İngiltere Büyücedünyası > Karanlık Sanatlar Dersliği
Sen Varsın Diye (Vol II)
Eadwig Alger Boleyn:
[spoiler][youtube]https://youtu.be/h5oHhGlWKf0[/youtube][/spoiler]
Bu konu Charlotte ve Eadwig’in 4. sınıf zamanlarından bir kesiti anlatmaktadır.
Bir yanımda Cyneric, bir yanımda Winton. KSKS dersliğinde en arkada oturmuşuz. Cyneric bizim ön sıramızda. Geçen girdiği kavgayı anlatıyordu. Gözüm bir yere takılmıştı ve kaşlarımı çatmış olanı izliyordum. Arkama yaslanmış, baya da bir yayılmıştım oturduğum yere. Elimde kahvaltıdan aldığım üzüm taneleri. Tek tek atıyordum ağzıma. 15'i geçmişti çoktan. Dümdüz bakıyordum. Dersliğin ön taraflarında iki Gryffindor, bir de Ravenclaw çocuk, bir kızın etrafına üşüşmüştü. En önde sarı-gümüş, uzun saçlı bir çocuk, yanında da bir esmer bir de kumral keko... Üç herif bir kızın çevresini sarmışlardı. Sesleri buradan duyuluyordu. Uzun saçlı çocuk kızın kafasına şöyle bir vurdu. Dalga geçtiği belli bir sesle, -ki Fransız aksanı vardı- "Kocaayak Rillian! Yine ayaklarını sığdıracak bir ayakkabı bulamamış." dedi. Gülüştüler salak gibi. Bazen Gryffindor'ların aklından şüphe ediyorum. Yanındaki çocuklardan biri -ki fazla egoist tavrından dolayı sinirimi bozmuştu- "Bu kavanoz ne ya? Bal mı var içinde? Ayı mısın kızım sen?" dedikten sonra kahkaha atmaya başladı. Ravenclaw çocuk "Neden giymedin? Üşüteceksin. Paran mı yok?" diye sorguluyordu kızı. Boynunda garip bir dövmeye sahipti bu çocuk. Kötü bir niyeti yok gibiydi diğerleri gibi ancak öyle ulu orta sorulmazdı böyle şeyler.
"Eadwig?" Adımı söyleyince Cyneric'e baktım. "Burada mısın abi? Daldın gittin." dedi.
"Yoo..." dedim. "Dinliyordum." Gerçekten de dinliyordum Cyneric'i bir yandan.
Winton, Cyneric'e "Onun dikkati başka yerde." dedi. "Deminden beri şunları izliyor."
Winton'un göstermesiyle Cyneric de döndü baktığım yere. Biraz durdu ve konuşmaları dinledi. "Kıza zorbalık mı yapıyorlar?" dedi.
"Beyin özürlü hepsi." dedim sinirli bir şekilde.
Winton zeki bir çocuktu. Zaten yanımda olmasını istememin sebeplerinden biriydi bu. Danışabileceğim bir arkadaşımdı. "Daha geçen gün, André'ye sataşmışlardı." dedi. "O sırada çok da beyin özürlü değillerdi galiba."
Neyi ima ettiğini biliyordum. André'ye sataştıklarında yardım etmemiştim. Kıza karşı bir zayıf noktam olduğunu düşünüyordu. Winton çoğunlukla içimi okurdu. Ona karşı çıksam da anlardı ancak olay ona karşı çıkmak değil de, kendime karşı çıkmak olduğu için. "Alakası yok. Olay farklıydı orada." dedim. Değildi aslında.
Omzunu silkip "Sen öyle diyorsan." dedi uzatmamayı seçerek.
Biraz daha durup izledik lavukları. Sarı bebe sürekli kızın kafasını ittiriyordu minik minik. Her ittirdiğinde dişlerimi daha da sıkıyordum. Sonunda da kavanozla dalga geçerken kızın eline vurmasıyla kavanoz yere düşüp parçalara ayrıldı. Sarının yanındaki Ravenclaw'lı çocuk "Abi, abarttın ya!" demeye kalmadan yerimden kalktım. Elimdeki üzümler yere dökülürken "Geri bas lan!" diye hırladım. Kaç adımda geldim? Kaç saniyede geldim? Bilmiyorum. Ancak yürürken asamı çıkarttım ve yanlarında bittiğim gibi sarışın uzun saçlı Fransız piçinin yüzüne yumruğu yapıştırdım. Herife yumruk attıktan sonra da asamı doğrultup "Everte Statum!" dedim. Winton ve Cyneric benimle birlikte kalktığı için sarışın arkaya doğru uçarken Cyneric'in diğer Gryffindor'lunun üstüne uçarak yumruğunu gömdüğünü gördüm. Winton ise dövmeli Ravenclaw'lı çocuğu tutmuştu. Gryffindor'lu çocuk duvara yapıp düşünce asamı diğerlerine çevirdim. Sınıfa bizim gibi erkenden gelmiş kişiler şok içinde izliyordu olanları. "Bundan kimse bu kıza bir tane fiske bile vurmucak, elini kaldırmıcak. Anladın mı beni?" Charlotte arkamdan önemli olmadığını söylediğinde de "Benim için önemli ulan." dedim. "BENİM İÇİN ÖNEMLİ!" Döndüm kıza. Baktığım ayakları çıplak, çevre cam parçası. Basacak şimdi ayağına girecek camlar. Neden böyle ki? Uyuz oluyorum kendisine zorbalık yaptıranlara. Her yerde kendin olmak zorunda değilsin. Evet, belki kendini düşünmüyorsun ama seni sevenleri düş- Arrğğ! Neden bahsediyorum ben? Asamı cebime koyduktan sonra gittim kızın yanına. Aldım kucağıma. "Sen de ayağına bir şey giy." dedim sinirli sinirli. "Şu bok kafalılara koz verme." dedikten sonra kızı derslikten çıkardım. Gryffindor çocuğun duvara yapışmasından dolayı oluşan ses yüzünden koridordan bize doğru koşarak gelen KSKS profesörünü görünce de derin bir nefes aldım sinirime hakim olmak için. "Harika." dedim. "Şimdi bir de ceza alacağım. Mutlu musun Rillian?"
