17 Nisan, 2026 10:17:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Bir Felaketin Yapısökümü  (Okunma sayısı 89 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cornelia Barthélemy

  • Bakanlık Çalışanı
  • 8. Seviye
  • İleti: 40
  • 1735 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cornelia Barthélemy
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 6
  • Lanet Gücü: 12
  • Tılsım Gücü: 12
  • İksir Kabiliyeti: 4
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 1. Seviye
Bir Felaketin Yapısökümü
« : 16 Ekim, 2021 18:29:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
1853 - Bahar

Çocukken sahip olamadığım o neşe ve gökkuşağımın eteğinde biriktirdiğim bütün renkler.

Cam kenarından malikanenin yeşillik alanında oynayan evin kahyasının oğlunu izleyen Cornelia’nın aklından henüz on dört yaşındayken bu cümle geçmişti. Soğuk alt tonlu teninin ve yumuşak derisinin üzerine geçirdiği kaliteli kıyafet parçaları bile mutsuzluğunu kapatamıyordu. Mutsuzluğu ile ruhsuzluğu birbirine bulanmıştı artık. Hala kalbinin kıyısında köşesinde kalan ve var olduğuna ekseriyetle inandığı duyguların izini sürmeye çalışıyordu amansızca. Düğümlenen boğazının acısıyla yutkunmaya çalıştı. Gözünden düşen tek damla yaşı silmek için ufak bir çabası dahi olmadı. İlk söylediği cümle “Sen bir enkazsın.” oldu düşüncelerinin ağırlığı arasında. Enkazdı. Yok edilmişti. Ardından titrek bir sesle “Sen bir kasırgasın.” cümlesi geldi. Halbuki bir esinti olmalıydı. “Sen çalınmaktan aciz bir viyolonselsin.” Arşesi kopuk.“Sen kırık bir vazosun.” Parçası kayıp. Ekledi çaresizce: “Asla çiçeklerin olmayacak.” Düşündüklerinin altında ezildi. Reflekte camın güneş ile yansımasından gözündeki morluklara bakındı. Elbiselerinde, oyuncaklarında, lavanta bahçelerinde olması gereken rengi yüzünde taşıyordu. Utancı ve acısı birbiriyle çıplak ayaklarla karı utandıracak beyazlıkta bir zeminin üzerinde yeri dövercesine dans ediyorlardı. Dehşetin yeni tabanı olan zihni intikamı el bebek gül bebek büyüyecek ve o zemini şarap rengi ile örtecekti.

Harabelerde de hayat vardır.

Ortak Salon  - 1 Ay Önce

“Cornelia! Bir dakika bekle lütfen.”

“Lenore! Böyle giderse treni kaçıracağız. Daha kaç kere vedalaşmamız gerek?”

“Asla yetmeyecek. Kış tatilini sevmiyorum.  Sen de benim gibi Hogwarts’ta kalmalıydın. Böylelikle kar topu oynar ve ders çalışabilirdik. Belki biraz da büyücü satrancı oynardık. Hala bir rövanş borçlusun bana. “

“Döndüğümde oynayacağız söz veriyorum.”

Eğer dile getirebilme şansı olsaydı Lenore yıllar sonra bile Cornelia’nın o anki sıcak gülümsemesi ile ortak salona güneşi doğurduğunu saatlerce anlatabilirdi.

Gitmek için hazır olan Cornelia ise o sırada kollarını gece karası saçlı çocuğa doğru açıp sarılmak için hamle yaparken Lenore’un durdurmasıyla afallamıştı kısa bir süreliğine.

“Önce sana vermem gereken bir şey var. Önemli bir şey değil ama…”

Sevinçle gözlerinin içi parlayan Cornelia bir daha o mutluluğu asla yaşayamadı.

Daha fazla kendini tutamayarak büyük bir coşkuyla çocuğun boynuna atılırken aklında yalnızca bir an önce okula geri dönebilmek vardı. Alışmış olduğu o sıcak yuvaya ve bunun ana hatlarından biri ona Lenore’a tekrar kavuşabilmek vardı.


