Dünya Ülkeleri > Mali-Phali-Ty-Co Pub
Hey gidinin!
(1/1)
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Çıngıraklar gibi şakırdayarak birbirlerine çarpan bardakların sesi, şakaklarından zehirli dişleriyle ısıran ve ısırmayı bırakmayıp oralara dişlerini geçirerek tutunan iki küçük Doksi varmışçasına başını ağrıtıyordu. Yaşantısından ve yaptığı şeylerden yerinmiyordu ama son birkaç yıldır hastası olduğu ve ne Muggle ne de Büyücü sağlık bilimlerinin bu "Migren" adı verilen şeye kalıcı bir son bulamasına sinir oluyordu. Kapattığı kehribar renkli gözleri ve sıktığı dişlerinin arkasında saklanıp biraz olsun düzelmeyi bekliyordu ellerini üzerine attığı ama daha kavrayıp masasına götüremediği iki siparişin tabağının başında durarak. Böyleyken pub içindeki her müşteriyi ayrı ayrı duyabiliyor gibiydi; hem Muggle'ların, hem de Büyücü'lerin. Gülüşmeler, fısıltılar, çatal-bıçak sesleri, masalara sert ya da uysalca bırakılan bardaklar... Gözlerini tekrar açtığında aynadaki yansımasıyla karşılaştı, bakışları korku dolu ve sorgulayıcı olsa bile bu duruma çok fazla aldırış edemeden kendine ölçülü ve az da olsa korkmuş gözlerle bakmaya devam edildiğini gözlemleyebildi.
"Sorun yok. Yalnızca küçük bir baş ağrısı. İşine bak sen..." diyerek kendini ve yansımasında saklananı dinginleştirmeye çalıştı kediye benzeyen mırıldanıcı ses tonuyla. Yorucu mesailer sırasında bu ağrıların giderek sıklaşıyor oluşlarını düşünerek çattığı kaşlarıyla birlikte müşterilere siparişlerini sunarken, barın aynasına bir kez daha uzaklardan bakıp keşkelerle gerçekten uzun bir okyanus gezintisinde olabilmeyi diledi. Barın bir köşesine sindikten sonra elbisesinin yakasındaki kelebek işlemesine dokunduğunda saatlerdir pencereleri sertçe döven Yağmur damlalarını sanki daha ilk kez duyuyormuş gibi gelmişti. Bu gece bitecek gibi durmuyordu Omegan için ve patronu olarak Raymond ile son görüşmelerinde yeni bir barmen almayı düşündüğünü, böylelikle onun Mali-Phali-Ty-Co'da bulunmadığı günlerde iş yükünün daha da azalacağını haber vermişti. Kadının düşünceleri de bu nedenle aralarına yeni katılacak çalışana yoğunlaşmıştı son günlerde; bir erkek mi yoksa kadın mı olacaktı, genç ya da yaşlı mı, deneyimli ya da bir çaylak mı, Büyücü mü ya da Muggle mı?
Tam da bu anda Mali-Phali-Ty-Co'nun savrularak açılan kapıları duvarlardan geri sekerek onları savurana geri çarptı ve tüm odakları üzerlerine çekti. Omegan gecesinin daha da canlanacağını ve çok daha zorlaşacağını acıyla algılamıştı; onaylamazcasına başını sağa-sola sallayan kadın kısa bir an için başını ellerinin arasına gömerek yaşamına isyan ettiyse de, daha çok zaman harcamadan kapıya doğru yönelerek daha fazla utanç yaşatıcı durumun ortaya çıkmamasına uğraşmayı seçti. Çarpan kapılarla gerisin geriye kalçalarının üstüne düşen adam, homurdanarak ne anlatmaya çalıştığını kimselerin anlayamadığı bir ses tonu ve entonasyonla söylenerek ayağa kalkmaya çalışıyordu. Yer yer gök gürültüleri ve şimşeklerle aydınlanarak ama çok da sağanak yağmayan Yağmur'un altına çok da çıkmamaya çalışan kadın yanına eğilip:
"Yardım istiyor musun amca?" diye sorduğunda adam;
"Plattsburgh savaşında onnnbeş kişiye karşı tek başıma savaştım ben kızım! İki çift gıcırtılı kapı mı beni yıkacak? Şarabın var mı?" diye karşılık vermişti.
Küçük bir iç çekmeyle gözlerini deviren Omegan adamın koluna girerek onu yerden kaldırdığında kendini tutamayarak;
"Plattsburgh savaşını Britanya kazanamadı ki şaşkın adam, neyiyle övünüyorsun? Hem ayrıca kapımız tek çift, sen ikili görüyorsun..." diyerek iğnelemeyi eksik tutmamıştı.