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Bugünü de dün gibi tamamen es geçmiştim. Derslere girmiyor ve yatağımdan zorunlu olmadıkça kalkmıyordum. Babamdan hafta sonu aldığım bir mektup ile moral namına hiçbir şey kalmamıştı bende. Durgun veya mutsuz olmayı sevmezdim ancak annem hastalandığı için kendimi kötü hissediyordu. Suratım bir hayaletinki kadar soğuktu. Metanetimi koruyamadığım tek konuydu sağlık. İyileşeceğini umut etmeye ihtiyacım vardı. Ancak bunu benden başka kimse bana veremezdi. Kendimle yetmeyi her zaman bilmişimdir. Sevgi dolu biri olmamın aksine sevgisizliği de çevremden tadıyordum hep. Acı bir tat. Kalbi lekeler. Sorun değildi benim için. Annemi düşünüyordum gözümü açtığımdan beri. Sevginin en karşılıksız ve koşulsuz olanı. Tavanı izlerken artan buhranımla gözümün önünden geçip giden anılarımız yüzümde buruk bir gülümseme oluşturuyordu. Mutsuz olmamı istemezdi, dedim. Yatağımın başında duran ahşap komodinin üzerindeki bal kavanozuna takıldı sonra gözüm. Bala düşkündüm oldum olası. Annemle çiftliğin içine dolaşır, hayvanlarla ilgilenir, seraya bakar ve en sonunda da dağın eteğine doğru manzaranın keyfini çıkarmak için bir örtü üzerine serilip bal kaşıklardık. Birlikte paylaştığımız en güzel anılarımızdı benim için. Balın bir ihtiyaç ve neşe kaynağı olduğunu söylemişti bana. Ne zaman hüzünlü hissedersem bal yememi öğütlemişti. Öğleden sonrayı biraz geçmiş olmalıydı. Kapağın üzerinde duran mutfaktan aldığım temiz kaşığı yattığım yerden kaptığım gibi ayaklandım kendimde bir güç bularak. Kendi neşemi yaratmalıydım. Kavanoza sıkı sıkı sarıldım elime alıp. Kapağını da odama bırakacaktım. Bütün balı bitirmeye niyetliydim. Pijamalarımı çıkarma ihtiyacı duymadım.
Babama gönderdiğim mektubuma cevabın ne zaman geleceğini düşünmeye başlayarak yola koyuldum. Ayaklarım yine çıplaktı. Kimsenin düşüncesini önemsemiyordum. Hogwarts bizim evimizdi. Kuralları olsa da ben kendimi nasıl rahat hissediyorsam o biçimde dolaşma özgürlüğünü tanıyordum kendime. Profesörlerin uyarısını da pek taktığım söylenemezdi. Girişten çıktığımda hava akımıyla yüzüme vuran esinti tenimde dolaşırken canlı hissettirmeye başlamıştı çoktan. Temiz havanın iyi gelmediğini kim söyleyebilirdi ki? Belki katlar arasında biraz dolanıp sonra da bahçede güneşlenebilirdim. Toprağa değen çıplak ayak endişelerimi alır götürür en derinlerine saklardı. Döndüm köşeyi. Merdivenleri yavaş adımlarla aşarken önüme bakmıyordum. Kimsenin sahte suratını görmek istemiyordum. Üzerimde gözleri hissedebiliyordum ama. Omzuma çökmüştü hepsinin ağırlığı. Düşen omuzlarımı kaldırdım. Ağzımda asılı kalan kaşıktan balı emiyordum o sırada. Birinci kata vardığımda uğultular artmıştı. Doğru ya, ders saatleriydi. KSKS dersliğine uğrayıp Andrè’ye bakıp çıkabilirdim aslında. Ona derdimi açmak zor gelmiyordu, diğerleri gibi değildi. İnsanın hemen güvenini kazanıyordu. Sahici bir dosttu. Durumdan bahsedip hiç değilse sonra başıma bela almamak için beni idare etmesini söyleyebilirdim ona. Ders başlamadan yetişebilmek için hız kazandım. Çok yakındı. Girdim sınıfın kapısından içeriye. Kaşığı geri batırmıştım kavanoza da. Gözlük takmam gerekirdi aslında. Uzağı çok fazla seçemiyordum. Görebilmek için birkaç adım atmaya yeltendiğimde önüme geçen Gryffindorlu çocuğun kafama bir tane geçirmesiyle şaştım kaldım. Kolay kolay kitlenmezdim ama tutulmuştum. Ne yapmıştım ki ben ona? Alaycı bir ifadeyle ayaklarıma laf ediyordu. Hayır, koca değillerdi onlar. Gayet zariftiler. Cevap vermek için dudaklarımı araladım ama peşi sıra başka bir Gryffindorlu seviyesizce atılmıştı. Ayı mı? Seviyelerine düşmezdim. İçimde insan sevgisi barındırıyordum ama tek hücreli canlılar bile bu çocuklardan daha çok düşünme yetisine sahip olabilirlerdi. Ayrıca, onlarla atışmamın bana ne faydası olacaktı? Üzüntümü onlara mı yansıtacaktım? Dediklerine mi kırılacaktım? Bir değerleri yoktu ki gözümde. Yalnızca o an diğerlerine göre daha olgun bir karaktere sahip olan kuzgunun da onlara ayak uydurması beni burkmuştu. Kafama