…

Bavulunu bir hafta öncesinden hazırlamaya başlamıştı Cornelia. Dönüş yarındı ve şimdiden midesinde kelebekler uçuşuyordu. Öğrenilecek bir sürü bilgi vardı. Oradaydılar, Hogwarts’ta onu bekliyorlardı. Arkadaşları vardı. Her zaman destek olan Tılsım profesörü vardı. Her şeyi ve herkesi çok özlemişti. Lenore vardı. Böyle şeyler düşünmesi normal miydi? Hala yeterince büyük olmadığını biliyordu. Hissettiği masum duyguların içini kıpır kıpır bir enerjiyle doldurmasına karşı koyamıyordu. Büyüyordu ve garipsiyordu. Hayat ile tanışıyordu. En azından ilk defa olumlu duygularla karşılaşıyordu küçük kız. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ne kalın ne de ince olan bordoya dönük ip parçasına baktı. Bazen bileğine bazen parmağına doluyordu. Neden böyle bir şey vermek istediğini anlamamıştı ama anlamak için zamanı olacaktı.

Ayak sesleri kulağına dolduğunda halihazırda yarıya kadar açık olan komodinin içine attı ipi apar topar. Dikkat çekmemesi için de çekmeceyi ittirerek yatağında oturuşunu düzeltti. Gerginleşen yüz hatlarını serbest bırakmak adına hiçbir uğraşa girişmedi. Odaya doğru bir gelen olduğunu bilse de pat diye açılan kapıyla irkildi. Karşına dikilen kadın… Bazı gecelerin kabusuydu Cornelia için. Ürkek durmamaya çalışarak dudaklarını araladı. “Size nasıl yardımcı olabilirim Bayan Bennett?” Tonlamasını ayarladığı cümlelerinde büyük bir hata yapmıştı. Farkına varmasıyla dudağını ısırdı büyük bir endişeyle. “Özür dilerim. Anne. Anneciğim. Hazırladıklarımı kontrol etmeye mi geldiniz acaba? Her şeyi eksiksiz bir şekilde yerleştirdim. Kontrol edebilirsiniz. Götürmemi istemediğiniz bir şey varsa hemen geri bırakabilirim eve.” diye resmiyeti elden bırakmadan söylemini düzeltirken kadının yüzüne bakmıyordu. Bakamıyordu. Mezarlıkların da sesi vardır. Bayan Bennet konuşmaya başlayınca soğuk bir rüzgarla birlikte yoğun bir sis odayı kaplıyordu sanki.  “Gitmiyorsun. Kıyafetlerini geri dolaba yerleştirebilirsin.”Hiçbir şey anlamadı Cornelia. Aklına gelen düşünce olamazdı. İhtimal dahilinde bile değildi ki. Okula gitmeyecek miydi? Çok saçma olurdu bu. “Nereye gitmiyorum? Okula değildir herhalde, değil mi?” diye sorarken şok ifadesi oturmuştu yüzüne. “Hogwarts senin için bitti artık. Kızımdan ayrı kalmak istemiyorum. Bunca hüzüne tekrar katlanmayacağım. Anladın mı tam olarak ne demek istediğimi Roxelana?” Oturduğu yerden çekincelerinin yarattığı huzursuzlukla doğruldu Cornelia. Bu ismi duymak içini burktuğu gibi Cornelia’yı binbir parçaya bölüyordu. Kimdi Cornelia? Adı Cornelia mıydı? Karşısındaki kadın annesi miydi? En son ne zaman şefkatle sarılmıştı biri ona? Gerçek evi neredeydi? Var mıydı bir yurdu? Korktuğunda nereye gidecekti? Ailesi kimdi? Roxelana yıllar öce ayrılmıştı bu dünyadan. Cornelia'nın yakın arkadaşıydı ve onun yerini almak istemiyordu. Cornelia adeta bir anaforun içine hapsolmuştu. İşitemiyordu artık kendi sesini. Kızgındı. Zorlayabildiği kadar zorladı konuşabilmek adına. “B-ben Cornelia’yım. Cornelia.” En son bunu söylediğinde Bayan Bennett, üvey annesi, ölen kızının yerine Cornelia’yı koymaya çalışan kadın sinir krizine girip hayata duyduğu bütün öfkesini Cornelia’nın üzerine kusmuştu. Yaptığı mantıksızdı Cornelia’nın, biliyordu, ancak; her tereddüt edişi özünü söküp alıyordu ondan. Canavarıyla göz göze geldi.“Kendine gel Roxelana. Eşyalarını boşalttıktan sonra kahvaltıya inebilirsin.” Hıçkırıklara boğularak ağlama isteğini bastırmaya çalıştı Cornelia o an. Onu olduğu gibi seven insanların olduğu yerden koparılıyor muydu? Olmaktan en çok mutlu olduğu yere bir daha dönemeyecek miydi? Kapıdan çıkmaya hazırlanan kadına doğru ilerleyip öne doğru atıldı. “Lütfen. Tekrar düşünemez misiniz? Ne istiyorsanız yapmaya çalışıyorum. Sizin istediğiniz biri gibi olmaya çalışıyorum.” İkna etmeliydi. Tüm samimiyetiyle yine kadına gidecek ve yine başarısız olacaktı. Yapabileceği hiçbir şey olmadığını bildiği halde zorluyordu. Umudunu diri tutmaya çalışıyordu ama en çok da Lenore’u tekrar görememekten korkuyordu. Bakanlığa ve Hogwarts’a rüşvet verilerek kimlik bilgileri değiştirilen kıza yalnızca gerçek adıyla hitap eden tek kişiydi o. Üstelik sebebini bile sormamıştı. Cornelia resmen bir girdabın içinde sürükleniyor, hayatta kalmak için hala tutunacak bir şeyler arıyordu. Kadının kükremesiyle dizlerinin bağı çözüldü. “Roxelana’sın sen. Ben de senin annenim. Senin iyiliğini en iyi ben bilir ve gözetirim. Eğitim hayatının geri kalanını düşüneceğim ama şimdilik benimle kalmaya devam edeceksin. Yaşamak için bana mecbursun.” Her kelimesi odanın içinde bağırırken eko yapıp duvarlara çarpıp Cornelia’nın kulaklarından beynine en sonda da kalbine dolup bir ok gibi deliyordu.

