17 Nisan, 2026 10:12:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Sen Varsın Diye (Vol III)  (Okunma sayısı 106 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Sen Varsın Diye (Vol III)
« : 16 Şubat, 2022 02:11:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=UooE3twEpEA&ab_channel=CanOzan[/youtube][/spoiler]

Bu konu Charlotte ve Eadwig’in 5. sınıf zamanlarından bir kesiti anlatmaktadır.




Göğsüm ve midem arasında bir yer... Tam yerini nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Bir his var rahatsız eden. Boğazıma vuruyor. Midem bulanıyor desem, yeterli bir tarif değil. Psikolojik biliyorum. Kussam, belki o duyguları da kusarım ama böyle bir şey gerçekleşebilecek gibi gelmiyor bana. Zaten büyüdükçe duygularını yok sayan bir adama dönüştüm. Kimseye çaktırmıyorum içimdekileri ama modum aşırı düşük. Oturuyoruz çocuklarla, sohbet çeviriyorlar sadece durmuş bakıyorum boşluğa. İçimdeki o rahatsızlık izin vermiyor hayattan zevk almama. Normalde de çok zevk alan biri değilim de neyse... Aslında oturup tek bir soru sorsam bulacağım nedenini. Neden? Neden böyle hissediyorum. Cevabı da çok basit. SBD’ler. Hepsinden bok gibi notlar almam şaşılacak bir durum değil. Dersleri umursamıyorum, profesörleri sevmiyorum. Yine de kendime karşı bir hayal kırıklığı mı yaşadım nedir? Tabi bu soruları sormak yerine tüm duygularımı yok sayıp, arkadaşlarımın arasında karşıya bakıyorum dümdüz. Neyin var diyorlar. Bir şeyim yok nereden çıkartıyorsunuz diyorum. Hatta uzatırlarsa bağırıyorum. Bir ara koridorda koşan çocuğa koşmasın diye vurdum sinirim yüzünden. Ses de etmedi bizimkiler. Dersleri zaten dinlemiyorum, artık hiç dinlemiyorum. Oturup kendi kendime önümdeki parşomeni karalıyorum. Belli bir şekil de yok. Sadece karalıyorum. Dersin sonunda parşomen mürekkepten simsiyah oluyor. Şuan kalbimi aynı bu şekilde görüyorum. Kararmış. Umutsuz. Mutsuz. Gitmesini bekliyorum gitmiyor his. Bazen başım ağrıyor. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var diye nöbet sırası bende olmasa da profesör Urswick’ten nöbet istedim. Bu sene sınıf başkanı oldum. Akşam bizimkilerin geyiklerini dinlemektense yağmurda bahçede nöbet tutarım daha iyiydi şuanki modumda.

Üstüme kalın bir şeyler giyip şemsiye aldım. Öğrencilerin içeri girmesini bekledim kapının önünde. 15 dakika sonra içeri girmemiş, hala çevrede pinekleyen öğrencileri uyarmak için bahçeyi gezmeye, insanlara kızıp bağırmaya başladım. 5 dakika sonda ise, bahçede kimse kalmadı. Saat geç olmuş olsa da biraz yürüyüş yapıp, sigara içerek rahatlamak istedim. Aşağı inmeden önce sardığım iki dal sigaradan birini alıp yaktım ve bulunduğum ortamın keyfini çıkararak yürümeye başladım. Bu sırada da yarın yapacağım şeyleri düşünüyor kafamı meşgul etmeye çalışıyordum. Slytherin Ortak Salon’undaki masanın genişletilmesi isteniyor. Profesör Urswick’le bu konuda konuşacağım. Bir kaç da sandalye gerekiyor. Bizim ortak salondakilerle ile uyumlu olmaları lazım. Bana 10 dakika gibi gelen bir saatten sonra iyice geç oldu saat. Hazırladığım iki dal sigarayı da tüketmiş, sırtımı Hogwarts duvarına dayamış gölü izledim. Ailemi, bana öğretilenleri, ada halkını düşündüm... Kendimi derslerin gerçekten işime yaramayacağına iyice ikna etmeye çalıştım. Temiz hava iyi gelmişti. Derin derin nefes alıp yok ettim hisleri. Daha kendilerini belli edemeden, yok oldular. Yalnızlığı hiç sevmem.

Ama ihtiyacım varmış.

Duvardan destek alarak doğruldum. Şemsiyemi omzuma dayayıp yürümeye başladım Hogwarts’a girmek için. Daha kapıya ulaşamamıştım ki seraların oralara koşan birini gördüm. Nereden çıktı şimdi bu? Tekrar çattım kaşlarımı ve tüm sinirli halimle peşine düştüm. Buradan bağırsam koşup gözden kaybolurdu. Bu yüzden sadece adımlarımı hızlandırdım. Herhangi bir ses ya da acele yapmadan yürüdüm. Yanına gittiğim gibi azar çekecek, onu Hogwarts’a geri götürecektim. Bu saatte dışarı çıkmak yasak.


Çevrimdışı Charlotte Vera Rillian

  • Hufflepuff
  • 8. Seviye
  • İleti: 39
  • 295 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Charlotte Vera Rillian
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 7
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 13
  • İksir Kabiliyeti: 3
Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« Yanıtla #1 : 17 Şubat, 2022 22:48:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yağmur, insanoğlunun bütün günahlarını yeryüzünden silmeye çalışırcasına hızını arttırıyordu. Kulenin penceresinden cama sert bir biçimde vuran ve aşağı doğru süzülen yağmur tanelerini izliyordum bir süredir. Arada sırada buğulanmış camdan seçtiğim ve seçemediğim birçok simanın arınmadan kaçışını izlerken keyifsizliğim giderek yüzümde yer ediniyordu lakin geçecekti. Uzun bir süredir bu denli yoğun bir yağış gerçekleşmesini bekliyordum aslında. Sonunda günü gelip çattığında yatakhaneden almam gerekenleri hızlıca almış ve koşarak çıkmıştım oradan. Özel bir gün olacaktı benim için. Sınıf başkanlarına veya profesörlere yakalanmadan seraya kadar gitmeliydim.  Her yerde olabilirlerdi. Hogwarts sınırları içerisinde biraz yalnız kalmak biraz da kendime özgü beni mutlu eden şeyleri eyleme dökmek istiyordum. Kulenin saati beynimde çınlarcasına tama vurduğunda ezberlediğim kestirmelerden kimselere gözükmeden gitmeye hazırdım. Gece karası yağmurluğumun kukuletasını başıma geçirip cebimdeki efsunlanarak boyutu büyütülmüş ve hala iyi derece iş yapabilecek kazma küreği düşmemesi için ittirdim koşmaya başlamadan önce. Belki de tek hatam beyaz ayakkabılarımı giymiş olmamdı. Hep aynı hataları tekrarlardım.

