İngiltere Büyücedünyası > Hogwarts Zindanları

Gri Yankı

(1/1)

Lorraine Briar Lacroix:
[justify]Hogwarts zindanları her zaman olduğu gibi iç karartıcıydı o gece de. Öğrencilerin bu saatlerde dışarda olmayı tercih edenlerinin bile pek zamanını geçirmediği zindanlar tamamen boştu. Ya da öyle olması gerekiyordu diyelim. Ağır ağır dolaşan bir grilik vardı zindanlarda senenin başından beri. Belirli saatlerde ortaya çıkıyor sonra duvarların içinden geçip kayboluyordu. Bir siluet, bir hayaletti bu. Başı eğikti, amacının ne olduğunu bilmeden geziyordu bir dönem çok adımladığı bu zindanlarda. Her gün tanıdık varillerin önünde duruyor. Ardından sanki yukarı çıkacak merdivenlere yönelecekmiş gibi uzaklaşıyor ve duvarlardan birinden geçip kayboluyordu.
 
Yine o tanıdık variller önünde durmuştu. Artık oraya girebilmek için adı gibi bildiği ritimle en alttan ikinci sırada ortadaki varile vurması gerekmiyordu. Fakat yine de cesaret edemiyordu oraya girmeye. Görmek istemiyordu varilin arkasındaki tanıdık manzarayı. Neden tamamen yok olmamıştı? Neden hala buradaydı? Her şeyin bitmesi için olan isteği yeterli olmamış mıydı? Neden hala vardı? Ne idi onu burada tutan? Ölmeden önceki son anlarında düşündükleri miydi şu an burada olmasının sebebi? O yüzden miydi içeri girmeyi bir yandan asla istemiyor olsa da kendisini bu varillerin önünde bulması?
 
Soğuk zindanlarda kimsenin olmadığı bu saatlerden yararlanan genç kız uzunca durdu varillerin önünde. Onu gören birkaç Slytherin öğrencisinin ağır adımlarla ortak salonlarına doğru yollarına devam ettiklerini duymasıyla uzaklaştı varillerin önünden. Geç saatleri umursamadan dışarda olan öğrencilerin fark edilmeden ortak salonlarına dönmeye olan çabaları sayesinde fazla uzun süre orada durmuş olduğunu fark etti. Her zamanki gibi önce merdivenlere yöneldi. 
 
Başı eğik süzülüyor ve yolunu tamamlamaya çalışıyordu. Merdivenlerin oradaki duvarlardan geçip bir üst kattaki boş odalardan birinde sonlanırdı her gün yolu. Eskiden bu odayı kimin kullanmış olduğunu tahmin etmek bile zordu. Evcinleri sık sık geldiğinden Hogwarts’ın diğer her yeri gibi temizdi bu boş oda da. Ama içindeki eşyaların eskiliğinden belliydi uzun zamandır odayı kullananın pek olmadığı. Hogwarts'ın unutulan odalarından biriydi burası da. Köşelere itilmiş çeşitli kutular ve boş birkaç dolap değildi bunun anlaşılmasını sağlayan. Odanın en ortasında duran piyano ve üzerindeki seri numarası belli ediyordu bunu. 
 
Bu odaya ilk girişinde sadece on iki yaşındaydı. Kendisine bir saklanma yeri bulmuş olmanın mutluluğuyla parmaklarını tuşların üzerinde ilk gezdirişini hala hatırlıyordu. Şimdi ise sadece bir grilik gibi gözüken parmaklarını tuşlarının üzerine doğru götürüp içlerinden geçirebiliyordu. O artık hem yoktu hem vardı. Artık ne tam anlamıyla var olabilir ne de trenden atlarken tüm benliğiyle istediğindeki gibi tam anlamıyla yok olabilirdi. 
 