Tutunamadı. Yere eğilip bütün gururunu ayaklar altına alarak sarıldı kadının ayaklarına.“Sizden daha önce bir şey istemedim. Okulumdan ve arkadaşlarımdan ayırmayın beni, lütfen.”Gözyaşlarını serbest bırakmamıştı. Hala güçlü olabilirdi. Gözyaşlarını içine akıtabilirdi. Annesinin, hayır Bayan Bennet’in, ağlanmasına sinir olduğunu bildiğinden onu daha da kızdırmak istemiyordu. Annesi falan değildi o kadın. Koşullandırılıyordu yalnızca Cornelia. Derin derin nefes almaya çalıştı ciğerlerine acısı dolarken. Sıkı sıkı tutunuyordu ayaklarına. Kadın stabil bir tonda konuştu.“Böyle yaptığında Cornelia oluyorsun. Roxelana gibi bir leydi olmalısın. Kalk çabuk.” Ayağını hareket ettirerek bir paçavra gibi Cornelia’yı savurmaya çalışıyordu. Savuramadıkça hiddetlendiğini hissedebiliyordu Cornelia. Geriye düşer gibi oldu cadı ve biri iki debelenmeden sonra elleri tahta zeminle buluştu. Kalkmalıydı. Karşısında durmalıydı. “Yüzüme bak. Kaldır kafanı.” İkiletmedi kadını. Korkudan titreyen başını zorla doğrulttu şimşek çakan gözlere. Bunu ilk yaşayışı değildi. Hikâyenin devamını biliyordu. Birçok kez okumuştu bu kitabı. Bir sayfa daha çevirdi ezbere bildiği kitaptan. “Böyle devam edersen kilit altına alınacaksın tekrardan. Uslu bir kız ol ve annene hak ettiği saygıyı göster. Bir daha söylemeyeceğim ve sen de çeki düzen vereceksin kendine. Benim çatım altımda beni sorgulayamazsın!” Fazlasıyla kabartılmış kirilonunun altına giydiği sert ve kalın topuklu ayakkabısını hareket ettirdiğinde Cornelia olduğu yerden kalkmaya ya da hiç değilse pozisyon değişmeye bile girilmemişti. Gözlerini kapattı teslim olurcasına. Gözlerini ne kadar sıkı kapatırsa o kadar az acıyacağına inandırmıştı kendini. Tekrar yatağına bileklerinden zincirlenmek istemiyordu. Yattığı yerde kadının Roxelana ile anılarını dinliyor, gözyaşlarını su niyetine tuzlu tuzlu içiyor, guruldayan karnını hiçe sayıyor ve acizliğiyle bir ölüymüşçesine uzanıyordu. Mezarına bir çiçek dahi gelmiyordu. Tam bir ayı böyle geçirmişti. Tekrar yaşayamazdı bunu. Bu sefer kaldıramazdı. Sokağa atılmış bir yavru köpek gibi inledi hücrelerinde biriken sızıyla. Narin elinin üzerine yük bindirilirken daha da sıktı göz kapaklarını. Kemiklerine uygulanan şiddetle ateşte yanan odunun çıkardığı sesi işitti. Dudaklarını birbirine kenetleyip ısırmaya başladı. Soluğu batıyordu nefes borusuna. Ve yitiriyordu artık kendi vücuduna hakimiyetini. Sıktığı göz kapaklarını daha fazla tutamadı. Güçsüzlükle serbest bıraktı perdelerini acıyla olduğu yere yığılırken. Çakılabileceği bir yükseklikte bile değilken düşmüştü. Yağmur vuruyordu geleceğine kara bulutlar tekrardan tepesine toplanırken.