…

Giriş katın devriyesi bitmiş olmalıydı ki ortalık oldukça sessizdi. En sevdiğim saatlerdi. Birkaç Slytherin mensubu çocuk dışında kimse gözükmüyordu etrafta. Dikkatlerini çekmezdim genellikle uğraşmak istemedikleri zaman hariç. Dalga geçmek istiyorlarsa başka diye düşünürdüm ama uzun bir süredir -daha doğrusu dördüncü sınıftan beri- bana laf atıp karıştıklarını görmediğim için rahat bir şekilde yanlarından geçip gittim. Sebebini biliyordum. Sadece anlamıyordum. Anlayamayacaktım da muhtemelen. Bazı şeyleri hayal kırıklığına uğramamak için anlamıyordum. Anlayamayacağımdan değildi.

Farklı yönlere aynı anda çelişkilere yer vermemeye çalışarak koşuyordum, ikiye bölünüyordum hep. Özüm ise saf bir ahenk taşıyor sahip olduğum bütün renklerimle.

…

Hogwarts bahçesinden çıkıp seraya doğru giden loş yola geldiğimde hala ortalıktan emin olmadığımdan yüzümü esirgiyordum. Görüş açım kısıtlandığından pek de iyi göremiyordum sağı solu ama şansıma güvenmeyi tercih edecektim çoğunlukla yaptığım gibi. Hiç düşünmeden atmıştım kendimi yağmurun ortasına. Gürültü kesilmişti. Yalnızca doğanın sesi varıyordu kulaklarıma. Mutluydum. Yoğun su birikintilerin üstünden atlaya atlaya bazen de etrafa ve üstüme çamur sıçrata sıçrata vardım seraya. Gözlerimi kısıp etrafı yokladım. Üstü kapalı alanda Bitkibilim profesörünün en son masa üzerine çıkardığı saksılara baktım meraklı bir şekilde. Gelecek hafta işleyeceği şey miydi bunlar diye düşünürken bir tıkırtı duymamla irkilip hemen arkama döndüm. Olduğum yerde hoplamıştım. Çok değil, neredeyse yakınıma kadar gelmiş Eadwig’i görünce derin bir oh çektim. Sanki kendisi bina başkanı değil. Uzun zamandır konuşmamıştık. Kızacak gibi mi duruyordu o? Yoksa yakından yüz ifadelerinin nasıl gözüktüğünü mü unutmuştum. Yok, yok... Net göremiyordum ki yüzünü. Nereden çıkmıştı o? İki büyük adımda yanına kadar varıp “Bir şey demeden önce… Sakın beni geri dönmeye zorlama.” dedim ilk olarak. “Önemli bir işim var.” diye ikna etmeye çabasına girmiştim hemen ama yapacağım şeyin ne olduğunu açıklamamıştım. Katı bir inatla dedim ki çocuğa “Beni ele veremezsin. Veremezsin değil, verirsin. Ama… Vermemelisin. Vereceksen de açıkçası umurumda olmaz. Yapacağım şeyi yapmaktan alıkoyamazsın beni.” Omuz silktim. Beni buradan götürmek için sürüklemesi gerekirdi anca. “Hatta ne var biliyor musun? Bunu yaparken beni bekleyebilirsin. Sonra birlikte döneriz.” Konuşmuyor olabiliriz ama her gelişimizde veya civardayken onu izlemediğimi söyleyemem. Ruhunun griliği kendimle çok büyük bir kavgaya tutuşturuyor beni. Onun da suskunluğu ve uzaklığı hoşuma gitmiyor. Aklını dağıtmak istiyorum.  Üstüme vazife gibi sanki. Takıldım mı takılıyorum. “Çok fazla vaktimizi almaz, söz. Islanmak zorunda bile değilsin. Girişte beklersin beni.” Yalan söylüyordum, elbette ıslanmak zorundaydı ama bunu bilmesine şimdilik gerek yoktu. Yanıma gelmeyi tercih ederse -gelmeye zorlamayacağımı iddia edemiyorum- onunla paylaşabilirdim seve seve planımı veya düşüncelerimi. Tuttum bir elinden. Üstü açık fidelerin bulunduğu alana çıkan kapının önüne kadar da sıkı sıkıya tuttum hem de. Kaçıp gidecekmiş gibi duruyor hep. “Hemen gelirim.” dedim ama Eadwig gibi birisinin çamurlu yerlere söylenmeden gönüllü bir şekilde gireceğine inanmıyordum. Elini bırakıp sol cebimden koca avuç dolusu tohumu çıkarıp gösterdim. “Dolunay gününde yağmurla ekilmeleri lazım.” Yağmur yoldayken şiddetini bir tık daha düşürmüştü, esasen tohumları ekerken onlarla birlikte su ile temasa geçmeliydim, üstlerini kapatmadan önce ise yağmurluğumdan kurtulacaktım. Diğer cebimdekileri çıkarıp tohumları yerine bırakırken Eadwig’in gözünün önünde salladım gitmeden önce bir ağız dolusu gülücükle. Sonra da “Şunu gereksiz yere getirmiş olabilirim…”  Küreği bıraktım kapının ağzına. Konuşurum bazen kendi kendime.

