"A dostlar! Biricik güzel kraliçeniz çok önemli bir şey yapmaya gidiyor! Ben yokken eşyalarıma ya da çiçeklerime zarar gelirse ortak salonu yakacağım. Bensiz çok eğlenmeyin tamam mı?" diye ortak salondan bağırarak ayrıldı Mirabelle. Bugün biraz... İlginç bir gün olacaktı onun için. İstemsizce giyimine özen göstermişti yine ama süslenmemişti, sürekli taktığı marjinal, şıngır şıngır takıları ya da rengarenk elbiselerinin yerini oldukça sade bir görünüm almıştı. Eh, doğal güzel olduğu için çok da bir şey değişmiyordu ya! Güzelliğini kanına borçluydu belki de.
Bugününü yine son zamanlarını birlikte geçirmiş olduğu profesörüyle, daha doğrusu kağıt üstündeki annesiyle, önemli bir yerde geçirecekti. Bu kadın sayesinde kendi annesini tanıyabiliyor, her seferinde ne kadar benzediklerini duydukça kıkırdıyordu. Profesör Lowell anlaşılır şekilde bahsi geçen bu hanımın kötü özelliklerini biraz hafifleterek anlatıyor olsa da Mirabelle'in bir gününü düşündüğünüz zaman aslında nasıl olduğunu hayal etmeniz zor olmuyordu. Ah be annesi, her şeyini verdin de bir kızıllığını mı veremedin?
Bahçeye çıktığında serin hava sayesinde gülümsedi, bahar havasını tercih ediyor olsa da soğuğun da kendine has bir sevimliliği yok muydu? Karda bıraktığı izlerden keyif alarak, arada zıplayarak, yerdeki karları tekmeleyerek profesörün yanına gitti. Çok bekletip bekletmediğini soracaktı ancak karşılaştığı sıcak gülümseme ne diyeceğini unutturdu kıza. Kendisine uzatılan eli tuttu ve cisimlenmeyi gözlerini kapatarak bekledi. Mirabelle'in nadir(?) zayıflıklarından biri de buydu, cisimlenirken hep başı döner, midesi bulanırdı ancak kimseye de söylemez, güçlü sert kız rolü çakmaya devam ederdi. Geldikleri yer, bir aile mezarlığıydı. Midesinin dans ederek onunla uğraşma çabalarını görmezden geliyor, profesörünü takip ediyordu. Bir mezarın önünde durdular, annesinin mezarının önünde. Şu saniyeye kadar bundan etkileneceğini düşünmemişti, hayatı boyunca 'Aman canım, ölmüşlerdir, öldülerse de bana ne?' diyerek görmezden gelmişti sonuçta. Ancak şu an bunu yapamıyordu, annesinin ne zaman, nerede ve neden öldüğünü bilmek özellikle daha çok koyuyordu kıza. Profesör konuşunca bir şey demedi, ne diyeceğini bilmiyordu ki!
Sadece gülümsedi ve çantasından, sürekli saçında tuttuğu kurdelesi ile birbirine bağlanmış bir çiçek buketi çıkarttı. Bu çiçeklerin ismini söylemesine bile gerek yoktu, kendi adını taşıyanları getirdiği tahmin edilebilirdi zaten. Dizleri yukarı bakacak, kalçası yere değmeyecek şekilde yere çöktü, kollarını bacaklarına sardı ve çeneini dizlerine yaslayarak mezara bakmaya başladı. Bir şey demedi, ağzından sadece bir "Hmm..." sesi çıktı.