Adamın;
"Babandır amca! Faruk abi diyeceksin... Cebimden kaç tane Raymond çıkartırım ben sen biliyor musun?!" diye şimdiden uydurmalarına başlamıştı.
"Atıp tutmak için bara geçmeyi bekleseydin bari" diye içinden söylenen Omegan; adamı barda her zaman oturduğu arkalıksız sandalyesine oturttuktan sonra karşısına her zamanki gibi bir bardak, bir de şişesiyle Pinot şarabını sunmuş ve adam da her zaman olduğu gibi bardağı onu-bunu önemsemeden şişenin ağzına sarılıvermişti tek eliyle.
"Ver de şişeyi açayım, mantarıyla mı içeceksin?" dedikten sonra zorla adamın ellerinden şişeyi alarak içinden söylene söylene açmış ve;
"Nasılsın, nerelerdeydin iki haftadır? Yoktun ortalıkta. Sensiz bura pek bir sıkıcı oluyor?" diye sorarak adamın yere göğe sığmaz sahte serüvenlerini müşterilerine sunarak, şu an yağmurlarla dövülen soğuk sokaklardan olabildiğince uzak ve az da olsa eğlenceli bir gece geçirmeyi amaçlamıştı.
"Ne yapalım işte; bir orayı temizle, bir burayı... İşlerim ve işverenlerim beni yurtdışına sürüklüyor yavrum. Dakikam boş geçmiyor. Bu işleri bırakıp Fransa'da bi koruluk almayı düşünüyorum, para biriktirmeye başladım, şarapları artık kaynağından içeceğim!" diye söze başlayan adamı, masalarından kalkıp bara gelen müşterilerin yeni siparişlerle uğraşırken göz ucuyla izleyip dinleyen Omegan araya girip;
"Bu sefer içtiğinin parasını da ödersin artık?" diye taş atmayı unutmamıştı gülüşmeler arasından.
Yalan-dolanlarının açtığı yoldan bu küçük yorumla birlikte kayıverip sapan adam, düzenini bozmadan omuz silkerek dırdır etmeye devam etmişti. Omegan bu adamı iyi tanıyordu; yalnızca Omegan değil bütün Mali-Phali-Ty-Co da bu pubın yerleşik içkicisini iyi bilirdi ve "Bir gün" borcunu ödeyeceğinin güvencesiyle hesabına borç üstüne borç yazdırıyor olmasına ses etmiyordu hiç kimse. Zaten her şeyden önce Raymond, bu yaşamın hırpaladığı ve hırpalamayı hiç vazgeçmediği şanssız adama karşı bir sempati besliyordu ve ufak tefek hoyratlıklarına ses etmiyordu; o bir tepki göstermedikten sonra kimseye karışmak düşmezdi. Omegan attığı küçük taşa karşılık verilen tepkiye bıyık altından gülerek işine devam ederken adam her tümcede daha da yüksek perdeden çıkarak yükselen sesiyle bir serüveni anlatmaya daha başlamıştı bile.
Yaşlı adamın sözleri çokça yorum ve tepkilerle bölünüyor olsa bile, o buna aldırmadan anlatmayı sürdürürdü. "Eleştiriler, serüvenin tuzu biberidir" düşüncesini benimsemiş biriydi:
"Hiç unutmam 1806'nın Ocak ayıydı, Güney Afrika'da..."
"Yok artık, nerede?"
"Binlerrce kişi toplandık bekliyoruz, dediler bize Hollanda'nın yarısı geldi, gemilerle çıkartma yapacaklar! Cape Town'a konuşlandık bekliyoruz..."
"İyi de Blaauwberg savaşında Cape Town Batavya Cumhuriyeti'nin elindeydi, gemiyle gelen bizdik!"
"Yahu öyle mi dedim ben, düşmanı anlatıyorum. Gemideyiz gidiyoruz gemi nasıl sallanıyor ama güvertede bir oraya savruluyoruz bir buraya savruluyoruz..."
"Amca hani binlerce kişiydiniz? Birbirinize tutunsaydınız ya?"
"Biz özeldik yeğenim, generalin gemisindeyiz. Ben ve can dostum Kenan komutanım..."
"Yine mi Kenan be?"
"Bu adamın başka hiç mi arkadaşı olmamış?"