Toprağa adımlarımı saldığımda oyuntuda biriken çamura bulanmıştı ayakkabılarım ama hemen taşlara çevirdim yönümü umursamadan. Arkam Eadwig’e dönük bir şekilde ilerlemeye başlarken bir yandan aklımdakileri dile getirdim: “Bu arada… Az önce söylemedim ama… Bence senin kesinlikle böyle bir şeye ihtiyacın var… Gelmezsen gün geçtikçe daha çok bunalmaya başlayacaksın, Eadwig. Bir bildiğim var ki söylüyorum. Ararsan bulursun ama öte yandan ekmediğini biçemezsin de.” Onu izlediğimi düşünmesini kafama takacak değildim. Daha konuşurken aradaki mesafeyi açmıştım Eadwig ile. Gözüme kadar düşen kukuleta battığında hafifçe biraz daha geriye itip boş bir yer seçebildiğimde durdum ve düşünmeden dizlerimin üzerine saldım vücudumu.  Her alana birebir oranda yağmur düşmüyordu. Çok vakit yemeden çift parmakla toprağın ıslaklığını ve nemini kontrol ederken de seslenmeye çalıştım. Peşi sıra, “Küreğe ihtiyacım olarak sanırım.” diye seslenmeye çalıştım. Çok da lüzumu yoktu. Eadwig’e hiç değilse gelmesi için bahane sağlıyordum kendimce, onu bilerek oraya bırakmıştım. İstese bile gelmeyeceğini düşünüyordum. En azından bir şeye ihtiyacım olacağına yanıt verir veya onu bahane olarak örter umudu taşıyordum. Yanımda olması veya iyi olması benim için önemliydi? Çünkü güne açmasını istiyordum. [/justify]

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« Yanıtla #2 : 18 Şubat, 2022 03:55:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Seralara doğru koştu bu kural tanımaz öğrenci. Ben ise peşinden koşmayacak kadar melankoliktim. Hızlı adımlarla yürüdüm arkasından sadece. Bilerek mi basıyordu su birikintilerine? Ben ise onun aksine su birikintilerinden özellikle uzak duruyor, biraz yolumu uzatıyordum. Yaklaştıkça bu kişinin bir kız olduğunu gördüm. Hufflepuff’tandı. Bu binadakilerin ne yaptığını pek anlayamıyordum. Yine de aklı havada davranışlarına bir neden teşkil ediyordu sarı cübbesi. Seraya girdi. Benim oraya gelmem daha uzun sürdü tabi ki. Seranın kapısından girerken içeri tam olarak girmek istemediğim için şemsiyemi kapının dışarısında tuttum. Kapıdan şöyle bir girdiğimde kız beni duydu. Onu korkutmak istemiş miydim? Sanırım istemiştim. Benden korksun ki söylediklerimi dinlesin istemiştim ancak döndüğünde yüzünü gördüğüm gibi şaşkınlığını gizleyemeyen ben oldum. Charlotte. Kafamda onunla ilk yalnız kaldığım gün söylediklerim yankılandı. Rillian. demiştim. Sen ne yapıyorsun burada? Gece dışarı çıkmak yasak! Bilmiyor musun? Evet dedi beynim. Bunları tekrar söylemelisin. Peki neden söylemiyorsun? Neden ağzını açamıyorsun? Sonra yaptıkların yüzünden değil mi? Geçen sene aşırı aptal bir şekilde öptüğün için kızı, konuşamıyorsun. Nasıl olabilir peki? Benim üstümde böyle bir ağırlığı nasıl kurabildi? Üstelik hiçbir şey yapmadan.

Bir anda dibimde bitince geriye kaçtım istemeden. Fazla yaklaşmak istemiyordum yanına. Yüzümdeki ifadeyi her zamanki çatık kaşlı halime çevirdim zorla. Ben bir şey demeden önce o atlamış, onu geri dönmeye zorlamamı söylemişti. Ne demek zorlama? Ben bina başkanıyım ve bu benim işim. Tabi ki onu geri dönmek için zorlayacaktım. Önemli bir işi olduğunu söyledi ben daha sormadan. Kim bilir ne işiydi. Onu ele veremeyeceğimi söylediğinde ise kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Ne demek veremezsin? Kalbim gerçekten veremeyeceğimi söylüyordu bana. O sert, katı halimin bu kıza çalışmayacağını yüzüme vuruyordu ama geçen sene öğrenmiştim. Kalbimin söyledikleri tamamen kızın elindeydi. Kalbimi dinlememeliydim. Ama... O kadar imkansızdı ki bu. Geçen sene olan olaya kadar kızı göz hapsinde tutmuştum. Tüm Slytherin'lere kıza iyi davranmalarını söylemiştim. Sonrasında ise bir çok kere gidip konuşmak istemiş, aşırı utanmıştım. Yazın ise annem gelecekte benim için kurduğu planlardan bahsetti. Onun bulacağı bir kızla evlenmem gerektiğini, ailemizin geleneği olduğunu ve... Başkalarına gönüllerini kaptıran Boleyn’lerin sevdiklerinin başına gelenleri. Benim yüzümden, böyle hayat dolu bir kızın harcanıp gitmesi düşüncesi bile korkunçtu. Bu yüzden, bu sene Hogwarts’a geldiğimden beri bu kızdan uzak durmak için elimden geleni yapıyordum. Baya da iyi gidiyordum aslında. Ta ki... Ne bok yemeye tek başıma dışarıda dolaşmaya karar verdim ki! Artık mutsuzluğuma endişe de eklendi.

