17 Nisan, 2026 09:41:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Işığıyla Aydınlatan Kilise  (Okunma sayısı 34 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cwénhild Muirghéal

  • Azkaban Mahkumu
  • 14. Seviye
  • İleti: 99
  • 560 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cwénhild Muirghéal
  • Güç Puanı: 50
  • https://youtu.be/3vjkh-acmTE
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: o
  • Meslek: Eski Başseherbaz Yardımcısı
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: -
  • Lanet Gücü: 40
  • Tılsım Gücü: 40
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü Yapma, 2. Seviye; Süzülme, 3. Seviye
Işığıyla Aydınlatan Kilise
« : 13 Şubat, 2022 20:05:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Dover taraflarında, denize yakın müstakil bir evde oturan Hapton ailesi için pek sıradan bir akşamdı. Akşam yemeklerini yarım saat kadar önce bitirmişlerdi ve en güzel kıyafetlerini çoktan giymişlerdi. Evin reisi Bay John Hapton gururlu bir adamdı. Yakın zamanda açılan bir fabrikanın müdürüydü ve gayet güzel para kazanıyordu. Kazandığı bu para sayesinde iki çocuğu, Jill ve Damian, bacalarda kurum temizlemek zorunda kalmıyor, biricik eşi Hannah Hapton ise tüm gününü evinde geçirip kocasına ve çocuklarına güzel güzel yemekler hazırlıyor, bahçesindeki domateslerle ilgileniyor ve onlar kadar şanslı olmayan komşularıyla dedikodu ve yemek tarifi paylaşabiliyordu. Haptonlar kuşkusuz İngiltere'de yükselmeye başlayan orta direk ailelerin başını çekenlerdendi. Bay Hapton en güzel lacivert takımını giymişti. Çizgili ve güzel bir takımdı bu. Yeleğinin cebine aile yadigarı köstekli saati koydu ve gözlüklerinin camını temizledikten sonra aynada kendisine şöyle bir baktı. Jilet gibiydi. Geçen gün aldığı ve bugün ilk kez giyeceği kahverengi deri ayakkabılarını giydikten sonra dışarı çıktı ve ailesini beklemeye başladı. Jill ve Damian adamın arkasından çıktılar bahçeye. Damian'ın takımı aynı babasınınki gibiydi fakat daha ucuz olduğu belli oluyordu. Babasınınki gibi özel kesim değildi, ucuz kumaşlarla elbiseler yapan bir dükkandan alınmıştı. Jill ise kiliseye gidileceği için güzel, siyah bir etek, beyaz bir kazak ve minik kırmızı paltosunu giymişti. Onunda ayakkabıları yeniydi ve parıl parıl parlıyordu. Gaz lambaları üst kattan başlayarak tek tek kapatıldı ve Hannah Hapton kocasının ona otuz üçüncü doğum günü için aldığı samur kürküyle bahçeye adımını attı. İnci kolyesi parıl parlıyordu. Sarı saçları muntazam bir topuz ile toplanmıştı. Kararında makyajı kiliseye gitmek için uygundu. Hapton ailesi yavaş yavaş yağan kar ile birlikte evlerinden üç sokak ötede olan kiliseye doğru hareketlendiler.

Muhitin diğer aileleride en güzel kıyafetlerini giyip gelmişlerdi kiliseye. Lakin hiç biri Hapton ailesi kadar göz kamaştırıcı değildi. Bir çoğunun kocası zaten John Hapton için çalıştıklarından kıskanan gözler ve ufak fısıltılar üzerilerindeydi Haptonların. Çan, bir kere çaldı ve herkes adım adım içeriye girdi. Haptonlar tabiki en güzel koltuklara geçtiler. En önün bir arkası. Kilisede kimsenin adını koymadığı ama herkesin farkında olduğu bir sınıf sistemi vardı. İşçi sınıfı ve fakirler en arkalarda otururlardı. Çoğu zaman gelmezlerdi zaten. Haptonlara kıyasla daha az varlıklı kısım orta koltukları doldururdu. Bu kısım genellikle en kalabalık kısımdı ve en önde oturanlara kem gözleriyle bakar, onları çekiştirmekten rahibi dinleyemezlerdi. Kilise, 1600'lü yılların başında yaptırılmıştı. İçeride bir sürü güzel tablo vardı. Bayan Hapton, Kabil'in Habil'i öldürdüğü tabloyu bir ayrı seviyordu. Kocası da bunun farkındaydı ve ona benzer bir tabloyu salonlarına almak için elemanlarından bir kaç tanesini çoktan ayarlamıştı bile. Herkes yerine geçtiğinde Hannah Hapton şöyle bir bakındı etrafına. Odadaki en şık kadın kesinlikle kendisiydi. Zaten buraya sermon yada başka bir şey için gelmemişti. Millete kimin en iyi olduğunu göstermekti gayesi. Kapılar kapandı, meşaleler yakıldı ve Peder Kenny kürsüsüne çıktı.

