İngiltere Büyücedünyası > Ravenclaw Ortak Salonu

Saudade

(1/1)

Mirabelle Starlight:
Tarih: 3 Eylül 1860
Saat: 00.46
Mekan: Ravenclaw Kızlar Yatakhanesi
Mira ile eski rpleri hayata döndürme challenge

Saat gece yarısını gösteriyordu. Küçük kız yeşil gözlerini, yanağında hissettiği ıslaklık sebebiyle açmıştı. Tekrar görmüştü o rüyayı, yapayalnızdı, kimsesi yoktu. Herkesin mutlu ve rengarenk olduğu bir dünyada kendinin üstünde, Londra'nın sisini emmekten kararan kocaman bir örtü vardı. Rüya yüzünden ağladığını fark edince iç çekip gözlerini sildi. Uykusu çoktan kaçmıştı, bu yüzden yıldızları izlemeye karar vermişti. Sonuçta, onla aynıydı yıldızlar. Kollarını pencerenin kenarına koydu ve başını kollarına yaslayıp yıldızları izlemeye başladı. Düşünceleri ve duyguları arasında boğuluyordu.

Birini özlemek, özlediğiniz o özel kişiyi yanınızda o kadar çok istemektir ki aklınızdan bir saniye olsun çıkaramayacak hale gelirsiniz. Önceden görmüşsünüzdür ve daha sonra da görebilecek olmanın verdiği umut sizi ayakta tutar. Birine özlem duymak ise şu anda sahip olamadığınız birine duyulan arzu hissidir. Sevdiğin biriyle birlikte olmak can atıyorsundur ama o kişiler ya müsait değillerdir ya da ulaşılamayacak kadar çok, çok uzaktadır. Hatta belki de ölmüşlerdir. Bu duygu ağrıtır ve acıtır ki, kişiyi delirtebilir bile. İstesen de göremezsin. İstesen de konuşamazsın. İstesen de hiçbir şekilde ulaşamazsın. Özlem, kişinin tüm dengesini yerlerde sürükler. Hiç cansızmışsınız gibi bedeninizde bir boşluk hissettiniz mi? Hep bir eksik vardır, elde ettiğiniz şeylere rağmen boşluk dolmaz. Çikolatalı kurbağalar bile dolduramaz bunu, ya da güzel bir çiçek bahçesi.

Özlem insanlara bunu yapar işte. Birine olan arzuyu diğer ihtiyaçların üstüne yerleştirir ve istediğini elde edene kadar başka hiçbir şeyin önemi yoktur. Gerçi, her konuda böyle değil midir insanlar? Bir konuda istediği olana kadar üzülürdü insanlar, sinirlenirdi, ağlardı, korkardı, tedirgin olurlardı. Bu başlı başına bir sorundu ya zaten! Muhtemelen asla sahip olamayacağınız bir kişi için hissedilen sürekli arzu ve istek, sizi yaşamdan çekerek sizi incitir, hüsrana uğratır ve depresyona sokar. O kadar çok özlersiniz ki, canınız acır.  O kadar çok istersiniz ki, sahip olamayacağınızı bildiğiniz gerçeği kalbinizi sıkarak patlatmaya çalışıyormuşçasına kalbinizi incitir.

Portekiz dilinde, başka dillere çevrilmesi neredeyse imkansız, ‘Saudade’ diye bir kelime var. Aynı anda o kadar çok duyguyu içinde barındırır ki bu kelime, açıklamak için düzinelerce başka kelime gerekir. Portekizliler bunu tek kelimeyle yakalamayı başarabilmişler oysa. Bu kelime, bir şeyi kaybettiğinizde hissettiğiniz veya tanıdığınız birinin asla geri dönmeyeceği melankoli, nostalji, boşluk hissini anlatır. İşte bu özlem ve eksiklik duygusudur. Bir zamanlar "Şu andan başka bir şey için, olmayan ve muhtemelen var olamayacak bir şeye yönelik belirsiz ve sürekli bir arzu, geçmişe veya geleceğe bir dönüş; aktif bir hoşnutsuzluk veya dokunaklı bir üzüntü değil, tembel bir rüya özlemi" olarak tercüme edilirdi. Tuhaf değil mi, bir dil bir kelimeye bu kadar çok duyguyu koyarken diğeri yapamıyor muydu?

Peki, hiç görmediğiniz, tanımadığınız kişiler için bu duyguyu hissetmek mümkün müydü? Mirabelle’in aslında hayatı boyunca hissettiği tek duygu buydu. Doğduğundan beri hiç görmediği anne ve babası için ‘Saudade’ hissediyordu. Etrafındaki herkes ailesiyle gülüp oynarken, kendi sadece yalnız başına yaşayıp gitmeye çalışıyordu. Acaba öz ailesi neredeydi? Ne yapıyorlardı? Ölmüşler miydi, yoksa Mirabelle’i sadece sevmedikleri için mi terk etmişlerdi?   Neden istenmediğini anlayamıyordu. Çok da güzel bir kızdı oysa.

Terk edilmek neydi? Dünyadaki en kötü duyguydu; kimsenin hissetmemesi gereken bir duygu. Ruhun, tarih kitaplarında geçmiş, kaybolmuş bir şeyi istemesini sağlardı. Bu duygu, hayatının çoğunu rahatsız eden bir duyguydu ve küçük kızı yavaşça öldürmesinin sebebi bundan istese de kaçınamayacağının farkında olmasıydı. İki sorumsuz kişi yüzünden parlak, meleksi gülümsemesinin altında hep bir acı vardı.  Düşünmeye devam ettikçe, gecenin tam ortasında hissettiği hüzün, ‘saudade’ ve terk edilmişlik hissine kıskançlık da eklenmişti. Düşünmeye başladı, ne zamandan beri bu kadar kıskanç biri olmuştu?

Yaşadığı ilk kıskançlık, beş yaşındayken en yakın arkadaşı olan Seth'in ailesini kıskanmasıydı. Aileleri mükemmel ve ideal bir aileydi. Mirabelle’in bir ailesi bile yokken, en iyi arkadaşının mükemmel bir ailesi vardı. Yetimhane çalışanları bu yokluğu hissettirmemek için ellerinden geleni yapmış olsalar bile yine de hayatında ne bir anne ne de bir baba figürü vardı işte! Çoğu zaman arkadaşının babasının çocuklarıyla etkileşime girdiğini görürdü. Bazen babaları onlarla oyunlar oynar, istedikleri her şeyi alırdı. Bu, içindeki kıskançlığı uyandırdı. Bir babasının olmasını, arkadaşının babasının onlarla etkileşime girdiği gibi onunla etkileşimde bulunmasını istedi. O andan itibaren ne zaman herhangi bir çocuğu ailesiyle görse kıskançlık krizlerine girerdi ama dışarıdan öyle güzel bir rol yapardı ki, bırakın o an kıskandığını, hayatı boyunca tek bir negatif duyguyu daha önce hissetmiş olduğunu bile düşünmezlerdi.

Mirabelle iç çekti ve oda arkadaşlarına baktı. Odadaki üç kızın da aileleri vardı. Hiçbiri Mirabelle’in yaşadığı kıskançlığı, hüznü, terk edilmişliğin verdiği korkunç hissi anlamayacaklardı. Ağzından çıkan küçük bir hıçkırıkla tekrar ağladığını fark etti. Tekrar iç çekti, gözlerini sildi ve pencerenin kenarından çekilip yatağına döndü. Tekrar parlak bir gülümseme verdi ve mırıldandı,

“Sabah göl kenarına mı gitsem acaba?”

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git