Kafamı olumsuz anlamda salladım onu bekleyebileceğimi söylediğinde. Hemen geri döneceğiz diyecektim. Şemsiyeyi tutmadığım elimi tuttuğu için cümleme başlayamadım bile. Onunla tanıştığımda da el ele tutuşmuştuk. O zaman hiç böyle bir duygu hissetmemiştim. Güvendi o zaman hissettiğim. Şimdi ise, kalbim yerinden sökülecek gibiydi. Yatağımın başında, bana diktiği o kalple alakası var mıydı bu hislerin? Kalbimi koruyacak diye vermişti ama belli ki tek yaptığı kalbimi daha çok ona kaptırmam olmuş. O anın şokuyla hiçbir şey söylememiş, seranın yerlerini ıslatmamak için dışarıda tuttuğum şemsiyemle birlikte içeri çekilmiştim. Zaten gereksiz bir düşünceydi benimki. Yerler çamur içindeydi. Seranın içinde biraz koştuktan sonra ortadaki açık alana çıkan kapının önünde durduk. Kız elimi bırakıp elini cebine soktu. Bir avuç tohum çıkardı. Bunları dolunay gününde ekmesi gerekiyormuş. O kadar umrumda değil ki şuan. Kız yanıma küreği bırakıp seranın üstünün çatı ile kapatılmamış alanına koşturduğunda kendimi kızın tuttuğu elime bakarken buldum. Elleri benim elime göre minik kalıyordu. Fazla tatlı. Ne? Hayır hayır tatlı falan değil! İçeri girmesi gerekiyor. Burada yalnız kalmamamız gerekiyor. Elimi yumruk yaptım hissi yok etmek için. Kafamı kaldırıp içeri girmesini söyleyecektim ama konuşuyordu. Benim böyle bir şeye ihtiyacım olduğunu söyledi. Gözlerimi kıstım. Gün geçtikçe daha çok bunalmaya başlayacağımı söylediğinde ise, bir dakika dedim kendime. Neydi bu cümleler şimdi? Hislerimi mi okuyordu bu kız? O kalp sayesinde mi? Saçma! Ben böyle teorilere inanan biri değilim. Artık değilim. Okulda ne bir cadı var, ne de o kalbin içinde büyü var. 2. sınıftan böyle bir büyü yapması için ruh hastası olması lazım. Peki nereden biliyor bu aralar bunaldığımı? Yoksa?

Beni mi izliyor?

Dışarı yansıtıyor muydum ki halimi? Normalden daha sönük enerjim evet, ancak bunu fark etmesi için enerjimin yüksek halini de bilmeliydi. Gerçekten beni izliyor olmalıydı. Küreğe ihtiyacı olduğunu söylediğinde kafamı çevirip yanımda duran küreğe baktım. Küreği alıp kızın yanına gidersem ve bir daha elimi tutmak gibi bir hareket yaparsa daha çok kaptırırdım kendimi. Bu yüzden elimdeki şemsiyeyi kapatıp, asamı aldım cübbemin içinden. Basit bir Wingardium Leviosa ile havalandırdım küreği. Kızın yanına doğru uçurdum. Bu hareketim hiçbir şey söylememe rağmen onu bekleyeceğimin göstergesi oldu. Küreği kızın yanına saplanacak şekilde bıraktıktan sonra asamı yerine koydum. Bitkilerden nefret ediyorum. Bitkibilimden de, bu seralardan da. Gerçekten iğrenç bir sınav sonrası aldığım düşük notlar kendimden şüphelenmeme neden oluyor işte. Kızın diktiği -artık neyse- ilgimi çekmiyor. Yanında bulunmak istiyorum ama istemiyorum da. O yüzden tam ortada duruyorum. Yanında da değilim, çekip de gidemiyorum. Kapının önünde elimde şemsiye ile dimdik bekliyorum.

“Ne kadar sürer?” diye sordum şemsiyemi önüme alıp iki elimle baston gibi tutarken. “Bu bunaltılar geçecek. Duygular geçicidir. Bir şey yapmama gerek yok.” diye soğuk bir cevap verdim söylediklerine de. Konuşurken bile boğazımda dertli bir yumru vardı. Düşünmemeye çalışıyordum yine de.


Çevrimdışı Charlotte Vera Rillian

  • Hufflepuff
  • 8. Seviye
  • İleti: 39
  • 295 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Charlotte Vera Rillian
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 7
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 13
  • İksir Kabiliyeti: 3
Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« Yanıtla #3 : 21 Şubat, 2022 03:14:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]İki ayağımı bir pabuca sokmaya ne gerek var? Ne kadar sürecekse sürecek işte. Bu ne memnuniyetsizlik? Beklemek istemiyorsa gidebilir, üstüne de şikâyet edebilirdi. Yaptığı hareketle canımı sıkmıştı. Kaldı ki ben kolay kolay harlanan birisi olmamıştım hiç. Bekleyebileceğini ben söylemiştim, evet. Ama kimseyi zorla tutmuyorum ya. Ben bu çocuğu anlamaya yaklaşamıyorum bile. Kıyısından geçip olduğum yere geri dönüyorum. Nefesimi kesiyor her tavrı, iyi veya kötü. Anlayabileceğimi sandığım her an yanılgıların pençesine düşüyorum. Her görüştüğümüzde farklı bir yanını sakınmadan sergiliyor. Hangi davranışları gerçek hangi güzel yönünü bir maskenin altına saklıyor? Bilemiyorum. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim. Mutsuzlukla toprağa sapladığı küreğe bakışlarımı bile çevirmedim. O sadece işin bahanesiydi. Huysuzlukla açtım ağzımı girişe doğru dönerek. “Yardım edersen çabucak bitiririz.” dedim demesine ama diğer söylediğine cevap vermeyecektim. Doğrudan konuşamıyorum ona karşı. Birdenbire gidişat dolaylı yola sapıyordu. Zaten bir cevap versem ne değişir?Karton kutu ol o zaman sen. Duygusuz olacaksan her şey olabilirsin, değil mi? Ne bileyim, saksı olsun mesela. Neymiş duygular geçiciymiş. Negatif enerjisi beni de etkilemişti ister istemez. Yüzüme yansımadığını umut ediyordum. İç dünyamda ufak bir hareketle saçmalamaya başladığımın farkına tam da o an farkına varmıştım esasen. Ne vardı bu kadar bozulacak? Şu an sorgulamanın vakti olmadığını biliyordum ki görüş açıma Eadwig’in adımları girince derin bir nefes alıp bir nebze olsun dürtülerimi kontrol edebileceğime inanmıştım. Hem uzun zamandır beklediğim bir şeyi yapmaya gelmiştim hevesle seraya kadar.

