İngiltere Büyücedünyası > Godric's Hollow
İcabet
(1/1)
Henrietta Doe:
Bize öğretilmeye bile gerek duymadan biliriz hayatın pek değerli bir şey olduğunu. En kıymetli hazinemizi korurcasına sarar ve uzak tutarız tüm tehlikelerden; bu hayat bize de ait olabilir bir başkasına da. Madem öyle neden fırsat çıktığı gibi teklifi en üstten açar ve risk altına sokarız bu kıymetli ve yeri doldurulamayacak varlığı. Kimi zaman en değerlimiz olan bu hayatı bir kumar masasına sürülen galleonlar gibi öne atmaz mıyız? Neden alırız bu devasa riski, ne yetebilir ki karşılığında edinebileceğimiz? Bazı durumlarda anlarım ben de elbette, bir başkasının hayatına karşılık kendimizinki çok mu değerlidir mesela? Kendi canınla bir tuttuğun bir başkasıysa tabi ki; bilmiyor muyum sanki bu alışverişi? Bana karar şansı sunulsa da aksini söylemez sakınmazdım, Henrietta’nın hükmüne tek kelam karşı çıkmadan memnuniyetle verirdim ben de. Ayrıca ben de bir başkasınınkini alabilirdim; canıma karşılık, kendi canıma denk olan, en değerlim için.
Şu an içinde dolaştığımız karanlıkta ise bunların hiçbir anlamı yok ve anlamayı başaramadığım konu da bu. Bu ne alınması gereken akıllıca bir risk ne de karlı bir alışveriş. Kimden geldiği bile belli olmayan ne idüğü belirsiz bir mektubu takip etmek Henrietta’nın yapacağı bir davranış değildi ve olmamalıydı. En azından benim esas bildiğim Henrietta’nın.
Paylaşmadı elbette benimle o mektubu fakat ben gördüm. Onun isteklerine karşı çıkamasam da bu o uğursuz sözleri okumama engel değildi; çünkü yapmamamı istememişti benden. Benim ne düşüneceğimi umursadığını bile sanmıyorum artık; ben onun için bir eşyadan fazlası değilim bir süredir, bunun farkındayım. Bunun yüreğimi bir burgu gibi deleceğini sanırdım ama umursamıyorum gerçekten; belki de dönüştüğüm şey yüzünden. Yine de hayatını bir hiç uğruna tehlikeye atmış olabileceği fikrine dayanamıyorum.
Korkularım kağıdın üzerinde tetikte yatan o cümleleri gördüğüm andan beri böyle; sakin bir su yüzeyinin altında yatan tehlikelerin kokusunu almış gibi huzursuzlanmıştım. “Yırtık pelerinli adam; son dansını kollar.” diyordu sanki meraklı bir avı kendine çekmek ister gibi şifreyle. Gözlerim bu kelime ile buluştuğundan beridir bir ‘adam’ hayal edemiyorum zihnimde. Hikayelerin anlattığına göre, bir başka adama hak edilmiş ödülünü vermek için pelerinini kendi kendine yırtan bir varlık geliyor onun yerine; herkesin son dansı, son partneri, son eşlikçisi.
Henrietta da benimle aynı şeyleri düşünmüş müydü bilmiyorum fakat en azından paralel olmalı ki kendimizi Godric’s Hollow’un sislerle kaplı caddelerinden payını bolca almış mezarlığında bulmuştuk. O da şifreli mesajın ardından benimle aynı varlığı mı düşünmüştü de onun diyarına yöneltmişti bizi; yoksa körlemesine vadedilen son dansı mı kovalıyordu dansın bize ait olup olmadığını umursamaz şekilde. Kendi adıma bundan korktuğumu söyleyemem; bana yaptığı şey yüzünden her günüm bitmeyen bir dans değil mi zaten? Gerçekten ‘son’ olmasını istemez miyim? Şu yanından geçtiğim soğuk mezar taşları bile o yumuşacık sesleriyle çağırmıyor mu beni tatlı rahatlığa? Cevabım evet olurdu, eğer Henrietta’nın da iyi olacağını bilebilseydim.
Kendimi yine gereksiz bir melankoliye soktuğumu fark edip zihnen silkindim ve aklımı ayağımın altında ezilen ait olduğum topraktan uzaklaştırdım. Sevsem de sevmesem de Henrietta’nın kendine çizdiği yol benim ümidimden başkaydı ve beni zorlayan zincirler olmasa bile O’nu takip eder ve korumak için her şeyi yapardım. Bu nedenle ben de dikkat kesildim ve mezar taşları arasında süzülürcesine ilerleyen ve çevresini gözlemleyen karıma yaklaşabilecek herhangi bir tehlikeyi göğüsleyebilmek için ona sokuldum emretmemiş bile olsa. Benimkisi bir tam can eder mi hiç bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var: ‘rest’
Maskeli Kişi:
Sisli kaldırımlardan ilerleyen bir kişi ve... Artık kişi olmayan birisi, son danslarına kucak açanların evindeydi şimdi. Fakat görünürde ne bir adam, ne de akıllarında canlanan o dansçı vardı. Onun yerine fareler işgal etmişti her yeri. Onlarca, yüzlerce fare... Bir mezarlıkta fare görmek kaçınılmazdı tabii, yine de, yüzlercesinin varlığı ne kadar akıl karıydı? Daha da ilginci, hepsi ortak bir güzergâhı takip ediyordu. Yüzlerce tüylü yaratık, beşerli sıra halinde, aynı istikamete doğru yol almış gidiyordu. Sanki ikisini kapıda beklemişlerdi de, yolu gösteriyor gibiydi bu sıçanlar. Belki de öyleydi; zaten Henrietta’nın elinde hiçbir ipucu olmadığı için onları takip etmekten başka seçeneği yoktu.