Parmaklarını ağır ağır piyanonun tuşlarının içinden geçirirken bir yandan da normalde odada o tuşlara basabiliyor olsa çıkacak sesleri mırıldanıyordu. Sesi boş sınıftan dışarıya ulaşıp Hogwarts koridorlarında yankılanırken uzaklaştı piyanodan. Odanın kapı karşısında pencerelerle dolu olan duvarına yaklaştı. En ortadaki uzun pencerenin önüne geldiğinde mırıldanmaya devam ediyordu hala. Mırıltıyla başlayan sesi yavaş yavaş daha da yükselirken elini pencerenin içinden geçirip dışarıya doğru tuttuğunda soğuğu nerdeyse hissedebilmişti.[/justify]

Rosalind Faith Lacroix:
[justify]“For the moon never beams, without bringing me dreams

   Of the beautiful Annabel Lee;

And the stars never rise, but I feel the bright eyes

   Of the beautiful Annabel Lee;

And so, all the night-tide, I lie down by the side

   Of my darling—my darling—my life and my bride,

   In her sepulchre there by the sea—

   In her tomb by the sounding sea…”

Rosalind, kendi halinde yazarlık ile uğraşmaya başlamasından ölümüne kadar pek çok hikaye yazmıştı. Kimisi kendinden bir parça taşırken, kimisi olmak istediği kişi ya da bulunmak istediği bir yeri anlatmıştı paragraflarca ancak hiçbir zaman kendini anlatmamış, anlatamamıştı. Sözcükler bir türlü parşömen parçasına dökülmek bilmemişti zihninden. Bazen, içinden geçenleri kimseye açamayacağını düşündüğü anlarda denemişti bunları yazmayı, ama her seferinde parşömen parçasını buruşturup atmıştı. Neden kendini anlatacaktı ki hayal gücüyle yaratabileceği topraklarda dolaşmak varken? Neden güvenli bölgesinin kapılarını aralayacaktı aptal bir bunalım uğruna? Düşüncelerinin zihninde güvende olduğuna inanıyordu, bir başkasını ilgilendirmezdi. Fakat bunun yanlış olduğunu, çok değer verdiği o ‘güvenli bölge’si tarafından yavaş yavaş zehirlenmeye başladıktan sonra anlayacaktı. Kontrol halen kendi ellerindeyken cazip bir seçenekti düşünceler âleminde yaşamak, çünkü dünyevi yaşantının bunaltıcı temposundan yalnızca o zaman uzaklaşabiliyordu kısmen de olsa.

Derken bir şeyler üst üste binmeye başlamış, sahip olduğu duvarlar fazla yüke maruz kalmıştı, dolayısıyla çatlamaları kaçınılmazdı. Zihnindeki uğultularla o zaman tanışmıştı Rosalind, ve sesler içeride birileri işkence lanetine maruz bırakılıyormuş gibi çığlık atıyordu adeta. Bir şeyler tersti, ne kadar süre bu şekilde yaşadığınıysa hatırlamıyordu; tek bildiği artık kafasını koparıp atmak istediğiydi, hiçbir şey düşünmek istemiyordu, sessizliğe ve en çok da huzura ihtiyacı vardı. Tabii, kimse içinde kopan bu tufanları görmedi, bozulmuş kişiliğinin bir parçası bildiler beceriksiz dışavurumlarını. Ve arkasından ‘o kız hasta’ dediler.

Haklılardı belki de, hastaydı gerçekten ama ne zaman bundan şikâyet etmişti ki?

Perde arkası pek çok insanın umurunda değildi, kendi doğrularına göre yargılar, etiketler yapıştırır ve buna göre yaşamalarını isterlerdi. Rosalind hiçbir zaman o dar korseleri giyip sosyeteye mükemmel kız evlat izlenimi veren biri olmak istememişti, evet, gözlerin onun üzerinde olmasını severdi ancak işin içine zorunluluk girdiği zaman bundan nefret ediyordu. O sadece yazar olmak istemişti, adının kapağın üstünde olup olmaması önemli değildi -ki zaten bulundukları dönem gereği böyle bir şey söz konusu bile olmazdı- ve bir kişinin bile olsun okuduğunu görmek yeterdi ona. En azından düşünceleri birilerine ulaşmış olacaktı.

Bu hayali hiçbir zaman gerçekleşmedi ve gerçekleşemeyecekti de; Rosalind Faith Lacroix, 1 Eylül 1865 Tarihinde öldü, yani bedenen.