Kazmayla bir buçuk yumrukluk boşluklar açmaya başlamıştım o sırada toprakta. Yağmur azalmaya başladığında biraz daha hız kazanmak gerektiğini düşünüyordum. Ne çok yağmur ne de az yağmur. Elimdeki tohum sayısının yarısı kadar boşluğu açtıktan sonra kazmayı toprağa dikip Eadwig’in pantolonunun paçasından aşağı doğru hafifçe çekiştirip dürttüm. Eğilmesi lazımdı. “Dört tane de sen açar mısın?” dedim masumane bir şekilde. Haliyle şemsiyesini bırakmak zorunda kalacaktı. Tutmamı isterse yardım edebilirdim ona ama taraftarı değildim. Sıkı sıkıya kapadığım avucumu açarak tohumları tekrardan gösterdim dört tane ayırırken. “Aslında bunları saksıya dikmek daha iyi bir fikir olabilirdi ama onları toprağın bir bütün olan canlılığından ayırmak istemedim.” Ne için olduklarını söylemeliydim. Anlatmak için kimsenin bir şey sormasını hiç beklememiştim. “Yıldızpatı… Daha çok bilinen adıyla Aster çiçeği tohumları… Birden fazla hikayesi var esasen. Antik Roma’ya kadar dayanan hikayesinde Jüpiter savaşma isteğiyle dolup taşan insanları cezalandırmak ister ve yeryüzünü taşla doldurur. Yunan tanrıçası olan Astraea yeryüzünden yıldızları göremediği için çok üzülür. Ağlar, ağlar… Ağladıkça gözyaşlarından topraklarda bu çiçekler yetişmeye başlar en nihayetinde. Bu çiçekler de yerdeki yıldızlara dönüşürler…  Öte yandan da bir başka hikâye der ki; göklerin kızı ve gecenin sevgilisi olan Astraea yeryüzünün renklerine hayran kalır. Gökyüzünün bu kadar karanlık olmasını istememiş ve ağlamaya başlamış. Ağladıkça parlak bir gökyüzüyle geceyi aydınlatmak istemiş. Gözyaşlarından yıldızpatılar açmaya başlamış. Hem göklere hem de yeryüzüne bir hediye vermiş olur böylelikle.” Küçük yaşta babamdan dinlediğim ilk hikayelerdendi. Ne zaman düşünsem hüzünlenir, iç dünyamı sorgulamaya başlardım bir ceylan ürkekliğinde.

Tohumları birbirlerine yakın şekilde açtığım yerlere özenle yerleştirmeye başlamadan önce avucumun içinde yağmur damlalarıyla buluşturuyordum. “Yıldızpatı’nın sabrı ve sadakati temsil ettiğini söylerler. Kimse artık gökyüzüne bakmıyor. Yıldızları olabildiğince yeryüzüne taşımak istedim. Ne zaman umutsuzluğa düşersem ve sabrımın tükendiğimi hissedersem bakmak için ve yeniden hatırlamak için… Çiçeklerin ve toprağın iyi gelen bir yanı var.” Tohumların yerleriyle parmaklarımla oynamaya devam ederken konuşmaya devam ediyordum. Islandıklarından iyice emin olunca üstlerini kapatmak için aletlere ihtiyaç duymadan çıplak ellerimi toprağa değdirdim. “Onlara gözyaşı vermek istemediğimden yağmurları veriyorum. Sonucunda birer yıldız olacaklar.” Dolunay gününde yağmuru bekleme sebebim ise tamamen kendi inançlarımdı. Dolunay ışığından paylarını almalarını istemiştim. Yağmuru da bekleme listesine alınca uzun bir bekleyiş olmuştu. Sabrımı evrene gösterme şeklim denebilirdi. Sevdiğim her şey ve herkes için beklerdim. Ne kadar olursa olsun. Aklıma gelen düşünceyle gülümsedim Eadwig’e dönüp. Gözlerimi onun gözlerine kitledim bir yandan da. “Bu günden sonra artık yıldızlarımız olacak. Seninle benim.” Onlara baktığım her an umudu ve sabretmenin getireceği zaferi hatırlayacaktım. Ve Eadwig’i. Çünkü yanımdaydı. Uzun bir süreden sonra. Sesini yakın bir şekilde duymak baharı müjdelemiyor muydu? Kalbimde gün geçtikte büyüyen meşe ağacı kudretinden hiç ödün vermeden dallarıyla fısıltılar ve hışırtılar oluşturuyor ve Tanrılar'a haberler vermiyor muydu? İçimde büyüyen meşe çok dayanıklıydı. Daha da kökünü salacaktı toprağa zamanla. Fısıltılarını zamanlı zamansız işitebiliyor, fakat; duyamıyordum. Bazı geceler acı veriyordu. Hissettiklerimi kimseyle paylaşacak cesareti bulamamıştım. Meşeye gözümü kapatıyor, ateşten koruyordum onu ve kendimi. Yine de benliğimi ve sıcaklığımı saklamıyordum ondan.

....

Çiçeğin yetişmesi için en uygun zamanı seçmiştim. Yirmi gün içinde boy göstereceklerine inanıyordum ancak bu saksıya dikmediğim ilk çiçek tohumu olacaktı. Bekleyip görecektim sonucunu. Ekleme de bulundum Eadwig'e.“Ama toprak kurudukça onları düzenli olarak sulamamız lazım.” derken çamurlu parmaklarımla kukuletayı geriye doğru ittirdim. Yanaklarıma ve alnıma bulaşan çamuru önemsemiyordum. Yüzüme vuran yağmur alnımdan süzülerek burnumun üzerinden akıp gidiyordu. Ferahlamıştım. Eadwig’in sulamaya gelip gelmeyeceğini bilmiyordum ama yine de onunla paylaşmak istemiştim. Belki bir gün karşılaşırdık burada birbirimize haber vermeden. Mutlu olurdum. Gözden kaçacak gibi değildi onun durgunluğu. Hala aklımın bir köşesini kurcalıyordu hali. Yakınında olamamıştım hiçbir zaman ama hissedebiliyordum. Sorabilirdim -ki yapacaktım- ya da şimdi yaptığım gibi kendini açmasını bekleyecektim, sabırla. Bağ kurmuştum bir kere onunla. Dile gelmiyordu. Geldiği zamanı da aklımdan çıkaramıyordum. Derdini sadece kendi içine dökmekten zarar görüyordu. Tanıdığım kimsenin zor olmadığını düşünmüştüm her zaman. Eadwig’i tanıyana kadar. [/justify]



Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« Yanıtla #4 : 21 Şubat, 2022 06:39:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yardım etmem konusunda söylediği şeye göz devirdim. Doğru söylüyordu. Daha hızlı biterdi. Kafamı kaldırıp yağan yağmura baktım. Elimdeki şemsiyeyi açsam da, kıza yardım ettiğimde yağmurun da etkisiyle her yerim çamur olacak, üstelik hareketten dolayı ıslanacaktım da. İçeri geçmek istiyor muydum? Evet. Kızla uzun süre aynı ortamda olmamalıydım. Olursam sonu kötü olurdu. Umutsuz bir iç çekmeden sonra şemsiyemi daha demin küreğin olduğu yere dayadım. Yavaş adımlarla toprağa çok batmamaya dikkat ederek ilerledim kızın yanına. O da kürek ile toprakta bir kaç çukur açmıştı. Pantolonumun paçasını çamurlu elleri ile çekiştirip dört tane de benim açıp açmayacağımı sordu. Ben ise dik dik pantolonuma bıraktığı çamur izine baktım. Artık yapacak bir şey yok, pantolonu da ayakkabıları da yıkamaya atacağız. Aldım küreği. “Bunlar hizmetkarların işi...” dedim. Yine de bir iş yapıyorsak en iyisini yapmam gerek. Kızın açtığı çukurların arasında bıraktığı mesafe eşit değildi mesela. Bu beni rahatsız ettiği için ilk olarak Charlotte’un açtığı çukurları doğru bir aralıkta olması için yeniden kazma işine giriştim. İlk iki tanesini yapmama gerek olmadığı için üçüncüsünü diğer ikisinin mesafesine uydurmaya çalışıyordum. Charlotte da ellerini açıp tekrar gösterdi tohumları. Bir anlığına bakıp tekrar işime döndüm. Küreği kazmak istediğim yere koyup ayağımla bastırdım. Tohumlardan çıkacak çiçeklerin adı Yıldızpatı’ymış. Charlotte bu konularda oldukça ilgili gözüktüğü için hevesle anlatmaya başladı. Antik Roma’dan anlattığı hikaye Jüpiter’in ceza olsun diye yeryüzünü taşla doldurması ile başladı. Ağlayarak yıldız olarak yeryüzünde bu çiçekleri yaratan yunan tanrıçasıyla devam etti. Diğer hikayesinde de gözyaşları yaratıyordu bu çiçekleri. Yıldızlar ile birlikte. Dördüncü çukuru da eşit aralıkta ve boyutta kazmak için ayağımla bastırdım küreğe. Charlotte ise tohumları yağmurda ıslatıp özenle diziyordu kazılmış yerlere. Beşinci çukura bastırdım küreği. Bu çiçek sabrı ve sadakati temsil ediyormuş. Nedir bu yıldız merakı? “Bunları dikmek yerine, astronomi kulesinde istediğin gibi bakabilirsin.” dedim soğuk bir ses tonuyla ancak sonra söylediklerini duyunca uzatmadım durumu. Belli ki buna ihtiyacı vardı. Başka bir çukur kazdım diğerine Charlotte tohum dikerken.

Tüm çukurların düzenli bir şekilde açıldığına emin olduktan sonra küreği kenara saplayıp kızın karşısına çömeldim tohumları dikmesini izlemek için. Hala modum düşüktü, hala havam yoktu. İçimdeki, boğazımdaki his hayattan zevk almamı engellemeye yemin etmişti sanki. Yağmurdan bozulan saçlarım gözlerime doğru inmeye başladığı için alnımdan arkaya doğru attım parmaklarımı geçirip. Charlotte çiçekleri gözyaşı ile sulamak istemediğini söyledi. Yağmur yeterli olacakmış. Sonunda yıldız olacaklarını söylediğinde kafamı salladım. Sabır ve sadakat... İkisi de bende olan erdemler. Aileme sadığım. Onlar için sabredeceğim. Gereksiz zevklere kaptırmayacağım kendimi. Güçlü olacağım. Bu iki olguyu temsil eden bitkinin gözyaşı ile gelişmesi ne kadar da mantıklı. Charlotte bu yıldızların ikimizin olacağını söylediğinde boş boş baktığım tohumlardan ayırdım gözlerimi. Onun gözlerine baktım. Gülümsediğinde gözleri parlıyordu. Nasıl olur da, gözleri tüm hislerini yansıtabiliyordu? Ben ise bomboş bakıyordum ona. İçimde ise fırtınalar kopuyordu. Bir süre göz göze baktık böyle. İçimdeki mutsuzluğu çok daha farklı bir hisle karıştırdı bu durum. Tarif edilecek gibi bir duygu değil. Heyecan gibi, ama biraz daha buruk. Gözlerimi kaçırdım gözlerinden. Tekrar baktım tohumlara. Charlotte’ın onları tek tek toprağa gömmesini izledim. Dertlerimi gömüyordu sanki. Endişelerimi, hayal kırıklıklarımı, korkularımı, nefretimi, ona olan sevg- Tüm duygularımı tek tek gömdü toprağa. Charlotte hala bitkiden konuşmaya devam ediyordu ben tohumları duygularla eşleştirirken. Düzenli olarak sulamamız gerektiğini söylüyordu yıldızlarımızı. Sadece yağmurla olmazdı işte. Daha demin denemiştim yağmuru. Üstüne sigara da içmiştim. Geçmiyordu. Tekrar karşımda duran kızın gözlerine baktım kafamı kaldırıp.

