[youtube]https://youtu.be/2EBvIFInDC8[/youtube]
Son Bölüm
Çocuğun yol boyunca ateşi daha çok çıkmış ve kendinden geçmişti, belli belirsiz sesler duyuyor ve bulanık görüntüler görüyordu. Bunları gerçek ve hayalden ayırt etmek epey zordu, sanki havada süzülüp sallanıyormuş gibi hissederken gözlerinin önüne parlak ışıklar vurmaya başlamıştı.
"O iyi olacak mı?"
Telaşla sorulmuş bir soruydu bu. Bu kız sesinin sahibin kim olduğunu bilmiyordu ancak defalarca bunu duymuştu. Gözlerini her açtığında yarım yamalak ışıklar görüyor her kapadığında ise saatler geçmiş oluyordu sanki zaman algısını tamamen yitirmişti. Ancak her seferinde çocuk o karanlığa teslim olmamaya çalışıyordu, gücünü toparlayabildiğinde gözlerini yarım yamalak açıyor dayanabildiği kadar dayanıyordu. Fakat bu çok ama çok uzun zaman sürdü onun için, artık buna dayanacak gücü kendisinde bulamıyordu. Bu sefer çabalamadı, kendisini bıraktı ve o belli belirsiz ışıkta kaybolarak bir perde gibi karanlık sardı etrafı.
"Hm...Bunun ilk seferin olmayacağı kesin."
"Ne? Neredeyim ben?"
"Bir yerde misin?"
"Nasıl yani?"
"Etrafına bir bak ne görüyorsun?"
"Görmek... Görmek zor, karanlık bile yok. Hatta etraf diye bir şey yok."
"O zaman bu hiçlik nasıl bir yer olabilir? Hiçbir şey deneyimlemiyorsun."
"Sen kimsin?"
"Ben o son anım"
"Son an mı?"
"Belki seni hâlâ tutan benimdir maalesef."
"Kötü bir şeymiş gibi söyledin."
"Bazıları için kötü olabilir."
"Benim için kötü mü?"
"Buna karar vermek ister miydin?"
"Nasıl yani?"
"Yıldızlar mı toprak mı?"
"Yıldızlar"
"Hmm..."
"Hadi ama- korkuyorum bile diyemiyorum fakat bana yardım etmelisin."
"Mükemmel zamanlama."
"Ne?"
Daha sonra sanki yıllar geçti, bir ses duymaya başladı. Ağlayan bir kız sesi, ardından anımsadığı bir cümle tekrar etti.
"O iyi olacak mı?"

Yavaş yavaş yokluğun pençesinde sıcaklık hissetmeye başladı, karanlıkta, hiçlik üzerinden kalkmaya başladı. Gözlerini hafif aralamıştı, yanan ateşin sıcaklığını hissedebiliyordu hatta omuzunda ıslaklık bile hissediyordu. Uzun süre çınlama sesi duydu sonrasında ise boğukluktan giderek netleşen ağlama sesi. Birisi ağlıyordu ama neden? Olamaz gözleri tekrar ağırlaşmaya başlamıştı şimdi tekrar kendisini o yere atmak istemiyordu var gücüyle...
"Aaaargh!"
Var gücüyle doğruldu. Kan ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Bakışlarını yavaşça kaydırdığında Alçin'i gördü, başucunda oturmuş şok geçirmiş bir halde ona bakıyordu.
Uldin mırıldandı.
"Su"
"Ne?"
Bir an kendini gelen Alçin hemen kalkarak çadırın içinde bir uca koşturdu. Bir tas ile geri döndü ve bir elini Uldin'in sırtına götürüp diğer eliyle de tasın altından tutarak içmesine yardım etti.
Çocuk su içince biraz daha kendisine gelmişti. Etrafa bakındı, köşede uyuyan kurdu gördü. Demek geri dönebilmişti.
Alçin Uldin'e nazikçe sarılarak. "Senden umudumu hiç kesmedim" dedi ama Ak saçlı çocuk buna tepki göstermedi. Aklında sadece tek bir soru vardı.
"Diğerleri nerede? Annem nerede?"
Çocuğun uyanamaması bir yana dursun kız bu sorunun sorulmasından korkuyordu. Yavaşça geri çekildi, bakışlarını kaçırıp başını eğdi.
"Baban ve Bayçu ağabey dışarıdalar."
