17 Nisan, 2026 09:41:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Rüya Görenler  (Okunma sayısı 59 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Persephone Eloise Somnia

  • Şifacı
  • 2. Seviye
  • İleti: 4
  • 846 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Persephone Eloise Somnia
  • Güç Puanı: 3
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Işık
  • Meslek: St. Mungo - Şifacı
  • Cemiyet: Amaterasu Büyücüler Sendikası
  • Biçim Değiştirme Gücü: 14
  • Lanet Gücü: 5
  • Tılsım Gücü: 5
  • İksir Kabiliyeti: 9
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Rüya Görenler
« : 13 Nisan, 2022 15:03:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube width=500]https://youtu.be/-AzyJ36-IjY
[/youtube]

═════════════════════ ∘◦ᵒ 𓆓 ᵒ◦∘ ═════════════════════

Uykusuzluğun vurduğu bir gecenin ardından siz yatağınızda oturur, bacaklarınızı karnınıza çeker ve kafanızı dizlerinize gömerken düşünceleriniz geceye yayılmaya, sizi sonsuz karanlığına bulamaya son verir; saat gıcırtılarını durdurur ve uyku sizi yakalamak için son şansını dener; gözlerinizde bir sıcaklık hisseder ama uyumazsınız, cenaze koyunları gideli çok olmuş, verdiğiniz savaşta beyaz bayrak çoktan çekilmiştir. Tavana saatler önce yerleşmiş tuvalde küçük delikler gibidir yıldızlar, hüzünlü katmanlardır onlar göğün koyu örtüsünde.

Gecenin en kötüsü olduğu söylenir. Uyuyamadıkça düşünür, düşündükçe unutur insanlar; neyi hatırlamaları gerektiğini bilemeyecek kadar unuturlar, gece esmeye başlayan soğuk rüzgara kaptırır, koydukları bir bardak kahve ya da yaktıkları tütünle tutarlar yasını; yarın daha iyi olacak derler, eninde sonunda uyuyacaklarını düşünürler.

İki günde bir uyuyanlar tuhaftır; gece geçtiğinde uykusuzluk nedir hatırlayamazlar, acıyı hissederler, ama kaynağını unuturlar. Kendilerine normal olduğunu söylediklerindendir belki; belki de izin verdiklerindendir ilk gece uçuşmasına, kurban vermişlerdir belki uykusuzluğa. İkinci gece uyku onları sarmalayacaktır illa, engel olamayacaklardır kendilerini kaptırmaya. Sonu uyumalarıyla bittikçe nasıl uykusuz diyebiliriz ki onlara - günler boyuna uyuyamayanlarımıza kıyasla.

Uyuşturmalı mıyız uykusuzluğu o zaman; uçsuz bucaksız bir kördüğüm halini almış, yatağımıza kadar uzanan bir sonsuzluk halini almışken uykusuzluk; tek bir kişi dışında kimsenin duyamadığı sessizlikten kurtulmalı mıyız?

Bir kız dans ediyordu aynalarla dolu odasında; saat gece yarısından uzaklaşmışken hızla atan kalbinin ritmine uyuyordu. Gözlerinin altı ekşimiş bir meyveye benzeyen ayın ışığında iyice morarıyordu, adımları birbirine karışıyor, odanın etrafında döndürmekten başı ağrıyordu. Teni bembeyazdı, dans etmeye devam ettikçe açık pencereden girerek kan kokusunu dağıtan havaya karışacakmış gibiydi. Tabii ki öyle bir şey olmadı. Cesedi ondan yalnızca birkaç metre uzaktaydı.

Gözleri öldürüleli birkaç saat geçmemiş bedende dolansa da görünürde hiçbir duygu kırıntısı yoktu; gözyaşları saatler önce tükenmiş, boğazı attığı çığlıklarla kurumuştu. Yaşamın bu ucuz kopyasına sıkışıp kalmışken bütün yalvarışları gereksizdi, keşke anlaması bu kadar sürmeseydi. Öte yandan merak etti; ölümün daha sakin olması gerekmez miydi?

"Aileme gönderecek misin?" dedi katiline dönerek. Soğuktan dudakları mosmor kesilmiş kadın titrek başını iki yana salladı. Duygularına ölünün ummayacağı kadar teslim olmuştu; uykusuzluğun en özensiz hediyesi dediği baş ağrısı kokuyla aynı doğrultuda artıyor, bahçedeki hangi noktanın cesedi koymaya uygun olduğunu düşünmek artık canını acıtıyordu.