“Ne sanıyordum ki?” dedim kıza. Pek bir şey anlamasını beklemiyordum. Deminki konuştuklarından alakasızdı söylediğim şey. “Beceriksiz herifin tekiyim. Kuzenimle aramızın açılmasına izin verdim, istediğimi yapmamı engelleyecek kurallara göz yumdum, sana-” durdum söylemeden. Biraz sessiz kaldıktan sonra devam ettim. “-şuan bile bazı şeyleri söylememek için kendimi tutuyorum. Endişeliyim, korkağım. Çıkıp hiçbir şey olmaz diyemiyorum işte. Ben korurum diyemiyorum. En son da notlar eklendi... Harika biri olduğumu mu sanıyordum? Kendimden umudu kesmenin kıyısındayım Rillian.” Konuştukça gözlerimin acıdığını hissettim. Gözlerimi kapatınca bir kaç damlanın sıcak sıcak yanağımdan aşağı döküldüğünü hissettim. “Al.” dedikten sonra yutkundum acı acı. Çeneme kadar inen göz yaşı yüzümden kurtulup toprağın, daha demin gömdüğümüz tohumların olduğu yere düştü. Tekrar açtım göz kapaklarımı. Karşımda içime daha önce hissetmediğim duyguları hissettiren kız tüm tatlılığı ile bana bakıyordu. “Neden kaçıp gitmiyoruz?” dedim kıza. “İsterdim biliyor musun? Beni tutan zincirler olmasa şuan...” derin bir nefes aldım. Gözlerine bakıyordum yine. Gözlerimden hala ufak ufak akıyordu damlalar. “Neden beni yanına çağırdın ki? Böyle olacağını biliyordum.” Gözleri ne kadar güzeldi ya. Dudakları, geçen seneden daha da çekiyordu beni. Gözlerim bir dudaklarına, bir gözlerine gidiyordu artık. “Çok güzelsin.” Dayanılacak bir duygu değildi bu. Zaten koyvermiş, konuşmaya başlamıştım duygularımı. Aklımı koyverdiğim gibi vücudumu da saldım. Geçen sene de böyle mi hissetmiştim ki? Çok uzak kalmıştı o anı. Elimi uzattım kızın yüzüne. Yanağını okşayıp çenesini sanki bir kuşu elimde tutuyormuş gibi tuttum. Kendime doğru getirdim nazikçe. Yeterince yakınlaşınca da kafamı hafif yana yatırıp hiç tüm şehvetimle dudaklarından öpmeye başladım. Önceki yaptığımdan çok daha ateşliydi bu seferki. Önce alt dudağını sanki tüm tatları barındırıyormuş gibi içime çektim. Sonrasında ise üst dudağını. Yüzüm yanıyordu deli gibi. Bilincim kapanmıştı. Dertli başa daha da dert almak dedikleri bu olsaydı gerek. Bu düşüncesiz hareketim bana aylarca pişmanlık verecekti. Peki değer miydi bu an? Anasını satayım, öyle bir değerdi ki! Bu an için hayatımı bile verebileceğimi düşünüyordum hatta. Neden bu kadar güzeldi? Neden her hareketi beni kendisine çekiyordu? Neden aklından geçen her şeyi bilmek istiyordum? Neden onu alıp uzaklara götürüp sadece benim yapmak istiyordum? Kimse ile konuşmasın, kimse onu görmesin istiyordum. Kimse sevmesin, sadece bana özel olsun. Benim olsun. Bütün renkleri ile gri hayatımı değiştirsin istiyordum...

Neden bu kadar yanlıştı ki bana?

Neden?


Çevrimdışı Charlotte Vera Rillian

  • Hufflepuff
  • 8. Seviye
  • İleti: 39
  • 295 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Charlotte Vera Rillian
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 7
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 13
  • İksir Kabiliyeti: 3
Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« Yanıtla #5 : 22 Şubat, 2022 22:01:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]”Hizmetkarların işi” demesine rağmen Eadwig’in özenle açtığı oyuklara baktım bir ara kafamı çevirip. Denk geldiğimiz andan itibaren hissettiğim soğuk havanın mevsimle hiç alakası yoktu. Ben ne kadar denersem deneyeyim bir sıcaklık yayılmıyordu etrafa. Yine de vazgeçmemiş kendim olmaya çabalamıştım. Konuşarak iletişim içinde kalmayı denemiştim. Pes etmeme ramak kalmıştı ki en zoru zihnimin içinde yaşadığım çatışmaydı. Sorgulamakla olduramıyordum. Normale göre uzun bir süre sayılabilecek zaman içerisinde cevap alamayınca -söylediği lafı saymıyorum- yerleştirdiğim tohumların üstünü kapatmaya başladım. Dikkatlice toprağı ellerimle eşeliyordum ve öte yandan Eadwig’in el kol hareketlerini izliyordum. Küreği saplayıp karşıma geçtiğinde sessizliği yalnızca ben bozuyordum çoğunlukla olduğu gibi. Gözlerine bakarken dalıp gitmekten korktuğum için söylemlerim bittiğinde gözlerimi kaçırmak adına ve belki de oyalanmak için toprakla daha fazla oyalanıyor olacaktım. Düzeltilmiş çukurlara son bir göz attım. Yazgısını da böyle düzeltebilir miydi insan? Hiç değilse denerdi, değil mi? Mükemmeliyetçilik zor olsa gerek. Yaptığı her işe titizlikle yaklaştığını görmek için ona yakından bakmaya lüzum söz konusu bile değildi. Gülümsemeye çalıştım zorlukla. Aptal gibi gözüküyor olabilirdim. Üstümde gezinen gözü mü hissediyordum yoksa aylar sonra tekrar onunla yalnız kalmak mıydı beni geren? İşimi neredeyse bitirmek üzere olduğumu söyleyerek onu rahatlatabilirdim. Söylemek için yeltendiğimde ellerimi dizime yerleştirmiştim. “Az son-…” Mırıltı gibi çıkan sesim dudaklarımı araladığım gibi kesilmişti. Eadwig bir şey söylemişti ama ne alakası vardı konumuzla? Arkası gelecek gibi olduğundan dudaklarımı mühürledim. Alacalı görüntüsünde kaybolmamaya direnirken söylediklerine kulak kesilmeliydim.