Tamam onlar iyiydi ama bu tam yanıt olmamıştı. Neden annesinden bahsetmemişti? Ak saçlı çocuk bunu düşünce içi titredi, felaket bir korku hali onu kapladı. Elini uzatıp kızın yanağını tuttu. "Alçin, annem nerede?" Diye sordu çaresizce.
Ancak bir yanıt alamadı, anlamıştı. Çocuk o anda ne ağlayabildi ne başka bir şey hissedebildi. Acısı çok büyüktü ve şuan bu şokun etkisindeyken değil, bir gün bir ara dayanamayıp mahvolacaktı.
Sanki şuan ona bu gerçek değilmiş gibi geliyordu, sanki her an dışarıdan içeriye annesi gelip başını okşayacak ve uyandığı için sevinecekmiş gibi geliyordu. Kızın gözlerinin içine bakarak "Anladım." Dedi ve üzerinden yorganı attı, yataktan çıkmaya çalıştı ama ikinci adımında kendisini yerde buldu. Kız hemen onun kalkmasına yardım etti ve kolunun altına girerek onu destekledi.
"Uldin dinlensen ya!" Çocuk onu dinlemedi, yürümeye çalışınca mecbur kız ona ayak uydurmaya başladı. Zaten kızcağız ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Çadırı aralayıp dışarıya çıktıklarında temiz ama bir o kadar soğuk havanın içine dolduğunu hissetti. Bakışlarını meydana çevirdi, Halk meydana toplanmış tartışıyordu. İçlerinden biri çocuğu fark etti ve bağırmaya başladı. " Hey bakın o Uyanmış!" Bunun üzerine kısa sürede pek çok kişi Uldin'in etrafına toplandı. Diğerlerine seslenen tıknaz adam şöyle dedi.

"Vay vay demek uyandın ha! Biz de merak ediyorduk beyimiz ne zaman öylece yatıp bizi sömürmeyi bırakır diye?"
Uldin ona bir şey demeden önce baştan aşağıya süzdü Alçin ise Uldin'den gözlerini ayırmıyor ve onda bir farklılık görüyordu. "Uldin..." diye mırıldandı ama çocuk bunu duymadı. En sonunda Ak saçlı çocuk konuştu.
"Havlamadan önce bir adım öne çık ve adını söyle."
"Ne? Seni bücür bana emir mi veriyorsun?"
"Duymadın mı?"
"Hahahaa!"
Tıknaz adım sallana sallana birkaç adım atarak ona yaklaşırken "Merak ediyorum bu cesaretin nereden geliyor, şu kız olmasa ayakta duramayacak gibisin de" dedi ve Alçin'i ittirmeye çalıştı ama kız Uldin'ı bırakmamak için direniyordu.
Ak saçlı çocuk yanında ki kıza şöyle dedi.
"Sorun yok, ayakta durabilirim."
Kızın canı yanıyordu ve istemeye istemeye çocuğun kolunu bıraktı, çocuk ise ayakta durmayı başardı, yere düşmedi. Tıknaz adam bundan çok keyif alıyor gibi bir hali vardı.
"Hahaha! Bana bak bücür, sen sormadan söyleyeyim. Senin yüzünden sürülerimizi kaybettik, şimdi bu insanlar açlıktan ne yapacaklar?"
"Bunu telafi ederim."
"Sen hiçbir şeyi telafi edemezsin! Biz de buradan göçeceğiz, baban olmasaydı sana neler yapacağımı ben bilirdim."
"Bana bunları söylemek için mi havalı havalı yürüdün?"
"Seni - ap"
Tam çocuğun saçını tutacaktı ki bir el onun kolunu tuttu ve adam şöyle dedi.
"Çocuğuma dokunursan seni öldürürüm!" Ardından adamı tutup itti ve ekledi. "Ne biçim insanlarsınız? Burada karşınızda bir çocuk var çocuk! Size söylüyorum sürülerinizi geri getireceğim. Siz kaybettiğiniz insanlığınıza yanın!"
Kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başladı, içlerinden bazıları oradan ayrılıp dağıldı. Artık kendisini kalabalığın sözcüsü gibi gören tıknaz adam şöyle dedi.
"Asanı ver o halde, senin bir işler çevirmeyeceğin ne malum?"
"Ne gibi işler çevirebilirim ki?"
