildi, Raynald'ın beli bir yay gibi gerilmişti. Sırtı yüzeye bakıyordu, gözleri baygındı; bu sonsuz denizde Raynald'dan başka kimse yoktu, yalnızdı. Hep olduğu gibi. Hep olacağı gibi. Burnu kanamaya başladı, suyun içerisinde bir sigara dumanı gibi yayılan kan pıhtıları önce bir daire şeklini aldı. Ardından birer derecelik farklarla yüzlerce çizgi oluştu üzerlerinde. Merkezde oluşan koyu kızıl nokta ise bir kalp gibi atmaya başladı. Kalp atışı tüm okyanusu kapladı. Sular her bir ritimle beraber titredi. Raynald, nedense o anda bu koca okyanusta tek başına olmadığını hissetti. Sular insanı tedirgin eden bir hızla başka bir beden bıraktılar üzerine. Raynald arkasındaki karanlık sayesinde fark edebildi bu bedeni. Onun sırtı dibe bakıyordu, çok ama çok yavaş bir hızla kendi eksenleri etrafında dönmeye başladılar.
Huzurluydu, her şey sessizdi; ahenk içerisindeydi. Bozulmamış ve bozulamayacak bir cennete gelmiş gibi hissediyordu Raynald. Diğer adamın kim olduğunu bilmiyor olsa da, onunla anlaşabilirdi. Sonsuza dek neyden oluştuğunu bilmediği bu okyanusta kalabilirdi. Gözlerini kendi vücuduna çevirdi, işaret parmağı yoktu. Raynald nedense buna hiç şaşırmadı.
'Sırtım kaşınıyor..'
diye geçirdi aklından. Yerinde olmayan bir parmağa bakarken sırtın kaşınmasından yakınmak garipti. Bu mutlak sessizliği önce ufak bir çıtırtı bozdu. Ardından Raynald'ın omuzlarının iç kısmında iki yarık meydana geldi. Bu yarıklardan çevresindeki eti ve kemiği zedeleyerek yükselen kanatlara Raynald yine tepki vermedi. Bir balinanın çığlığı duyuldu. Raynald gözlerini kapattı, uyudu. Yüz bin yıl uyanmadı. Gözlerini açtı. Tam karşısındaydı. Gümüş rengi saçları bir krakenin dokunaçları gibi dalgalanıyordu. Raynald adamın yüzüne bakabildiğinde gözlerine kenetlendi. Dünyanın tüm ressamları bu kontrastlıktaki bir siyah için yıllarını harcayabilir ancak yine de yanına yaklaşamayabilirdi. Simsiyahtı, gülümsüyordu. Raynald yoğun bir korku hissetti içinde.
"Neler oluyor?"
"Bağlanıyoruz."
Raynald'ın karnında başlayan plazmik bir bağ aralarındaki mesafenin yarısını kat etti. Balina bir çığlık daha attı, bağ tamamlandı.
Bağın tamamlanmasıyla birlikte ikisi de gözlerini kapattı. Raynald'ın sırtındaki kanadın tüyleri ağır ağır dökülerek suya karıştı. Balina bir kez daha çığlık attı. Randova bağla aynı plazmik forma geçerek hızla Raynald'ın vücuduna girdi. Tam o sırada, Raynald'ın bulunduğu mutlak sıfır noktasından yayılan devasa bir güç dalgası okyanusun en ücra köşesinin bile vahşi bir şekilde sallanmasına sebep oldu.
Raynald tam o sırada bu adamın anılarını kesik kesik görmeye başladı. İsmi Randova'ydı. Parmağına takılmış yüzük, aslında içinde Randova'nın ruhunu bulunduran bir hortkuluktu. Dışarıdaki kara büyücü grubu bu yüzüğü 2 hafta önce yaşlı bir evsizin elinden almıştı. Yüzük işine yarayabilecek kişilerle temas ettiğinde, onlarla bir şekilde iletişime geçmiş ve ritüeli detaylı bir şekilde anlatmıştı. Ritüelin hazırlanışı 5 gece sürmüştü, onlarca incik boncuk şeyin haricinde bir de kurban gerekiyordu; ancak bu kurban hakkındaki bir husus çok ama çok önemliydi. Kurban, Muggle olmak zorundaydı. Aksi halde Randova'nın (yani yüzüğün içindeki ruhu) ve Raynald'ın ruhları birbirine karışacak ve beklenmedik sonuçlar meydana gelecekti. Şuanda da olan buydu. Hayatını büyücülük dünyasından oldukça uzakta geçirmeye çalışan, bir Muggle gibi davranan ve yaşayan Raynald; tam da bu yüzden karanlık bir ayinin kurbanı olmuştu.