Bir insan ömrüne kaç acıyı sığdırabilirdi? Çocuk yaşta kimliğini kazanmak için nelerle mücadele etmeli? Yenilgilerin üzerine neyi nasıl ne kadar inşa edebilirdi? Bir bedeli vardı. Bir sözün, bir yıkımın, bir dokunuşun, bir acının... Her şeyin bir bedeli vardı ve o bedel ödenecekti. Bu yapıbozum mu olacaktı yoksa bir yapıçözüm olarak mı adlandırılacaktı? Yeniden bir varlık nasıl mana bulacaktı? Her şey perspektife bağlıydı.

Ateşte kaynatılan bir ıstakozun serin sulara tekrar kavuşma ümidiyle.
[/justify]
« Son Düzenleme: 17 Ekim, 2021 02:03:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Cornelia »

Çevrimdışı Cornelia Barthélemy

  • Bakanlık Çalışanı
  • 8. Seviye
  • İleti: 40
  • 1735 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cornelia Barthélemy
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 6
  • Lanet Gücü: 12
  • Tılsım Gücü: 12
  • İksir Kabiliyeti: 4
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 1. Seviye
Ynt: Bir Felaketin Yapısökümü
« Yanıtla #1 : 25 Kasım, 2021 22:23:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]1852 – Bahar

“Bir şeyler söyle.”

“Ne gibi şeyler?”

“Bilmiyorum. Ne olursa. Bozulmaz yemin edelim. Hadi!”

“Onun yerine biraz sakin olmaya ne dersin?”

“Neden yapmayalım ki? Yani… Hep birlikte olmak istemez misin?”

“Hayır, hayır… Beni yanlış anlama. Bu yemini gerçekleştirebilmek için bağlayıcıya ihtiyacımız olduğunu unuttun sanırım.”

“Şey ben…”

“Ve henüz çevremizde bu büyüyü gerçekleştirecek seviyeye erişmiş birisi yok. Arkadaşlarımız arasından diyorum.”

“Ee ne olmuş ki? Bunları ben de biliyorum. Bazı şeyleri düşünmemize gerek yok bence. Hep böyle ciddi olmak ve her şeyi kontrol etmek zorunda değilsin. Asıl, bağlayıcı, birbirimize verdiğimiz değer. Büyü de bu değil midir zaten?”


