İngiltere Büyücedünyası > Hogsmeade Kermesi
Hôtel Plaisir Caché
(1/1)
Maskeli Kişi:
-Bu başlık bazı kişiler için çeşitli sebeplerle rahatsız edici olabilir. Herhangi bir özendirme amacı bulunmamaktadır. Konunun 1800’lerde geçtiğini hesaba katarak okumanızı rica ederiz-
Soğuk bir Aralık gününün sabah saatleriydi, en son yıllar önce yürüdüğü sokaklardan tekrar geçiyordu adam. O zamanlar hiç de ilgisini çekmemiş olan çoğu şey şimdi daha gerçekçiydi. Kafasını kaldırıp da dünyada neler olup bittiğine dikkat eden biri değildi, daha çok kendi zevkine düşkündü. Mesela şu anda kapısını aralamakta olduğu otelin bir zamanlar varlığından bile bihaberdi. Hiç ihtiyacı olmamıştı çünkü böyle bir buluşma noktasına. Hogsmaede’e geldiği günler sadece öğrencilik zamanlarındaydı, onlarda da genelde gruptan ayrılarak içki içmeye kaçarlardı. Resepsiyona ilerledi, kafasındaki şapkayı çıkardı ve açıkta kalmış kıvırcık saç tellerine düşen kar tanelerini başını hafifçe sallayarak uzaklaştırdıktan sonra onun varlığını hala önemsemeye başlamamış kadına doğru eğildi. “Mektubum size daha önceden ulaşmış olmalı. Günübirlik, en büyük odanızı ayırmanızı rica etmiştim.”
İsmini bulmasına izin vererek beklerken beyaz eldivenlerini kibar bir şekilde çıkarmakla ilgileniyordu. Gözünü, üzerinde “Hôtel Plaisir Caché” yazan tabela çelmişti. Bir süre parıltısından kendini alamamış ve bıyıklarıyla oynarken bu isim hakkında düşünmeyi sürdürmüştü ancak uzun süren bekleyiş – belki de 1 dakika bile sürmemişti ancak sabırsız bir insandı ve bekletilmekten hiç hoşlanmazdı – iyice canını sıkmaya başlamıştı. Kadına döndü. “Belki de yukarı çıkıp tek tek odaları gezerim bulmak için. Ne dersiniz?” dedi kaşlarını kaldırarak. Bu kadar zor olan neydi? Kadın başını umursamaz bir şekilde sallayarak önündeki listeyi incelemeye devam ederken karşılaştığı isim ile gözlerini fal taşı gibi açmış, bir anlık heyecanla eli ayağına dolanarak tüy kalemini yere düşürmüş, ayağa kalkarken masadaki kırmızı taneli Hibiscus olduğunu tahmin ettiği bitki çayı bardağını devirmiş ve bunların hepsi için özür dileyerek oda anahtarını bulmaya gideceğini söylemişti. Gittiği gibi aynı telaşla resepsiyona geri dönmüş, kafasının yanında uçan bir anahtarla beraber adamın çevresini turlayarak yerine geçmişti. “Kusura bakmayın beklettiğim için. Odanıza kadar size eşlik edecektir. Takip edebilirsiniz.” diyerek kanatlı anahtarı izlemesi gerektiği direktifi ile birlikte yürümeye başladı adam. Eldivenlerini cebine sıkıştırmış, küçük dosya çantasını ise artık fırlatacak bir yer arayarak sallamaya başlamıştı. Dar ve her adımında gıcırdayarak altındaki derin boşluğu ortaya çıkartan merdivenlerden ikinci kata çıktıktan sonra toplam altı odaya sahip bu katın birkaç kapalı kapısının önünden geçip gelen sesleri duymamaya çalışmış, doğru kapının önünde durmuşlardı sonunda. Anahtarı kanatlarından yakalayıp sağ avcunda bükerek kapının kilidini açtıktan sonra içeriye girdi ve kendini görece temiz sayılabilecek beyaz çarşafların üzerine bıraktı. Asasının bir hareketi ile kapıyı kapatıp çantasını da karşısındaki sehpanın üzerine fırlattı, ardından ceketini ve bir yandan da ayakkabılarını çıkarmaya girişti.
