İngiltere Büyücedünyası > Yasak Orman

Gecemizi Aydınlatan Gün Işığı

(1/1)

Mirina Blackbird:
“Ghealach, ‘gecemizi aydınlatan gün ışığı’ anlamına geliyormuş. Senin gibi kömür karası saçlara sahip bir kız için komik bir takma isim.”

Meşe ağaçlarının haşmetli dalları, huzursuz gölgeleriyle kuşatmıştı tüm zemini. Uzun eteğinin bacaklarına dolanmasından rahatsız bir halde çekiştirip durduğu kumaşı her an bıkkınlıkla yırtabilirdi. Bakışlarını az önceki sözlerin sahibine çevirmeye yeltense de gayriihtiyari, karşısında sorgulayan bir çift göz ve kendisini kışkırtmaya ant içmiş bir sırıtış göreceğinden emin şekilde omuz silkti. “Bir, Keltçe bilmediğin kalmıştı! Hem, senin gidip zavallı heykelciklerle düello alıştırması yapman gerekmiyor muydu?”

“Pratik yapmaya ihtiyacım olduğunu kim söyledi? Toby’i asamı dahi çekmeden alt edebileceğimi tüm okul biliyor.” Sesindeki kendinden emin tavır fazlasıyla sinir bozucu olmaya başlamıştı. Yine de bu çocuğun haklı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Robin Sherwood, Gyriffindor binasının, özellikle düellolar söz konusu olduğunda en iddialı öğrencilerinden birisiydi. Karşısında ise turnuvayı kazanmasına kimsenin şans vermediği, Sersemlet büyüsünü dahi yeni öğrenebilen zavallı Toby vardı. Sonucu çoktan belliydi bu mücadelenin aslında. Toby için üzülmekten kendisini alamadı küçük kız, içten içe. “Hep merak etmişimdir.” dedi Robin, konuyu değiştirmek istercesine. Sesinde inandırıcılıktan oldukça uzak bir ton vardı. “Senin ismin... Saçın... İrlandalı olduğuna emin misin?”

Topladığı son bıldırcın otunu da dikkatlice sepetine atarken, bu ansızın gelen soru üzerine afallamıştı küçük kız. Bu çocuğun dayanması zor olan ukalalığı, dur durak bilmeyen meraklı sorularıyla birleştiğinde, varlığını daha da katlanılmaz bir hale getiriyordu. Sahi, neden bu kadar ilgi gösteriyordu kendisine? Sesin geldiği yöne doğru dönmeyi inatla reddederek başından savuştururcasına, “Sana ne!?” diyebildi anca. Uzayan gölgelerden havanın gittikçe karardığını fark etmişti. Akşam çökmeden kurtboğan iksiri için gereken malzemeleri toplamış olarak Yasak Orman’dan ayrılmaları gerekiyordu. “Bu kadar merak, iyi bir şey değil Bay Sherwood. Ayrıca yeteri kadar bıldırcın otu toplayamazsak, iksir dersine...”

“Bırak şimdi dersi, ödevi... Okulda konu sen olunca, herkes aynı soruyu soruyor. Kimisi, nasıl derler? Yalan söylediğini...”

“Niye yalan söyleyeyim ki!?”

“Çünkü merak ediyorlar! Anlatmazsan...“

“Çünkü beni tanımıyorlar!” Öyle bir bağırmıştı ki öfkeyle, seyrek ağaçların çevrelediği bu koca ormanda sesinin yankılandığını söyleyebilirdiniz. Sanki bir anlığına kaskatı kesilmiş gibi kalıvermişti olduğu yerde. Her an düşmeye hazır bir sepet salınırken kolunda, boynundaki rengarenk boncuklardan dizilmiş kolyeye gitti titreyen elleri. Koparmak istedi ipini ve koparıp dökmek ıslak toprağa, incik boncuğu.

“Yanlış anladın... Kızdırmak istemedim seni.” Daha önce hiç bu kadar mahçup bir tını duymamıştı bu çocuğun sesinde.

“Kızmadım. Yani, en azından sana...” Kolunda artık güç kalmamışçasına sepetini yere bıraktı küçük kız. Olduğu yere çöküverdi halsizce. Bacaklarını kendisine doğru çekip, iki eliyle sarmaladı onları nefret ettiği eteğinin siyah kumaşı üzerinden. Pabuçlarına çamur lekeleri bulaşmıştı ormanda dolaşmaktan. Temizleyecek bir Akla Pakla büyüsü yapmaya dahi mecali kalmamıştı. “Yalnız bıraksana beni. Ben senin yerine de bıldırcın otu toplarım. Derse eksik malzeme ile girmezsin.”