yediğim ardı arkası kesilmez minik vuruşlar da sabrımı zorluyordu. Elimi pijamamın cebine götürdüm. Egoist olan ve kafamı vurana dayanamayacak gibiydim ancak iç sesim ile sakinleşmeye çalışıyordum. Ki asamı da yanıma almamışım. Hiç şaşırtmıyorum kendimi. “Bırakın beni. Aptallığınıza ayıracak vaktim yok.” demekle yetindim. Söylediklerinin hiçbirini hak etmiyordum ama dünya güzelliklerle olduğu kadar onu kirletenlerle de doluydu. Adımlarımı geriletmeye çalışsam da çevremi sarmışlardı. “Çek şu elini. Sana son kez söylüyorum.” diye vurgulayarak söyledim. Aptal. Dinlemedi beni. Hedefini değiştirip eline vurduğunda kavanoz yere düştü. Annem ile olan anılarım soldu sanki o an. İçime yağmur öncesi gökyüzüne dolaşan kara bulutlar çöktü. Göğsümün ortasında bir alev hissettim. Nefret ile dolmuştum o an ama korkunun da etkisiyle cam parçaları sanki zaman yavaşlamışçasına yere yığılırken irkilip ayaklarımı korumaya çalıştım. Parçalardan herhangi birisi sekip ayağıma battıysa bile acısını hissedecek durumda değildim. Derin derin nefes aldım gözümü kapatıp. Burnumdan soluyordum. Telkin etmeliydim kendimi. Sorun çıkmasını istemiyordum. Gözümü kapattığım anda bu durumdan kurtulmak için bir mucizenin bana el uzatmasını dilemiştim. Mutsuzluğun verdiği duygusal dengesizlikle ya çocuklardan birinin tepesine atlayacaktım ya da oraya oturup bir çocuk gibi ağlayacaktım. Korkuyla hareket etmeyi de güçsüzlüğü de yakıştıramazdım kendime. Güçlü birisiydim ben. Yine de o mucizeyi dilemiştim.
Saymaya başladım. Beş, dört, üç…İki demeye kalmadan… Bir gürültü koptu. Kulağıma camın parçalanma sesinden daha fazla gelmişti. Açtım gözlerimi. Gördüğüm ilk şey Gryffindorlu uzun saçlı çocuğun sonsuzluğa uğurlanırcasına uçuşuydu. Nasıl olmuştu? Eadwig idi bu. Yardımıma mı gelmişti? Bana verilen mucize o muydu? Ne diyeceğimi bilemedim ilk an. Araya girmek istedim ama yapamadım çünkü Winton ve Cyneric’de olaya karışmışlardı. Benim yüzümden kimsenin başının belaya girmesini istemezdim hele de Eadwig’in hiç istemezdim. Taşıması gereken bir soyisim dayatılmıştı ona. Bundan sonra kimsenin bana sataşmayacağını söylüyordu. Hayır, gürlüyordu. Titrek bir sesle ilk başta “Önemli değil.” dedim demesine ama Eadwig bana dönüp fırtınasını kopartmıştı. Kafam karışmıştı. Anlam veremediğim bir şey vardı onda. İkinci sınıftayken daha dün gibi Slytherin ortak salonunda masanın altında cadıdan saklandığımızı hatırlıyordum. Zamanla iletişimimiz azalmıştı ama o benim bu okula geldiğimde tanıştığım ilk kişiydi. Beni evimde gibi hissettiren en başta o idi. Bir şey diyemedim. Niye bunları düşünüyorum ki ben böyle bir anda? Kendimi de anlamıyordum. Kimseden çıt çıkmıyordu ve sınıfta kim varsa sadece bizi izliyordu. Kaşlarımı çattım bu manzara karşısında. Çok fazla duygu karmaşası yaşıyordum. Eadwig’in bana yardım etmesine ihtiyacım yoktu benim. Başımın çaresine bakabilirdim. Bütün olan bitenin hıncını ve toksik davranışının hesabını sorma isteği yanıp tutuşturdu beni. Ne dediyse işitmedi kulaklarım. Koz dedi, ayakkabı dedi. Geçmiyordu o an bana hiçbir şey. Hiç beklemeyeceğim bir şey daha yaptı o esnada. Kucağına alır almaz ellerimi boynuna dolayıp iyice sığındım ona. Vücudumu taşıyacak gücü kendim de bulamıyordum. Dolan gözlerimi görmesini istemediğimden sınıftan çıkarırken göğsüne daha da gömülerek sildim sessizce. Koridorda bir iki adımda bizi karşılayan profesörün öfkesiyle yüzleşmeliydik. Sesi bedeninden önce varmıştı. Eadwig ise bana suçlu muamelesi yaptığında dişlerimi sıktım. Bir kere olsun adımla hitap edemez miydi? Saçmalık. Şu an bu durumda olmamızın suçlusu da ben değildim. Nasıl ben olabilirdim? Çenem acıyacak duruma gelmişti sıkmaktan. “İndir beni Boleyn.”Kıpırdanmaya çalıştım ama ellerimi hala ben de çözmemiştim.“Profesör çok kızacak, indir beni.” dedim ve yapış yapış olan ayaklarımın üzerine çok gönüllü olmayan bir tavırla inişimi gerçekleştirdim Eadwig’in verdiği destekle. Ceza çekecek ruh halinde değildim. KSKS Profesörü ağzını açıp kulaklarını yummadan önce bizi odasına çekecekti.
