[justify]Kışın son ayına girdiklerinde hava hala iç karartıcı bir gri renkteydi, doğa ana sonsuz bir uykuya yatmıştı, sanki bahar hiç gelmeyecekti. Şatonun bahçesi tüm araziyi kaplayan kalın ve boğucu sis tabakası yüzünden kaybolmuş, bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, bilinmeze uzanan taş yolda feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu. Tepeleri sisin içinde görünmeyen devasa çam ağaçları azimle savaşıyorlardı dallarını eğmemek için, kuzeyden esen karayele inat dimdik pozisyonlarını koruyorlardı.
Lakin bir oğlan vardı bu yüksek kulelerin birinde, gözleri yaşamın parıltısından yoksun öylece bırakmıştı kendini akışa, rüzgarın gelip onu savurmasını bekliyordu. Adalet yerini bulur ve annesinin katili Azkaban’a atılırsa içinin huzura kavuşacağını sanmıştı Ares. Ve olması gerektiği gibi adalet yerini bulmuştu da ancak bu, genç büyücünün acı bir gerçeği fark edene kadar rahatlamasını sağlamıştı. Annesi bir daha geri gelmeyecekti, katiliyse yalnızca üç ay sonra dilediği gibi dışarıda dolaşabilecekti.
Bu adil değildi, hem de hiç.
Hogwarts’ın son haftası dersler seyrekleşmiş, öğrenciler arasında coşkulu bir tatil muhabbeti yapılmaya başlamıştı. Kimisi tatilde ailesiyle seyahate çıkmaktan bahsediyor kimisi de akrabalarını ziyaret etmekten, hepsinin ortak paydasında heyecan, özlem ve sevgi vardı. Ares bu duyguları arkadaşlarıyla paylaşmayı çok istese de onun gidecek sıcak bir evi veya kendisini bekleyen sevgi dolu bir ailesi yoktu. Bütün hafta boyunca içine kapanmış ve kendini insanlardan olabildiğinde soyutlamıştı, kimsenin ona acımasını istemiyordu bu yüzden.
Okulun son günü ortak salonları yavaş yavaş boşalırken yine tek başınaydı, arada onunla vedalaşanlara zoraki bir neşeyle karşılık veriyor sonrasında yine boş bakışlarla Rowena Ravenclaw heykelini izliyordu. Keşke heykel canlansa ve bilgeliğiyle ona bu durumdan nasıl kurtulabileceği ile ilgili bir iki öğüt verseydi. Her şeyin güzel olacağıyla ilgili bayat yalanlara bile razıydı.
Aradan geçen beş belki de on dakikadan sonra -onun için ne kadar süre geçtiğinin bir önemi yoktu gerçi- salondan ayrılacak son öğrencinin adım seslerini duyduğunda nihayet tam anlamıyla yalnız kalacaktı. Adım sesleri kapıya yönelmek yerine onun oturduğu tarafa yaklaştı, gelen Mirabelle’di. Aynı binayı paylaştığı ve beraber pek çok aksiyon yaşadıkları arkadaşıyla arasında hiçbir sorun olmasa da ruh hali yüzünden konuşmak istediği kişiler arasında sayılmazdı o anda. Kız ise onun suratsız tavrına aldırış etmeden her zamanki sıcaklığıyla devam etmişti konuşmaya.
Elinden geldiğince gülümsemeye çalıştı, "Sevgilimle çoktan vedalaştık,” dedi. “Ben tatilde burada, Hogwarts’ta kalıyorum."
Ares gidecek hiçbir yeri olmadığı düşüncesine o kadar çok kaptırmıştı ki kendini, Mirabelle’in onu ayağa kaldırıp bir tempoyla sıraladığı sözlere inanmakta güçlük çekiyordu –ki zaten ne demek istediğini anladığı da tam olarak söylenemezdi. Tek başına kalede kalmaktan daha cazip geliyordu kulağa elbette fakat Mirabelle babasının yanına gitmeyecek miydi?
“Anlamadım,” dedi Ares. “Nasıl ve nereye gidiyoruz?”
[/justify]