Puslu bir Londra sabahına gözlerini açan John’un aklında pek çok soru vardı. Ailesinin yanında kalmak artık ona bir yük gibi gelse de son zamanlarını dışarıda geçirmek ona fazla gelmişti. Bugün canı evde kalmak ve kendine zaman ayırmak istiyordu. Belki birkaç kitap karıştırıp oradan buradan bir şeylere bakarak ve hatta büyü çalışarak faydalı vakit geçirmenin peşindeydi. Kaldıkları villanın ikinci katındaki odasına geçen John, asasının bir hareketiyle odasını düzenledikten sonra masasının başına oturmuştu. Tahtadan uzun bir masaydı ve sol tarafında ders kitapları, sağ tarafında asalık, önünde tüy kalemleri vardı. Hemen yanında duran ‘Cisimlenme’ isimli kitabı eline alarak okumaya başlamıştı. “Hm... Bakalım ne varmış içinde?” Sayfaları karıştırırken, bir yandan gözlerini kısarak önündeki satırları okumaya çalışıyordu. “Cisimlenme, bir büyücü ya da cadının gitmek istediği yakın civardaki bir yere vücudunu cisimleştirerek ulaşmasıdır. Bu tür büyüler yüksek miktarda odak gerektirdiğinden herkesin tek seferde yapabileceği bir şey olmayıp, aynı zamanda büyük tehlike barındıran bir olgudur. Dikkatle yaklaşılması gerekir.” Bu satırlar John’u düşünmeye itmişti. Gerçekten de yapılabilir bir şey miydi? Yoksa hiç bulaşmamalı mıydı? Gözlerini devirip, kitabını yanındaki kitapların üstüne koyduktan sonra dirseklerini masasının üzerinde birleştirerek, çenesini çiçek gibi açılmış avuçlarının içine yerleştirerek derin bir iç geçirdi.
O sırada dikkatini çeken bir şey vardı. Kafasını sağ tarafa, yatağının olduğu bölgeye çevirdiğinde, yatağının hemen üstünde yer alan pencereden dışarı dikti gözlerini. Yavaşça yerinden kalkarak yatağına doğru gitti ve dizlerinin üzerinde yatağına çıkarak pencereden dışarıyı gözlemlemeye koyuldu. Bugün nedense dışarıda var olan bir negatiflik vardı ve bunu tüm vücudunda hissedebiliyordu. Bir şeylerin ters gittiği gibi kafasında bir şeyler düşünüyordu. Lakin, bunların doğruluğunu ispatlayabilecek ne gücü ne de şansı vardı. Okula döndüğünde onu bekleyecek olan tuhaf şeylere hazırlanması gerektiğini biliyordu. Yatağına oturup bağdaş kurduktan sonra gözlerini kapatarak asasına konsantre oldu. Yavaş yavaş sözsüz büyü çalışmalarına başlaması gerektiğini biliyordu. O yüzden hazır zamanı varken neden hazırlanmasaydı ki? İyice konsantre olup içinden büyülü sözleri tekrarlamaya başlamıştı: “Accio Asa, Accio Asa…” tek gözünü açıp etrafa baktığında pek bir hareketlenme göremeyince hayıflanarak tekrar gözlerini kapatmış ve kendini sıkmaya başlamıştı: “Accio Asa, Accio Asa, Accio Asa…” Bu sefer diğer gözünü açarak etrafı süzmüştü. Yine bir hareket yoktu. ‘Pekâlâ’ diye düşündü kendi kendine bu sefer başaracaktı. Kendini daha da sıkarak sözlerini içinden geçirmeye başlamıştı. Vücudu iyice gerilmişti: “Accio Asa, Accio Asa, Accio Asa…” Artık kendini o kadar sıkmıştı ki vücudu sonunda kendini tutamayarak bir gaz salınımı gerçekleştirmişti. John’un suratı kendini sıkmaktan iyice kızarmıştı. Salınımdan sonra ise rahatlamıştı. Kendini yatağının üzerine bıraktı: “En azından başka bir işe yarıyormuş.” Diyerek gözlerini hafifçe kapamıştı.
“John, hadi oğlum. Neredesin? Bak baban seni bekliyor. Bakanlığa gideceksiniz. Seni tanıştırmak istediği biri varmış. Hemen üstünü değiştirip aşağı iner misin? Asanı da unutma lütfen.” Diye seslenen annesinin ardından yatakta iki büklüm uzanan John, bu sefer iki gözünü de açarak tavana kısa bir süre baktıktan sonra ayaklanarak üstünü değiştirmeye koyulmuştu. Dolabının içindeki okul cübbelerini kenara kaydırdıktan sonra gündelik kıyafetlerini oradan çıkarıp, üzerini değiştirmiş ve hızlı adımlarla aşağı inmişti. Üzerinde kırmızı kazak, altında krem rengi pantolonu vardı. Asasını da kemerine sıkıştırmıştı. “Oğlum düşmesin o oradan?” diyen annesine sert bir bakış atarak, asasını kemerinden çekip, sağ kolunun içine doğru koymuştu. Böylece herhangi bir durumda avucunu açtığından asası direk kayarak eline gelecekti. En azından öyle olacağını hayal ediyordu. Babasıyla da selamlaştıktan sonra misafir odasının bir köşesinde duvara dayalı duran şömineye doğru ilerledi. Eliyle şöminenin hemen üstüne tutuşturulmuş kâsenin içerisinde avucunun içine sığacak kadar Uçuç tozu almıştı. Şöminenin içine girip annesi ve babasına döndükten sonra avucunu ters çevirip elindeki tozu boşaltırken gerekli sözleri söylemişti: “Sihir Bakanlığı – Atrium.” Dedikten sonra kendisini yeşil alevler arasında dönerken bulmuştu. Kendine geldiğinde ise büyük Sihir Bakanlığı meydanındaydı. Etrafına bakıyor, tanımaya hatta hatırlamaya çalışıyordu. Uçan notlar, büyücüler, cadılar, hızlı hızlı yürüyen iş erbapları ve dahası bir koşuşturma silsilesi içindeydi. Sağ omzunda hissettiği ele doğru başını çevirdiğinde babasının da yanında olduğunu görmüştü. Artık rahatlayabilir ve bir anlamda günün tadını çıkarabilirdi ya da en azından çıkarmaya çalışabilirdi.