Yerlere yapışa yapışa zorla vardık profesörün ofisine. En azından ben en geride kalmıştım o süreç boyunca. Adam giderken bile söylenmişti ki ne üstümü değiştirmeme ne de ayaklarım konusunda bir şey yapmama izin vermişti. Sert birisiydi. Bizi masanın karşısındaki tekli sandalyelere oturttuğunda ilk sorduğu şey ne olduğuydu. Vereceği cezayı üstlenebilirdim.“Tamamen benim hatam. Birkaç çocuğun alaycı davranışına gereken tepkiyi verebilseydim bunların hiçbiri olmazdı. Bütün samimiyetimle özür dilerim. Eadwig’in konuyla hiçbir alakası yok. Yalnızca yardımcı olmaya çalıştı. Vereceğiniz tüm cezaya razıyım. Eadwig'in de dersten geri kalmasını istemem. Sizi de daha fazla dersten alıkoymak istemem bu konuyla uğraştırarak.” dediğimde Eadwig’in kesin bana pis pis bakıyor oluşunu düşündüm. Profesör ise çocukların ismini istediğinde vermemek için kem küm ediyordum ki adam biraz sonra sınıfa girip kişileri zaten öğreneceğinden kendimi zorlamayı bıraktım. Gryffindorlu çocuklardan birinin adını özellikle duyunca adamın tepesine goblinler oturmuş gibi fırladı yerinden. Bize çekeceği ayarın daha sonra gerçekleşeceğini belirterek şimdilik ufak bir oda temizliği ve dağ gibi köşede duran mektuplara cevap yazma işiyle bütün günümüzü burada geçirmekle “yetineceğimizi” ve diğer öğrencilerin bundan daha ağır bir şekilde ceza alacağını söyleyerek kapıyı üstümüze kapatmıştı. Bizi baş başa bırakmasını fırsat bilerek anında ayağa dikildim bende. Eadwig’e dönerek içimdekileri dökmeye başladım. “Karışmak zorunda değildin. Neden karışıyorsun ki? Ben kendimi koruyamıyor muyum? Aciz miyim ben? Cezaya kalışının suçlusu olarak da beni ilan ettin. Şimdi bütün okul bunu konuşacak. Onlarla mı uğraşacaksın bir de? Bilmiyor musun sanki o çocukların hiçbir eylemini ve söylediklerini önemsemediğimi?” Sakin sayılırdım. Ama düştüğümüz duruma bakınca sakin kalınacak bir şey göremiyordum. “Bir tercih yaptım orada. Üstesinden gelebilirdim ben sen olmasan da. Kalkışma böyle şeylere bir daha. Tercihime saygı duymanı beklerdim. Sen de tercihini barbarlık yaparak sorunu çözmekten yana kullandın. Ben seni önemsiyorum. Senin tercihlerini önemsiyorum. Onları değil.” dedikten sonra bir an duraksayıp ne dediğimin farkına vardım. Hiddetlenmeme sebebiyet vermişti söylediğim. “Karışma işte. Karışma! Ne kadar kabul etmek istemesen de kendi tercihlerinin suçlususun sen.” diyerek bağırıyordum ki aptal bir şekilde üstünü örtmeye çalışmıştım söylediğim şeyin. “Otur şimdi olduğun yerde ceza bitene kadar. Hiçbir şeye de karışma. Hiçbir zorunluluğun yok. Her şeyi ben halledeceğim. Onları da başıma kakmana izin vermem, asla.” dedim gözlerimi kaçırarak. Sesim hala yüksekti. Öfkemi dizginlemeye çalışıyordum ama yüzüm utançtan payını alarak kızgınlık kırmızısına çoktan dönmüş olabilirdi.[/justify]
Eadwig Alger Boleyn:
Charlotte boynuma dolamıştı kollarını. Kokusunu ilk defa bu kadar yakından alıyordum. Teninin kokusu farklıydı. Bal kokusu ile karışmıştı. Asla rahatsız etmiyor, daha fazla saçına gömülme hissi uyandırıyordu. Onu kucağımdan bırakmamı istediğinde yapmadım. Ayaklarına cam batabilir düşüncesinin yanında kızın kollarımda olması hoşuma gitmişti. Narin, minik, sevimliydi. Korunması gereken değerli bir varlıktı sanki. Profesörün kızacağını söylediğinde daha fazla uzatmadan indirdim kollarımdan. Charlotte her zaman dikkat çeken biriydi. Benim ise kimseye söylemediğim bir yumuşak tarafım vardı ona karşı. Gözüme takılsa da bozuntuya vermezdim. Çocukken bir kaç konuşmamızın ve hala komidinimin çekmecesinde duran elleriyle ördüğü altın iplikten kalbin dışında bir anımız yoktu. O kadar farklıydı ki her zaman daha yakın olmak istemiştim onunla. Ne yazık ki ortamımdaki çocuklar Charlotte'ı sorgusuz bir şekilde içlerine kabul edebilecek adamlar değildi. Bu yüzden konusunu açmamıştım bile. Bazı geceler bana ördüğü kalbi elime alıp uzun uzun düşünürdüm geçen zamanı. O kalbi 2. sınıftayken yapmıştı ve o zaman arkadaş olmak için uğraşmamıştım onunla. Çok geç kalmıştım. Şimdi ise kızıyordum kıza. Kendisini bu duruma düşürüp bana ceza aldırdığı için. Oysa ki kıza suç atmamın asıl nedeni, yaptığım hareketi sorgulamaması, derinde yatan duyguyu düşünmemesiydi. Kendim de düşünmek istemiyordum çünkü nedenini.