“Para ne kadar da güzel bir şey.” dedi kendi kendine.
Daha sabahın erken saatleriydi, normalde olsa bu saatte asla uyanmazdı ancak kimse görmeden otel odasına yerleşebilmek adına erkenden yola koyulması gerekmişti. Neden? Bugünü bir dostuna ayırmıştı. Uzun süredir görüşmemişlerdi, ayrıca buluşmak istediğini söyleyen birini asla geri çevirmezdi. Zaten evinde de o kadar sıkılıyordu ki her kim çağırsa gidecek durumdaydı, ancak insanların garip gözlerini istemiyordu üzerlerinde. Yanlış bir şey yapmıyorlardı, iki arkadaş sohbet edeceklerdi sadece ama bunu açıklamakla uğraşmak yıllar sürerdi. O ise sadece sohbetinden keyif aldığı bir insan ile vakit geçirecekti, hepsi bu. Birkaç pürüz vardı tabi buraya gelmesiyle ilgili ancak bunları düşünmeye o kadar üşeniyordu ki! Yakalanma düşüncesi aklına geliyor ancak gerçeği söylemek gerekirse pek de umurunda olmuyordu. Bunları düşünmek bile fazla sıkıcıydı, bu yüzden pek plan yapmıyordu zaten. Canı istemişti ve gelmişti, hepsi bu.
Buluşma saati gelene kadar biraz kestirebilirdi şimdi. Veya… Çantasındaki içkileri yudumlamaya da başlayabilirdi. Asasını sallayarak iş çantası görünümlü ancak içine evde bulduğu bütün içki şişelerini doldurduğu çantasını yanına çekip kapağını açtı. Tek kaşını kaldırıp karşısındaki aynadan durumu değerlendirmeye başladı. “Saat daha…” Duvardaki saati kontrol etti. “Hımm, 8. Çok mu erken olur?” Neye göre, kime göre? “Buradayım, uyanığım. Eğlenmeye geldim. Ne zararı var?” Misafiri gelene kadar biraz eğlenme kararıyla bu tartışmayı sonlandırdı ve vodka şişelerinden birine elini attı.
Maskeli Kişi:
Yatağından kalktığından beri küçük kalbi pır pır ediyordu. Sanki kuşların cıvıltısını duyuyordu Aralık ayında ve güneşin şefkatini hissediyordu yanağında. Uzun zamandır beklediği, aylardır yollarını gözlediği ve mektuplarını bir bir sakladığı 'dostu' geliyordu bugün. Çeşitli sebeplerden ve toplumun baskısından dolayı her daim görüşemediği dostuyla görüşecekti. O yüzden en güzel kıyafetlerini giydi. Güzel beyaz bir elbise giymişti üzerine. Pileli etekleri ve güzel bir kumaşı vardı elbisenin. Parıl parıl parlayan güzel ayakkabılarını geçirmişti altına. Giyindikten sonra saçlarını özene bezene taradı. Dakikalarca. Sonra makyaj yaptı. Rimelini sürdü, dudaklarını kıpkırmızı bir rujla boyadı. Çok güzel olmuştu. Sonra, sonra bunların hepsini gizlemesi gerekiyordu. O yüzden cübbesini giydi ve kukuletasını taktı. Gün boyu soranlara kulaklarının çok üşüdüğünü o yüzden taktığını söyleyecekti. Grubun içinde yavaşça kermes alanına indiler. Dozunu koruyarak vakit geçirdi bir balkonda. Lakin saat yaklaşıyordu ve gitmesi gerekiyordu. Bir yolunu bulup sıvışması gerekiyordu ve kader, şans onun yanında oldu. Tanıdık sesiyle bir kadının çığlığını duydu. Üzerine dökülen bir kazan sıvı, etrafına doluşan öğrenciler... Kaçmak için en uygun zamandı. Öyle de yaptı. Öğrencilerin arasında bir hayalet gibi süzüldü, üzerine gelen yemek parçalarından kaçındı ve otelin yolunu tuttu.