Fareli köyün kavalcısı olmuşlardı ama farelerdi kavalı çalan, onları asıl yönlendiren. Mezarlığın aşağılarında, kocaman bir heykelin altındaki merdivenlere geldiler. Sonra bu fareler, olağanüstü bir hızla merdivenlerden aşağı koşuşturmaya başladı. Sayılamayacak kadar fazla olan bu hayvanlar göz açıp kapatıncaya kadar yok oluverdi. Eh, hala takip etmekten başka bir seçeneğe sahip değillerdi, eve dönmek dışında. Şu an her şeyi bırakıp gitmek ne kadar iyi bir seçenekti ki, karşılarında belki de en keyifli son dansı izlemelerine ya da etmelerine sebep olabilecek bir şey varken?
Merdivenlerin sonu soğuk, karanlık bir ortama çıkıyordu. Betimlemesi güç bir mekândı burası, ıssız bir mağara, cehennem kapısına çıkan bir çukur gibi. Tam karşılarında ise bir adam duruyordu. Ayaklarını bile kapatacak kadar uzun, yırtık bir pelerine sahip bir adam. Belki de akıllarında canlanan ‘adam’ veya her neyse imgesi, karşılarındaki şeydi ya da değildi. Bu artık ortamdaki üç ‘kişi’ için de bir anlama sahip miydi? Yüzü tamamen karanlıktı ama gözlerinin olması gereken yerde bir çift küçük ve parlak... Şey vardı. Işık? Göz müydü onlar? Konu bu değildi. Adamın sadece elleri görünüyordu. Buraya ait olmadığını belli edecek kadar kavrulmuş teni ve buruş buruş, benlerle dolu, nasırlı elleri. Yaşlıydı, çok yaşlı. Ve uzundu, nefilimin çehresi.
Ziyaretçilerini bekliyormuş gibi başını kaldırdı. Gerçi bu bir şey değiştirmedi, yüzü görünmüyordu zira. Derinden gelen bir tınıyla, “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.” dedi. Konuşma şekline bakılırsa ortadoğulu olabilirdi. “Ben de sizi bekliyordum. Çok uzun zamandır... Bekliyordum.” Bu uzun zaman, mektubu gönderişinden bu yana geçen zaman dilimi miydi? “Evet... Evet! Gözlerinizden belli; uygunsunuz bu işe. Yetmiş iki yüce efendiyi yönetmeye! Gelmiş geçmiş en güçlü efendinin elde edemediğini etmeye!” Birdenbire deli gibi kahkaha atmaya başladı. Başını arkaya atarak gülse de, cık, yüzü aynı karanlığın içindeydi hala.
“En yüce efendinin dünyevi zevklere âşık bir hizmetkârı vardı. Ah, ne de güzel bir adamdı! İhanet etmeseydi hala buradaydı!”Aniden bir sükûnete kapıldı. “Efendisine olan sadakatini suya düşürdü, kendi isteğiyle. Bir balığın midesinde kaldı o sadakat. Akşama efendisi o sadakati yiyecekti! Getirdiler balığı sofraya... Amanın? Efendisinin gözlerini güç kör etmişti! Kör bir adam yaşayabilir mi, soruyorum size!” Histerik bir tını bürümüştü sesini. “Sofra hazırlandığında, efendisi de masadaydı... Sırtında yetmiş iki kılıçla!” Sinirliydi adam. Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Bir eli diğerini tutmuş, yamuk yumuk ve çirkin tırnaklarını derisine saplıyordu.