KSKS profesörünün arkasından odasına doğru ilerledik. Ceza verecekti evet ama önce benimki gibi bir aileden gelen öğrencinin böyle davranışlarda bulunmasına şaşırdığı ile ilgili bir kaç cümle sıraladı. Bir şey söylemedim. Kurallara uyan bir öğrenci olmak için çabalıyordum zaten. Arada böyle patlamalar oluyordu. Fazlasıyla bastırdığım duygularımın taşmasından dolayıydı herhalde. Odasına geçtiğimizde masasının karşısındaki iki sandalyenin arasında durdum ve Charlotte'un oturmasını bekledim ilk. O oturunca, diğer sandalyeye oturdum. Ne olduğunu sordu profesör. Söylemeyecektim hiçbir şey. Sadece özür dileyecektim ancak Charlotte atladı. Kendi hatası olduğunu söyleyerek tüm suçu üstlendi. Evet, kızı azarlayarak ben de bunları söylemiştim. Ancak gerçek değildi bunlar. Gayet de konuşarak anlaşılabilirdi. Bir höyt desem lavuklar bırakırdı kızı belki. Gerçekten buna inanıyor mu diye düşündüm ilk. Bunu düşünecek kadar saf değildi değil mi? Orada neden onu korumak için aşırı tepki verdiğimi anlamış olması gerekirdi. Gerçekten anlamamış mıydı?
KSKS profesörü bize cezamızı söyleyip gittiğinde arkamı bile dönmedim. Charlotte ise bir anda dönüp karışmak zorunda olmadığımı söyledi. Tepki vermedim. Sadece aynı sakinlikte kafamı çevirip kıza baktım ve durmaya devam ettim. Neden karıştığımla ilgili azar çekti bana. Tüm okulun bunu konuşması ile ilgili dediklerine cevap vermesem de içten içe hele bir konuşsunlar diyordum. Charlotte git gide kızıyordu. Cümleleri ise duygularının etkisiyle garipleşiyordu. Yani bana kızarken, onun tercihlerine saygı duymadığımı söylerken bana değer verdiğini söylemişti. "Ne?" dedim anlamadığım için. Beni önemsiyordu? Bu cümleye daha da sinirlenip karışmamamı bağırdı. Kendi seçeneklerimin suçlusuydum öyle mi? Burada oturmamı, tüm cezayı kendisinin yapacağını söylediğinde ise artık konuşmam gerektiğini düşündüm.
"Öyle mi Rillian?" diye iğneledim kız gözlerini benden kaçırırken. Bana yapmasını istemediğim şeyi, ona yapmak gibi bir şerefsizlik yapacaktım şimdi. "Asıl sen karışmak zorunda değildin. Ben orada, o bok kafaya yumruk atmayı tercih etmiştim. Madem kendi tercihlerimin suçlusuydum neden suçu üstlendin? KSKS profesörüne neden benim suçsuz olduğumu söyledin? Cezaya kalmayı önemsemiyordum. Tercihlerime saygı duymanı beklerdim." Düşünüyormuş gibi bir hareketten sonra "Sanırım bana değer verdiğin için yaptın. Çok mu değer veriyorsun bana Rillian? Suçu üstlenecek kadar? Tüm mektupları yazacak kadar?"
Kafamla mektupları gösterdim. "Boş kavgamızı mektuplara başladığımızda devam ederiz. Getir mektupları. Oda temizliğine karışmam, o hizmetkarların işi." Kız mektupları getirmek için kalktığında da sandalyemi masanın yanına çektim ilk. Sonra da ayakkabılarımı çıkartmaya başladım. Önce ayakkabılarımı, sonra da bugün ilk defa giydiğim saks mavisi çoraplarımı... İki çorabımı da çıkarttıktan sonra çıplak ayakla giydim ayakkabımı. Kız mektupları getirince "Al." dedim çorapları uzatıp. "Yerler taş."
Mektuplardan birini açtıktan sonra "Nereden çıktı bir kavanoz bal ile derse gelmek?" diye sordum kıza. "Yoksa salaklar tarafından zorbalığa uğrayayım da Boleyn'i sinirlendireyim diye mi düşündün. Ah, yok sen bana değer veriyorsun ama... Öyle düşünmemişsindir."
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Eadwig… Zeki bir çocuktu. Söylediklerime mutlaka karşılık vereceğini biliyordum ancak şah çekeceğini tahmin edemezdim. Gözlerimi kıstım konuşmalarını dinlerken. İşte şimdi kendimi asıl savunmasız hissediyordum. O zorbaların karşısında hissetmediğim kadar hem de. Omuzlarımı düşürdüm bıkkınlıkla. Profesör’ün azarlamasına razıydım ama çok geç. Tıkılı kalmıştım bir kere düştüğüm durumun içinde. Gözlerimi devirdim değer vermemle ilgili dediklerine karşılık. Bundan utanç duymamın anlamsızlığına ben de katlanamıyordum. Üstüme gelinince kaçak oynamaya meyilli olduğumu fark ettiğim ilk andı. “İyi, yazarız mektupları birlikte.” Ne diyecektim başka? Gösterdiği mektupları gönülsüzce almaya gittim. Ondan emir almıyordum ama iş yapmaktan da gocunacak birisi olmamıştım hiçbir zaman. Boş kavgaymış. Temizlik hizmetkarların işiymiş. Mektupları kollarımın arasında toplamaya çalışırken daha da bezmiştim. Bu gün bir hayli zorlu geçecekti sanki az önce yaşananlar beni hiç zorlamamış gibi. Bir yığın mektubu sıkıştırmayı başardığımda masanın başına doğru ilerlediğim de Eadwig sandalyesini çoktan çekmişti bile. Gelir gelmez kollarımı masanın üzerine yığdım bütün mektupları. Bazıları yere düştü. Eadwig ayakkabılarıyla uğraşırken mırıldanarak “Hiç kıpırdama zaten…” gibi şeyler söylüyordum bir yandan da diğer sandalyeyi Eadwig’in yanına çekerken. Gün şaşırmalara gebe doğmuş olmalıydı bugün. Saks mavisi çoraplarını bana uzatınca büyük bir soru işareti oluşmuştu kafamda. Belki de çok daha önceden oluşmalıydı. Uzattığı çoraplarını çekincesizce alıp, “Teşekkür etmeyeceğim bunun için.” dedim ve giymeye koyuldum. Geri verilmezdi de bu çorap artık. Anında sahiplenmiştim ondan geleni. Güzelim çorapları mahvetmiştim zaten. Verdiğim kalbe saysın o da. Hiçbir şeyi yaparken karşılık beklemezdim ama o paylaşımdan sonra hiç değilse arada sırada sohbet edebileceğimizi düşünmüştüm. Aklımdaki uzun uzadıya sohbetler hiç gerçekleşmedi. Yüzünü bile çok nadir gördüm. Kırgın mıydım ona? Düşünmek istemiyordum bunu. Düşüncelerimle savaş içerisinde olmaktan hazzetmezdim.