"Kaderin işine bak, sen bir Muggle değilsin."
dedi Randova tok bir sesle. Kıkırdadı, memnuniyetsiz görünmüyordu. Tam o sırada her yer karardı, Raynald balçığın ve kanın içerisinde doğruldu. Sönen ateşin de etkisiyle etraf kapkaraydı. Raskov, Kırkayak ve diğerleri kazanın etrafını kavrayan parmaklarla irkildiler. Raynald ağır ağır kazandan yükseldi. Ay uzaklarda, arkasında parlıyordu ve onun ışığı adamın silüetini belli belirsiz aydınlatıyordu. Hepsi birer birer diz çöktüler, en son Raskov çöktü. Raynald elini kaldırdı, işaret parmağında masmavi parıldayan yüzüğü inceledi bir süre. İşaret parmağı artık ona ait değildi, Randova'nın kontrolündeydi. Bunu hissedebiliyordu çünkü işaret parmağını hareket ettiremiyordu. Kafasında şuanlığına bulanık bir ses olan Randova parmağı ağır ağır hareket ettiriyor -ve işin garibi- bu Raynald'a yabancı gelmiyordu. Raynald elini ağır ağır pantolonunun cebine götürdü, kargo cepli bir pantolon giymişti; asası da hala oradaydı. Asayı parmaklarının arasına aldı. Randova güldü. Raynald henüz farkında olmasa da, Randova olacak olan şeyleri biliyordu.
Kafasının içindeki sesin kahkahalarına aldırmadan asayı cebinden çıkarttı. Havaya kaldırdı ve bir süre baktı.
"Bataklıkta ne kadar debelenirsen çocuğum.."
dedi Randova adeta fısıldayarak.
"O kadar girersin içine..."
Raynald dişlerini sıktı, içine dolan korkunç öfkeyle beraber uzattı asasını. Kaçamamıştı, kurtulamamıştı ve başaramamıştı. En çok da bu kızdırıyordu. Hiçbir şeyi başaramamış olmak, potansiyelin tamamen boşa harcanması. O yüzden hiç tereddüt etmedi sözleri söylerken. İlk kez ihanet etti kendine, tam da o anda.. ve bir daha asla aynı olmadı. Asayı havaya kaldırdı, dolunay bütün cazibesiyle parlıyordu. Asayı bir halka şeklinde hareket ettirdi. Bu annesine sarılması kadar içgüdüsel, doğal bir hareketti Raynald için. Hiç düşünmeden yapmıştı. Asasının ucunda beyaz bir plazma oluştu.
"Lumen..."
dedi sessizce ve ardından hızla tamamladı
"CREPITUS!"
"CREPITUS!"
Randova'nın sesinin de zihninde yankılandığını duydu Raynald. Asanın ucundan fırlayan plazma dört adamın ayaklarının dibine düştü. Onlar yalnızca Raynald'ın simsiyah silüetini ve asasının ucundaki parlamayı gördüler. Ardından bembeyaz bir patlama oluştu, dört adamın bedeni ışığın içerisinde kayboldu. Etki kazanı uçurdu. Raynald yere yuvarlandı, başını bir taşa çarptı ve gözleri kapandı. Bir süre sonra kafasında duyduğu sesle araladı gözlerini.
"Katil.."
dedi Randova kıkırdayarak. Gözlerini ağır ağır açtı. Başında keskin bir ağrı vardı, oturduğu yerde doğruldu.
"Ne diyors-"
Duraksadı, ondan 10 metre kadar ilerideki cesetlere baktı. Hiçbiri tanınacak halde değildi. Vücutlarının ön kısmı tamamen parçalanmış, et ve kemikten oluşan çıkıntı çıkıntı bir yüzeye dönüşmüştü. Çimenler, ağaç dövdeleri ve bitkiler kanla kaplıydı. Yarısından kopmuş bir kol birkaç santim yanına savrulmuştu. Ufak bir çığlık attı ve koldan uzaklaştı. Sırtını çarptığı ağaçla birlikte bir çığlık daha kopardı. Nefesleri sık ve derindi ancak yine de yeterli nefesi alamıyor gibi hissediyordu. Yavaş yavaş doğruldu, ufak adımlarla gözlerini kopmuş koldan ayırmadan bedenlerin yanına geldi; şoktaydı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Bedenlere gözü iliştiği anda midesinin ağzına geldiğini hissetti, yere yığıldı. Kusmayı son anda durdurdu. Randova kahkahasına devam etti. Asla bitmeyecek gibi hissettiren, uğursuz bir kahkahaydı bu.
"Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, HAYIR!"
Randova gülmeye devam ediyordu. .
"Hayır... hayır...."
dedi titrek bir sesle.
"Ben değilim bu... bu.. ben istemedim.... kendimi koruyordum... yapabileceğim bir şey yoktu.... benim suçum değil.. suçlu değilim... yanlış bir şey yapmadım... kim olsa aynısını yapardı.. zaten... zaten..."
"Hak ediyorlardı, değil mi?"
"KAFAMIN İÇİNDEN ÇIK!"
"Ölüme kadar birlikte, en yakın arkadaştan daha yakın."
dedi Randova, Raynald kanıtlayamazdı ancak bunu söylerken sırıttığını hissediyordu.