"En azından tören- "

"Yeter!" Bir anda ayağa dikilerek odayı arşınlamaya başladı; kendini bayılacak gibi hissediyordu. O hala ter içinde ve çığlık çığlığa yatağında uyanmayı beklerken, her şey yoldan çıkmış ve sallantıdayken ne kadar da şanslıydı rüya görenler; ona gelince, o uykusuzluğuyla baş başaydı.

Cesedin yanına yaklaştığında durakladı. Öldürücü darbe geldiğinde ardına kadar açılan, yüzüne korkunç bir ifade katan çenesi ölü katılığının başlangıcıyla beraber hafifçe kapanmıştı; göz kapakları yarı kapalıydı, teni sararmış, soğumuştu. Ciğerlerine isabet eden bıçak ona saplanmadan önce dans ediyordu. İlk vuruştan sonra hemen ölmemiş, birkaç darbenin ardından öldüğü anı hayal ettiğini varsayarak dans etmeye devam etmişti. Cesedi üzerinde beyaz geceliği ve bütün güzelliğiyle kanamaya devam ederken o dans etmişti; nasıl olsa hayat hastalıklı bir oyundu, kaybedenlerin bile kutlama yapacak bir şeyleri vardı.

"Babamın seni yakalayacağını biliyorsun değil mi?" Cevap vermedi. "Bundan kurtulamayacaksın. Seni yakalayacak ve sosyopat kafanı futbol topu olarak kullanacak. Ben de orada olacağım, güleceğim, çünkü- "

"Sen öldün." Kızın histerik krizleri gelip gidiyordu, konseptle ilgili bazı sorunlar yaşadığı belliydi. Beynine babası üzerinde düşünme izni vermedi. "Ve ben sosyopat değilim, dediğim gibi, bir hataydı- "

"Beni bıçakladın!"

"Uyuyordum!" Sakinleşmeye çalışarak derin nefesler aldı, durumun altından kalkamayacağı belliydi. Saatlerdir bir çözüm üretmeye, genç bir kızın bıçaklanmasını nasıl gizleyebileceğini düşünmeye çalışıyordu. Şimdiye kadar aklına gelen tek yol kendisini de bıçaklamak ve geri kalanını çözmek için görevlendireceklere havale etmekti. Cazip ancak mantıksızdı bu, daha zamanı gelmemişti. "Ne olacağını söyleyeyim," dedi cisimlenmek üzere hazırlanırken, "yardım çağıracağım."

"İyi ama ben zaten- " Cümlesini bitiremeden havada yumuşak bir "pof" sesi duyuldu; gitmişti.

[spoiler]Not: Bu rp altı ay önce yazılmıştır. Yargılamayın.[/spoiler]

Çevrimdışı Marigold Adeena Godwinson

  • Şifacı
  • 3. Seviye
  • İleti: 9
  • 1068 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Marigold Adeena Godwinson
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Gül
  • Meslek: St. Mungo - Şifacı
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği
  • Biçim Değiştirme Gücü: 5
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 15
  • İksir Kabiliyeti: 10
Ynt: Rüya Görenler
« Yanıtla #1 : 13 Nisan, 2022 16:34:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Büyücüler yer altına çekildi çekileli Londra Muggle'ların oyun alanı haline gelmişti; usta işçilerinden elinden çıkma, son model atlı arabaları sokaklar boyunca geziyor, şehirdeki insan kalabalığı kapkara bir tuval halini almışken aralarından yükseliyordu özensizce serpilmiş gri direkler; yağmurla ıslatılan kaldırımlara ışık yayıyorlardı. Cübbeli dostlarımızdan eser yoktu, uzun bir süre de olmayacaktı; onlar yer altına çekilmiş, şehirde kaldıkları süre boyunca izole olmayı, konumlarındaki tuhaflıkları gizlemeyi başarmışlardı. Meredith Boleyn isimli cadının banal bir yaz günü, yağmurlu Eylül'ün kapıyı ilk çalışlarının duyulduğu 1859 Ağustos'unda yerleştiği apartman dairesi de böyle bir yerdi; bir o kadar olağanüstü, bir o kadar da tekdüzeydi.