“Ah, küçük kuş! Küçük, siyah kuş.” Alışkın olduğu bu ismi, alışkın olmadığı bir sesten duymayı bir hayli garipsemişti küçük kız. Bakışlarını, pabuçlarındaki çamur lekelerine dikti somurtarak.

“Bana böyle seslenme...” Çocuğun belli ki az önce üzerinde oturduğu meşe ağacı dalından aşağıya atladığını duydu. Önce, giderek yükselen ayak seslerinden adım adım yaklaştığını fark etti. Sonra da kendi kalp atışlarının, ayak sesleriyle birlikte aynı şiddette arttığını.

“Ama sen, küçük bir kuş değil misin? Yoksa kanadı kırık bir serçe gibi yere tüneyen bir başkası mı?”

“Benim için kendi kendine konuşan bir kaçık dediklerini de biliyorum.” derken çocuğun gölgesini de üzerinde hissedebiliyordu artık. Rüzgarda salınan dalların hışırtısından mıdır, yoksa rüzgarın kendisinden midir bilinmez, bir uğultuyla yankılanıyordu kulakları. Sebepsizce artan heyecanına verdi. Ayak parmaklarının uyuştuğunu hissediyordu giderek. “Sırf merakından soruyorsan tüm bunları, ben senin sihirli yaratıklar deneylerine malzeme olacak gözlem kuşun değilim.”

“Haha! Terslemenin bir kıza bu kadar yakışabileceğine söyleseler inanmazdım.”

“Git başımdan! Senin sahte ilginden de, yersiz alaylarından da bıktım işte.”

“Sahte değil, sahici.” Ciddi olduğu besbelli bir tonda konuşuyordu artık çocuk. Küçük kız ise, hala yüzüne bakmamakta ısrarcı bir inatçılıkla kollarını dizlerinde kavuşturmuş, eteğinin tüylü kumaşına gömmek istercesine önüne eğmişti başını. Elinden gelse, heyecanını göstermemek adına o saniyede başka bir aleme cisimleniverirdi. Yanaklarının kızardığının farkında bile değildi utancından. “Merakım, daha doğrusu ilgim sahici... İster inan, ister inanma. Belki de saf, sade bir ruha sahip olduğun için uzak duruyorsun herkesten.  Bu kadar yabani bir mizaca sahip olmanın bir sebebi var.”

“Sensin yabani!” Bu lafın altındaki o huysuz tavra kendisi bile inanmamıştı. Yüzü kollarının arasında eteğine gömülmüş olduğundan olsa gerek sesi de bir hayli boğuk çıkmıştı. Yalnız kalmak istiyordu sadece. Heyecanından utanıyor, utancını gizlemeye çalışırken biraz daha ufalıyordu gölgelerin arasında. Çocuğun yukardan gelen sesini duymamaya çalıştı. Ama sanki kulaklarının içinden sesleniyordu ona.

“Açıkçası malzeme toplamak için eş olmayı da ben istedim. Malum, grup ödevleri... Seni tanımak istedim biraz daha. Hah! Bir de... Müzik kulübüne Emillia’yı görmeye gittiğimde ‘Şen Dul’u söylüyordun hatırlıyor musun? Çok güzel söylüyordun hem de. Bitki toplamak için Yasak Orman’a kıyısından uğradığını duymuştum. Belki dedim, orada bu şarkıyı tekrar söylersin. Neydi onun sözleri? Vilja, ah Vilja... Ormanın şeysi-”

Küçük kız, müziği severdi. Şarkılar söylemeyi, danslar etmeyi... Görmezdi kimseyi söylerken şarkısını ve hissetmezdi insanların huzursuz edici varlıklarını. Çocuğun bet sesiyle katletmek üzere olduğunu fark edince o güzelim şarkıyı, başını yavaşça kaldırıp kollarının arasından mırıldanmaya başladı pek melodik sesiyle.

Vilja, ah Vilja, ormanın nedimesi,
Al beni yanına ve bırak beni
Gözde sevgilin olayım senin!
Vilja, ah Vilja ne yaptın sen bana?
Dilenen bir adam kara sevdaya!
Mutlulukla karışık bir huzur, güneş gibi doğmuştu sanki içinde bir yerlerde. Peşinden ise sert bir rüzgarın tenini sıyırırcasına estiğini duyumsadı. Üşüyerek kalktı oturduğu yerden küçük kız. Hava kararmıştı neredeyse. Etrafına bir bakındı. Okulun göğe uzayan kulelerini buradan görebiliyordu kolaylıkla. Sepetini aldı yerden usulca. Sonra da çamurlu pabuçlarıyla adımladığı zeminde, kimseciklerin olmadığı Yasak Ormandan tek başına, yaprak çıtırtılarının eşlik ettiği bir yürüyüşe koyuldu okuluna doğru.

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git