Otel, daha önce defalarca önünden geçtiği bir oteldi Hogsmeade'nin diğer mekanlarıyla karşılaştırıldığında bir saray denebilirdi buraya kolayca. İçine girebileceğini hiç düşünmemişti daha önce. Fakat 'dostu' onun için her şeyi önceden ayarlamıştı. Elbiselerini bile göndermişti. O da o elbiseleri giydi ve otelin kapısından içeri girdi. Resepsiyonun kapısı aralanırken kalbi küt küt atıyordu. Elbiseyi üzerinde beğenecek miydi? Ya makyajını? Makyajını güzel yapabilmiş miydi? Ya beğenmezse? Ama kızı zaten beğeniyordu ki, bütün bu masrafa ve tehlikeye sırf onu görebilmek ve onunla sohbet edebilmek için girmişti. Cesurca bir hareketti, o yüzden kızın da cesur olması gerekiyordu. Kendinden emin adımlarla, öz güvenli görünmeye çalışarak resepsiyona doğru yürüdü. Ayaklarını bastığı halı bir hayli kaliteli hissettiriyordu. Resepsiyon masasına ulaştığında zili çaldı ve bir kaç dakikalık bekleyişin ardından görevliye 'dostunun' adını verdi. Oda numarasını duyduğu anda kalbi daha da şiddetli atmaya başladı. Gerçekten yaşanıyordu bu. Gerçekten.
Basamaklar, tırmandıkça ağırlaşıyordu, kalbi yerinden çıkmak için izin istiyor ve yanakları git gide kızarıyordu. Zaten bembeyaz olan teni söz konusu olunca bu çokta şaşırılacak bir durum olmuyordu. Koridora yavaşça yürüdü. Narin narin atıyordu adımları. Dostunu biraz daha bekletmek işine gelirdi, biraz özlem, biraz heyecan ve biraz tedirginlik kavuşmadan alınan hazzı onlarca kat yükseltirdi. Kendisi de aynı şekilde hissediyor ama böyle yapmaktan kendini alıkoyamıyordu. Odanın kapısının önüne geldi. Derin mi derin bir nefes aldı. Elleri kıpkırmızı olmuştu ve ter içindeydi. İnce parmakları yavaşça kapının tokmağını kavradı ve bir çırpıda döndürdü. Kapıyı yavaşça ittirdi ve dostunu gördü.
Koşa koşa dostuna gitti. En son yazın gördüğü dostu hiç değişmemişti. Aynı kıvırcık saçlar, aynı bıyıklar ve aynı eblek bakışlarla kızı süzüyordu. Bu bakışlar hoşuna gidiyordu kızın. Aşk ve tutkuyla doluyordu. Kendini direk dostunun kollarına bıraktı ve onun sarılmasına izin verdi. Bir kedi gibi sırnaştı ona. "Ah, beyim sizi çok özledim." dedi fısıldar bir ses tonuyla.
Nicholas Ezra Urswick:
Sabah vodkaya abanmanın o kadar da iyi bir fikir olmadığını anca saatin 12’yi vurduğunu gösteren ses ile birlikte anlayabilmiştim. Yaklaşık iki saattir baş dönmesi ile beraber odamda turlar atıyor, arada balkona çıkıp kafamı yağan kara uzatarak kendime geliyor, ardından bir yatağa yatıp bir ayağa fırlayarak devam ediyordum bardağımı yudumlamaya. Duramıyorum yerimde, kimse anlamıyor! Evde de böyleyim ben. Evdeki hizmetliler çocuklarla ilgilenmeleri gerekirken bana gelip çok içmememi, etrafa içki dökmememi, sabah sarhoş olmamam gerektiğini söyleyip uyarılarıyla kafamı şişiriyorlar. Size ne diye bağırmak istiyorum. “SİZE NE?” Huuff, sesli çıkmasını planlamamıştım. Olsun, çok iyiydi. Herkes duysun umursamadığımı. Evettt, bennn, kimseyi ilgilendirmiyorum. İstediğimi içerim. Balkona çıktım, “KİMMMSE-“ Hhahahah hayal görmeye başladım. Karımı halisüne ediyorum artık. O kadar mı sarhoşum yaa ben? İçeri döndüm ve aynaya eğilip yüzümü incelemeye başladım. Gözlerim bayıklaşmış, burnum da soğuktan kızarmaya başlamış, göz altlarım yorgunluktan morarmış biraz da. Bir tokat geçirdim yanağıma. “Kendine gel.” Söylediklerim beynimde tekrara düşüyor, sanki yankılanıyordu. Bardağı yere bıraktım ve zorlukla aynanın karşısında