Dünya Ülkeleri > Books of Neverland
William Blake'in Kadınlar Yüzünden İlk Bölünüşü Değildir Herhalde
(1/1)
Erean Harith Grinner:
Sessizce fısıldadığı dua gibi şiir satırlarının karanlıkta odadaki tek ses olmasına izin verdi. Uyuyamıyor, uyuyamadıkça da aynı şiiri tekrar tekrar mırıldanıyordu. Küçükken de yapardı aynı şeyi. O zamanlar annesinin onu uyuturken uydurduğu hikayeleri kendine tekrardan anlatırdı, uzunca bir zamandır da bu şiirler vardı işte. Şiir yapısının içindeki düzende rahatlık buluyordu. Ona evrenin işleyiş biçiminin kendi içinde bir düzeni olduğunu ve her şeyin öyle ya da böyle kendi rayına oturacağını hatırlatıyordu. Dizeler sürprizleri olan şeyler değildi. Hele de zaten ezbere biliyorsanız. Ama belliydi hangi dizenin hangi sesle biteceği; kaç dize olacağı. Onu bu konuda şaşırtan şairlerden de hoşlanmazdı. Ne demek bir dize üç kelimeyken bir dize yedi kelimeydi, rezalet, rezalet.
''Güneş alçalıyor batıda,
Akşam yıldızı parlıyor,
Kuşlar sessizler yuvalarında,
Ben de kendi yuvamı aramalıyım,
Ay bir çiçek gibi sanki,
Göğün yüksek kameriyesinde;
Sessiz bir tatlılık içinde,
Oturmuş gülüyor gecede.''
Duraksadı. Ahşabın serin havaya bir tepki olarak çatırdamasını dinledi. Yatağında soluna döndü, yorganını yeniden üstüne doğru çekti ve duvarını incelemeye koyuldu. Çatlakları göze hoş bir tablo gibi birleşiyordu.
''Elveda sürülerin keyifle gezindiği
Yeşil tarlalar ve mutlu korular;
Kuzuların otladığı yer-''
Sözlerini bölen ses ondan bir hayli uzaktan, kütüphanenin sokağa açılan kapısından yükseldi. Birisi ardından atlı kovalar gibi kapıyı yumrukluyordu. Önce kaşları çatıldı, bir süre beklediği birisi olup olmadığını düşündü ama aklına kimse gelmedi. Yorganı üstünden attı, giyinmekle uğraşmayıp röpteşambırını üstüne geçirdi. Terliklerini ayağına giydi, ardından kapıyı açmak adına üst kata ilerledi. Serin hava tüylerinin diken diken olmasına sebep olmuştu. Yüzünde mutsuz bir ifade ile üst kata vardığı zaman kapıya yöneldi. Kapının camlarından gelen kişinin bir erkek olduğu anlaşılıyordu ama Eri kim olduğunu çıkarabilmiş değildi. İyice gerildiği sırada asasını yanına almadığına pişman olmuş durumdaydı. İlk önce kapının önündeki demir parmaklıkların kilidini açtı, ardından elini kapının kulpuna attı. Giderek ritmini artıran kalbi ve titreyen elleriyle kapıyı araladı; tüm bu gürültüye sebep olan adama baktı.
''Eri! Ah be adam, niye uyuyorsun davar gibi?''
Selam sabah vermeden içeri girmeye çalışan adam Fiona'nın kocası Mark Cevenna'dan başkası değildi. Eri, Mark'ı hiçbir zaman sevmemiş ve bunu asla yüzüne de söylememişti. Onun dışarıdan görece daha sıcak olan içeri girmesine izin verdikten sonra kapıyı kapadı, kilitledi; demir parmaklıkları da yeniden çekti. Kafası karışmış bir biçimde, sanki kendi eviymiş gibi salona ilerleyen Mark'ın peşinden gitti. Konuşmak aklına geldiği zaman kırlaşmaya başlamış bıyıklı adam çoktan tekli bir koltuğa oturmuştu bile.
''Ne oldu?''
''Elinin körü oldu. Seninki kovdu beni evden, ne olacak?''
Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra birkaç saniye ondan on yaş büyük adama baktı. Sonra geçip çaprazındaki koltuğa oturdu. Kollarını kolluğa yasladıktan sonra ''Neden?'' diye sordu. Mark başındaki şapkayı çıkardı, diğer tarafında kalan ikili koltuğa attı. Sonra saçlarını şöyle elleriyle bir düzeltti.
''Neymiş efendim artık onunla ilgilenmiyormuşum. Kadınları biliyorsun, benle evlendiğinde ne bekliyordu bilmiyorum. Evlilik merakı gerçi, ah, işte! Evet, evet, bu olmalı. Kadınlar meraktan evlenir, erkekler yapacak başka bir şey bulamadığından!''
Eri dehşete düşmüş bir şekilde yüzünü iyiden iyiye ekşitirken Mark onu şöylece bir süzmüş, ''Uyuyor muydun?'' diye sormuş, ardından sakallı kaplı çenesiyle dizlerini gösterip ''Takım taklavat gözüküyor.'' demişti. Sarışın adamın yanakları büyük bir hızla renklenirken üstünü başını düzeltmeyi denedi, ardından ''Hazırlanıyordum.'' diye mırıldandı. ''Cinin var mı? Göster bakalım zulanın yolunu, sende hep cin vardır.''