"Biz bilmeyiz, o ruhları çağırıp hepimizin sonu olabilirsin!"
"Al!"
Adam asasını fırlattı sonra ekledi. "Dağılın!" Tıknaz adam sanki eline bir servet geçmiş gibi asayı eline aldı.
Adam çocuğunun yüzüne bakmadan içeriye girdi. Alçin Uldin'e gülümsedi ve ona veda etti. Ak saçlı çocuk ise topallayarak çadırın içine girdi.
"Ne yapıyorsun baba?"
"Duymadın mı? Sürüyü geri getireceğim"
"Bu senin değil benim işim."
Adam başını kaldırdı ama çocuğa bakmadan konuştu "Görüyorum ki boyun küçük ama aklın büyük" sonra çocuğa başka bir şey demeden eline aldığı bir çanta ile çadırın dışına yürüdü ki çıkmadan durdu ve
"Belki bu sana şuan bir şey ifade etmiyordur. Sen Aşina soyundansın" dedi ve çıkıp gitti. Çocuk topal bacağı ile ona yetişemedi kendi kendine söylendi. "Aşina? Neden böyle bir şey dedi?"
Aradan birkaç gün geçmişti, babası ise hâla dönmemişti. Uldin tüm günlerini çadırda geçiriyor, ağabeyi ise dışarıda çalışıyordu. Alçin ise her gün Uldin'i ziyarete geliyordu. Bugün de sıradan bir gündü Ak saçlı çocuk sırtını yatağa vermiş kollarına gömülmüş sessizce duruyordu. Karşısında ise Alçin tüm gün onu konuşturmaya çalışmıştı.
"Uldin, sana bir şey göstereceğim. Geçen gü-"
Çocuk onun sözünü keserek sordu "Neden hâlâ buradasın?"
Kız bir an şaşkınca başını salladı. "Anlamadım, beni görmek istemiyor musun?"
Çocuk başını kaldırıp ona baktı ve "Neden beni görmek istiyorsun? Sonuçta hepinizin aç kalmasının nedeni benim, Benim beceriksizliğim." dedi.
Sol gözünden bir damla yaş süzüldü.
Çocuk uzun zaman sonra ilk defa ağlayacak gibi olsa da belli ki kendisini tutuyordu.
Kız gülümsedi, onun gülümsediğini gören çocuk sordu.
"Neye gülüyorsun?"
"Senin düşüncene çünkü beceriksiz değilsin."
"Ne demek değilim dün hiç yemek yedin mi?"
"Tundra 'da tek başına günlerce hayatta kaldın, kurt sürülerinin saldırılarından kurtuldun. Sence beceriksiz misin? Arkadaşların sana lakap bile taktılar."
"Lakap mı?"
"Evet buzkurdu, beğendin mi?"
"Hayır beğenmedim"
"Ah..."
Sohbet Alçin'in umduğu gibi gitmemişti ama yüzünde ki gülümseme değişmedi.
Yine günler geçti ve yine babası geri dönmemişti. Uldin hiç kimse yokken biraz erzak ve muhtelif malzemeler ile şafak vakti yola çıkmıştı.
"Seni bulacağım baba" diye kendi kendine tekrar ediyordu. Buz tutmuş ormanlardan geçti, karlı tepeleri aştı. Kamp kurdu dinlendi. Bu sefer daha hazırlıklıydı ve en önemlisi gözü hırstan başka bir şeyi görmüyordu. İz arayarak İki gün boyunca yol aldı, ölen hayvanların, biçilen ağaçların, önceden yakılmış kamp ateşlerinin ve nadiren bulabilirse ayak izlerini takip ediyordu. En sonunda ufukta birini gözlerine kestirdi, ancak bu işte bir terslik vardı çünkü kişi hareketsizdi. Kalbi parçalanacak derecede hızla atmaya başlayınca o kişiye doğru koşmaya başladı. Gittikçe daha da görüntü netleşiyor ve görüntü netleştikçe çocuğun içinde ki korku büyüyordu. Koştu koştu koştu...