geri dikildim. “Göre göre, onu mu görüyorsun hayalinde?” Parmağımı aynaya yaslayarak tehdit etmeye başladım karşımdaki sarhoşu. “Hayır. Sen... Sana kimse karışamaz!” Kıkırdayarak balkona geri çıktım. Gözüm misafirimi arıyordu. Nerede kalmıştı artık sıkılıyordum! Kızacaktım geldiğinde. Anlamamış mıydı şiirimi? Daha az gizli atma şansım yoktu ama. Sonra paranoyak karım... Tam şu anda çığlığını duyduğum karım... “Hayalim böyle olamaz...” diye mızmızlanarak aşağıya çevirdim kafamı. Evet, oradaydı işte: Cynthia. Başından aşağı bir kazan dolusu şerbet dökülen tatlı eşim. Yok bu bir hayal ürünü değildi, kanlı canlı, biraz da şerbetli karşımdaydı işte. Ne zamandır görüşmüyorduk? En azından 2 ay geçmişti herhalde. Hım, iyi bakmış kendine.
Yanından sıyrılan tanıdık suratı görünce yüzüme bir tebessüm yerleşti. Güzel, misafirim bulmuştu yolu. Kapıya girişini izledim gözlerimle derken... Vuhuu, düşüyordum neredeyse. Biraz fazla mı eğiliyorum ben? UPS. Elimden aşağı uçan cam bardağı izlerken kıkırdamıştım yine. Sonradan ise Cynthia’ya yakalanma düşüncesiyle kendimi içeri attım. Düşünebilmiştim neyseki ya. Çok göz önünde bir yerdeydik. Hayatta buraya gelmezdi karım, ama yine de biliyorum ki 6. hissi çok kuvvetlidir. Uyuyacağım diye gidip mutfakta takılırken az yakalamadı beni, sonra kovulan kızı düşününce üzücü bitmişti tabi o hikaye. Bu sefer tepki alan sadece karşı taraf olmazdı ama, bir şey hissetmesi anında başım büyük derde girebilir. Perdeleri kapadım iyice, sonra da yatağa fırlattım kendimi. Çok mu dağınığım acaba? Iıh, çok da fark etmez. Daha az sarhoş olayım yeter.
Kapı açılma sesiyle dirseklerim üzerinde doğrularak odaya giren kişiye baktım. Yanakları, aynı saç rengi gibi kızarmaya başlamıştı soğuktan. Sadece yanakları değil tüm yüzünün renk değiştirdiğini görebiliyordum. Heyecanlanıyordu. Aramızdaki mesafeye rağmen kalbinin atışını duyabiliyordum. Üzerindeki elbiseye kaydı gözüm, gülümsedim. Hediyelerimi seviyordu, ben de ona hediye vermeyi seviyordum. Ben doğrulurken yanıma gelip aynı bir kedi gibi kollarını belime dolayıp kafasını da göğsüme yasladığında ben de bir kolumu ona sardım. Eğilip saçlarından derin bir nefes aldım. Çok tatlı yeni açmış bir çiçek gibiydi kokusu. “Hoş geldin küçüğüm. Bir an küçük notumun sana ulaşmadığını düşünmeye başlamıştım.” Ardından bu fazla yakın teması garipseyerek ayağa kalktım, aynanın karşısına geçerek kendimi izlemeye başladım. Arada sırada kendime bu kızın hala küçük olduğunu hatırlatmam gerekiyordu. Hem biz arkadaştık sadece, bunun güveniyle geliyordu yanıma. Amaan, bana neyse bundan. Geri döndüm misafirime. “Naber tatlım? Gezinizde karmaşalar var gibi gördüm.” Az önceki olayla ilgili bilgi almak istiyordum, tek amacım Cynthia’nın durumunu kontrol etmekti aslında ancak bunu direkt sormak istememiştim. Ardından yaklaştım ona doğru. “Ama sen uslu bir kızsın, öyle değil mi? Olanlara karışmamışsın. Onlar gibi çocuk değilsin...” Saçlarını okşamaya başladım. Tanıdığımda hiç de küçük gibi değildi bu kız. Nasıl anlamadım ki? Geri çekildim. İÇSEK Mİ BİRAZ DAHA? “Okulda çok sıkılmıyor musun? Bence biraz eğlenerek gönderelim seni geri.” Çantamın kapağını açarak içinden bir şarap şişesi çıkardım. “Bunu seveceğini biliyorum. Kavunlu. Aynı...” Kokusu gibi. “Güzeldir.” Hopp düşme. “Takıldım, iyiyim. ” diyerek kıkırdadım. Ardından da kıza bir kadeh şarap doldurmaya başladım.