Çorapları giydikten sonra bana büyük gelmelerinin dışında bana yakıştığını düşünüp saf saf anlık bir gülümseme konmuştu yüzüme. Hemen toparladım. Çektiğim sandalyenin yönünü ona doğru çevirdim. Yana koymuştum. Masada yazmayacaktım mektupları. Tüy kalemlere de uzanınca oturup işe koyulmaya ve boş olmadığını kafasına zorla sokacağım dolu kavgamız için hazırdım. Düşen omuzlarımı dikleştirip sandalyelerin arasındaki minik boşluktan geçtim. Eadwig’e dönük şekilde oturunca bir mektubu alıp açmaya yeltendim. Bir şeylerle uğraşırken ona bakmamak daha kolaydı. Saçının renginden midir nedir, gözlerimi çalıyor o tarafa doğru. İğnelemesine karşılık vermeden önce sorusunu yanıtlayacaktım ama yine de içten yanağımı ısırıyordum. Başka zaman olsa üstesinden gelebilirdim ben çocuğun. Konuşmaya başladım. Ona derdimi açmam da bir sakınca yoktu nasılsa bu odadan çıktığımız anda unutacaktı. İşime gelip gelmeyeceği meçhuldü. “Pekâlâ… Annem ile bal yemeyi çok severiz. Mutsuz hissettiğimde hep bal yerim nerede olursam olayım. İki gündür derslere girmiyordum çünkü kendimi iyi hissetmiyordum. Hala da iyi hissettiğim söylenemez. Annem rahatsızmış bir haftadır. Babamda durumunu netlikle belirtmediği için bana söylemeye çekindiği bir şey olabileceğini düşünerek delirmekle meşguldüm. Cevap beklemek benim için sancılı. Anlayacağın seni kızdıracak bir olaya sebebiyet vermesi için değil de annemle olan anılarımla mutlu olmak için yiyordum o balı. Andre ile de sıkıntımı paylaşmaya gelmiştim sınıfa.” Mektubu kucağıma bırakıp Eadwig’e kilitlendim. “Sinirlenmeseydin diyemiyorum çünkü nasılsa senin için önemliyim. Yardım etmeliydin bana, değil mi? İnkâr et istediğin kadar.” dedim yandan bir gülümsemeyle. Birine açılabilmenin rahatlığı sinmişti yüzüme bir noktada ama onla uğraşmnın hoşuma gittiğini de inkar edemezdim. Yapacağından değil ama annemle alakalı konuşmaya dünden razı değildim. Sorduğu için eksiksiz bir şekilde anlatmak yeterli gelmişti gözüme.
Ayrıyeten, şahını görüp fil ile onu sıkıştırmaya daha yeni başlamıştım. Bütün gün boyunca davranışımı sürdürmek istersem benden çekeceği olabilirdi belki bir nebze. Cevap vermesine izin vermeden zorlamaya devam edecektim onu bir süreliğine. Erkekler bizlere göre bir şeyleri kabul etme konusunda çok kötüydüler. Var ya da yok… Her türlü bu minvaldeki söylemler rahatsız edici olacaktı. Elimi güçlendirmeliydim. Gerçi bunu yaparken boyumdan büyük bir risk alıyordum. Eadwig’i çözemiyordum. Üstüne düşünmüyordum hareketlerinin. Diğerlerine göre bana bazen daha kibar davrandığına emindim ama sebebini hiçbir zaman bilemeyecektim. Masadan bir zarfı çekip ona doğru uzattım direkt. “Az laf, çok iş. Hep yaptığın gibi. Belki o sırada neden beni koruduğunu cidden anlatmak istersin.” dedim kasıtlı olarak. Tutar mı? Tutsun. Tutmalı. Muhtemelen o da aklına gelen benle ilgili ne kadar kötü şey varsa saydıracaktı. Sandalyenin destekleyici tahtasına ayaklarımı yerleştirdim. Dizlerimi hafifçe kendime çekmiştim. Tüy kalemleri yaklaştırmıştım ama mürekkebe uzanmaya çalışıp kollarım başaramayınca pes ettim. Ondan önce ise aramızdaki didişmeyi bitirmeliydik. Hem ona laf yetiştirip hem de yapmam gerekeni yapamazdım bu ruh haliyle. Derken içime çöken daraltıyla bir anda karar değiştirmiştim. Söyleyeceğim ya da yapacağım her şey aptalca olacaktı gözünde çocuğun. Kendimi onunla denk bir konuma sokmak için uğraşmamalıydım. Niye böyle bir çaba içerisine girdiğimi bile anlayamıyorsam kendimi rahatsız hissettirmeyi bırakmalıydım. Arkadaş olarak görseydi benimle ikinci sınıftan beri iletişimi olurdu. Yoktu. O yüzden onu bir an önce cezadan azat etmeliydim. Annem bu haldeyken ne ile uğraşıyordum ben? Kim bilir ne düşünecekti hakkımda Eadwig. Geri basacaktım. Çok geçmeden “Ya da boşver. Yaptığının altını doldurmaya çalışıyordum sadece… Oku da ne yazacağımıza karar verelim cevap olarak.” dedim çekindiğini belli eden bir sesle artık benim olan çoraplarıma bakarken. Çok tatlıydılar. Sevmiştim onları. [/justify]
Eadwig Alger Boleyn:
Kız çoraplar için teşekkür etmeyeceğini söylediğinde omuz silktim. Teşekkür etmen için yapmadım zaten. Ne için yaptın o zaman? Pff! Masaya bıraktığı mektuplardan birini aldım. Kız da yanımda çorapları giyiyordu. Açtım bir tanesini. Neydi bunlar şimdi? Mektuplardan bir tanesinin Nijerya Prensinden gelmesi normal miydi? Kötü bir ingilizce ile yazılmış, çok da çirkin bir arma ile taçlandırılmıştı. Bu arma elle mi çizilmişti? Gözüme yaklaştırdım mektubu armanın çirkinliğine bakmak için. Charlotte o zaman konuşmaya başladı.