"HAYIIIR HAYIIIIR ! HAYIIIR YAPMA N'OLUUR"

Feryatlar ederek kendisini yere attı. Başını kaldırıp bakmaya korkuyordu. İçinde ki umut hızlıca kaybolurken başını kaldırmadan sordu. "Baba?" Ancak bir cevap gelmedi tekrar etti. "Baba Ne olur cevap ver!" Yine bir ses duymadı. Saatlerce ağlayıp gökyüzüne bağırdı, feryatlar etti. Öyle ki sesi kısılmıştı, dökecek gözyaşı bile kalmamıştı. Neredeyse Soğuktan ellerini hissedemiyordu, doğrulup ayağa kalktı ve gözyaşlarını koluna sildikten sonra sakince. "Daha iyisine layıktınız" dedi. Sessizce oradan uzaklaşarak kabileye geri döndü. Hem babasını kaybettiğine hem de onu öyle bırakmak zorunda olduğuna çok üzülüyordu. Geri dönüp ağabeyine durumu bakışlarıyla anlattığında sandığının aksine ağabeyi sadece ona sarılıp "iyi olacağını" söyledi.
Aylar geçti, yanında gelen yavru kurt belli bir büyüklüğe ulaşmıştı artık. Sabahları rutin gidiyor ve gece geri dönüyordu.
Çadırda keder dolu günler geçirirken dışarıdan bir ses duydu. "Çık dışarı çık!" Uldin dışarıya çıktı ve tıknaz adama baktı.
Adam yere tükürerek "Ağabeyin nerede" diye sordu.
Uldin soğuk bir tavırla "burada yok" dedi.
Adam tebessüm etti "güzel" sonra esnedi ve " Ağabeyin burada yoksa işim kolay" dedi.
Uldin kollarını birleştirip
"sen neden bahsediyorsun?" Diye sorarken
Adam onu umursamadan yürümeye başladı. "Anlamadın mı çocuk? evini soyacağım. Önceliğim yemek tabii ama-" sonra kahkaha atarak ekledi. "Birkaç tane de o güzel İrge'nin külodundan bulursam"
Uldin'in beynine kan sıçradı, Irge annesinin adıydı ve bu aşağılık varlığın annesine saygısızlık yapmasına izin veremezdi. Hiç düşünmeden Çadırın içine doğru koştu. Tıknaz adam ise onu görüp arkasından seslenmeye devam etti.
"Hahaha, şaka yapmıştım. Gidip annenin kıyafetlerini saklamana gerek yok bücür. Ama sen yine de önlem al belki de yapmamışımdır ha?" Sonra etrafında dönerek diğer insanlara baktı birkaç kişi onun yanına yaklaşıyordu, içlerinden biri
"Burada neler oluyor?" Diye sordu.
Tıknaz adam arkasına döndü ve
"Hey hey kendi işinize bakın. Ben açım aç! Anladınız mı? Dağılın hadi kış kı- AAAgh"
Adam birden kendisini dizlerinin üzerinde buldu. Herkes bir an ne yaşandığına şaşırmıştı hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ak saçlı çocuk hızlıca koşarak adamın sırtına fırlattığı Nacağı çekti ve baltayı adamın kafasına sapladı. Kimse müdahale etmedi. Çocuk tekrar etti, tekrar vurdu, tekrar, tekrar, tekrar.
Kalabalıktan birkaç kişi sağa sola kusmaya başladı. Cesaretini toplayanlar ise ona bağırdılar.
"ULDİN DUR ARTIK!"
Çocuk onları görmezden gelerek devam ediyordu ki birisi sırtından tutup onu geriye fırlattı. Çocuk başını kaldırdığında bu kişinin Bayçu olduğunu gördü. Herkes şok içerisindeyken Bayçu adama doğru yürüdü bir süre onu inceledikten sonra geri döndü ve Uldin'i tutup sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Issız bir alana geldiklerinde Ağabeyi Uldin'i yumruk atarak onu yere düşürdü. Sonra birkaç kez daha vurdu ve dövmeye başladı.
"Seni aptal, bir de katil mi oldun? geri zekâlı, aptal aptal aptal aptal!" öfkeyle çocuğu dövüyordu çocuk ise hiç konuşmuyordu. Bayçu yorulup birkaç adım geri çekildiğinde, ağzı yüzü kan içinde olan çocuğun gözlerine baktı. Gözlerinde hiç pişmanlık görmüyordu.