Maskeli Kişi:
Küçüğüm demesinden hoşlanmıyordu adamın beyaz elbiseli kıza. Evet küçüktü küçük olmasına ama akıl yaşta değil baştadır demez miydi insanlar? Eh beyaz elbiseli kızında aklı gayet iyi çalışıyordu diğerlerine kıyasla. Eh biraz aklı hinliğe çalışmıyor demek yalan olurdu ama olsundu. Kollarını bir kedi gibi adamın beline doladı ve kafasını adamın güzel göğsüne dayadı. Kalbinin atışını dinlemek huzur vericiydi. Heyecanlanmıştı adam, kalbi hızlı hızlı atıyordu çünkü. Bunu bilmek mutlu etti kızı ve bu mutluluk adam kolunu kıza doladığında ve saçlarını kokladığında arttıkça arttı. Lakin sonra adamın soğuk bir rüzgardan kaçar gibi kızdan kaçmasıyla yüzü düştü beyaz elbiseli kırmızı yanaklı kızın. Elini yatağa dayayıp adamı izledi. Aynada kendine hayran hayran bakışı komikti. Elbisesinin askısı omzundan kayıp koluna doğru düştü, bunu bilerek düzeltmedi kız. "Ah evet, çocukların oyunları işte." dedi. Olabildiğince havalı olmaya çalışıyordu.
Kıvırcık saçları ahenk ile dans eden adam yavaşça kıza yaklaştığında bir sıcaklık kızın vücudunda sirkülasyona girdi. Narin bedeninin en ufak zerresine kadar işleyen bir hareket ve ısı kızı etkisi altına aldı. Bir ateş yavaşça tutuşurken içinde, adamın saçlarını okşayan parmakları daha da korladı bunları. "Ah evet beyim, çocuk değilim." dedi. Sonra adam geri çekildi, cevap hoşuna mı gitmemişti? Kafası karışıyordu. Bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor, sorular soruyor ve komik davranışlarda bulunuyordu. Bir soru daha geldi, ardından eğlenmek istediğini söyledi adam, eğlenmek... Nasıl bir eğlenceden bahsediyordu acaba? Korktu, gerildi ama hemen geçti bu hissiyat ve yerini yeni yeni yeşermekte olan bahçenin içinde yükselen çiçekler gibi açan bir heyecana bıraktı.
Çantanın kapağı yavaşça açıldı. Açılan kapakla birlikte şangır şungur sesler odayı doldurdu. Fiyakalı bir şişeyi çekip çıkardı kıvırcık saçlı adam. Kavunlu şarap olduğunu söyledi sonra düşer gibi oldu. Komikti, kız kıkırdadı, aynı adamın yaptığı gibi. Hevesle adamın şarap kadehini dolduruşunu izledi. Kadehi adamın elinden alırken gözlerinin içine bakmaktan çekinmedi. Parlayan gözlerindeki ateşi hissettirmek için varını yoğunu ortaya koydu. Kırıtıyor ve vücudunun kıvrımlarını ortaya çıkarıyordu. Şaraptan bir yudum aldı, hem acı hemde tatlıydı. Hem sevmiş hem de sevmemişti. Bir yudum daha aldı. Biraz daha içilebilir gelmişti şimdi. "Çok güzelmiş" dedi. Ama bir şeyler eksik şöyle sigaramız falanda olsa çok daha keyifli olmaz mıydı beyim?" sonra bir yudum daha aldı ve gözlerini adamın gözlerine kilitlemeyi ihmal etmedi.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git