Cornelia yüzünü utangaçlıkla kaplayan ateşin dışarıya yansıyıp yansımadığını merak ediyordu. Lenore söylediği kadar ciddi miydi gerçekten? Böyle bir şeyin numarası yapılır mıydı ki? Ne kadar kalıcı olacaktı bu?Hayır Cornelia. Kurcalama. Lenore’a güvenmen yeterli. O seni hiç yanıltmadı. Bahçede güneşi karşılayan ak zambaklara dalan gözlerini Lenore’a tekrardan çevirmeden önce iç sesinin rahatlatıcılığıyla gülümsedi, onaylarcasına başını savurdu. ”Hadi yapalım!” derken sesinde hiçbir şüpheye yer yoktu. Hep birlikte olacaklarını biliyordu. Hayır, bilmekten öte hissediyordu. Bazı şeyler bilinirdi ama daha çok hissedilmeliydi. Cornelia’nın yıllardır ilk defa kendini güvende hissettiği liman buydu. Oturdukları odun parçasından hevesle ayaklandılar. Başlamak için sahte bir öksürük ve belli belirsiz bir çekingenlikle cadının elini uzatmasını isteyen Lenore’a baktı usul usul Cornelia. Güneş tam arkasından kuzguni saçlarında kırılıyor, yeşil gözleri mutlulukla parlıyordu, gülüşü bahar esintisini vuruyordu yüzüne. Hafızasına kazıdı bu anı. Hiç unutmak istemeyeceği türden bir andı. Uzattı elini. Lenore’un da onu takip etmesiyle söze nasıl gireceğini bilmeyen cadı açılışı karşısındakine bıraktı.

“Hep birlikte olacağımıza dair söz veriyor musun?”

“Rüyalarımda bile.”

“Sonsuza kadar.”


O gün aniden çıkan bir fırtınanın ardından ak zambaklar çamura bulandı.

…

1854 - Sonbahar

Cornelia, mentoru Bayan Bennet ile bir konu hakkında görüşmek için yanından ayrıldığından beri o geri gelmeden önce her zaman yaptığı gibi parşömenine notlar alıyor, hatırladıklarını kayıt altına alıyor, bazen ise günün tarihini atıp hissettiklerini ve düşüncelerini karşılayacak tek bir cümle yazıyordu. Hogwarts açılalı neredeyse dört ay olmuştu. Arkadaşları ne yapıyordu acaba? Hala mutfak cinleri limonlu kek yapıyorlar mıydı? Dersler yine eğlenceli ve bir o kadar da zorlayıcı geçiyor muydu? Peki ya Lenore? Özlüyor muydu o da Cornelia kadar onu? Bunu asla öğrenemeyecekti. İç çekti. Burukluğunu elinden geldiğince kilit altında tutmaya çalışıyordu. Sergilese bile anlayacak kimsesi var mıydı ki? Kim kurtarabilirdi onu cehenneminden? İşte tam o anda… Ulysses kapıda iri cüssesiyle belirmişti. Yazgı denilen bir şey varsa kesinlikle Cornelia’ya işaretini göndermişti Tanrı, ancak; Cornelia’nın bunu anlama vakti henüz gelmemişti. Ayak sesini kaçırdığından büyük bir panikle önündeki parşömenin arkasını çevirip diğer kullandıklarının altına sıkıştırmaya çalışmıştı. “Bu bir giz." Tok sesiyle konuşmuştu adam.“Hıı?” diye bir tepki verdi Cornelia ilk olarak. Neden bahsediyordu hiçbir fikri yoktu. “Yazdıkların. Onlar bir giz. Neler anlatıyorsun o yazdıklarında?” Afalladı cadı. Ne söyleyebileceği hakkında kafasının içinde istişare ederken sessiz kalışının ne kadar uzun sürdüğü hakkında bir fikri dahi yoktu. Ok gibi bölündü sessizlik.“Gözlerini kapat ve kar yağdığını hayal et.” Kaşları çatıldı Cornelia’nın. Alay mı ediyordu hocası? Hoşlanmıyordu böyle kapalı konuşmalardan. Konuyu kapatmak için karşı saldırıya geçmeliydi hemen. Eskiden olsa susar kalırdı öylece. “Bayan Bennet ile ne hakkında konuştunuz?” diye sordu birdenbire huysuz bir cin gibi. Aklında dolanan şeylerden biriydi yalnızca. Oldukça kaba hissetmişti aslında. Eğitmeninin sinsi bir gülüş attığını görünce Cornelia hiçbir anlam verememişti.“Öğreniyorsun. Daha çok başındasın.”