"hiç mi?" diye sordu. Çocuk ise sanki bunu anlamamış gibi başını hafifçe yana çevirip ona aynı gözlerle bakmaya devam etti. Bayçu mırıldandı "yazık..." sonra sordu "Neden yaptın bunu seni canavar?" bu sefer Uldin ağzını açıp cevap verdi. "Annemize hakaret etti." Bayçu başka bir şey demedi, çocuğu tutup kaldırdı ve kolundan çekerek çadıra götürdü. Onu içeriye sürükleyip dışarıya çıktı. Günler boyunca kızgın kalabalığın sesi hiç durmadı, ağabeyi de eve ancak geceleri girdi. Aradan birkaç hafta geçmişti artık konuşan eden yoktu. Uldin dışarıya çıktığında herkesin sessizce toplandığını gördü. Yine toplandıklarına göre yine kendisine bir sıkıntı çıkacaktı. Kalabalığın arasından Alçin çıkıp onun yanına geldi ve çocuğun ellerini tuttu.
"Uldin, ne yaptın bilmiyorum ama... Biz gidiyoruz, biz yani çoğumuz. Buraya sana veda etmeye geldim." dedi ve gözleri yaşardı. Uldin Alçin'e sarıldı ve mırıldandı. "Üzgünüm" başka bir şey diyemedi. Sonra kafileden biri Alçin'i tutup çekiştirdi ve "Onunla konuşma" diye uyardı. Kafile harekete geçerken Alçin son kez uzun uzun Uldin'e baktı, elini salladı. Bu sefer gülümsemiyordu.
Kafile sert koşullara dayanamamıştı ve yaşayabilecek topraklar bulma umudu ile göç etmişti. Geriye çok az insan kalmıştı. Ancak babası artık olmadığına göre, geriye kalanların evlerini ısıtacak, onların hastalıkları ile ilgilenecek birisi yoktu. Geriye kalanlarda, bir buçuk yılda ölüp gitmişlerdi. Koca kafile içerisinde artık sadece üç kişi vardı. Ağabeyi, kendisi ve bir kurt. üçü de ağzını açmıyordu, haftalarda hatta çok uzun bir zaman birlikte yaşadılar
yemek ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlardı, Uldin bunun üzerine fikirler üretmeye çalışıyordu ve Birgün o fikir karşısına çıktı. Ak saçlı çocuk yalnız başına yine keşfe çıktı, uzaklarda sarp bir kayalığın girintisinde kartal yuvası gördü, birkaç gün onu gözlemledi, yalnız başına yaşayan bir kartaldı. Uldin bir gece tek başına sessiz sedasız yaklaşarak kartalı yakaladı ve gözlerini bağladı, onu geri götürüyordu, sonra durdu ve başını gökyüzüne kaldırdı. semavi gökyüzü, yıldızlarla donup taşıyordu. Çocuk bir iç çekti ve Kartaldan özür diledi.

Bundan sonra ki amacı onun direncini kırıp kendisine itaat ettirmekti. Onu bir ipin üzerine bağladı, kartal her ne zaman uyuyacak olsa ipi sallayarak buna engel oldu. Bunu belirli bir süre devam ettirdi ve onu aç bıraktı. Uykusuz ve aç hayvana daha sonra et vererek yavaş yavaş yeme ve kendisine alıştırdı tabi bu sırada her gün abisinden.
"Boş işlerle uğraşıyorsun, bu hayvan sana kin tutar, hala bir aptalsın" gibi şeyler duyuyordu. Ancak Uldin'e doğrudan söylenmiş sözler değildi bunlar, ağabeyi kendi kendisine konuşuyormuş gibiydi. Aradan zaman geçti, çocuk şimdi yanında iki hayvanı ile birlikte ava çıkıyordu, kartal yakalıyor kurt koşup kartalı avdan uzaklaştırıyordu. Böyle böyle işler daha kolaylaşmıştı, ancak çocuk ne kadar marifet sergilerse ağabeyinin ona olan gerginliği de artıyordu. Çocuk bir gün yalnız başına dolaşırken, bir buz kütlesinin üzerinde babasının asasını gördü, asayı almak için buz kütlelerinin üzerinden zıplaya zıplaya geçmeye başladı. Asayı almayı başardı da ancak dönerken üzerine bastığı kütle kırıldı ve birden kendisini soğuk karanlık suyun dibine batarken buldu.