"Susun, susun. Nereye varacak bu konu duymak istiyorum! Eee?"
"Baktık haritaya her şey bizim karşımızda. İndim ben gemiden, bir önden gideyim de gözcülük yapayım dedim. Vardım kıyıya her yer çamur balçık içinde..."
"Güney Afrika'da mı çamur?"
"Düşman biz gelmeden önce ıslatıp tuzak kurmuş koçum! Kraliçe şahit olsun nasıl aştım oraları bir ben bilirim! Gittim liman binasının kıyısına yanaştım, içeri bakıp düşmanla ilgili bilgi toplayacam."
Bu sırada adam her zaman yaptığı gibi şişesinden büyük bir yudum yuttuktan ve seslice geğirdikten sonra devam etti:
"Bir baktım karşımda Jan Willem Janssens. Düşman dediğin böyle olur! Upuzun boy, kapkara saç..."
"Sarışın!"
"Neyse işte kumrala yakın... Dağ gibi adam ama kayaya vursa toz eder. İşemeye çıkmış. Çektim kemerimden as-.. aslan işlemeli bıçağımı, geçtim arkasına. Koskoca general ağlıyor böyle bırak gideyim abim, bırak canımı bağışla falan derken bir top güllesi uçtu geldi bizim oraya. Elimden kaçırdım korkağı!"
"Yavaş gel!"
"Bi kafamı kaldırdım bizim gemiler varmış, çatışmaya başlamışlar bile. Nasıl bir savaş ama off, her yer kan, ölüm. İki ay Kırmızı renklere karşı duyarsız oldum, elma diye limon yemişim, siz düşünün!"
"Tadını da mı anlamadın ahh be taçsız kral..."
"Bir baktım Kenan komutanım koşarak yanıma geliyor, cephane getirmiş. 'Limanı patlatacağız!' diyor. Tam bombaları yerleştirdik bir haber geldi ki Sir David Baird, baronumuz, önderimiz ölmüş!"
"30 küsur yıl önce ölmedi mi o adam ya hu? Erken öldürdün?"
Son yorum Faruk'un kulaklarına varmamıştı bile, adam tüm düş gücüyle kaptırmıştı kendini, neredeyse o anı yaşıyor gibiydi;
"Dedim ki nEE?! Baron Baird öldü müü? Çöktük dizlerimizin üstüne ağlıyoruz olamaz, OLAMAZZ, O-LA-MAAZZZ!"
Öykünün devamını Omegan çok kez duymuştu, biraz kendini zorlasa ezberinden kendisi bile anlatacak seviyedeydi. Yine de bu seferlik serüven dinlemek kadının başındaki ağrıyı az da olsa arttırmış gibiydi ve bu nedenle çöpü toplayıp biraz hava almak için arkada çöplerin atıldığı yere doğru yollandı. İçerinin sıcak ortamından sonra üzeri kapalı olsa bile sokağın bir parçası olarak soğuğunu paylaşan yere geçmek içini ürpertmişti kadının. Sanki soğuk biraz baş ağrısını azaltıyor gibiydi. Yine de buna karşılık geçmişinden gelen soğuk gecelerin etkisiyle hastası olduğu Sinüzit nedeniyle çok fazla soğukta da kalamadığı bir ikilem içindeydi. Biraz daha açık havada soluklanıp geri içeri girmişti, "Şimdiye boğazı öykü dinlerken kurumuş birçok müşteri birikmiştir zaten." diye düşünerek.
Yine de; her nasıl Mali-Phali-Ty-Co'nun herkesin bilgisine açık olmayan bir başka yönü vardıysa, bu yaşlı serseriyle ilgili de çok az kişinin bildiği gizli yanlarını olduğunu belirtmek gerekliydi. 1800'lü yılların bilinmeyen bir bölümünde Londra'ya ayak basmış ve ta Osmanlı yönetimindeki Irak'tan buraya yerleşmiş olan adam, yıllar içinde D.F.O.T. adlı bir ekip kurmuş ve karanlık işlerle ilişkilerde bulunmuştu uzun yıllardır. Mali-Phali-Ty-Co'nun gizlice bir üs olarak kullanıldığı Topiarii Sanctionem örgütü içinde birkaç yıl geçirmiş olan herkes Faruk'un ne türden bir yalancı olduğunu çok iyi biliyor olsa da, genel kanı olarak ortak bilinen bir olgu:
"Temizlik için ondan daha fazla güvenebileceğin kimse olamaz ama başka hiçbir konuda da güvenme!" herkeste yer etmişti.
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git