Anlamsızlık giderek büyürken önüne ittirilen Sihir Tarihi notlarına göz süzdürdü memnuniyetsizlikle. Hogwarts zamanında da sevmezdi bu dersi. Tarihin önemini küçük yaştan beri biliyor olsa da sıkıcılığı inkâr edilemeyecek bir seviyedeydi ona göre. ”Çalışmadım.” dediği anda parşömen yığının altından çıkarılıp önüne atılan Bitkibilim notlarını görünce de burun kıvırmıştı. İstediği cevabı alamadığından aksi davranıyordu kendi çapında ama eğitmeninin umursadığını zannetmiyordu. “Merakının meyvesini böyle basit tavırlarla elde edemezsin. Bir şey istiyorsan her adımını planlayarak ilerlemelisin. Spontane davranacaksan da bundan daha zeki bir şekilde hareket etmeni beklerim.”Mermer mezar taşı soğukluğunda sözlenmiş bu sözler Cornelia’yı ilk başta kızdırmış olsa da doğru söylediğini bilmemek için aptal olması gerekirdi. Hızlıca oturduğu yerden bütün heybetiyle kalkan Ulysses’in ise söyleyecekleri henüz bitmemişti. Gitmeye hazırlanıyordu. “Bayan Bennet ile seni bir hafta sonu Hogsmeade’e götürmek için konuşuyordum. Arkadaşlarını görmek isteyeceğini düşünmüştüm. Çok fazla çalıştın. Ödüllendirilmeliydin.” Cornelia, Hogsmeade’in adını duyar duymaz ayaklanmıştı büyük bir hevesle. “Gördüğüm kadarıyla hala hamsın. Sahtekâr öğrenci tavırlarınla ilgilenmediğimi bilmeni isterim. Benim aradığım çok farklı bir şey. Pişmen lazım. Sürekliliği sağlamadığın sürece benden hiçbir yardım alamazsın.” Cornelia lafa atılmak ve kendini savunmak istedi ama yapmayacaktı. Bir anda arşa çıkan heyecanı, bir defne yaprağının ateşle kavuşur kavuşmaz cızırtılarını ortalığa saçtıktan sonra harın sönüşüne dönmüştü. Çoktan toparlanmış olan adam odadan çıkmaya yaklaşmışken Cornelia iki elinin sivri tırnaklarını birbirine geçirmekle yetiniyor, ayağını huzursuzca bir ileri bir geri sallıyordu. Dışarıdan bakıldığında psikolojik açıdan sağlıklı görünmediğini anlamak için yaklaşmaya lüzum bile yoktu. Panikle ısırmaya başladığı dudağı da canını yakıyordu. Eline geçen tek şansı böyle pervasız bir şekilde paçavra gibi atamazdı. Elinden geleni yapmalıydı, bir kez olsun dik bir duruş sergilemeliydi. Sözde annesi olan o uğursuz kadına yaptığı gibi ayaklarına yapışmayacaktı. Ağlamayacaktı. Artık bazı şeylerin değişme zamanı gelmişti. Her geçen gün bunun farkındalığıyla yaşayıp eyleme geçememekti onu parçalara bölen. Değişmediği her an ise aynı derslerle sınanacak, aynı acıları sürekli yaşayacak, yolunu asla bulamayacaktı ve nihayetinde varlığı silinip gidecekti. Asıl acılarıyla güçlenecek ve değişime direnmeyecekti. Sürecin içerisinde tekrar tekrar kavrulacaktı. En sonunda da bir Anka gibi küllerinden doğacaktı. İçinde bir güdülenme, “Uyan! Şimdi!” diye bağırdı Cornelia’ya. Soluk alış verişi normale döndü, ilk defa korkuyla bütünleşen çaresizlik hissiyatının verdiği etkiyle dudakları titremiyordu toy bakışlarının altında. İnancı yeni bir bölüm daha yazdıracaktı henüz bitmemiş olan kitabına. Her şeyin başlangıcı.