Gözlerini kapattı, çırpınmak yerine hiçbir şey yapmadı, ölümü olgunca sanki eskir bir dostuymuş gibi karşılıyordu. Fakat yine ölmedi, ağabeyi suyun içine dalmış ve onu karaya çıkartmıştı. Şimdi sırıksıklam bir halde soğuktan titreyerek birbirlerine bakıyorlardı, Bayçu derin bir nefes aldı, ayağa kalktı bir adım attı ki... Yere düştü. "Ağabey! Ağabey!" Çocuk telaşla bağırdı çağırdı yanıt alamadı, Bayçu'yu tutup çevirdi ve nabzını kontrol etti, yaşıyordu ama cevap vermiyordu. Onu kurtla birlikte eve kadar sürüklerdi, yatağa yatırdı. Hemen bir ateş yakıp ıslak kıyafetlerini çıkardı, kurt kürkü olduğu için onun yanına uzandı, doğal olarak onu sıcak tutabilmek için çabaladılar ama nafile Bayçu gözlerini açmadı. bu geceye kadar sürdü, sonra gözlerini açtı evet ama çok az konuşabiliyor anlaşılmaz tek kelime ancak söyleyebiliyordu. Ak Saçlı çocuk onun yanına geldi ve elini tuttu.
"Seni kurtaracağım ağabey" dedi. Sonuçta çocuk bir şamandı, yani işler bu hale gelmese olacaktı. Şuan hiçbir fikri yoktu ama bir yolunu bulacaktı. Bu sefer günlük rutinleri yine değişmişti, ağabeyi hasta yatağında yatarken köpek onun yanında, Uldin ise keşiflere çıkıyor, otları bitkileri karıştırıyor sınırlı bilgileri ile ilaçlar üretmeye çalışıyordu, bu ilaçları zehirlenme ihtimaline karşı önce kendisi kullanıyordu. Keşifleri sırasında kara kaplanmış taş yazıtlar buldu. Bu yazıtlara "Bengütaş" denirdi, Bengütaş ölümsüz taş anlamına gelirdi. Bu yazıtlarda ki Runik Türkçe'yi Uldin çok az okuyabiliyordu, şansına ki burada eski Şamanlar hakkında da yazılar vardı. Çocuğun tüm günü, avcılık, bitkiler, bengütaş tercümesi ve dönmeden önce eski yıkılmış bir tapınağa gidip, ellerini gökyüzüne açarak dua ediyordu. Ne yaparsa yapsın işe yaramıyordu. Birgün çocuk bengütaşların tercümesini tamamladı, işin kötü yanı bu hastalığın, birisinin benzer bir duruma düştüğünde nasıl kurtarılacağına dair iksir tarifi bengütaşın son bölümlerinde yazıyordu. Çocuk çok sevindi, sonunda aradığını bulmuştu ve bir çözüm olacaktı. En hızlı yollardan koşarak evine gitti. "Ağabey, ağabey!" içeriye girip Bayçu'nun yanına geldi, geldi ama
geç kalmıştı...
Bayçu ölmüştü.
çocuk hiçbir şey demedi, sadece dışarı çıktı ve ayaklarının onu götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir tepenin üzerine çıktığında durdu ufukları seyretmeye başladı. Sonra bağırmaya başladı, durdu bir kez daha bağırdı, bu sırada elinde asasını tutuyordu. İçinde büyük bir acı, büyük bir ateş vardı. Feryatlı bir şekidle bağırmaya devam etti, gözlerinden sürüsüne yaş akıyordu. Birkez daha birkez daha derken sonunda yüreğinde yanan ateş parladı. Üzerinden ve asasından fırlayan bir ateş deryası her yeri sardı, yakıp kül etti. Bu korkunç manzara karşısına donakalan çocuk gördüklerine de ayrı şaşırmıştı.
ilerisinde uzanan karla kaplı arazi yerini sarılığa bırakmıştı.

Çocuk tebessüm etti. Ancak bu tebessüm içinde çok anlam barındırıyordu.
tekrar geri döndü.
kabilede son ölen kişiyi, kendisi gömdü. Artık korumasını gerektiren birisi yoktu, bu yüzden zalimleşmesini gerektiren bir durumda kalmamıştı. Geriye kalan vakitlerini sessiz bir melankoni içerisinde geçirmeye başladı. Önü açılan yoldan yeni karlı topraklarda yürüyordu.
bu böyle devam etti, gün geçtikçe yaşı ilerledi. Tabii Ruslar gelene kadar.