Bir şeyler onu buraya, Hogwarts’a, bağlı tutmuş, gidememişti annesinin ona anlattığı büyülü bahçeye. Yeterince istememişti belki de ölümü ya da sadece korkmuştu. Her şeyin, sevdiklerini ve yaradanın ona sunduğu nimetleri terk etmenin, bir bedeli vardı; o ise bu eyleminin sonucunda lanetli bir hayatla cezalandırılmıştı, artık dünyevi yaşamın bütün zevklerinden mahrumdu, çikolatanın tadını o kadar özlemişti ki! Ama en kötüsüyse yazamıyor oluşuydu, kaçmak istediği düşüncelerinin içine geri dönüşü olmaz bir biçimde saplanmıştı. Ödediği en ağır bedel işte buydu.

Yine gümüş nedamet yaşları döktüğü elem dolu bir gecede amaçsızca süzülüyordu Hogwarts’ın her bir köşesindeki örümcek ağına kadar ezberlediği bahçeye bakan koridorlarında. Bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu bilinmeze uzanan arazide. Rosalind, ayazın bir zamanlar teninde yarattığı etkiyi hatırlamaya çalışmıştı, betimleyebilecek doğru kelimeleri bulabiliyor olsa da bir porselen bebek kadar hissizdi, kaybettiklerinden bir diğeri.

Baharda açan beyaz zambaklar kadar tanıdık bir melodi erişti kulaklarına, saydam bedeninin o tarafa süzülmesine izin verdi adlandıramadığı bir duygu ile. Sözlerini biliyordu, defalarca duymuştu. Yaklaştıkça daha da yükseldi melodi, kendisi de eşlik ediyordu şimdi istemsizce. Yaşayan hiçbir varlık bulunmadığı için boş denebilecek bir odaya kadar sürdü yolculuğu, usulca yaklaştı içerdekinin yanına.

Hayalet kız kardeşlerin şarkısının bu dünyadan olmayan tınısı tüm şatoda yankılanacaktı.[/justify]

Cecilia Mae Lacroix:
[youtube width=400]https://youtu.be/LtAXmO0FNj0[/youtube]
Ne uykudur ne ölüm;
Yaşarken ölenlerinki.
Doğduğun ev,
Gençlik günlerindeki dostların,
Yaşlı adam ve genç kadın,
Günün yorgunluğu ve onun ödülü,
Yitip gitmekte tümü,
Anılara karışmakta,
Elde tutmak ne mümkün.

— Ralph Waldo Emerson

Cecilia dünyayı sallama mücadelesinde yenik düştüğünde ve kendini tik'leyip tak'layan, bir saniyeye üç yaşamı sığdıran ölümün konuşkan simasına teslim ettiğinde gökyüzü kirli bir kırmızıyla aydınlanmış, onu gözlerini kapatıp ruhunu dünyanın pencerelerinden sızdırırken durdurmaya çalışmıştı. O da durmuştu. Tren hareket ederken tekerleklerine tutunmuş (bir kere öldükten sonra yapabilecekleri şaşırtıcıydı), suratlarını camlara dayayıp birkaç kanlı ceset görme umuduyla rayları izleyen fanilere aldırmadan gözünü gittikçe yaklaşan Hogwarts'tan ayırmamıştı. Belki de ayıramamıştı. Bir kere o okula girdikten sonra koridorların içinde ilerleyip binanın duvarlarından geçmiş, çimenlerin üzerinde süzülerek yasaklı yerlerde dolaşmıştı; ama sonsuza kadar genç kalacak kız ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Hogwarts arazisinden bir daha çıkamamıştı.

Kardeşleri oraya nasıl geldiklerini hatırlamıyor gibiydi; onlar yaşamın yasını tutuyor, yaşayanlardan ve onlara güzel anılarını yaşatanlardan uzak duruyorlardı. Kendilerini melankoliye teslim etmiş, gülümsemek nedir unutmuşlardı. Çürüyüp giden birer ceset olduklarının farkında, hayatlarını boşa harcayıp harcamadıklarının tereddüdündelerdi, sahip olmadıkları günler merak ederken geçip gidiyordu. Zaman onları sonsuzlukta yalnız bırakmıştı.