Dedi ki annesiyle bal yemeyi severmiş. "Hmm..." dedim ilgimi çekmediği için. Mektuplara dönüp Nijerya Prens'inin neden para istediğini anlamaya çalıştım. Bu sırada da Charlotte'taydı kulağım. İki gündür derse girmediğini söylüyordu. Bunu biliyordum. Neden diye sormayın. Biliyordum işte. "Neden?" diye sordum kıza bakmadan. Nijerya Prensini hükümet zorluyormuş. Paraya ihtiyacı varmış. Charlotte kendini iyi hissetmediği için gelmediğini söyledi. "Neyin var?" diye devam ettim soruma. Annesinin rahatsızlandığını söylediğinde durdum. Mektuba bakmaya devam edip tüy kalemi koydum yanına. Tamamen kızın söylediklerine odaklandım. Annesinin durumunu bilmediği ve bekleme durumunun onu yiyip bitirdiğini söyledi. Belki de ondan saklanmasının sebebi annesinin durumunun ciddi olmasıydı. Dediği şey mantıklıydı. Eğer ciddi bir şey olsa kızının üzülmesini istemezdi babası. Benim babamdan öyle bir düşünce çıkmazdı herhalde. Nijerya'lı adamın armasına kafamda Charlotte'ın üzüntüsünü düşünerek bakarken kız balı beni kızdırmak için yemediğini söyledi. Annesi ile anılarıyla mutlu olmak için yiyormuş. André ile paylaşmak için geldiğini söylediğinde kafamı çevirip baktım buna dayanamayarak. "Neden?" diye sordum. "André ile aranızda bir-" şey mi var diye soracaktım ki kız benim için önemli olduğu için sinirlendiğimi söyledi. Yardım etmeliydim ona. İstemsizce gülümsedim dediği üstüne ve tekrar önüme döndüm gülümseyerek. Dediğine cevap vermeyecektim. Zaten inkar etsem de inanmayacağını söylemişti. Ağzımdan çıkacak cümle de inkar olacaktı elbette. Annesinin iyileşmesini ve Charlotte'ın eski mutlu haliyle derslere dönmesini diledim içimden. Melankoli ona yakışmıyordu.
Nijerya Prensi'nin mektubunu bir kenara bıraktım. 1000 Galleon göndermek isteyip istemediğini bilmiyordum profesörün. Diğer mektubu aldım. Bu mektup ise profesörümüze gelen bir nefret mektubuydu. Daha önce duymadığım küfürleri okurken Charlotte az laf, çok iş diyordu. "Kesinlikle." dedim ona bakmadan. İnsanlar çok konuşurdu. Konuşurlar ancak söylediklerini yapacak yürekleri yoktur. Onu neden koruduğumu sorduğunda "Neden bilmek istiyorsun ki?" dedim elimdeki mektubu bırakıp. Kıza döndüm "Bilsen ne olacak yani?" dedim. Sanki ona karşı bir şeyler- yani artık her neyse düşüncem, onu bilse ne olacaktı? Yakınlaşacak mıydık? İşler benim için böyle yürümüyordu işte. Charlotte boşvermemi söyledi. Yaptığımın altını doldurmaya çalışıyormuş. Altını doldurmakta ne var bunun? Sana zorbalık yapıyorlardı, kendini korumuyordun, korudum. Daha deşmeye ne gerek var ki?