Sokağa bakan camların kenarları renk renk mevsim çiçekleriyle donatılmış, mevsim kış olsa dahi o ferah bahar havasının esintileri hissediliyordu tek odalı dairede. Kızıl cadının kişiliğini yansıtıyordu dairedeki her bir detay; sevgi dolu, içten ve insanın ruhunu güvenle dolduran türden. Meredith’in masallarda anlatılacak, büyülü bir hayatı olmamıştı belki ama o sahip olduğu yaşam enerjisiyle çevresine daima ışık saçmış ve başkalarının yaşamını iyileştirmeye çalışmıştı. Bunun karşılığındaysa hiçbir şey istememişti, asılmış bir suratın güldüğünü görmek bile yetmişti ona.

Goldie’nin hafızalarında yer etmiş ablası da pek farklı değildi bu betimlemelerden. Birlikte oldukları süre boyunca kendisini koruyup kollamış, bir kız kardeşten de öte olmuştu onun için.

Aralarına bir mesafe girmiş olsa da koparmamışlardı iletişimlerini, dertleşmek için başvurdukları ilk adres yine birbirleri olmuştu. Bu mektuplar sayesinde Meredith’in Londra’daki adresini bilen sayılı kişilerden biriydi genç kız, hatta defalarca kaçıp yanına gelmek istemiş ama ona engel olmuştu ablası. Ailesinin gözünde kötü bir konuma düşmesini istememişti çünkü. Her defasında “biraz daha dayan, söz veriyorum seni alacağım oradan,” yazmıştı. Genç cadı ona inanmış ve yıllarca bunun hayalini kurmuştu. Nereden bilebilirdi ki altı yıl önce ayrılmış yollarının bir daha kesişmeyeceğini?

Hala gerçek gibi gelmiyordu. Kapı birazdan açılacak ve özlemle bekledikleri o kavuşma anı gerçekleşecekti. Bunca yolu bu yüzden gelmişti zaten, onu yanına çekmek için düzenlediği küçük bir şakaydı yalnızca.

Kucağında sevdiği kar beyazı tüyleri olan kedi, kızın yanaklarında süzülen yaşları yaladı usulca. Dairedeki altı kediden en yaşlısıydı, insanın içini okuyabiliyormuş gibi bakan masmavi gözleri vardı. O bakışlarda bir anlığına ablasının ruhunu görürmüş gibi olmuştu Goldie, her şeyin yolunda olduğunu söylemeye gelmişti sanki.

-Merry! Merry!

Balonun sönme sesi gibi bir ses ve beraberinde yankılanan telaşlı çığlıklar ile irkildi genç kız. Kediyi yavaşça yere bıraktı ve oturmaktan sıcacık ettiği kadife koltuktan ayrıldı ne olduğuna bakmak için. Misafir beklemiyordu. Gerçi Meredith bekliyor olabilirdi tabii, bu mütevazı daire ipuçlarıyla dolu olsa da onun Londra’daki yaşamı hakkında hiçbir fikri yoktu.

Salonun ortasında, oldukça korkmuş ve yardım için yalvaran mavi bakışları buldu Goldie; elbisesi kan ve terle kaplıydı, saldırıya uğramış gibi korkuyla titriyordu. “Persephone!” diye seslendi genç cadı, bir tutam şaşkınlık ve bir tutam da beklediği kişiyi görememiş olmanın getirdiği bir hayal kırıklığı ile. Tanıyordu bu simayı, ablası kadar yakın değillerdi ama eskiye dayanan bir arkadaşlıkları vardı.

Esmer olan diğerini fark eder etmez gözlerini kaçırdı küçük bir çocuğun yapacağı gibi. “Meredith yok mu?”

Genç cadı bu soru üzerine donakaldı, birine nasıl açıklayacağı üzerinde düşünmemişti hiç. Kendi bile sindirememişti ki gerçeği! “Yo-yok,” diye kekeleyerek girdi söze. Kadının yanına geldi usulca, bir elini omzuna koydu. “Üzerini temizleyelim ve bir çay yapıp bu konu-”

Pers ise hala bambaşka bir düşünce alemi içerisindeydi. “Her neyse, sen de idare edersin,” dedi kendi kendine. “Gitmemiz lazım, hemen!”

“Ne-”

Bir başka patlama sesi ve iki beden hiçliğe karıştı o anda.[/justify]