Uyguladığı büyüyü daha önce hiç yapmamıştı, yapmadığı gibi adını da daha önce hiç duymamıştı; neyin nesi olduğundan haberi yoktu bu yüzden. Kalbi hızlandı, pişmanlık omuzlardan sıkan dar bir elbise gibi yapıştı üzerine. Yutkundu, yerdeki çimenleri sıkı sıkı kavradı. Ne yapacağını bilmiyordu. Aynı şekilde ne yapması gerektiğini de bilmiyordu. Azkaban'a mı gidecekti şimdi? Yeri sertçe yumrukladı, bir kereyle de yetinmedi. Art arda birkaç yumruk daha attı. Cesetlerden akmaya devam eden kan birleşmiş, ufak bir göl oluşturmuştu. Arazinin eğiminden ötürü o kan şimdi de Raynald'ın üzerine akıyordu. Ayağa kalkacaktı ki tam o sırada parmağındaki yüzüğü fark etti.
"O senin parmağın değil, çocuğum."
dedi Randova. Parmak bir canlıdan çok ölüye ait gibi hissettiriyordu. Çok ama çok soğuktu. Raynald parmağı hareket ettirebiliyordu ancak bu hareketi öyle yabancıydı ki parmağın hareketini belirleyen o ancak hareketi yapan bir başkasıymış gibiydi. Başını çevirip arkaya, sağa, sola ve önüne baktı.
"Neredesin?"
"Baktığın yerlerde değil, zihninin içindeyim. Biriz, bütünüz. Sen ve ben. Yin ve Yang gibi.. Ancak bizi ayıran bir çizgi yok.. Birbirimize daha biz konuşurken bile bulaşıyoruz.. yakında karışacağız.. ve ne benden.. ne de senden geriye hiçbir şey kalmamış olacak."
Asası o düştüğünde kenara savrulmuştu. Oraya emekledi, asayı aldı. Ayağa kalktı. Kollarını kaldırıp başının iki yanını tuttu. Raynald kendini savunmak için yapmamıştı bunu. Asa elindeyken cisimlenebilirdi ancak bunun yerine dördünü de öldürmeyi tercih etmişti. Nefret ettiği büyücülerden farksızdı. O da gerekli vakitler geldiğinde etiği de ahlakı da bir kenara bırakıyor ve sadece öldürmek için saldırıyordu. Üstelik bir hınç içine girip hiddetlenerek öldürmemişti onları. Oldukça kolay bir şekilde, neredeyse hiç düşünmeden yapmıştı ve onu asıl yaralayan yegane şey tam da buydu. Bu aklına gelince, tekrar hızlandı nefesleri. Gözleri doldu, dizlerinin üstüne düştü.Ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Oradan şans eseri geçen biri, acemi bir büyücünün dostlarını yanlışlıkla öldürdüğünü sanabilirdi. Ağlayış o kadar içliydi.
"Prensipler, kurallar, kanunlar esnetilebilir şeylerdir."
"KES SESİNİ!"
Rüzgar saçlarını uçurmaya, onu derinden üşütmeye başladı.
"Azkaban'a gidemem... kaçmak zorundayım.. kaçacağım.. başka çarem yok.. Ülkeyi terk ederim belki.."
Ayaklandı. Asasını kaldırdı, kaçmak istiyordu. Kaybolmak istiyordu. Evine cisimlendi. Tam salona geldiğinde yere yığıldı. Üzerindeki harç, yeni aldığı halısını mahvederken hareket bile edemedi. Birkaç dakika, belki yarım saat kadar halıda öylece hareketsiz kaldı. Ardından yavaş yavaş doğruldu, sallana sallana duşa ilerledi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Üzerindeki her şeyi hızlıca çıkardı. Duşakabine girdi, suyu açtı. Akan su tenine yapışmış kirin yüzeyini süpürüp götürürken bir süre hareket etmedi. Yüzünü, saçlarını, omuzlarını yıkadı iyice. Lifle adeta kazıya kazıya çıkarttı lekeleri. Oradan kollarına indi, orayı da temizledi ve en son eline vardı. Yüzük -her nasıl oluyorsa- parıl parıl parlıyordu. Üzerinde ufacık bir kir bile yoktu. Yüzüğü sıkı sıkı kavradı, çıkarmaya çalıştı ancak olmadı. Yapışmış gibiydi.
"Uğraşma."
dedi Randova.
"10 bin At Adamı bir at arabasına bağlayıp, at arabasını da yüzüğe bağlasan da bunu çıkaramazlar. Fiziksel bir olgu değil o, maddenin ötesinde. Ruhuna bağlı. O yüzük yalnızca sen öldükten sonra terk eder vücudunu. Aksi halde olmaz."
Bir şey söylemedi, alnını duşakabinin camına dayadı. Bir süre öyle kaldı. Vücudunun kalanını da iyice temizledi, ardından yatağına gitti. Yattı, üç gün boyunca da uyanmadı.
Karanlık bir ayinin, bir miladın günüydü o gün. Korkunç bir kara büyücüyü bir Muggle'ın bedeninde diriltmeyi amaçlayan plan, onu Muggle gibi yaşayan bir büyücüye hapsetmekle bitmişti. Çünkü kader, en cilveli kadından daha cilveliydi...