"Sevgili cemaatim! Akşam ayinimize olan katılımınız için teşekkür ederim. Goodsprings böyle inancına sadık insanlar sayesinde böyle büyüyüp gelişiyor." dedi. Kırklarında, yakışıklı bir adamdı Peder Kenny. Siyah saçlarına yer yer aklar düşmüştü ama yüzü parıl parıl parlıyordu. Bir elini yukarı kaldırdı ve onu yumruk yaptı. "İsa'nın yolunda yürümeye devam ettikçe güzel günler bizimle olacak!" Sözleri insana coşku veren türdeydi. Sanki bu insanları arkasında yürümeye ikna etmek bu adam için istese hiç zor olmayacakmış gibiydi. Peder, duaya başladı. Herkes transa geçmiş bir şekilde dinliyor, eşlik ediyordu. Kesinlikleri ruhları arındıran en azından rahatlatan bir ayindi bu. Hannah Hapton hafiflemiş hissediyordu. Sonra...sonra kapı açıldı. Kocaman kilise kapısı gıcırtılar içinde açıldı. Soğuk hava yavaşça içeri girerken ağzında sigarasıyla bir adam içeriye adım attı. Kırmızı ceketi, siyah kumaş pantolonu vardı bu adamın. Sigarası yarıya kadar içilmişti ve küllerini kilisenin kutsal topraklarına dökmekten çekinmedi. Fakat en büyük problem bu değildi. Bu adam! Siyahtı!

Kalabalık homurdanmaya başladı. Hatta birisi ayaklandı ve duayı bölen bu adamı dışarı çıkarmak için hareketlendi. Kırmızı ceketli adam ise pis pis sırıtıyordu sadece. Ayağa kalkan şahıs at arabalarını tamir eden bir tamirhanesi olan Bay Cooper'dı. Sakin bir adamdı. Başkası olsa küfürler ede ede çıkarırdı ama Bay Cooper muhtemelen öyle yapmazdı. Kömür karası adam hala gülüyordu. "Dışarı çık. Dua'yı bölüyorsun. Terbiyesizlik yapma." dedi. Adam sadece Bay Cooper'in yüzüne baktı. Sigarasından derin bir nefes aldı. Dumanı tamircinin yüzüne üflerken sigarayı ağzından aldı. Sonra çok ama çok hızlı bir şekilde Bay Cooper'a kafa attı. insanlar şaşkınlıklarını gizleyemezken adam ceketinin cebinden çıkardığı çakısını adamın karnına sapladı. Bir kereyle durmadı. Sapladıkça sapladı. Bayan Hapton dokuzuncu darbeden sonra bakamaz olmuştu. Bay Cooper yavaşça yere düştü. Adam sigarasının izmaritini tamircinin sırtına attı ve ayakkabısıyla söndürdü. İki tane genç adam hızlıca ayaklandı ve herifin üstüne doğru koştular. Siyah pislik hala sırıtıyordu. Üstüne gelen gençlerden birisinin karnına gelişine bir tekme attı. Öbürü ise yumruğunu herifin suratına geçirdi! Üç beş adım geriledi kırmızı ceketli adam. "Piçi öldür!" diye bağırdı kalabalıktan birisi. Herif hala gülüyordu. Genç, ikinci bir yumruk salladı ama adam çocuğun yumruğunu tuttu. Üzerine gelen bıçağı fark ettiğinde çocuğun gözleri korkuyla parladı ama bu, bıçağın boğazına saplanmasına engel olmadı. Bir iki kadın çığlık attı. Az önce karnına tekme yiyen çocuk ayaklandı, bu sefer daha çok erkek ona katıldı. Bu sefer o şerefsize gününü göstereceklerdi. Bu kadar adamla dövüşemezdi. Adamın üstüne üstüne yürüdüler. Herif hala gülüyordu.

"Bu kadar yeter Jack."