Düşünceli bir biçimde dalgalı saçlarını kaşıdıktan sonra davetsiz misafirine baktı yeniden. Ne onunla oturmak istiyordu ne de kütüphanesinden kovacak kadar yüzü vardı. Kendini zorlukla ayağa kaldırdı, ''Buradan kaybolma.'' diye Mark'ı uyardıktan sonra yolunu mutfağa çevirdi.
Hayret edilecek adamdı şu Mark. Söylediklerinin yarısını yapacak kadar cesur değil, onu gerçekten dinleyecek insanların karşısında konuşacak kadar da aptal değildi. Bu yüzden onu dinlemiyor ve yakınında bulunacak kadar şanssızlıkla başa çıkmaya çalışıyorsanız, gazabından çekerdiniz.
Arka raflarda, bir domates sosunun arkasına saklanmış cin şişesini aldıktan sonra eline iki bardak geçirdi. Yeniden Mark'ın yanına doğru ilerlerken bu gece uyku çekip çekemeyeceğini düşünüyor ve kendi kendine dertlenmekten başka bir şey yapmıyordu.
Onu gömleğinin ilk birkaç düğmesini aralamış bulduğunda gitmeyeceğinin işaretini almıştı. Deminden kalktığı yere oturdu, aralarındaki komodinin üstüne bardakları bırakıp hızlıca doldurdu. Yarıya inmiş cin şişesini yere bıraktıktan sonra ''Eee, ne yapacaksın?'' diye sordu. ''Bir şey yapmayacağım elbette! Para bitsin bak, o zaman görüyorum ben onu kapıya dayanmış. Başında iki çocuk, ikisi de birbirinden beter. Ben olmadan nah dayanır!''
Adamın hakkında konuştuğu kişi de kendi kuzeniydi ha. Biraz alınmış bir biçimde dişlerini sıkarken ''Fiona'yı tanıyorsam ben, kapına dayanacağına annesinin evine döner.'' dedi. ''Benim de işime gelir ya! Gitmişken çocukları da alsın.''
''Aman, bir dur be! Sanki kadının bir suçu varmış gibi söylenip durma bana! Kim bilir ne yaptın yine de evden kovdu seni.''
En sonunda diline hakim olamayıp konuştuğunda, bundan pişman olmuş bir biçimde cininden birkaç yudum aldı.
''Bir şey yapmadım diyorum, ah, sizi büyütenin suçu hep bunlar! Neden dinlemiyorsun beni? Seninki delirdi diyorum, de-lir-di.''
Eri, yorgun bir biçimde alnını kaşıdı. Cinin kötü tadı boğazını ağır ağır yakıp midesini bulandırırken konuşamamış, haliyle Mark'ı susturmak adına bir şeyler de söyleyememişti.
''Zaten hep böyleler. İki yüzlerine gülmeyince kötü olan sen oluyorsun. Kadın değiller mi işte, hepsi aynı. Ha soylusuymuş ha dadısıymış!''
Kendine engel olamadan konuşmaya devam eden Mark'ın son sözleri, Eri'nin kulaklarında yankılandı. Ha soylusuymuş ha dadısıymış! Mesele bu muydu yani? Yine mi aldatmıştı Mark, Fiona'yı?
''Aldattın değil mi kadını, bütün tatava bundan?''
Mark kadehinden aldığı birkaç yudumdan sonra oturuş biçimini düzeltti. ''Aramızda kalsın. Anlarsın halden. Daha on dokuz yaşında, gonca gibi kadın.''
Ağzı açık bir şekilde Mark'ın dudaklarından dökülen sözleri dinlerken ne demesi gerektiği hakkında tek bir fikri bile olmadığını keşfetti. Kendini gevşetmek adına arkasına yaslanırken yüzünü şömineye dönmüş, Mark'ı hayatından şimdi burada çıkarıvermekle onu uyumaya ikna etmek arasında gidip geliyordu. En azından güneş doğduğunda bu meseleleri oturup düzgünce konuşabilirlerdi.
''Bak senin bile diyecek bir şeyin yok. Gördün, değil mi Stephanie'yi? O kızıl saçlara kim düşmez, tanrı aşkına?''
Hala konuşmaya devam eden Mark'a bir bakış attıktan sonra ''Nolur git ya.'' dedi. ''Çek git şuradan, hayatımdan da, ne bileyim, geçmişim ve yaşanmamış günlerimden de.''
''Ayıp oluyor! Ben sana bir arkadaşımsın diye gelmişim, sığınıyorum, senin yaptığın işe bak! Peh, ölmüş insanlık.''
''Gelmiş bana kuzenimi aldattığımı söylüyorsun!''
''Sanki sen hiç kimseyi aldatmamışsın gibi bağırma bana! İnsanın yeteneklerinin tozlanmadığını öğrenmesi gerekiyor.''
Derin iç çekişini, kadehini fondiplemesi takip etti. Ardından kadehi sehpaya bırakıp ''Mark, hadi,'' dedi: ''git başkalarının başının etini ye.''
''Gitmeyeceğim. Gecenin bu saatinde hangi tavernaya gideyim de paramı karılara kızlara yedireyim?''
Oturduğu koltuktan kalktı, röpteşambırının önünü düzeltip kemerini iyice sıktıktan sonra ''İyi!'' dedi aksi bir tavırla. ''Kal burada, ne halin varsa da gör. Sabah gözüme gözükme ama.''
Mark'ın cevabını beklemeden yatak odasına doğru ilerlerken, tüm uykusu dağıldığı gibi şiirin neresinde kaldığını da unutmuş vaziyetteydi.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git