“Sadakat... Önemli bir erdem. Yetmiş iki erdemin en güzelidir sadakat. Git ve bul onu; sana yetmiş üçüncü günahın acı dolu dansını verecek, verecek vermesine ama… erdemlerin hepsini senin ayağının altına dizecek! Güç mü istersin; para mı; ün mü; sağlık mı; başarı mı yoksa başka bir şey mi ben bilemem... Ama o sana hepsini verecek!" Gözleri sadece Henrietta'da değildi artık, yanındakine de bakıyordu. Bir şey mi ima ediyordu? Artık hiçbir şeyi olmayan bir varlığa sunabileceği neyi vardı da onun gözlerinin içine böyle bir öz güvenle bakıyordu? Bu bakış uzun sürmedi, gözlerinin olması gereken yeri almış parıltılar tekrar kadına döndü. "Kaybettiklerini, hasretini çektiklerini bile geri verecek sana... Çok güçlü bir şey bu, aklının almadığı şeyler bile senin olacak onu bulduğun zaman. Yüreğindeki her şeyi bir bir avuçlarının içine dökecek. En çok da sadakati getirecek sana, emrin altındakilerle birlikte!” Kollarını iki yana açtı, bir sevgiliyi selamlarcasına. Görkemli bir alev kapladı o anda bedenini, Henrietta alevlerin ısısını hissedebiliyordu. Sonra birden her şey kesildi, adamın kavrulmuş bedeni yavaşça döküldü yere ama pelerini... Delikler içindeki pelerini etkilenmemişti hiçbir şeyden. Kumaş parçası yere düşüp içinin boş olduğunu gösterircesine dümdüz kalırken, altından yüzlerce fare fırladı etrafa. Geldikleri gibi gittiler göz açıp kapayıncaya kadar, arkalarında da bir pelerin bıraktılar. Eh, herkesin arkasında bıraktığı bir eşyası oluyordu sonuçta.
GM Notları:
-Bu RP’de görevinize başlamanız için gereken bütün ipuçları verilmiştir, dikkatli okuyunuz.
-Pelerini alıp almamak tamamen size kalmış, pelerini kullanarak ayrı bir RP yazmak isterseniz size görevinizde yardımcı olacak bir GM metni girilecektir. Başlığı kendiniz açabilirsiniz.
-Pelerini kullanacaksanız kullandıktan sonra ya da kullanmayıp direkt göreve başlamak isterseniz bize ilettiğinizde görev başlığınız açılacaktır. Bunu sonraki RP’nizde belirtebilirsiniz. Zar atmanıza gerek yok.
-Göreviniz başladığında yanlış yere giderseniz ölme ihtimaliniz artacak ve baştan başlamak zorunda kalacaksınız.
-Önünüze çıkan bütün fırsatları değerlendirmeyi unutmayın.
Henrietta Doe:
Sahip olmadığım bir nefesi verip de içimi çeker gibi döndüm Henrietta’ya endişe içinde. Bizi aşan bir diyarı adımlamıştık sanki. Bilmediğimiz insanların bilmediğimiz dillerinin konuşulduğu uzak ülkelerin yabancı tanrılarının asla bizim lehimize çalışmayacak kudretine tanık olmuştum adeta. O mektuptaki cümleleri, bizi yutmak için bekleyen ağızlara benzetmiştim ve şimdi de suyun altında açık bekleyen dişleri görür gibiydim. Sunulan vaatler ise bu korkularımın kanıtıydı benim gözümde. Dünyalar serilmişti adeta önümüze, sonu hayır olmazdı. Henrietta ise benim gözümle bakmayacaktı duruma bundan eminim. Kabul edilecek bir dilek onun hayır diyemeyeceği bir yem olabilirdi. Daha azının bile peşinden koşmuştu geçmişte.
Ne ben korkularımdan bahsettim ne de o gözlerimin içine bakıp da her şeyi geride bırakmamız için yalvarışlarımı gördü. Bunun yerine düşünceli bir tavır ile gizemli adamın ardında bıraktığı pelerini işaret etti bana, almamı istiyordu. Karşı çıkamazdım ya, pelerine ilerledim ben de. Mektubun ardından aklımdan geçen tahminler doğru çıkmamış gibiydi; lakin hikaye henüz yeni başlıyor gibiydi. Belki de gerçekten ölümdü bizi bekleyen, bu karşılaştığımız adam ise onun habercisiydi. Belki gerçekten böyleydi; sonuçta onun ne olduğunu, kim olduğunu bilmeye imkan yoktu öyle değil mi? Hem aklımda canlanan diğer ihtimalden bu senaryodan bile daha çok çekiniyordum. Ölümün uşağıyla karşılaşmış olmamız, ölümden daha kötücül şeylere efendilik etmiş biriyle tanışmaktan daha iyi değil miydi? Yine de tüm o anlattıkları… Hayvanları hükmü altına alabilmesi…
Korkularımı bir anlığına bırakıp pelerine uzandım. Aklımdaki o korkunç ihtimale şimdiden kesin gözüyle bakıyor olmalıydım ki pelerinin altında bir asa bulacağıma inanmıştım eski kumaşı kaldırırken; kurtlanmış ve parçalanmış bir asa, belki de üzerinde altı köşeli bir sembol. Fakat yoktu, en azından benim görebildiğim kadarıyla.
Pelerini aldığımı fark eden Henrietta beni kendisine doğru çağırıp arkasını döndü. Sanıyorum aklında bir plan vardı ki oyalanmadan dönmeyi istiyordu. Artık tek ümidim beni şaşırtarak fevri hareketlerde bulunmaması ve dikkatli olması.
[spoiler]Görevi pelerini kullandıktan sonraya bırakıyorum.[/spoiler]
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git