Cecilia'nın zihniyse hayatın bulanık fotoğraflarını toparlamış, sararmış bir albümüyle canlanmıştı; ölüm kararını veren ilk o olduğu içindi belki, insanları izlemekten hep zevk aldığı, iyi ve kötüye hep saygı duyduğu için ödüllendirilmişti fanilerin yanından ayrılmamakla. Çünkü onlarla konuşmayı seviyordu. Onları izlemeyi, eğlenmeyi hep bir ayrıcalık olarak görmüştü ve yaşamın kendisine küstü diye yaşayanları sevmeyi bırakamazdı. Ödüllendirilmişti. Şakalar yapıyor, duvarlar arasında taklalar atarak ilerliyor ve portrelerle laflıyordu; artık hayata saygı duymak zorunda olmadığı için korkacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Tanrı oradaysa bile yaşlı suratını bulutlardan göstermeye her zaman olduğu gibi çekinmişti.

Bazen yalnız kalıyordu. Herkesten uzaklaşıyor, tavanlar boyunca süzülüyor ve en yüksek kuleden de yükseğe, kimsenin onu bulamayacağı yerlere ilerliyordu. Bir kere etrafındaki sesler kesiliversin, onu gözleyenler zamanın karar verdiği döngüde uykuya kısılsın, Cecilia ağlamaya başlıyordu. Hayattayken çektiği her şey için, aldığı darbeler, açtığı yaralar için yas tutuyordu; kardeşlerinin hayatına son verdiği için pişmanlık duyuyordu. Biri hariç, diye düzeltirdi kendini böyle zamanlarda, biri hala benim bir zamanlar yürüdüğüm koridorları aşındırıyor, şimdi hıçkırıklarımla titreyen camlardan dışarı bakıyor ve bir zamanlar benim de yaptığım gibi, yaşamaya değip değmediğini düşünüyor. Bazı yaraları ölüm bile kapatmıyor.

O uzun zaman öldüğü için üzülmemeliydi, kendini böyle telkin ediyordu. Hayattayken yasını ne kadar uzun tutmuştu, hatırlıyor muydu, bir hayalet gibi evin içinde dolandığı geceler fotoğraf albümünün sayfalarını kaplamıyor muydu, kendini hep etkisiz hissetmemiş miydi o? Dokunduğu şeyler hep kırılmıştı ya, bir illüzyon gibi tıpkı, eski haline gelmişti sonra. Bembeyaz veya simsiyah giyinirdi o; hayattayken hep yalnız başına vakit geçirmek ister, kendini diğerlerinden uzak, şarkı söyleyenlerin sesini duyamayacak, gülümseyişlerin tadını alamayacak kadar ırak hissederdi. Ve şimdi ölmüştü, Merlin, ne kadar şanslıydı, ölmüş ve sonunda yaşamanın neye benzediği hakkında bir fikir edinebilmişti! Melankoliyi arkasında bırakabilmişti, gölün karanlık suları arasında gezinirken suyun da ötesini görebilmeyi başarmış, bütün sesleri duyabilmişti.

Kız kardeşinin mırıltısını duymuştu. Zavallı kardeşi düşmek için yalvaran bir portre gibi sallanıyordu hayatın çürümüş, örümcek ağlarıyla çevrili duvarlarında. Feda ettiği yeteneğinin yasını tutmaya çalışıyordu o anda mırıltılarıyla; sanki ağlıyordu da, titrekti mırıltısı; dudakları hayattayken söylediği şarkıların ve ölmeden önce tattığı kanın çekmesiyle kurumuştu, ses tellerini zorluyordu. Artık zaman bir anlam ifade etmediğinden midir nedir, tam da Cecilia düşünürken bunları, üzülürken diğerinin çektiği acıya; Rosalind'in tok sesi de eklendi şarkıya. Şarkı artık sakin bir laciverte bürünmüş göğe kadar ilerledi, gölün içinde yürümekte olan hayaletin de önünden geçti, onu gözleri dolarken izlemeye mahkum etti. Yine de usulca gülümsedi Cecilia, gölden çıkmadan, yumuşak sesiyle eşlik etti şarkıya. Üç ölü yaşamı anarken, zaman bir anlığına da olsa gösterdi kendini ve sessizce tik'leyip tak'ladı onlara; elbette, hiçbiri bunu fark edemedi.