Cümleleri dolayısıyla ilk düşündüğüm bunca suçlamaları elleriyle kendine doğrultuyorsa başkaları ne için yargılayacaktı onu? Aptal mıydı? Hayır, hiçbir zaman öyle olduğunu düşünmemiştim. Söylediklerinin içeriğini bilmiyor olsam da beceriksizlik yaftasını ona konduramamıştım. “Öyle deme. Korkak olmadığını sen de biliyorsun.” dedim. Ulaşmadı muhtemelen. Duraksadığında omuzlarım düşüverdi. Benle alakalı bir şey olabilir miydi? İmkânsız diye bir şey olmasa kesinlikle imkansızlığı bu an şu dakika yaratırdım düşüncemin saçmalığıyla. Ne beklemiştim ki? Kirpiklerime düşen yağmur taneleriyle gözümü kırpıştırdım. “Koruma?” diyebildim o sırada. Kimden veya neyden bahsediyordu? Dile getirilemeyecek kadar kötü ne olabilirdi? Sarmaşıklar sanki bileklerinden yakalamış ve canhıraş boğuyordu onu. Bunca şeyi nasıl tuttu tek bir kelime etmeden? Not endişesi mi taşıyordu? Eadwig gibi birisinden beklenmezdi. O yüzden görünenin hep altına bakmak lazım. Buzdan görünüşünün altında dağ eteklerinin bahar esintisini taşıyordu adeta. Ağlayacak mıydı? Ağlamamalıydı. Ancak bazen duyguların, düşüncelerin, korkuların, endişelerin, öfkelerin dış vurumu bir noktada huzuru sağlamaz mıydı? Sarılmak istedim. Başkası olsa tutmazdım kendimi, desteğimi gösterirdim. Korkuyordum Eadwig’ten. Korkuyla karışık bir çekince hareketlerimi kısıtlıyordu. “Al” dediğinde yüzünden toprağa süzülen damlayı izledim. Gözüm doldu tanıklık ettiğim sahne karşısında. Ağlarken tatlı gözükmesi normal olamazdı.  Ağlamaktan, ağlanmasından hazzetmezdim ama onun buna ihtiyacı vardı. Hiçbir şey eğreti durmuyordu üzerinde. Şaşkınlıkla ben de ağlamamak için kıstığım gözlerim açıldığında “B-biz mi?” derken aklımın sınırlarını zorluyordu. Birlikte kaçıp gitmekten mi bahsediyordu? İyi de neden? Kaçıp gidecek kadar ve gerçek bir düşünce olsa dahi yanında götürmek isteyeceği kişi ben miydim? İnanmak bazen ne kadar da zordu. Yüreğimde bir sızı hissettim. Yumruk yapıp göğsüme doğru götürecekken geri dizlerimin üzerine indirdim. Kaçırdığım gözlerimi kaçıramayacak bir yer bulamayınca kaçınmayı bıraktım. Baktıkça sarılma isteğimi kamçılayamıyordum. “Kötü bir amacım yoktu.” dedim söylediğine karşılık savunurcasına. Ne yapmıştım sanki? Benle vakit geçirmek acı mı veriyordu ona?

Soyadımla hitap edince ve ağlamanın etkisiyle bana kızacağını beklerken aldığım cevapla donakalmıştım. Kaldığımız cezayı hatırlıyordum. Hiç düşünmeyi bırakmamıştım ki. Mümkün müydü? O günün komple benim hayal ürünü olduğunu çaresizce kendime inandırmıştım. Yine aynı şeyi mi yaşayacaktım? Eadwig ne yapmaya çalışıyordu? Düşüncelerim boğazıma borçlu gibi yapıştığında ses çıkaramadım. Yutkundum. Soğuk eli sıcak yüzümle buluştuğunda kedi gibi usul usul gözümü kapatıp yanağımı okşamasına izin vermiştim. Ne yapıyorsun Charlotte? Neden savunmuyorsun kendini de rüzgârda savruluyorsun? Bir denizin ortasında fenersiz kalmakla eş değerdi hissettiklerimi dışa vurmaya çalışmak herhangi bir iletişim kanalıyla. Deniz var, gemi var, asla fener yok. Fener var, kurumuş denizin ortasında dikiliyor bazı geceler. İçgüdüsel olarak çekiliyordum ona bir mıknatıs gibi. Dudaklarının yumuşaklığıyla gözlerim kapandı önce ilk seferinde olduğu gibi refleksle. Ama kesinlikle dördüncü sınıfta yaşananla aynı değildi. Eadwig ağlamaya başlayınca gözümde biriken damlaların ilki o an düşmüştü. Hissiyat masumluğunu kaybetmemiş, aksine yoğun bir duygu ve istekle harmanlanmıştı. Ellerimi ne yapacağımı bilmez bir halde havaya doğru kaldırdım öpmesine karşılık verirken. Toprak kokusu Eadwig’ten burnuma sızan yasemenlerin kokusu, eh biraz da tütün tadı… Geri çekilmek istiyordum. Mantığım haykırırcasına bunu yapmam gerektiğini söylüyordu içten içe. Onun yerine boşta kalan çamurlu ellerimi boynuna doladım. Gözyaşlarımı da ilkinin ardından tutmayı bıraktım rahatlıkla. Ağlıyorduk ve öpüşüyorduk. Yağmur üzerimize yağmayı hiç kesmiyordu arınmadan payımızı bize verircesine. Vücuduma yayılan ısıyla başım dönüyordu ve ben korkmaya başlıyordum. O beni kendine çektikçe üstüne düşmemek için güç alarak bedenimden olacakların kaygısıyla alt dudağını bırakarak geri çekildim nefessiz kalarak. Gözümü açmadan titrek bir sesle burnu burnuma değerken bir şeyler söylemeye çalıştım.“Neden aklımı karıştırıyorsun? Neden bize bunu yapıyorsun? Yarın yine yüzüme bakmayacaksın.” Su götürmez bir gerçekti bu. “Aptalsın ki.” dedim gülerek ama ağlamam kesilmiyordu. “Bilmediğim ne var? Neyi kaçırıyorum ben? Söyle bana. Bırak üstüne birlikte düşünelim.” Alabilirsem eğer bir cevap onu da işitmekten korkuyordum. Eadwig’in ise az çok tavrını kestirebiliyordum artık. “İstediğin kadar kaç. İstediğini söyle. İnkâr et.” Ben de aptaldım en az onun kadar. Kendime itiraf edemediğim şeyi ondan bekleyecek kadar aptal. Bütün duygularımın birbirine girmişliğiyle ağlamam şiddetlenirken düşünsem dahi söyleyemeyeceğim şeyleri söyleyecektim. “Şimdi beni tekrar öp. Sonra tekrar kaç. Eninde sonunda kaçabileceğin bütün yolların kapanacak nasılsa.” Konuşan ben miydim? Sonuna kadar bendim. Bendim ve emindim söylediğimden.

SON [/justify]
« Son Düzenleme: 23 Şubat, 2022 02:24:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Charlotte Vera Rillian »