“Savaşımı kendim seçebilirim.”

Parşömenine yazdığı cümle döküldü ağzından bir su gibi. Tok bir sesle söylemişti ki gözünden çıkan mavi alevi vücudunun her zerresinde hissetmişti. Gizini açığa vurduğu ilk andı. Ulysses ile aralarında dile getirilmemiş bir anlaşmanın kapısının aralandığının ilk iziydi bu giz.

Bilinmeyen Bir Tarih, Bilinmeyen Bir Yer


“Yalıçapkını… şans getirir. Al, bu senin. Unutma, senin olanı hiç kimsenin almasına izin vermeyeceksin.”

Adamın göstermek için avucunun içinde tuttuğu altın broşun üstünü kar kristalleri kaplamaya başlamıştı. Soğuk havanın buharıyla harmanlanan tütünün dumanı genzini yaktığından öksürdü artarda. Öksürüğü kesilmeye başladığında elini broşu almak için uzattı. Alır almaz da sonra incelemek üzere pelerinin derin cebine attı.“Öyleyse bu son görüşmemiz.” derken ormanın içindeki kar yığının itinayla süslediği çam ağaçlarına bakıyordu. Kukuletası gözünün önüne düşmek üzereydi. Alamadığı cevap için üstelemedi. Sonlara inanmazdı. Ulysses’de öyle.

“Küreği uzatsana.”

Adamdan aldığı küreği bir eliyle tutarken bir diğer eliyle bitmek üzere olan sarmasını ifadesizlikle uyuşmaya yüz tutan dili ve dudağı arasından ayırıp kazdıkları yere fırlattı. Geleceği noktanın bu olduğunu bilmiyordu. Bir iki adım daha attı boşluğa doğru. Dar bir alanın içerisinde yatan kadının suratına baktıkça tükürme isteği artıyordu. İşe yaramazdı ama. İçindeki öfke hala dinmiyor, midesi bulanıyordu Cornelia’nın. Elini midesine doğru götürdü. Kusabilse kan kusacağına emindi. Gözünün önünden gitmeyen kesitler vardı. Bir ömür yaşanan bu çirkin görüntüler onunla birlikte olacaktı. Belki her gözünü kapadığında dönüp duracaktı kafasının içinde. Belki de zevk duyacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Evden çok uzaktaydı artık. Yüzünden süzülen neydi? Bir damla gözyaşı. Kafasını yana yatırıp kukuletasının kenarına sildi bıçak gibi keskin soğukluğun kızartmaya başladığı yüzünü. Kıpırdanmasıyla ayaklarının altında ezilen karların çıkardığı ses ile hareketlenen adama “İyiyim ben.” diyebildi güç bela. Değildi. Bir ruhu sonsuzluğuna uğurlamıştı. Bilinçli veya bilinçsiz. Bulanıktı her şey. Adam, Cornelia’nın yanına kadar gelip elini omzuna yerleştirdi ve “Kapatalım artık üstünü.” dedi. Dudaklarını oynatmadı kadın. Tuttuğu küreği hiddetle toprağa sapladı. Ayağıyla destek alarak topraktan ayırdıklarını daha önceden kazdıkları yere boşaltmaya başladı. Bir süre bunu yapacaklardı. Bir… İki… Üç… İzlerini yok edene kadar… Ölü kadın toprakla yıkanacaktı. İşlem bittiğinde de adamın söyleyecekleri uzun yıllar Cornelia’nın kulağında yer edinecekti.

“Onun adına yapabileceğin hiçbir şey yoktu. Hak ettiğini bulduğu için sevinmek istersen… Sakın ola durma. Birçoğunun aksine, sen kan revan içinde doğdun. Kan içinde öleceksin. Kabullen. Ne ilk ne de son… O yüzden şimdi söyle ona son sözünü.”

"Ad plures ire.”
[/justify]
« Son Düzenleme: 26 Kasım, 2021 12:31:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Cornelia »