Gaye Indie Lacroix:
Gaye için güzel bir geceydi. Ortak salonlarında kimsenin uyanık olmadığına emin olduğu vakit mutfağa sızmıştı usulca, ilginç bir biçimde tanıştığı ama bir daha yanından ayıramadığı can dostu Ratatü için bir parça çiğ tavuk çorlamıştı. Sonrasında ağzına bir iki çiğ patates atmış, şişmiş yanaklar ve bir elinde tuttuğu tavuk, diğerindeyse içinde Ratatü’nün olduğu çorap ile ayrılmıştı yatakhanesine gitmek amacıyla. Mutlu mutlu, ‘Hickety-Dickety Dock’ şarkısını mırıldanmaya başlayacaktı ki aniden bir ses duydu. Bu ses öylesine tanıdıktı ki ölü kardeşinin sesine acayip benziyordu. “Tanrım, kendine gel, onlar öldü ve geri dönmeyecekler. Başka bir manyak gece yarısı kalkıp şarkı söylüyordur. Ne kadar garip inşalar var,” diye düşünürken elindeki tavuğu şaplakladı. Ne kadar da ilginç bir dokusu vardı. Sakince yürümeye devam etti hiçbir şey olmamış gibi derken şarkının da oldukça tanıdık olduğunu fark etti. Küçükken dinledikleri ve kabuslarında bile karşısına çıkmaya başlamış o şarkıydı. “Aaaaa bu kadar da olmaz!”

Hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi ve sesin geldiği yere doğru pıtı pıtı koştu. Tavuk kaygan derisi yüzünden kayıyordu elinden, o da buna çözüm ve girişeceği kavgada defans amaçlı kullanmak adına aklına gelen ilk şeyi yaptı ve tavuğu kalçasındaki delikten kafasına geçirdi. Bu bir gece yarısı duşuna mal olacaktı ona ama gece gece döveceği insanları da korkutmak için değerdi. Sesin geldiği odanın önüne vardığında soluk soluğaydı. Derin bir nefes alıp kapıyı açmaya çalıştı. Kilitliydi. Bu son damlaydı işte. Hem gece gece şarkı söylüyorlar hem de kapıyı mı kitliyorlardı, bu nasıl bir fanteziydi? Aniden gelen hormonsal bir güç ile kapıya tekme attı, sonra bir tekme daha attı ve üçüncüde kapıya yapıştı. Bunun sebebi eski kapının kilidinin, yapıldığı malzemeden daha sağlam olmasıydı, kapı kırılmış ve bacağı da içinden geçmişti. Bacağını, yüz otuz bir (sjsjsjsj) derece olacak şekilde açmaya zorlayan düşüşü nedeniyle acıyla inledi. “Toplarım! Benim kü- BÜYÜK BAMYAM!” Gözleri yaşarmış bir şekilde zorlayarak bacağını delikten çıkardı ve bir süre kasıklarını tutarak yerde uzandı. Ratatü viklemeye başladığında, “Ayol tamam ya, ühü, kalkıyorum.” diye fısıldadı. Hala kasıklarında hissettiği acı yüzünden iki büklüm duruyor olsa da bu sefer kapının içini görebilecekti. Delikten içeri baktığında ise şansına çok karanlık olduğunu ve içerdekilerin kim olduğunun anlaşılmadığını fark etti. Artık başka seçeneği yoktu anlaşılan. “Giriyorum!” Tüm gücüyle deliğe iki yumruk geçirdi genişletmek için, küçük bedeni delikten geçebilecekti artık.