Bembeyaz yüzlü bir kadın içeri girdi. Kıpkırmızı bir cübbesi vardı. Kapşonu kapalıydı ve o... adamla konuşmuştu. Herkes kadına bakıyordu. "Peder." dedi. Bu sırada kadın bir elini kaldırdı ve kapı kapandı. Bir illüzyon mu yapmıştı? O kocaman kapı nasıl kapanmıştıki? Sonra aynı elinin parmaklarını şıklattı. Bir anda ortalık aydınlandı, meşaleler daha gür yanıyordu zira. "Işığıyla aydınlatan tek kilise alevler içindekidir." dedi. Elini pedere doğru çevirdi ve peder... uçmaya başladı? Neler oluyordu? Kimdi bu kırmızılı kadın. Peder nasıl uçabiliyordu? Herkes bunu izlerken adının Jack olduğu öğrenilen herif bir sigara daha yaktı. Elinde uzun bir çubuk vardı. "Cascading." çubuğu salladı ve bir patlama önünde onu dövmek için hazırda bekleyen adamların olduğu yer patladı. Bu sırada kırmızılı kadın pedere bir şeyler yapıyordu. Adamın... boğazını kesiyordu... uzaktan... dokunmadan...

Pederin boğazından fışkıran kan Bayan Haptonun suratını kırmızıya boyadı. Herkes kaçışıyordu. Kapılara koşuyorlardı ama bütün kapılar kilitlenmişti. Kimisi buldukları alet edavatla kadına ve zenciye karşı savaşmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Komşusu Bay Hill kadın tarafından paramparça edilmişti. Başka birisini ise cayır cayır yakmıştı. Kapılar kilitliydi ve kilise yanıyordu. Bayan Hapton ve Bay Hapton akıllılık edip üst kata kaçmışlardı. Fakat alt taraf tam bir mezbahaydı. Yerlerde sürüklenen komşuları, alevlerle yakılan tanıdıkları garip gurup ışıklarla oradan oraya fırlatılan dostları... Bir kabus mu görüyordu Haptonlar? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Bay Hapton bir tabure buldu. Tabureyi kilisenin üst katındaki camlarından birine fırlattı. Cam tuzla buz olmuştu. Bu şekilde kaçabileceklerdi. İkinci kattan tutmuş karın üstüne düşmek can yakmazdı. "Hadi Jill, Damian küçük bir düşüş biz hemen arkanızdayız!" diye yüreklendirdi çocuklarını. Çocuklar babalarını dinlediler ve kırılmış pencereye doğru koştular. Damian öndeydi, Jill de arkalarında. Cama ulaşmak üzereydiler. Kurtulacaklardı. Jill zıpladı ve... havada asılı kaldı. Bayan Hapton kızı alevlerin içine atılırken acı bir çığlık kopardı. Kızının çığlıklarını duydukça bağırdı. Bay Hapton ise şok içinde izliyordu olanları. Jack isimli zenci üst kata çıkıp Damian'ı da aynı ateşin içine atana kadar yaşadığı şok geçmedi. Bir öfke patlamasıyla adamın üstüne yürüdü. Herifi kavradığı gibi yere yapıştırdı ve iki tane yumruk geçirdi. Herif kahkaha atıyor ve gülüyordu. Üçüncü yumruğu geçirecektiki Jack herifin kulağını ısırdı. Bir anda herifin üstüne çıktı. Bay Hapton'un kalbine bıçağını saplarken yüzündeki pislik gülümseme bir anlığına bile değişmemişti.

Kilise alevler içinde yanmaya devam etti. Bina yer yer çöktü. Bayan Hapton'unda içinde bulunduğu bir kısım İsa heykelinin ayaklarının altına toplanmıştı. Jack ve kırmızılı kadın başlarında bekliyordu. Çubuklarının ucundan çıkan şeyler ile bağlanmışlardı. Ne olduğunu anlamıyorlardı. Jack hepsini tek tek kaldırdı. Bıçağını en arkadaki çocuğun sırtına dayamıştı. "Yürüyün!" dedi. İtaat ettiler. Kilisenin arkasında onları bekleyen bir at arabası vardı. Pencereleri kapatılmış, kafesi andıran bir arabaydı bu. Arabayı daha önce görmedikleri bir hayvan çekiyordu. Kanatları olan bir ata benziyordu. Siyahtı ve kemikliydi. Korkunçtu. Jack hepsini tek tek arabaya bindirdi. Bir rüya olmasını umuyordu o arabaya binen herkes. Bir kabus. Fakat beyhudeydi umutları. Araba havalandı ve bulutlu İngiltere semalarında kayboldu. Bayan Hapton o günden sonra bir daha gün ışığını göremedi.