Kız konuyu değiştirmek için mektuplardan birini okumamı istedi. Güzel olurdu konuyu değiştirmek. Bundan önceki mektubu gösterip "Bu Nijerya Prensinden gelmiş." dedim. "Zor durumdaymış profesörden 1000 Galleon istiyor." Elimdekini kaldırıp "Bu ise profesöre bir sürü küfürle dolu. Okuma sen." dedikten sonra başka bir mektup aldım elime. Açtığımda bir tatil köyü reklamı olduğunu gördüm. "Reklam." dedim basitçe. Broşürün üstündeki resme baktım şöyle. "Hmph!" dedim. "Bizim ada buradan güzel." Mektubu yana koydum. Başka birini aldım. Okumaya başladım. "-Adını yazmamış- Ben Londra'da yaşayan biriyim. İki çocuğum var ve dün kırk üç yaşıma girdim. Büyük oğlum iki yıl önce Bakanlık'ta işe girdi. Çalıştı didindi, doğum günümde bana Teskiloskop hediye etti. Ben anlamam bundan dedim. O bana öğretti. Bak buraya bastığında Hogwarts, buraya bastığında Bakanlık. Benim de hoşuma gitti. Boş vakit çok tabi. Elimde Teskiloskop'la Hogwarts'a bakarken kenarda birden sen belirdin. İlk takip ettim seni. Sonra gerisi geldi. Birisi görse yemin ederim deli derdi. Sonra umursamadım bana diyeceklerini keşke bilseydim o zamanlar başıma gelecekleri. Git gide kaptırdım kendimi sana. Çocuklarım da bende bir gariplik fark etti. Hatta biri Teskiloskop'u elimden almaya cürret etti. Suratına bir yumruk çaktım, odasına gidip kapıyı kitledi. Biraz üzüldüm ama izlemeye devam ettim. Mahkeme gününde hakimin karşısında adını bir anda bağırmaya başladım. Huzur bozmaktan oradaydım, ufak bir ceza alacaktım. Hakim duyduğunda terör örgütünden tutuklandım. Üç ay sonra para cezasıyla serbest kaldım. Oğlum hala yüzüme bakmıyor. İlk defa kendimden utandım. İyi dedim, siktirin gidin. Teskiloskop'u aldım. Bir kaldırımda yaşamaya başladım. Bak güzel kardeşim, benim sakin bir hayatım vardı. Bir gün seni gördüm, gözüm daldı. Bakanlık'ta çalışan arkadaşımdan evinin açık adresini aldım. Bekle beni amın evladı..." Mektup bittiğinde dönüp Charlotte'a baktım sessizce. Sonra tekrar mektuba dönüp masanın üstüne bıraktım. Başladım gülmeye. Bir süre güldükten sonra "Teskiloskop ne demek ya?" diye sordum kıza. Bu mektuba gülüştükten sonra başka bir mektup aldım. "İcra takibi başlatmışlar." dedim okuyunca. "Birine borcunu ödemezsen icra başlatıyorlar." diye açıkladım kıza. "Bakanlık da olaya el atıyor. Keşke bu konularda derslerimiz olsaydı. Şu okuldaki kimse evine haciz gelirse ne yapacağını bilmiyor. Hogwarts bizi neye hazırlıyor anlamış değilim." dedikten sonra kızın bir mektup okuması için buyur ettim. Böyle böyle birbirimize mektup okuyarak sohbet etmeye başladık. Kızın yüksek hayalgücüne karşı benim gerçekçiliğim ile bol münazaralı bir konuşma çevirdik.
Mektuplar bitince geriye yaslanıp gerindim. İyi gülmüştük, bir şeyleri tamamlama hissi harikaydı, üstelik Charlotte ile istediğim arkadaşlığı yakalamıştım. Memnundum. Bu yüzden "Rillian." dedim gerinirken. "İyi ki orada kendimi tutmamışım." Yüzümde gülümseme vardı. "İyi ki o herife yumruk atmışım. Yoksa konuşamayacaktık." Masanın üstüne tek kolumu yaslayıp Charlotte'a döndüm. Mavi güzel gözlerine baktım. Yüzü aşırı tatlıydı. Bakışlarındaki zeka parıltısı beni benden alıyordu. "Neden yaptığımı sormuştun." dedim. "Çünkü..." Nasıl kelimelere dökülürdü ki? "Sen... Hmm." Kelime seçmek için durdum. "Renkli bir kuşsun." dedim sonra. "Evet, biraz salakça bir düşünce ancak o heriflerin seni renklerinden utandırmasına izin veremezdim. Iy, kelimelere dökünce gerçekten aptalca oldu. Dur." dedikten sonra güldüm kendi kendime. Belki de kızın söylediği gibi; az laf, çok iş mantığımla ilerlemeliydim onun hakkındaki gerçek düşüncelerimi yansıtmak için.
Yine baktım kızın gözlerine. Ne istiyordum? Gözlerin bana sevgiyle bakmasını istiyordum. Bir sorunu olduğunda yanında olmak, çare bulmak istiyordum. Yanımda mantıksız bir şekilde konuşsun istiyordum. Sohbet edip gülmek istiyordum. Bir sırrım olduğunda ona söylemek istiyordum. Beni anlamasını, beni kabullenmesini istiyordum. "Biliyor musun Rillian?" dedim. "Hogwarts koridorlarında dolaşan kalp yiyen cadı gerçekten var. Üstelik, altın iplikten kalp de bir işe yaramıyormuş." Kıza doğru yavaşça eğildim ve deminden beri benimle konuşup gülen dudaklarına dudaklarımı bastırdım. Dudaklarından, benim dudaklarıma, oradan da vücuduma yayıldı bir duygu. Çok güzeldi. Çok korkutucuydu da. Daha fazla istediğim için korkuyordum. Kızın dudaklarından çok hafif uzaklaştım. Burnu burnuma değiyordu. Fısıltıyla "Korkuyorum." dedim. "Korkularımdan besleniyorsun değil mi? Kalbimi korumak için uğraşıyorum. Ancak cadı çok güçlü." Geri çekildim. "Ama hatırlarsan... Benim korkmamam lazım Rillian." dedikten sonra derin bir nefes aldım. Ayağa kalkıp üstümü başımı düzelttim hızla. İçimdeki duygu fazlasıyla yoğundu. Sakinleştirmek için tekrar nefes aldım. Ne yaptım demin öyle? "Etrafı-" sesim kısık çıkmıştı. Boğazımı temizledim. "Etrafı temizlemem demiştim. O iş sende. De-demin yaptığım şeyden kimseye bahsetmezsen sevinirim. Bir daha olmayacak özür dilerim." dedikten sonra arkama bakmadan kapıyı açıp çıktım dimdik. Kapıyı kapattıktan sonra "Hassiktir..." dedim fısıltıyla. Dudaklarımı tuttum elimle. "Gerçekten de onu..." öpmüştüm. Bu dudaklar, onunkilere temas etmişti! Gülümsedim. Sonra da içimdeki heyecana yenik düşüp koşmaya başladım. Slytherin Ortak Salon'una kadar...
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git