 Zar zor kafasını soktuktan sonra değişik kıvranmalar ile içinden geçmeyi başarmış ve doğrudan yere kapaklandı. Bu, lanet olasıca zeminden aldığı ikinci darbeydi ve gözlerindeki yaşların akmasına az kalmıştı. Silkelenerek ayağa kalmış ve içeri göz gezdirdiğinde bir damla göz yaşının yanağından süzülmesine engel olamamıştı. İki saydam siluet ona bakıyordu, onlar dönemin başında kaybettiği ablalarıydı. Ağzını açıp konuşmaya çalıştığında beklemediği bir şekilde acıklı, cılız bir ses çıktı. “Anan…” Boğazını temizleyerek yerinden kalktı ve olabildiğince dik durmaya çalıştı, başarısız olmuştu tabii, çünkü acıdan kasıklarını bırakamıyordu bir türlü. Duygu yoğunluğu nedeniyle kafasındaki çiğ tavuğu çıkarıp ablalarından en büyük olana fırlattı ve işaret parmağını onlara doğrulttu. “Siz! Sizi şerefsizler!” Tam cevap vereceklerken onlara engel oldu. “KES! Sizin yüzünüzden kalçamda kocaman bir el izi var lanet olsun! Hanginiz şaplak attı lan ölmeden önce!” Normalde edebini korumaya özen gösterirdi lakin kasıklarındaki acı ve ölü ablalarına duyduğu kızgınlık (ve gizli üzgünlük) patlamasına neden olmuştu. “Hem s-siz hani ölmüştünüz? Madem hayalet olarak geri geldiniz, bunca zaman neden yanıma hiç gelmediniz!? Artık gerçekten kimseye güvenmeyeceğim!” Çıktığı deliğe geri girdi. Bir süre süren yılan gibi sıyrılma çabası ve kalça sallayışla koridora geri çıkmayı başarmıştı. Delikten kolunu sokarak onları işaret etti ve bağırdı artık artan hıçkırıklarıyla. “Siz görürüsünüz! HAYALET KAFALARINIZA TEKME ATICAM GÜÇLENİP VE BU O KADAR SERT OLACAK Kİ CEHENNEME GİDECEKSİNİZ DOĞRUCA, HIH!” dedi ve koridorda elindeki faresiyle koşmaya başladı. Ancak fazla uzaklaşmadan bir şey unuttuğunu fark edip geri döndü.

 Kalçasını, yarattığı delikten içeri soktu ve bağırdı. “KIÇIMI YİYİN!” Ve sonra tekrar bir çaba ile delikten kurtulup koşarak karanlık koridorlarda kayboldu.

[spoiler]

[/spoiler]

Lorraine Briar Lacroix:
[justify]Sesi Hogwarts’ın üç köşesine ulaşmış; ona aşina kulakların dikkatini üzerine çekmişti. Üç kardeş en büyüklerinin olduğu odaya doğru teker teker gelmişlerdi. Önce gelen ikilinin seslerini uzaktan şarkıya eşlik etmeye başladıklarında işiten Briar’ın yüzüne bir gülümseme ilişti. Tanıdık iki ses en sonunda odayı bulduğunda kardeşlerine döndü. Fakat sakin halleri pek uzun sürmeyecekti. Çünkü sesini işiten üçüncü bir kişi daha vardı.

Başta kapının açılmaya çalışıldığını duymuştu Briar, ardındansa kapıya bir tekme atılmıştı. Tekmeler durmayınca tam kapıyı açmaya çalışan kişiyi korkutup kaçırmak için kapıdan fırlayacaktı ki kapının kırılmasıyla o sesi duydu. Başta işittiği sözlere içinde olduğu durumu fark etmeden gülmüştü. Fakat buna gülebileceği bir durumda değillerdi ve bu kapıyı kıran kardeşleri içeri girdiğinde tam anlamıyla belli olmuştu. Sürüklenerek kapıdan girdikten sonra ayağa kalkan Gaye’in gözlerinin onları bulduğunda dolduğunu görmesiyle bir şeyler demek istemişti, fakat doğru sözleri bulamadı.

Briar ne söyleyeceğini bilemez bir hale düşmüşken kardeşi Gaye içine girdiği duygulara tamamen kapılmış gibiydi. Sinirliydi büyük ihtimalle. Öyle olduğunu düşünüyordu Briar. Hakkıydı da sinirlenmekte, en sonunda terk edilmiş olan oydu. Kardeşlerini kaybetme acısıyla okul senesine devam etmek zorunda kalmış olan oydu. Yapayalnız kalmış olan oydu. Sinirlenmek onun en büyük hakkıydı. İşte bu yüzden kardeşinin elinin kafasındaki çiğ tavuğa gittiğini gördüğünde ne yapacağını tahmin edebilmişti.

Onu hedefleyerek atılan çiğ tavuk kafasının içinden geçmiş ve önünde durduğu camı kırarak Hogwarts arazisinin zemini bulmuştu. O an o kadar çok istedi ki atılan şeyin normalde olması gerektiği gibi kafasıyla buluşup ona büyük bir acı vermesini. Ama bunun yerine kafasından geçen çiğ tavuk şimdi bir grilikten başka bir şey olmayan tat dokularını çalıştırır gibi olmuştu. Duvarların içinden geçerken de hissetmişti bunu daha önce. Tadını tam anlamıyla elbette alamıyordu bu şeylerin. Fakat alabilecekmiş hissi bile bir heyecan kırıntısı hissetmesine sebep olmuştu.

Şu an bunları düşünebiliyor olması kendinden iğrenmesine sebep oldu. Arkasında doğru düzgün hiç düşünmeden bıraktığı kardeşi acısını ve sinirini kusuyorken bu kadar duygusuz bir şerefsiz olmamalıydı. Tüm bencilliğiyle onu yalnız bırakmıştı. Büyük kardeş olarak, bir abla olarak kardeşlerini düşünmesi gerekirken o bunların hiçbirini yapmamıştı. Arkada kalan kardeşini en çok düşünmesi gereken oydu. En büyük olarak bunu yapması gerekiyordu. Trenden her şeye bir son vermek için atlamak ne kadar çok istese de en büyükleri olarak arkada kalanları düşünmesi ve atlamaması gerekirdi.

Arkada acı içinde bıraktıkları kişileri en çok onun düşünmesi gerekirdi. Fakat o asla böyle biri olamamıştı. Bencildi ve kardeşinin yüzünü aylardan sonra yeniden görmek bunun yüzüne vurulmasını sağlamıştı. Her zaman önce kendisini düşünen iğrenç birisi olacaktı. Ölüm bile bunu değiştirememişti. Çiğ tavuğu fırlatmasının ardından siniri geçmemiş olacak ki kardeşi bu sefer de işaret parmağını onlara doğru doğrultmuştu. Olmayan akciğerleri ile iç çekmesinin ardından dudakları aralandı. Ama konuşmalarına izin vermeden susturmuştu Gaye ablalarını.

Genç sinirini, hüznünü ve acısını sözleriyle aktarırken izlemekten başka çaresi yok gibiydi. Birkaç defa araya girmek ve açıklamaya çalışmak istemişti. Fakat asla yapamadı bunu. Şu an ne söyleyebilirdi ki? Gaye odadan çıkıp giderken o yüzden hiçbir şey diyememişti. Yavaşça bu sefer kırık olan cama döndüğünde öldüğünden beri ilk defa şarkı sözleri dışında sözler döküldü dudaklarında.  Gecenin sessizliğinde bile pek duyulamayan bir fısıltıydı sesi sadece.

“Umarım cehenneme gitme şansını elde edebilirim kardeşim.”[/justify]

-Son-

[spoiler][justify]Selam~! Bunu kim okur bilmiyorum, fakat okunsun diye atmıyorum açıkçası. Word dosyalarımı gözden geçirirken karşıma çıktı bunu yazdığım dosya. Öyle köşede kalmış garibim atılan ve tamamlanamamış rp'lerin arasında. Ve dedim ki "Wow rp'yi o kadar yazıp paylaşmamış mıyım?". Acaba bir yerinde bir eksik var da ondan mı paylaşmadım diye şöyle bir gözden geçirdim. Ama rp işte, güzel falan idk. Başlığın birinci yıl dönümünde mi atsam acaba falan dedim. Fakat ben olmak üşengeç istememek beklemekle uğraşmak. O yüzden salmışke bunu buraya. bb[/justify][/spoiler]

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git